LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Dâm ifadesini içeren 1035 kelime bulundu...

a'dad

  • İnce ve kısa kollu adam.

a'neb

  • Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.

a'rak

  • (Tekili: Irk) Kökler, damarlar.

a'raş

  • (Tekili: Arş) Tahtlar.
  • Çatılar, damlar.

a'şa

  • Gözleri dumanlı olan adam.
  • Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı.
  • Gece vakti gözleri görmeyen kimse.

a'sab / a'sâb

  • (Tekili: Asab) Sinirler. Damarlar.

a'taf

  • (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam.
  • Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ')

ab'ab / ab'âb

  • Uzun boylu kimse.
  • Güzel huylu ve sabırlı adam.

ab-endam

  • Güzellik. Güzel endam. (Farsça)

abdal

  • t. Safdil, ahmak, bön.
  • Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse.
  • Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse.
  • Derviş, ermiş, kalender. Kendini Allah'a adamış. Ona teslim olmuş, bu yolda çile çekmiş kimse. (Bak : Ebdal)

abdulaziz

  • 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.

abdulhamid ll

  • (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır. 33 yıl saltanatta kalmış olan bu şefkatli Sultan,İslâmiyete son derece bağlı idi. Yüksek bir siyaset adamı ve devlet işlerini bizzat takibeden bir zattı. Memlekette bolluk ve refahı te'min için çalıştı. (R.Aleyh)

adab / âdâb / آداب

  • (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir."Edipler edepli olmalı" yani yazarlar, edebiyatçılar dine, ahlâka ve terbiyeye uymalı. Aksi halde edebiyatçı adına lâyık olamazlar,
  • Edepler, terbiyeler. (Arapça)
  • Yol yordam. (Arapça)

adem / âdem / آدم

  • İlk insan, Adem Peygamber. (Arapça)
  • İnsan, adam. (Arapça)

adem-küş / âdem-küş

  • Adam öldüren, katil. (Farsça)

ademiyyet / âdemiyyet / آدميت

  • İnsanlık. (Arapça)
  • Adamlık. (Arapça)

adham

  • Yoğun, kaba.
  • İri cüsseli adam.

adilane / âdilâne

  • Adalet sahibi bir adama yakışır surette.

adm

  • (Çoğulu: İdâm) Yay tutamağı.
  • Deve kuyruğu.
  • Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır.
  • Harman savurdukları yaba.

adrenalin

  • Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır. (Fransızca)

agşa

  • Baygın adam.
  • Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.

agser

  • Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim.
  • Kurbağa yosunu.
  • Karabatak kuşu.
  • Aşağılık ve âdi (adam).

agyer

  • (Gayret. den) Çok gayretli adam.

ah

  • Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır.
  • Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder.
  • Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.

ahba

  • (Tekili: Haba) Saray adamları.

ahda'

  • Boyun damarlarından bir damar.
  • Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı.

ahder

  • (Çoğulu: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak.
  • Şaşı adam.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahır

  • (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam. (Türkçe)

ahiyane

  • Damak. (Farsça)
  • Tıb: Boğaz. (Farsça)
  • Beyin kemiği. (Farsça)

ahnes

  • Burnu basık ve sivri olan adam.

ahrak

  • Miskin, akılsız adam.

ahşef

  • Uyuz adam.

ahsem

  • Geniş yüzlü kılıç.
  • Arslan.
  • Enli, yassı ve yayvan burun.
  • Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.

ahur

  • Ahır, dam. (Farsça)

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

ahzeka

  • Bodur ve şişman adam.

ahzel

  • Beli kırılmış olan adam.

ahzer

  • Devamlı gözünü kırpan adam.
  • Ufak gözlü olan kimse.

ajüg

  • Hurma lifi. (Farsça)
  • Ağaç budama. (Farsça)

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

akib

  • Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akkam / akkâm

  • Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam.
  • Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe.
  • Çadır mehteri.

akren

  • Kaşı çatık olan adam.

akşer

  • Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.

akta'

  • Eli kesik olan adam.

aktar

  • (Tekili: Kutr) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar.
  • Her taraf.
  • Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri.
  • Ecza, ilâç satan adam.
  • Mahalle aralarında bazı baharatla iğne, iplik vesaire satan satıcı.

al-i aba / âl-i abâ

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden b
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmaktadırlar.

al-i beyt / âl-i beyt

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) sülâle-i tahiresinden yetişenler ve sünnet-i seniyyesinin menbaı ve muhafızı ve bihakkın sünnete ittibâ ve onu idâme ettirenler. Al-i Resul, Al-i Nebi, Al-i Muhammed ve Ehl-i Beyt gibi tâbirlerle de söylenir.

alamet-i farika / alâmet-i fârika

  • Ayırıcı işaret. Damga.

alim-i zitehevvür / âlim-i zîtehevvür

  • Öfkeli âlim; sonunu düşünmeden öfkeli hareket eden ilim adamı.

alkol

  • Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü içkinin azı da çoğu da haramdır. (Fransızca)

amelles

  • Kuvvetli adam.
  • Kurt.
  • Yavuz, çirkin at.

amize-muy / âmize-muy

  • Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse. (Farsça)

ammal

  • Yapıcılar.
  • Devleti idare eden adamlar.

amug

  • Uzun boylu adam. (Farsça)
  • Ciddiyet, vakar. (Farsça)

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

aram-gar / ârâm-gâr

  • Hiçbir sıkıntısı olmayan, rahat yaşayan adam.

arman

  • Hasret, özleyiş, özleme. (Farsça)
  • Nedâmet, pişman olma. (Farsça)
  • Eseflenme, teessüf. (Farsça)
  • Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet. (Farsça)

asab / âsâb

  • Sinir. Damar.
  • Sinir, damar.
  • Sinirler, damarlar.

asab-ı dessasane / âsâb-ı dessasâne

  • Hile ve desisecilik damarları.

asabiyet-i milliye

  • Irkçılık damarı.

asabiyet-i unsuriye

  • Irkçılık damarı.

asaletlu / asaletlû

  • Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil.
  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.

asdagan

  • Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.

aşebe

  • Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse.
  • Büyük azı dişi.
  • Küçük adam.

asef

  • (Asf) Büyük kadeh.
  • Bir şeyi almak.
  • Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek.
  • Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek.
  • Ölüm. (Kamus'tan alınmıştır.)

asfencah

  • Akılsız, ahmak adam.

ashab-ı devlet / ashâb-ı devlet

  • Devlete mensub olanlar. Devlet adamları.

ashar

  • Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.

aşkar

  • Koyu kırmızı.
  • Kırmızı saçlı adam.
  • Doru at.

asker

  • (Çoğulu: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, nefer.

asma'

  • Uyanık ve gözü açık (adam)
  • Keskin (kılınç).

asmane

  • Dam, tavan, kubbe. (Farsça)

aşş

  • Zayıf adam.
  • Az, kalil.
  • Kuş yuvası.

astin-berçide

  • Hazırlanan veya hazırlanmış (adam). (Farsça)

astin-malide

  • Hazırlanmış, hazırlanan (adam). (Farsça)

atardamar

  • Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.

ateş-dide

  • Ateş görmüş, ateşten geçmiş. (Farsça)
  • Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam. (Farsça)

ateş-dil

  • Sözü dokunaklı olan. (Farsça)
  • Her gördüğü güzeli seven. (Farsça)
  • Pek zeki adam. (Farsça)

ateş-har / ateş-hâr

  • Keklik. (Farsça)
  • Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam. (Farsça)

ateş-kar / ateş-kâr

  • Külhancı. (Farsça)
  • Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam. (Farsça)

attar

  • Itriyat dükkanı, güzel koku satan adam.

attat

  • Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.

avrupa hükeması

  • Avrupalı filozoflar, felsefeciler, Batılı ilim adamları.

ayinedar

  • Ayna tutan. (Farsça)
  • Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. (Farsça)
  • Berber. (Farsça)

babük

  • Ahmak, sersem adam.

bahbaha

  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahhal

  • (Buhl. dan) Çok bahil, çok tamahkâr, pek cimri. Çok alçak adam.

bahik

  • Tek gözü kör olan adam.

bahir / bâhir

  • Yalancı. Ahmak, serseri adam.
  • Kırmızı kan.

bahit

  • Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)

bahteri / bahterî

  • Salına salına yürüyen, yürüyüşü güzel olan adam.
  • Mağrur, kibirli. Kendini beğenmiş.

bahz

  • Sıkıntılı olma, can sıkma.
  • Yük ağır gelip hayvanı çökertme.
  • Bir adamı çenesinden, sakalından tutup çekme.

baim

  • Heykel, put, sanem.
  • Bön adam, câhil kimse.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bal / bâl

  • Kanat. (Farsça)
  • Kol, pazu. (Farsça)
  • Kol, cenah. (Farsça)
  • Üst, yukarı. (Farsça)
  • Boybos, endam. (Farsça)

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

bam / bâm / بام

  • Dam.
  • Çatı.
  • Kubbe.
  • Kemer
  • Sakf.
  • Sabah vakti.
  • Telli sazlarda en kalın tel.
  • Dam, çatı. (Farsça)

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

basik

  • Gövde damarı. (Dirsek içinde bulunan üç damarın aşağısında olandır.)

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

bath

  • (Çoğulu: Bitah) İçinde kum ve çakıl taşları olan geniş su akıntısı.
  • Yüz üzeri düşme.
  • Serilip yatan adamın boyu.
  • Bırakma.

baz-geşt

  • Geri dönme. (Farsça)
  • Pişmanlık, pişman olma, nedamet. (Farsça)
  • Gerileme. Çöküş. (Farsça)

bed-endam

  • Endâmı bozuk, biçimsiz, çarpık. (Farsça)

bed-tıynet

  • Yaradılışı, fıtratı, tabiatı fena ve kötü olan, soyu bozuk, bayağı adam. (Farsça)

bedligam

  • Serkeş at, gem almaz at. (Farsça)
  • İsyan eden, âsi, serkeş, söz dinlemiyen kimse. (Farsça)
  • Bedevi, çöl adamı. (Farsça)

behlül

  • Çok gülen, çok gülücü.
  • Hayır sahibi, çok iyi adam.
  • Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.

behnes

  • Çirkin, sakil ve kaba olan adam.

behs

  • Neşe ve güleryüzle karşılama.
  • Kahraman, yiğit, mert adam.
  • Cür'etkârlık.

bekar / bekâr

  • Hiç evlenmemiş, zevcesi olmayan adam.
  • Taşralı olup, büyük bir şehirde bir işle meşgul olarak, ailesiz yaşayan adam.

bekim

  • Dilsiz adam.

beliğ / belîğ

  • Düzgün ve adamına göre söylenmiş söz.

beltem

  • Akılsız kimse.
  • Peltek adam.

bendenüvaz

  • Kölesini iltifatlandıran, adamını taltif eden. (Farsça)

bendeperver

  • Köle besleyici, adam besleyici. (Farsça)

beraverde

  • İltimas ile korunarak ileri çekilmiş adam. (Farsça)
  • Seçilmiş, ayrılmış şey. (Farsça)
  • Yükseğe kaldırılmış. (Farsça)

berbar

  • Evin dam kısmında bulunan oda. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)
  • Kemeriye. (Farsça)
  • Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir. (Farsça)

bere

  • Tıb: Ezilme veya kılcal damarların kopması sonunda kanın, dokular içinde birikmesi ve bundan dolayı meydana gelen morluk. (Türkçe)

beri / berî

  • (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan.

berkan

  • Parıldama.
  • Volkan.

bertam

  • Dudağı kalın adam.

bertarum

  • Kubbe üzerinde. Dam üstünde. (Farsça)

bessam

  • Güler yüzlü olan adam. Çok gülen kimse.

bevahe

  • (Tekili: Bûhe) Dişi baykuşlar.
  • Çakır doğan kuşları.
  • Ahmak, ebleh adamlar.

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

bevle

  • Çok işeyen adam.
  • Kız çocuğu.

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

beyzah

  • İri yapılı, etine dolgun, şişmanca adam.

bi-hareket / bî-hareket

  • Kımıldamıyan, hareketsiz. (Farsça)

bihan

  • (Tekili: Bih) İyiler, iyi adamlar. (Farsça)

bilaz

  • Kaçkın kimse.
  • Yemeği doyana kadar yiyen.
  • Kısa boylu adam.

billiz

  • Kısa boylu adam.
  • Şişman kadın.

bismark

  • Ünlü bir devlet adamı.

bistah

  • Küstah, hayâsız, edepsiz, arsız, utanmaz adam. (Farsça)

bülega / bülegâ

  • Adamına göre güzel söz söyleyenler.

bürsün

  • (Çoğulu: Berâsin) İnsan eli.
  • Vahşi hayvanların pençesi.
  • Develere vurulan bir nevi damga.

bus

  • "Öpen" mânasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Damen-bus : Etek öpen. (Farsça)

büyud

  • Yok olma, hiç olma, in'idam.

cahh

  • Ayakları uzun, yeşil çekirge.
  • Adamın beli bükülüp eğilmek.

cahız / câhız

  • Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi.
  • Patlak gözlü adam.

cali'

  • Açık-saçık kadın. Hayasız kadın.
  • Utanmaz, utanması kıt olan adam.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

caub

  • Kısa adam.

cazz

  • Semiz,iri gövdeli adam.

çehan

  • Damlıyan, damlayıcı. (Farsça)

çekan

  • Damlamış, damlıyan. (Farsça)

çekide / çekîde / چكيده

  • Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. (Farsça)
  • Damlamış. (Farsça)
  • Damlamış. (Farsça)

çekre

  • Küçük su damlası. Su serpintisi. (Farsça)

cellad / cellâd

  • İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam.
  • Mc: Merhametsiz.
  • İdama mahkum olanların hükümlerini infaz etmeye vazifeli olan adam.

cemaat-i ruhaniye-i mücahidin / cemaat-i ruhâniye-i mücahidîn

  • Allah yolunda cihad eden ruhânîlerin (din adamlarının) oluşturduğu topluluk.

cevca'

  • Uzun ayaklı adam.

cevir

  • (Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm.
  • Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.

cez'

  • Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.

cezeb

  • Adamın ağzında tükrüğü kesilmek.
  • Hayvanın sütü az olmak.

cezl

  • Kalın odun. Tomruk.
  • Sağlam. Metin.
  • Güzel ve muhkem fikir.
  • Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime.
  • Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.

cinab

  • Hayvanlara vurulan damga ve nişan.

cinayet / cinâyet

  • Adam öldürmek, katl.
  • Adam öldürme, ağır suç.

cir'et

  • (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat.
  • İkdâm etmek.

cirye

  • Suyun akması ve şırıldaması.
  • Cereyan.

cu'bub

  • (Çoğulu: Ceâbib) Fitil ucu.
  • Çirkin ve kısa boylu adam.

cu'şum

  • Galiz, kısa boylu adam.

cür'a-riz

  • Damla damla döken. (Farsça)
  • Bir çeşit ibrik. (Farsça)

dafen

  • Kısa boylu, ahmak adam.
  • İri gövdeli ahmak kimse.

dafended

  • Şişman, ahmak adam.

dag / dâg

  • Yanık yarası. (Farsça)
  • İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga. (Farsça)

dag-zen

  • Damga vuran, nişan koyan. (Farsça)
  • Kalb kıran, gönül kıran. (Farsça)

dağdar

  • Pek acıklı, üzüntülü. (Farsça)
  • Gönlü yaralı. (Farsça)
  • Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Farsça)

dahamis

  • Bahadır, kahraman.
  • Karayağız, iri yapılı adam.

dahdah

  • Kısa boylu adam.

daire

  • Resmi hükümet makamlarından her biri.
  • Yazıhane.
  • Büyük bir idare adamının makamı.
  • Ev veya apartman katı.
  • Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal.
  • Sınır içi.
  • Büro, büyük ev, konak.
  • Çember, düz yuvarlak şekil.
  • Mat: Merkezden aynı u

dalgıç

  • Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam. (Türkçe)

dalif

  • (Çoğulu: Düllef) Nişandan öteye düşen ok.
  • Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.

dalkavuk

  • Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam. (Türkçe)
  • Maddî ve şahsî menfaatleri için zilleti kabul eden soytarı adam.

damad / dâmâd / داماد

  • Damat, güveyi. (Farsça)

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

damar-ı asabiyet

  • Irkçılık damarı.

damar-ı gadir

  • Zulmetme damarı, merhametsizlik damarı.

damar-ı hayat

  • Hayat damarı.

damar-ı müteassıbane / damar-ı müteassıbâne

  • İnandığı şeylere körü körüne, katı bir şekilde bağlılık damarı.

damen-i mualla / dâmen-i muallâ

  • Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek.
  • Mc: Yüksek namus sâhibi.

damga-i vahdet

  • Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil. (Farsça)
  • Birlik damgası.

damia

  • Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.

damime

  • (Çoğulu: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.

damir

  • (Çoğulu: Damâr) Kalb.
  • Niyyet.

damız

  • Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.

damzer

  • (Çoğulu: Damazir) Sütü az olan deve.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Şişman kadın.

darağacı

  • İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. (Türkçe)
  • İdam sehpası.
  • İdam sehpası.

dehkem

  • Yaşlı adam. İhtiyar adam.

dehre

  • (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak. (Farsça)

dem'a

  • Bir damla göz yaşı.

depretme

  • Kımıldama, hareket etme.

devletlü utufetlü

  • Vezirlere, müşirlere, padişah damatlarına verilen ünvan.

deyrani / deyranî

  • Manastır adamı.

deyyus

  • Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.

dihkan

  • (Çoğulu: Dehâkin) Sipâhi.
  • Köy kethüdâsı.
  • Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam.
  • Bezirgân.
  • Acem fellahlarının maslahatgüzarı.

dıhle

  • Bir kişinin her işine karışan has adamı.

diktatör

  • Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid. (Fransızca)

diplomat

  • yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı.
  • Becerikli, söz söyliyebilen.

dırefs

  • İpek.
  • Katı, sağlam nesne.
  • Büyük iri yapılı adam.
  • Büyük deve.

dirvas

  • Büyük deve.
  • Boynu kalın olan adam.
  • Arslan.
  • Köpek ve devenin sütü.

diyet

  • Kâtilin (adam öldürenin) vereceği para cezâsı.

du'k

  • Zayıf adam.

dü-muy

  • Saçına sakalına kır düşmüş adam. (Farsça)

duhmesan

  • Kara yağız, iri yapılı adam.
  • Akılsız adam.

duhseman

  • Kara yağız, iri vücutlu adam.

dure

  • Hakir ve şânı küçük olan adam.

eazım / eâzım

  • (Tekili: A'zam) İleri gelen büyükler. Büyük adamlar.

ebcel

  • Cüssesi büyük olan iri yapılı adam.
  • Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)

ebecc

  • Patlak gözlü adam.

ebhar

  • Nefesi ve ağzı fena kokan adam.

ebhem

  • Söz söylemeye muktedir olmayan. Konuşmaya iktidarı bulunmayan adam.

ebher

  • En bâhir, en âşikâr. En parlak, daha çok zâhir.
  • Temiz kanı yürekten bedene dağıtan büyük bir damar.

eblağ

  • Yerinde adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.

eblem

  • Kalın dudaklı adam.

ebluk

  • Münafık, iki yüzlü adam. (Farsça)
  • Şarlatan. (Farsça)

ebrkar / ebrkâr

  • Şaşkın, sersem, ne yapacağını bilmeyen adam. (Ebr'in "bulutun" yerinde durmayıp gezici olmasından kinâye olarak, bu mânayı aldığı sanılmaktadır.) (Farsça)

ebu türab / ebû türâb

  • Peygamber efendimizin amcasının oğlu, dâmâdı, Cennet'le müjdelenen on kişinin ve dört büyük halîfenin dördüncüsü, Allahü teâlânın arslanı hazret-i Ali'nin "Toprağın babası" mânâsına gelen lakabı.

ebu-l iber

  • Utanmaz, edepsiz, hayasız adam.

ebu-z zeheb

  • Çok zengin olan adam, altın babası.

ecbe

  • Alnı geniş olan adam.

ecemm

  • Mızraksız adam.
  • Boynuzsuz koyun.
  • Etli kemik.
  • Bacasız ev.

eclah

  • Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe.
  • Başı kel olan adam.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

ecred

  • Tüysüz adam, köse. Genç.
  • Çorak, otsuz yer. Bir şey yetişmeyen arazi.
  • Tüyü yumuşak ve kısa olan at.

ecsam-ı kesife

  • Saydam olmayan, katı cisimler.

ecsam-ı şeffafe

  • Şeffaf cisimler, saydam maddeler.

ecyed

  • Uzun boyunlu (adam.)

eczem

  • (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan.
  • Parmakları veya eli kesik olan adam.

edi

  • Küçük ve şerir (adam).
  • Küçük kap.

edlem

  • Karayağız, siyah adam.
  • Kara eşek.
  • Uzun yanaklı.
  • Uzun boylu.

ednef

  • Burnu kısa olan adam.

edrem

  • Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.)
  • Dişleri dökük adam.
  • Düz şey.

edsak

  • Ağzı büyük olan adam.

edser

  • Gaflette bulunan, gafil adam.

edveş

  • Gözü dumanlı adam.

ef'a

  • Engerek yılanı.
  • Mc: Fena huylu, tabiatı kötü olan adam.

efarit

  • (Tekili: İfrit) İfrit gibi, ifrite benzer adamlar. Hilekârlar, kurnazlar, cüretliler.
  • Pek hain cinler.
  • Şeytanlar, iblisler.

effaf

  • Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.

effak

  • Ticaret için bütün dünyayı dolaşıp gezen tüccar adam.

efih

  • Bir adamın beynine vurmak.

eflec

  • (Felc. den) Seyrek, sık olmayan diş. Bazıları dökülmüş olan diş.
  • Geniş omuzlu, kollarının arası açık olan adam.
  • Nüzul hastalığına tutulmuş olan kimse.

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

efrez

  • Arkası kambur gibi olan (adam.)

efsürde-gan / efsürde-gân

  • (Tekili: Efsürde) Duygusuz, gayretsiz adamlar.

efsürde-mizac

  • Kanı soğuk, soğuk kanlı, mizâcı soğuk adam. (Farsça)

efvag

  • Ağzı büyük olan adam.

efveh

  • Ağzı büyük ve ön dişleri uzun olan adam.

ehdeb

  • Kirpikleri sık ve uzun olan adam.

ehl-i fen

  • Bilim adamları.

ehl-i ilhad ve fen

  • Dinsizler ve bilim adamları.

ehlidünya / ehlidünyâ

  • Dünya adamı, âhireti düşünmeyen.

ehlitarik

  • Tarikat adamı.

ehlullah

  • Allah adamı, evliya, ermiş.
  • Allah adamları, Allahü teâlânın emirlerine uyup, O'nun sevgisini ve ism-i şerîfini gönlünden hiç çıkarmayan evliyâ zâtlar.

ehvar

  • Şaşkın, şaşırmış kimse. Alık, sersem adam. (Farsça)

ehvec

  • Uzun boylu ahmak adam.

ekhel

  • Gözü sürmeli.
  • Baş ve gövde damarı.

eklef

  • Yüzü çilli olan adam.
  • Koyu renkli arslan.

ekran

  • Üzerine bir cismin hayalinin aksettirildiği saydam olmayan düz satıh.

eksa

  • Üstüste pek çok giyinen (adam.)

eksem

  • Büyük karınlı, şişman adam.

ekşem

  • Doğuştan kusurlu olan. Burnu, kulağı kesik veya noksan doğan (adam).
  • Pars denilen vahşi hayvan.

ektem

  • Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse.
  • Büyük karınlı ve şişman olan adam.

ekyes

  • Pek kiyâsetli, zeki, zekâvetli kişi. Mâhir, maharetli, becerikli adam.

eledd

  • Sert çarpışan kimse. Metin.
  • Hakkı kabul etmeyen, inatçı adam.

eliyy

  • Çok yemin eden adam.

enbire

  • Üzeri toprakla sıvalı olan damlarda sıvanın altına konulan çalı, saz, talaş gibi şeyler. (Farsça)

endam-ı mevzun

  • Düzgün endam, düzgün beden.

enzal

  • (Tekili: Nezl ve Nizil) Soysuzlar, alçaklar, âdi ve aşağılık adamlar.

erett

  • Peltek adam, kekeme kimse.

erfeş

  • Nefsî isteklerine düşkün olan.
  • Kulakları uzun ve kaba (adam).

erkab

  • Boynu kalın olan adam veya arslan.

erman

  • Arzu, istek, taleb. (Farsça)
  • Pişmanlık, pişman olmak, nedamet. (Farsça)

erman-har / erman-hâr

  • Pişman olan, nedamet eden. (Farsça)

ermed

  • Kül rengi, gri. Boz renkli nesne.
  • Gözü ağrıyan adam.

errac

  • Fesatçı, müzevir, yalancı adam, sahtekâr.

ersah

  • Uylukları etsiz, zayıf (adam).
  • Kurt.

erşah

  • Cin fikirli adam.

erşem

  • Yemeğin kokusundan iştahı gelep karnı acıkan (adam).
  • Vücuduna iğne batırıp çivit ile şekil veya resim yapan adam.

ertel

  • Peltek adam.

erva'

  • Çok güzel olan genç.
  • Son derece yiğit, cesur ve bahadır adam.
  • Korkmak.

ervak

  • Sâfi nesne.
  • Uzun dişli adam.

esbel

  • Bıyıkları uzun olan adam.

esef

  • Hüzün, gam, nedamet, pişmanlık. Daralmak. Elden çıkan bir şey için hâsıl olan üzüntü.

eşeff

  • En saydam.

eşhel

  • Kırmızı ile karışık koyu mavi, elâ.
  • Elâ gözlü adam.

eşkah

  • Kırmızı yüzlü (adam). al renkli (at).

eşkel

  • Gözlerinin akı kırmızılı olan adam.
  • Beyaz koyun.

eşneb

  • Dişleri inci gibi beyaz olan adam.

esum

  • Çok yalancı, iftiracı, kabahatli ve günahkâr olan adam.

eşyem

  • Yüzünde ve vücudunda çok beni olan adam.

etlad

  • Evde doğan câriyeler.
  • Eski mal.
  • Damızlık denilen doğurucu hayvan.

etnab

  • (Tekili: Tınb) Çadır ipleri.
  • Ağacın kök damarları.
  • Vücudun sinirleri.

etnoloji

  • yun. Kavimleri, ayrı dil ve ırktan toplumların hayat ve özelliklerini inceleyen ilim. Önce hristiyan misyonerleri dinlerini yaymak için kavimlerin özelliklerini öğrenme ihtiyacını duymuşlar ve onların zayıf damarlarından faydalanmayı düşünmüşlerdir. 19.yy.dan itibaren ilmî gaye ile araştırmalar yapı

ev'iye

  • (Tekili: Viâ) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler.
  • Damarlar.

ev'iye-i şa'riyye

  • Tıb: Siyah ve kırmızı kan damarları arasındaki gayetle ince olan damarlar.

ev'iye-i veridiyye

  • Tıb: Siyah kan damarları.

evcel

  • Çok korkak adam. Cesaretsiz kişi.

evgenc

  • Nedâmet, pişmanlık, pişman olma hâli. (Farsça)

evran

  • Biçme, ölçü, mikyas, tahmin, keşif, biçim, endam, tenasüb.

evride / اَوْرِدَه

  • (Tekili: Verid) Vücudun her tarafından kalbe kanın gitmesini temin eden damarlar. Siyah kan damarları.
  • Toplardamarlar.
  • Toplardamar.
  • Toplar damarlar.

evşal

  • (Tekili: Veşl) Damla damla akan su.
  • Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.

eyyühe'l-hoto

  • Ey vahşi dağ adamı.

ez'aki / ez'akî

  • Kısa boylu ve kötü olan adam. Kötülük yapan kimse.

ezebb

  • Saçları uzun ve kaşlarının kılları çok olan adam. (Farsça)

ezell-i nas / ezell-i nâs

  • İnsanlar içinde en rezil ve aşağılık olan adam.

ezgehan

  • Tembel adam. İşi gücü olmayan kimse. (Farsça)

ezlak

  • Aleyhte söz söyleyen adam.
  • Keskin olan şey.

ezuc / ezûc

  • Hayâsız ve edebsiz adam.
  • Sert başlı at.

fahl

  • İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam.
  • Erkek. (hayvan)
  • Aygır.
  • Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.

fakaka

  • Ahmak adam.

fakfaka

  • Ahmak adam.

fasd

  • Kan alma, hacamet.
  • Damar kesmek.
  • Damardan kan aldırma.

fatik

  • (Çoğulu: Futtâk-Fevatik) Eline fırsat geçtikçe adam öldüren kimse.

fedailik

  • Fedakârlık, kendini bir hizmete adama.

fedume

  • (Bak: FEDAME)

fehil / fehîl

  • Kerim, cömert adam. Ulu ve kuvvetli kimse.

felfel

  • İri gövdeli, semiz adam.

fen yobazı

  • Fen bilgisinde mütehassıs (uzman) olmadığı hâlde, kendisini fen adamı ve müslüman olarak gösterip müslümanların dînini, îmânını bozmağa, İslâmiyet'i içerden yıkmağa çalışan kimse.

fenci

  • Bilimle uğraşan, bilim adamı.

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

fesk

  • Yola gitmek.
  • Kan döküp adam öldürmek.

fetk

  • Zamanını gözeterek açıktan adam öldürmek.
  • Yaralamak.
  • İnadetmek.

fetva / فَتْوَا

  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

feveran

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

feylak

  • Büyük adam.
  • Çok asker. Kolordu.
  • (Çoğulu: Feyâlik) İpek böceği ve kozası.

feyyad

  • Erkek baykuş.
  • Çok yiyen adam.

feyyih

  • Şiddetli adam.

fidam

  • (Feddâm) : Su kabının üzerine koydukları süzgeç.
  • Mecusilerin ağızlarını bağlamakta kullandıkları bez.

fir'avn

  • Firavun, eski Mısır hükümdarlarına verilen ünvan.
  • Tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Musa'nın mücadele ettiği Mısır hükümdarı.
  • Çok kibirli, gururlu ve inat adam, Firavn.

fuhul-i ulema

  • Âlimlerin ileri gelenleri, seçkin ilim adamları.

füttak

  • (Tekili: Fâtik) Fırsat buldukça adam öldürenler.

füvve

  • Kızıl boya dedikleri damarlar.

gammaz

  • Birisine iftira ederek zarar veren. Münafık, fitneci.
  • Adamın ayıplarını arayıp gizli şikâyet eden.
  • Tersane kethüdalarına mahsus altı çifte kayık.

garb

  • (Çoğulu: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı.
  • Sığır derisinden yapılan büyük kova.
  • Sakaların su koydukları büyük tulum.
  • Atıldıktan sonra bulunmayan ok.
  • Yürügen at.
  • Nasır acısı (gözde olur).
  • Göz yaşı.
  • Göz yaşının geldiği damar.
  • Ke

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

garr

  • Beyhude ve bâtıl şey.
  • Gafil adam.
  • Aldatan.
  • Kuyu kazan.

gazanfer / غَضَنْفَرْ

  • Arslan, cesur adam.

gebeş

  • Koyunun erkeği. Koç.
  • Mc: Akılsız, ahmak adam.

giran-can

  • Ağır kanlı, ağır hareketli, can sıkıcı (adam). (Farsça)

giran-hab

  • Uykusu ağır olan adam. (Farsça)

giyotin

  • Eskiden Fransa'da idam cezalarının infazı için kullanılan, kafa kesmeye yarar âlet. (Fransızca)

gülendam

  • Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

gurre

  • Işıldama.

gusn

  • Ağaç dalı. Budak.
  • Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.

guss

  • Leîm, zayıf adam.
  • Bir şeyi beğenmeyip ayıplamak.

habar

  • (Çoğulu: Habârât) İmzâ. Mühür, damga.

habarat

  • (Tekili: Habâr) İmzâlar.
  • Damgalar.

haberkas

  • Küçük deve.
  • Küçük adam.

habeş

  • Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan.
  • Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.

habeşi / habeşî

  • Habeş memleketi ahalisinden olan. Habeş'e mensub ve müteallik olan.
  • Koyu esmer renkli adam.
  • Hat, tezhib, minyatür gibi güzel san'atlarda kullanılan bir cins kâğıt.

habhab

  • (Çoğulu: Habâhıb) Kısa boylu adam.

habhabi / habhabî

  • İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.

habl-ül verid

  • Şah damarı. Atar damar.

hablülverid / hablülverîd

  • Şahdamarı.

hacamat / hacâmat

  • Hacâmat bıçağı denilen bir âletle, vücûdun deriye yakın damarlarını keserek kan alma. Kan almaya fasd da denir.

hacegan / hâcegân

  • (Tekili: Hâce) Hocalar. (Farsça)
  • Eskiden yüzbaşı rütbesi karşılığında sivil rütbe. (Farsça)
  • Bâb-ı Âli kalemleri efendilerinden hususi bir rütbe taşıyan adam. (Farsça)

hacevca'

  • Uzun ayaklı adam.
  • Uzun adam.

hadad

  • Mürekkep.
  • Nakış.
  • Akılsız, ahmak adam.
  • Kolay.

hademe

  • Hizmetçiler, hâdimler.
  • (Çoğulu: Hıdâm) Halhal.
  • Devenin ayağını bağladıkları kayış.

hadim / hâdim

  • (Hidmet. den) (Çoğulu: Huddâm) Hademe, hizmetçi, hizmet eden, işe yarayan.
  • İmân ve İslâmiye'te ve millete faydalı olmağa çalışan.
  • Erkekliği yok edilmiş olanlar. Bunlardan saraylarla büyük kişilerin konaklarında çalışanlara Hadim ağası denilirdi. Osmanlı İmparatorluğunda bunla

hafa

  • Çok yürümekten adamın ayağının ve davarın tırnağının aşınması.

haham

  • Yahûdî din adamı.

haid

  • Pişman, nedamet eden, tövbekâr, nâdim.

hakeme

  • (Çoğulu: Hakemât) Damak geminin halkası.

halfe

  • Yerine adam koymak.
  • Kılavuz.

hali / halî

  • Gamsız, kedersiz, gailesiz, dertsiz.
  • Evlenmemiş erkek, bekâr adam.

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

hall ü akd

  • Çözme ve düğümleme. İdame etme. Müşkül mes'eleleri ve işleri halledip neticeye bağlama.

hallac-ı mansur

  • Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.

hammal

  • (Haml. den) Bir ücret karşılığında eliyle veya sırtıyla yük taşıyan adam.
  • Mc: Kaba, görgüsüz, terbiyesiz.

hammami / hammamî

  • Hamam idare eden adam veya kadın. Hamamcı.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

hanek

  • Ağzın tavanı, damak.

hank

  • Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • Bir şeyi çiğneyip damağıyla ezmek.
  • Davarın ağzına gem vurmak veya urgan koymak.

harbüze-füruş

  • Karpuz kavun satan adam. (Farsça)

harik / harîk

  • Erkekliği olmayan adam.

harir / harîr

  • Su akarken çağlamak.
  • Yel eserken fışıldamak.
  • Horuldamak.

haşerat

  • Küçük böcekler; Karınca, akrep, yılan gibi hayvancıklar.
  • Değersiz ve zararlı adamlar.

hasib / hasîb

  • Cömert kimse. Hayır sahibi ve eli açık adam.
  • Bolluk yer, ucuzluk.

hasif / hasîf

  • Aklı başında, kâmil ve olgun adam.

haşif

  • Keskin kılıç.
  • Damdan aşağı asılmış olan karpuz.

hasifane / hasîfane

  • Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'd

hasr / حصر

  • Tahsis etme, ayırma, vakfetme, adama. (Arapça)
  • Hasretmek: Adamak, ayırmak, tahsis etmek. (Arapça)

hasr-ı nefs

  • Kendini o işe adama.

hatem / hâtem

  • Çok cömert ve eli açık adam.
  • Mühür, damga.

hatem-i mahsus / hâtem-i mahsus

  • Özel damga.
  • Hususi mühür. Bir kimseye âit damga, mühür.

hatem-i mu'cizat-ı ahmediye / hâtem-i mu'cizât-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mu'cizelerinin mührü, damgası.

hatem-i samediyet / hâtem-i samediyet

  • Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olmasını gösteren damga.

haten

  • (Çoğulu: Ahtân) Kadın tarafından olan kimseler. (Baba, kardeş ve emmi gibi)
  • Araplar, damat mânasına kullanırlar.

hateneyn

  • İki dâmât; Resûlullah efendimizin iki mübârek dâmâdı olan hazret-i Osman ile hazret-i Ali.

hatıb-ı leyl

  • Geceleyin odun toplayan kimse.
  • Mc: Mânâsız ve saçmasapan sözler konuşan adam.

hatırat

  • (Tekili: Hâtıra) Hâtıralar. Hatırda kalan şeyler.
  • Edb: Bir adamın yaşadığı zamana, bulunduğu işlere, görüştüğü kimselere dair düşüncelerini ve duygularını hâvi olmak üzere yazdığı eser.

hatn

  • Damat.
  • Sünnet etme.

havaşi

  • (Tekili: Hâşiye) Bir yazının kenarına eklenen not veya açıklamalar. Hâşiyeler, derkenarlar.
  • Maiyet adamları.

havebe

  • Zayıf adam.

havkale

  • (Çoğulu: Havâkıl) İhtiyar, zayıf, kuvvetsiz ve çelimsiz adam.
  • Hızlı yürüme.

hayfes

  • Kısa adam.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hazır bi-l-meclis

  • Mecliste hazır olan adam.

he'he'

  • Deveyi yulafa çağırmak.
  • Gülegen adam.

hebenneka

  • Ahmaklığı ile tanınmış bir adam.

hedef

  • Nişan noktası.
  • Emel. Varılmak istenen gaye.
  • Yüksek, bülend.
  • İri vücudlu adam.
  • Bir işe yaramayan, tembel ve uykucu olan.

hedm

  • (Çoğulu: Ehdâm) Eski elbiseler.

helal-zade

  • Helâl doğmuş, meşru ve nikâhlı ana-babadan dünyaya gelmiş çocuk.
  • İyi adam, fenalık yapmaktan çekinen. Sâlih, afif, nâmuskâr.

helkes

  • Alçak adam.

hemicek

  • Şehre köyden yeni gelip bir şey bilmez şaşkın ve kaba adam.

hemisa' / hemîsa'

  • Kuvvetli adam.

hergele / خرگله

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

herif / herîf

  • Âdi adam.

heşile / heşîle

  • Sahibinin izni olmayarak bir adamın bindiği deve.

hetf

  • Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak.

hevahat

  • Ahmak adam.

hevlul

  • Hafif adam.

hezb

  • (Çoğulu: Hizâb-Ehazıb) Yağmur damlası birbiri ardınca damlamak.

hezzar

  • Devamlı saçmalayan adam.

hınak

  • İdam ederken boyna geçirilen ip.

hindu

  • Satürn (Zühal) gezegeni. (Farsça)
  • Benek, ben. (Farsça)
  • Hind'in Brahman ahalisinden olan. (Farsça)
  • Hindliler gibi pek esmer adam. (Farsça)

hinoğlu

  • Zamanın adamı, açıkgöz, hilekâr kimse. İblis, şeytan, zamane, cin fikirli.

hıristiyan ruhaniler / hıristiyan ruhanîler

  • Hıristiyan din adamları.

hisan

  • Aygır, damızlık erkek at.

hışaş

  • Başı küçük adam.
  • Küçük başlı yılan.
  • Devenin burnuna geçirdikleri burunduruk.
  • Kuşlardan, dimağı olmayan.
  • Çuval.
  • Cânip, taraf.
  • Sinir.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hişdar

  • Temizlik kurallarına çok sadık olan ve riayet eden adam. (Farsça)

hisil / hisîl

  • Dağ ağaçlarından bir cins.
  • Kısa boylu adam.

hiss-i havf

  • Korku damarı, duygusu.

hıyre-küş

  • Sevilen, mahbub, sevgili. (Farsça)
  • Haksız yere adam öldüren. (Farsça)

hizber

  • (Hizebr) (Çoğulu: Hezâbir) Aslan, gazanfer. (Farsça)
  • Mc: Cesur, yiğit, kahraman, yürekli adam. (Farsça)

hudayinabit

  • Ekilmeden biten ot veya ağaç.
  • Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.

hükema ve ulema

  • Filozoflar, felsefeciler ve ilim adamları.

hükkam / hükkâm

  • Hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.

hulle

  • İslâmî nikâh hükümlerine göre üç defâ boşanmış bir kadının, tekrar aynı adam tarafından alınabilmesi için; başka bir erkek tarafından nikâhlanıp, düğün ve vaty olduktan sonra boşanması.

huruf-u müsta'liye

  • Tecvidde: Harf ağızdan çıkarken dilin üst damağa yapışması halinde veya üst damağa doğru gitmesiyle çıkan harfler: Kaf, tı, zı, dat, hı, sad, ayın, gayın, Bu harflerin mukabili "istifâle" harfleridir.

hutun

  • (Hutunet) Evlenme, tezevvüc, teehhül.
  • Damatlık, damat olma.

hüzlul

  • (Çoğulu: Hezâlil) Küçük dağ veya tepe.
  • Hafif adam.

ibad

  • Tıb: Bacaklarda diz mafsalının iç kısmındaki büyük damar.

ibavet

  • Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.

ibn-i vakt

  • Zamanın uyarına giden, vaktin icaplarına göre hareket eden kişi. Zamane adamı.
  • Mizaç ve tabiata göre söz söyleyen kimse.

ibn-il cella / ibn-il cellâ

  • Meşhur kişi. Namlı ve şöhretli adam.

ibn-üz zaman

  • Zamanın çocuğu. Devrin adamı.

ibnüzzaman

  • Zamanın oğlu, devrin adamı.

ibre-i hayyat

  • Kendi işlerini bırakıp başkasının işlerini halledip düzeltmeye çalışan adam.
  • Terzi iğnesi.

ibrikdar

  • Eskiden sarayda büyük devlet adamlarının konaklarında su döken ve leğen ibrik işlerine bakan kimse.

iccar

  • (Çoğulu: Ecâcir) Dam, çatı.

icfil

  • Yaşlı kadın, ihtiyar kadın.
  • Korkak adam.

içgüvey

  • (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat. (Türkçe)

icnis

  • Tembel ve uyuşuk adam.

ıcrim

  • Kısa boylu bodur adam.

idame / idâme / ادامه

  • Devam ettirme, sürdürme. (Arapça)
  • İdâme edilmek: Sürdürülmek, devam edilmek. (Arapça)

idamhane / idamhâne

  • İdam yeri.

idbak

  • Ulaştırmak. Yapıştırmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir.

ifcac

  • Kuş cıvıldaması, kuş ötmesi.

ifriz

  • Dam saçağı.

ihtisab resmi

  • Eskiden belediye varidatı olarak damga, tartı, ölçü, panayır ve pazar vergisi adı altında alınan vergiler ile, hile yapan esnaftan alınan para cezalarının umumi adı.

ikdamat

  • (Tekili: İkdam) İlerlemeler. Sürekli çalışmalar.

ıktar

  • Damlatma, damlatılma.

iktat

  • Alçak sesle kulağa fısıldama.

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

iltima'

  • Parıldamak. Işıldamak.
  • Kapıp almak.

iltima-i kevakib

  • Yıldızların parıldaması.

im'an

  • Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde çok ileri gitmek.
  • Bir adamın hakkını ikrar eylemek.
  • Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalâğa ve içtihad etmek.

imamzade

  • İmam oğlu. Babası imam veya imam ünvanını hâiz olan adam.

imsak

  • Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Hapsetmek.
  • Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek.
  • Yemez içmez adamın hâli. Cimrilik, hasislik, pintilik.

imtina-i hakiki

  • Bir şeyin mümkün olmamasının aklen zaruri olması. (Meselâ: Bir kimse kendinden yaş bakımından büyük olan başka bir kimse hakkında: "Bu benim oğlumdur" diye iddia etse, dâvâsı dinlenmez. Çünkü, kendinden yaşça büyük bir adamın, kendisinin neslen oğlu olması aklen muhaldir.)

imtisas

  • Emerek çekilmek, emmek, emilmek. Hazmolunmuş olan maddelerin, damarlar tarafından emilmesi.

in'idam

  • İdama gitme. Mahvolma. Yok olma.

indelbüleğa

  • Adamına göre güzel söz söyleyenler yanında.

infihani / infihanî

  • Şişman adam.

inhişaş

  • (Çoğulu: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.

insaniyetkar / insaniyetkâr

  • Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli. (Farsça)

intiaş

  • Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık.
  • Hastalıktan sonra iyileşip kalkma.
  • Geçinme.
  • (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.

intıba'

  • Aksetme, damgasını vurma.

intihar

  • Kendi kendisini öldürmek. İdâm-ı nefs.

intişar

  • Dağılmak. Yayılmak. Üremek.
  • Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.

intizar

  • Adamak, nezretmek.

irade-i zatiye / irade-i zâtiye

  • Bir adamın kendi arzu ve isteği.

irgandi

  • Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.

iris

  • yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme.
  • İftira etme.

ırk / عرق

  • Nesil. Zürriyet. Sülâle.
  • Soy. Kök. Damar.
  • Soy, ırk. (Arapça)
  • Damar. (Arapça)
  • Kök. (Arapça)

ırk-ı taklit

  • Taklit damarı; taklitçilik.

irman

  • Arzu, taleb, istek. (Farsça)
  • Dalkavuk. (Farsça)
  • Nedâmet, pişmanlık. (Farsça)
  • Dâvet edilmeden bir yere giden kimse. (Farsça)

irtat

  • Tenbellik etme. Yerinden kımıldamama.

irtican

  • Adamın işi gücü bozulma.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

isti'la

  • (Ulüv. den) Yükselmek. Üste çıkmak. Yüce olmak. Terfi' eylemek. Galib olmak.
  • Gr: Bir şeyin bir şey üzerine çıkması.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin, üst damağa kalkmasına denir.

istiare / istiâre

  • Hakiki mânâ ile mecâzi mânâ arasındaki benzerlikten dolayı bir kelimenin mânâsını geçici olarak alıp başka bir kelime için kullanma san'atı; "arslan" kelimesini "cesur adam" için kullanmak gibi.

ıstıbab

  • Dökülme.
  • Damardan kan fışkırması.

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr

istid'a-name

  • Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı. (Farsça)

istifale

  • Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: "Müsta'liye" harflerinin zıddıdır. Bu harfler: "Elif, Be, Te, Se, Cim, Ha, Dal, Zel, Rı, Ze, Sin, Şın, Ayın, Fe, Kaf, Kef, Lâm, Mim, Nun, Vav, He, Yâ" dır.

istihaza

  • Kadın âdet görürken fazla kan gelmesi. (Rahimden değil de hastalıktan dolayı bir damardan gelip, tenâsül cihazı yolu ile akan kokusuz bir kandır. Buna "istihâza veya özür kanı" dendiği gibi, böyle bir kadına da "müstahâza" denir.)

istikade

  • Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.

istıktar

  • Damla damla akıtma, damlatma.

istiktar

  • (Katr. den) Damıtma. Damla damla akıtma.

ıstına'

  • Seçme, intihab, ayırma.
  • Adam seçme.
  • İyilik etmek.
  • İş işletmek.

istinhaz

  • Bir kimseye bir iş için kımıldamamasını emretme.

istişfaf

  • (Şeffaf. dan) Şeffaf ve saydam olma.

itbak

  • (Itbak) Kaplamak. Kapamak. Kapaklamak.
  • İttifak etmek.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda, dilin üst damağa kapanması. (Bu halde okunan harfler sad, dât, tı, zı harfleridir.

itlal

  • Hayvanı yedeğinde götürme.
  • Damlatma.

ittisam

  • (Vesm. den) Damga ve nişan vurma.
  • Dağlama, süsleme.

ıyal

  • Fık : Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler.

ız

  • (Çoğulu: Uzuz-A'zâz) Çok zekâlı kötü adam.
  • Dikenli ağaçların küçüğü.

izmihrar

  • Surat asma.
  • (Yıldız) parıldama.
  • Kış mevsiminin şiddetli olması.

jik

  • Yağmur damlası. (Farsça)
  • Kirpi. (Farsça)

kabbe

  • Yağmur damlası.
  • Gök gürlemesi.

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kadd-i müstesna

  • Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.

kadırga

  • Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi.

kahbe

  • Namussuz kadın. Fâhişe.
  • Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.

kahil / kâhil

  • Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.

kaht-ı recul

  • (Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.

kahtırical / kahtıricâl

  • Adam kıtlığı.

kalantor

  • Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.

kalender

  • Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. (Farsça)
  • Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. (Farsça)
  • Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof. (Farsça)

kalp

  • t. Hileli. Sahte. Taklit.
  • Yalandan cesaret satan korkak adam.
  • Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.

kam / kâm / كام

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)
  • Damak. (Farsça)
  • Arzu. (Farsça)

kamarot

  • Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

kamet / kâmet

  • (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan.
  • Boy. Boy-bos. Endam.
  • Boy bos, endam.
  • Boy, endam.

kamet-i himmet

  • Himmetin endamı; gayretin boyu bosu, derecesi.

kamet-i istidad

  • İstidadın, yeteneklerin endamı, boyu.

kamet-i merdane-i istidad-ı milliye / kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye

  • Millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu.

kamet-i namiye / kamet-i nâmiye

  • Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.

kamet-i namiye-i istidad-ı insani / kamet-i nâmiye-i istidad-ı insanî

  • İnsan istidadının büyüyüp gelişen kameti, endamı, boyu.

kanber

  • Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı.
  • Mc: Bir evin gediklisi.
  • Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.

kanun / kânun / قانون

  • Ocak. Ateş yanan yer. Zaman.
  • Kış mevsimi.
  • Sakil, ağır adam.
  • Kış mevsiminin ilk iki ayı.
  • Mangal. Soba.
  • Yasa. (Arapça)
  • Yol yordam. (Arapça)

karsel

  • Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)

kaş'

  • (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam.
  • Açmak.
  • Gidermek. Dağıtmak.
  • Kuru deri. Deriden olan çadır.
  • Hamam pisliği.
  • Deriden yapılmış döşek.
  • Balgam.

katarat / katarât / قطرات

  • (Tekili: Katre) Katreler, su damlaları.
  • Damlalar.
  • Damlalar.
  • Damlalar. (Arapça)

katarat ve lemeat-ı hayat

  • Hayat damlaları ve parıltıları; damlalara ve parıltılara benzeyen mahlûkatın hayatları.

katarat-ı baran / katarat-ı bârân

  • Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.

katarat-ı şadi / katarat-ı şadî

  • Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.

katarat-ı semine

  • Kıymetli damlalar.

katare

  • Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.

kater

  • (Tekili: Katre) Katreler, damlalar.

katil

  • Katleden, öldüren.
  • Adam öldüren kimse.

katl-i nüfus

  • Adam öldürme.

katr

  • Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey.
  • Develeri katarlamak.
  • Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak.
  • Yağmur.

katre / قطره / قَطْرَه

  • Damla.
  • Damla. Su damlası.
  • Bir damla olan şey.
  • Damla.
  • Damla. (Arapça)
  • Damla.
  • Damla.

katre-i baran / katre-i bârân

  • Yağmur damlası.

katre-i fikr

  • Düşünce damlası.

katre-i gevher

  • Cevher damlası. İnci tanesi.
  • Pek kıymetli şey.

katre-i nur

  • Nur damlası.

katre-misal

  • Damla gibi.

katrecik

  • Damlacık.

katrecu

  • Bir damla arıyan. (Farsça)

katrefeşan

  • Damla saçan. (Farsça)

kavas

  • Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.

ke

  • Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir. (Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.) (Farsça)

kedum

  • Adam ısıran eşek.

kefil / kefîl

  • Başkasına âit bir işi veya borcu üzerine alan, sorumluluğunu yüklenen kimse. Kefîle, dâmin de denir.

kemain

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş adamlar.

kemend

  • Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. (Farsça)
  • Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. (Farsça)
  • Geyik ve benzeri hayvanların yuları. (Farsça)
  • Güzelin saçı. (Farsça)

kemin

  • (Çoğulu: Kemâin) Pusuya saklanmış adam.
  • Pusu.
  • Belirsiz. Gizli yer.

kerdem

  • Şişman ve kısa boylu olan adam.

kesafet

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.

kesan

  • Adamlar. İnsanlar. Kişiler. (Farsça)

kevkeb

  • Yıldız.
  • Parıldamak.

keyy

  • Adama veya davara yapılan nişan.
  • Yarayı dağlama.

kıbab

  • (Tekili: Kubbe) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.

kibarane

  • Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. (Farsça)

kılıbık

  • Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam.

kısas

  • Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.

kıssis / kıssîs

  • Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı.
  • Hıristiyan dîn adamı, papaz.

kisve-i ilmiye

  • İlim adamlarına, hocalara âit elbise.

kıyfal

  • Baş damarı.

kizir

  • Köy muhtarının yamağı hükmünde olan adam. Köy kâhyası.

kötü din adamı

  • İlmini dünyâ kazancına, mala, mevkîye kavuşmaya vâsıta eden, ilmi ile amel etmeyen, insanları ibâdete ve âhirete yönelmeye teşvik etmeyen din adamı.

kubbe

  • Yarım küre şeklinde yapılan bina damı.
  • Yarım küre şeklinde bina damı.

kubbe altı

  • Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.

kubbe-i kanek

  • Ağzın tavanı. Damak.

kubeb

  • (Tekili: Kubbe) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları.

küçük günah

  • Fitne çıkarmak, adam öldürmek, zinâ etmek gibi büyük günahlara göre daha küçük sayılan günahlar, yasaklar, mekrûhlar.

kudema

  • (Tekili: Kadim) Kadimler. Eski büyükler. Eski adamlar. İleri gelen büyükler. Eski zamanda gelmiş olanlar.

külkül

  • Kısa boylu bodur adam.

kümter

  • (Çoğulu: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam.
  • Yabani eşek. Vahşi hımar.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

küta'

  • (Çoğulu: Küt'ân) Tilki eniği.
  • Kötü adam.
  • Tamamlanmak, toplanmak.

kuti / kûtî

  • Kısa boylu adam.

kutruti / kutrutî

  • Kısa boylu küçük adam.

kutur

  • Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam.

la'v

  • Ahlâkı yaramaz kişi.
  • Haris adam.

lagb

  • Zahmet, meşakkat.
  • Güve yemiş kuş kanadı.
  • Zayıf adam.

leffat

  • Yaramaz huylu, ahmak adam.

lem'

  • Parıldama, parlama. Parlayış.

lemean / lemeân / لمعان

  • Parlama, parıldama.
  • Parlama, parıldama.
  • Parıldama.
  • Parıldama. (Arapça)

lenf

  • (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı.
  • Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi.

levami'

  • (Tekili: Lâmia) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

lütin / lütîn

  • Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)

ma'şuş

  • Zayıf ve cılız adam.

ma-i mukattar / mâ-i mukattar / ماء مقطر

  • İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
  • İmbikten geçirilmiş, damıtılmış saf su.
  • Damıtık su.

maçin

  • Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın aha

madrub

  • Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş.
  • Damgalanmış.
  • Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.

mahdu'

  • Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse.
  • Boyun damarı kesilmiş kişi.

mahn

  • Cima etmek.
  • Ağlamak.
  • Kuyudan su çekmek.
  • Uzun boylu adam.

mahrec

  • Çıkacak yer.
  • Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer.
  • Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda)
  • Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.)
  • Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye v

mahtum

  • Mühürlenmiş. Damgalanmış.
  • Kilitlenmiş.
  • Bağlanmış.

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire

makatir

  • (Tekili: Maktar) Damlalar, katreler.

maktar

  • Damla, katre.

manastır

  • Hıristiyanlıkta ibâdet edilen ve din adamlarından bir râhib veya râhibenin idâre edip, barındığı binâ.

manzarani / manzaranî

  • Gösterişli ve güzel adam.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

maslub

  • Salbolmuş, asılmış. Asılarak idam edilmiş.

mastub

  • Damarlardan taşmış kan.

matmus

  • Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

matruk

  • Gevşek ve uyuşuk adam.
  • Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

maye

  • Damızlık.
  • Esas. Temel.
  • Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde.
  • Para, mal. İktidar. Güç.
  • İlim.
  • Dişi deve.

mazrub

  • (Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş.
  • Basılmış, damgalanmış.
  • Mat: Çarpılan.

me'mur

  • Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.

mecleb

  • Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

mecus

  • Kulakları küçük olan adam.
  • Ateşe tapan kişi.

medma'

  • (Çoğulu: Medâmi') Göz. Ayn.
  • Gözyaşı.

memhur

  • Mühürlenmiş. Damgalanmış.

mendeme

  • Pişman olma. Nedâmet etmek.
  • Pişman olacak yer.

menhub

  • Korkak adam.
  • Muhtar, müntehab, seçkin.

mensubat / mensubât

  • (Tekili: Mensub) Bir yere mensub olanlar. Bir yerin adamları.

mensubin / mensubîn

  • (Tekili: Mensub) Mensublar. Mensub ve alâkadar olanlar. Bir daire veya yerin adamları.

meraya

  • Aynalar. Mir'âtlar.
  • Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.

merd / مرد

  • Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri. (Farsça)
  • Adam. (Farsça)
  • Yiğit. (Farsça)

merdüm

  • İnsan. Adam. (Farsça)

merdüman

  • (Tekili: Merdüm) İnsanlar, kişiler, adamlar. (Farsça)

merdümek

  • Küçük adam. Bebek. (Farsça)

merdümi / merdümî

  • Adamlık, insanlık. (Farsça)

merdümküş

  • Katil. Adam öldüren. İnsan katleden. (Farsça)

mesaj

  • Sözle veya yazı ile gönderilen haber. (Fransızca)
  • Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. (Fransızca)

mesfiyy

  • Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

meskuk

  • (Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş.
  • Para hâline konulmuş.

mesmur

  • Cismen ufak olmakla beraber, sinirleri kuvvetli olan adam.

mest

  • Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması.
  • Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

meşum

  • Vücudu benekli adam.

meşyum

  • Bedeninde beni olan, benli adam.

mevhun

  • Zayıf ve arık adam. Zayıflamış kimse.

mevkulün ileyh / mevkûlün ileyh

  • Kendisine bir iş bırakılan adam. Vekil.

mevsum

  • (Vesm. den) İşaretlenmiş, damgalanmış, nişanlanmış.
  • Ad verilmiş, isimlendirilmiş.

meyseme

  • (Vesm. den) Damga, damgalanmış.

mezak

  • Tatmak.
  • Zevk tadacak yer. Damak.
  • Zevk. Tat duyma.

mezhar

  • (Çoğulu: Mezâhır-Mezâhir) Karın içi.
  • Damar.

mezr

  • (Mezra) Zarif adam.
  • Bir kimseye düşmanlık etmek.
  • Parmakla çimdiklemek.
  • Su kırbasını tamamen doldurmak.
  • Tadını anlamak için biraz ağzına almak, içmek.

mi'zab

  • (Çoğulu: Meâzib) Dam oluğu.

mi'zad

  • Ağaç veya tahta budama bıçağı.
  • Pazvant, kolçak.

mi'zal

  • (Çoğulu: Meâzil) Zayıf ahmak adam.
  • Silâhsız kimse.
  • Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.

micesse

  • Ağaç budamada kullanılan keskin demir.

miclat

  • Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir.

midmek

  • (Çoğulu: Medâmik) Ziynet verecek âlet.
  • Haberi şâyi eden, duyuran nesne.

mikdam

  • (Çoğulu: Makadim) Çok ayaklı.
  • Kıdemli.
  • Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.

mislak

  • Fesih lisanlı, güzel konuşan.
  • Kırkbeş sene yaşayan adam.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mıtrab

  • Neşeli adam. Neşesi bol kimse.

mızya'

  • Malını çok harcayan kimse. Malını fazlaca zâyi eden adam.

mu'dim

  • Öldüren, idam eden.

müberrid

  • (Berd. den) Soğutan, soğutucu.
  • Karlık. Su soğutan damacana.

mubid

  • Zerdüşt. Mecusi din adamı.
  • Tedbirli, akıllı adam.

müc'a

  • Ahmak adam.

mücaseret

  • Cesaret, gayret göstermek. Cür'et ve ikdam eylemek.

müdam

  • Devam eden. Sürekli. Dâim ve bâki olan.
  • Mübtelâ olan. (Her nefeste Allah adın de müdamAllah adı ile olur her iş temamSüleyman Çelebi)

müdame

  • (Bak: MÜDAM)

müftazıh

  • Rezil ve kepaze olmuş adam.

müfti-yi macin / müftî-yi mâcin

  • Din bilgilerini fıkıh kitablarından öğrenmeyip, kendi düşüncelerini din bilgisi olarak söyleyen, müslümanları mezhebsiz yapan câhil din adamı.

muhaceze

  • Fısıldamak.

muhakkikler

  • Gerçekleri araştıran ve delilleriyle ortaya koyan ilim adamları.

muhallefe

  • Ölen bir adamın dul kalan karısı.

mühr

  • Mühür. İmza yerine basılan yazılı damga. Damga. Sikke.
  • Tay.
  • Mühür, damga.

mühür

  • İmza yerine kullanılan damga.

mukattar / مقطر

  • (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.
  • Damıtılmış. (Arapça)

mukattarat

  • (Tekili: Mukattar) Taktir edilmiş, damıtılmış sular.

mükeffer

  • İyilikleri inkâr edilip kendisine teşekkür edilmeyen adam.

mükfehirr

  • Üstüste yığılmış karabulut.
  • Asık suratlı adam.
  • Yaşlanmış kimse.

münfetiha

  • Tecvidde: Kur'an okurken dil, üst damaktan ayrılır vaziyette iken ağızdan çıkan harflere denir. Şunlardır; mim, nun, elif, vav, cim, hı, zel, dal, sin, ayın, te, fe, kaf, lem, he, şın, be, ye.

münhafıza

  • Harf söylenirken alt damaktan dilin ayrılması hâli.
  • Aşağılanmış olan.

münhedim

  • (Hedm. den) Yıkılmış, inhidam olmuş, harab olmuş.

muntabı'

  • (Tab. dan) Yaradılışdan olan, fıtraten.
  • Basılmış, tab' edilmiş, damgalanmış.
  • Hoş görülen, güzel.

müntabıka

  • Söylenirken dilin üst damağa kapanması. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler; sad, dad, tı, zı.

müntemi

  • (İntimâ. dan) İlgisi ve ilişiği olan. Yakınlık peydâ eden.
  • Birinin adamı olan.

müreşşah

  • Terbiye edilmiş.
  • Damla damla süzdürülmüş.

mürue

  • Adamlık, insanlık.

müsakkaf

  • (Çoğulu: Müsakkafât) (Sakf. dan) Üstü dam veya tavanla örtülmüş. Tavanı veya damı olan.

musale

  • Kuyudan ince akan damla.
  • Harman sonunda kalan kesmik.
  • Arpa ve buğday kapçığı. (Tane onun içinde olur.)

müsellim

  • (Selm. den) Teslim eden, veren.
  • Tar: Eyalet valileriyle sancak mutasarrıflarının uhdelerinde bulunan yerlerin idaresine memuR edilen kimseler. Vali ve mutasarrıflardan uhdesine tevcih olunan iki yerden mühim olanında kendisi oturur, diğerini gönderdiği adam idare ederdi. Yine bunlar

müsennem

  • Kabartma. Kabartmalı olarak hakkedilmiş olan.
  • Ev çatısı veya dam şeklinde olan.

müşevveh

  • Şekil ve kıyafeti çirkin. Bed-endâm kimse.

müstahdim

  • Hizmette kullanan, istihdam eden.

müstakdim

  • (Kıdem. den) İleride ve önde bulunan. İstikdam eden.
  • (Kadem. den) Çok ayaklı olan.

müstaktır

  • (Katre. den) Damlatan, istiktar eden.

mustani'

  • Birini yetiştirip adam eden kimse.
  • Yedirip içiren, ikram eden, ziyâfet veren.

müstebri / müstebrî

  • İstibra eden. Tenasül uzvunda idrar damlası bırakmayan.

müstedim / müstedîm

  • (Devam. dan) Devamlı, daimî, sürekli.
  • Devamını isteyen, istidame eden.

müsteşrik

  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.

mutarrız

  • Elbiseye kenar işleyen.
  • Damga vuran.

mutasavvıf

  • Tarikat adamı.

mütebali

  • Tecrübe edip deniyen adam.

mütefekkik

  • (Fekk. den) Dalgın adam. Alık kimse.

mütefekkir-i ekber

  • En büyük düşünür, en büyük düşünce adamı.

mütefennin

  • Fen adamı.
  • (Fenn. den) Alim, münevver, fen adamı. Teknik ilimle uğraşan.

müteheddim

  • (Hedm. den) Yıkılan, inhidâm eden.

mütekatır

  • (Katr. dan) Damlıyan. Katre katre dökülen.

mütekattır

  • Damlayan, katre katre dökülen.

müteneddim

  • Pişman olan, nedâmet duyan.

müteneddimane / müteneddimâne

  • Pişman olarak, nedâmetle. (Farsça)

müteneddimin / müteneddimîn

  • (Tekili: Müteneddim) Pişman olanlar, nedâmet duyanlar.

mutrız

  • İşaret ve damga koyan. Alem yapan.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

müzemmem

  • Aşağılık, bayağı ve küstah adam.

na'ar

  • Fesad ve fitneye çalışan.
  • Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.

na'na

  • (Çoğulu: Neâni-Ne'nâ') Nâne.
  • Uzun boylu adam.

na'san

  • Uykusu gelmiş olan adam.

na'ye

  • Birisinin öldüğünü bildiren söz.
  • Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.

na-cunban

  • Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam. (Farsça)

nabazan

  • Nabız atması, damar vurması.

nabiga

  • (Çoğulu: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse.
  • Sonradan şâir olan.
  • Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
  • Atardamarın vuruşu.

nabıza / nâbıza

  • (Çoğulu: Nevâbız) Nabız damarı.

nabza

  • Damarın bir defa atması.

nabzi / nabzî

  • Damarın atmasıyla ilgili.

naciş

  • Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.

nadib

  • Geçmiş.
  • Hafif adam.
  • Yas tutan.

nadim / nâdim

  • Nedamet etmiş, pişman.
  • Nedamet etmiş, pişman olmuş.

nadimane / nadimâne

  • Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak. (Farsça)

nadimiyet

  • Pişmanlık, nedamet.

naehil / nâehil

  • İşin adamı olmayan.

nahb

  • Yüksek sesle ağlama.
  • Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak.
  • Seri seyr.
  • Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nahiran

  • Atın göğsünde olan iki damar.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
  • Kurbanlık deveyi göğsü üstünden (evdâcını yâni iki büyük damarını) kesmek.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nakis

  • Bayağı, alçak.
  • Başını daima öne eğen adam.

namuskar / namuskâr

  • Namuslu. (Farsça)
  • Doğru adam. (Farsça)

nardan

  • Gözyaşı damlaları. (Farsça)
  • Nar tâneleri. (Farsça)
  • Mangal. (Farsça)

nasih

  • Nasihat eden, öğüt veren.
  • İçi temiz adam.

naşıt

  • Büyük yoldan ayrılan küçük yol.
  • Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız.
  • Neşeli ve şen adam.

naşiz

  • Karısına karşı çok zâlim olan koca.
  • (Kalb) heyecanla coşma.
  • Kalkmış, kabarmış, atan (damar).

natıs

  • Bilgili, faziletli adam.

naur

  • Kanı durmayan damar.
  • Değirmen kanadı.
  • Döndükçe gıcırdayan dolap.

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nazre

  • Cin gözü.
  • Nazarı değen adam.

nebbar

  • Fasih dilli, güzel konuşan adam.

nebz

  • (Nebezân) : Damarın hareket etmesi.

necva

  • Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak.
  • Ağız koklamak.
  • İki kişi arasındaki sır.

nedamet / nedâmet / ندامت

  • (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek.
  • Pişmanlık. (Arapça)
  • Nedâmet getirmek: Pişman olmak. (Arapça)

nedametkar / nedametkâr

  • Nedamet eden. Pişman olan. (Farsça)

nedem

  • Pişman olma, nedamet, pişmanlık.

nedman

  • Pişmanlık, nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.

nefer

  • Bir kişi, tek kişi.
  • Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)

neha

  • Pek akıllı adam.
  • İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)

nekba

  • Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına.

nermsaz

  • Yumuşak adam. (Farsça)

nesa

  • (Çoğulu: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar.
  • Te'hir etmek, sonraya bırakmak.

nevabız

  • (Tekili: Nâbıza) Nabız damarları.

nevakıs

  • (Tekili: Nâkis) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.

nevesan

  • Kımıldama, hareket etme.

nevşe

  • Genç hükümdar. (Farsça)
  • Yeni damat. (Farsça)

nevür

  • Çivit.
  • Damga için kullanılan içyağı isi.

ney

  • Kamıştan yapılan damaksız düdük.
  • Kamış kalem.
  • Mc: Kâmil insan.
  • Farsçada : Yokluk.

neyt

  • Cenaze.
  • Ölüm.
  • Duâda tazarru etmek.
  • Tıb: Kalbin asılı olduğu damar.
  • Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu.

nezr / نذر

  • Adak adamak.
  • Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
  • Adak. (Arapça)
  • Nezr etmek: Adamak. (Arapça)

nihvar

  • Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam. (Farsça)

niks

  • Ters doğan çocuk.
  • Zayıf ve cılız adam.

nimşeffaf / nîmşeffaf

  • Yarı saydam.

nir

  • (Çoğulu: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu.
  • Bez damgası.
  • Irgaç.

nıtab

  • Baş.
  • Boyun damarı.

nıtnıt

  • Uzun boylu adam.

niyat

  • (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.)

nokta-i asabiye

  • Irkçılık damarı, ırkçılık noktası.

nu'nu

  • Uzun boylu adam.

nugaşi

  • Kısa boylu adam.

nusayri / nusayrî

  • Eshâb-ı kirâma (Peygamber efendimizin arkadaşlarına) iftirâ eden şîanın kollarından. On birinci imâm olan Hasen bin Ali Askerî'nin adamlarından olduğunu söyleyen İbn-i Nusayr adındaki bozuk inanışlı kimseye uyanlar.

nüşbe

  • Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.

oran

  • Ölçü, mikyas.
  • Biçim, tenasüb, endam.
  • Tahmin, keşif.

osman

  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en yakın sahabelerinden, Aşere-i Mübeşşere'den ve İslâmiyet için en çok fedakârlık gösterenlerdendir. Hz. Talha ve Zübeyr'den evvel imana geldi, iman edenlerin beşincisi oldu. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın üçüncü halifesi ve damadıd

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

padgane / padgâne

  • Yüksek dam. (Farsça)
  • Kapı içinde olan pencere. (Farsça)

papaz

  • Hıristiyan din adamlarına verilen ad.
  • Hıristiyan din adamı.
  • Kilisenin önde gelen din adamı.

paşa

  • Sivillerle askerlerin ileri gelenlerinin bir kısmına verilen resmi ünvandı. Osmanlıların ilk devirlerinde bu ünvan, hânedân mensublarıyla yalnız bir kısım idare adamlarına verilirken sonradan askeriden "mir-i liva" ve daha yüksek rütbede olanlarla; mülkiyeden vezir, beylerbeyi, mir-i miran ve mir-ül

paşalı

  • Paşa ünvanını alan vezir ve beylerbeyi gibi büyük devlet adamlarının hizmetinde bulunan gedikli ağalar.

peçel

  • Üstü başı pislik içinde ve iğrenç olan adam. (Farsça)

pergem

  • İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam. (Farsça)

peşimani / peşimanî

  • Pişmanlık, nedamet. (Farsça)

pir-i fani / pir-i fanî / pîr-i fânî

  • Pek yaşlı, zayıf adam. Dünyayı terketmiş ihtiyar.
  • Pek yaşlı ve zayıf adam, dünyayı terk etmiş ihtiyar.

pişini / pişinî

  • (Çoğulu: Pişiniyan) Evvel zaman adamı. (Farsça)

piskopos

  • Hıristiyanlığın katolik ve doğu kiliselerinde en yüksek rûhânî ünvâna sâhip ve umûmiyetle bir bölgenin dînî lideri olan hıristiyan din adamlarına verilen ad.

pişmanlık

  • Kişinin işlediği bir iş veya günâh sebebiyle vicdânen üzüntü duyması; tövbeye gelme; nedâmet.

poz

  • Fotoğraf alınırken kendine düzen vermek, tavır takınmak. Kımıldamadan durduğu halde kalmak. (Fransızca)

ra'ad

  • Geveze kimse. Çok konuşan adam.
  • Torpil balığı.

ra'ra'

  • (C. Raâri') Kötü, alçak kimse.
  • Yaramaz gönüllü.
  • Çok uzun boylu adam.
  • Güzel itidalde olan kimse.

rabe

  • Yoğurt damızlığı.

racin

  • Adama alışmış davar.

ragsa'

  • İçinden sütün aktığı meme içindeki damar.

rahib / râhib

  • Manastırda oturan hıristiyan din adamı, keşiş.
  • Hiç evlenmeyen, bekâr ve yalnız yaşayan, yalnız ibâdetle meşgûl olan ve kilisede vazîfeli olan hıristiyan din adamı.
  • Hıristiyan din adamı.

rahin

  • Rehin veren, malını rehine koyan.
  • Sâbit, dâim, devamlı.
  • Devenin ve adamın zayıfı.

raib

  • Korkmuş.
  • Semizliğinden yağı damlar olan.
  • Dolu.

rasi / rasî

  • Kımıldamıyan, sâbit.
  • Lenger atmış olan gemi. Demirlemiş gemi.

rasih

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.

rastkar / rastkâr

  • Doğru adam. (Farsça)

re'bele

  • Cür'et, ikdam.

recül

  • Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.

recül-ü facir / recül-ü fâcir

  • Günahkâr adam.

recül-ü fedakar / recül-ü fedâkâr

  • Fedâkâr adam.

recülifacir / recülifâcir

  • Günahkâr adam.

refig

  • Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.

reg / رگ

  • Damar. (Farsça)
  • Damar. (Farsça)

reg-i can / reg-i cân

  • Can damarı, şah damarı.

rehak

  • Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

rekd

  • Kımıldamamak, durgun olmak.

reşehat / reşehât

  • (Tekili: Reşha) Reşhalar, damlalar, sızıntılar.
  • Damlalar, sızıntılar.

reşha

  • Damla, katre. Sızıntı, ter, rutubet, yaşlık.
  • Sızıntı, damla.

reşhapaş / reşhapâş

  • Damla saçan. (Farsça)

reşhariz

  • Damla döken. (Farsça)

reşik

  • Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.

reşraş

  • Kavak ağacı.
  • Su veya yağ damlayan kebap.
  • Su saçmak.

rical / ricâl

  • Erkekler, adamlar.
  • Yaya olanlar.
  • Rütbeli, mevki sahibi kimseler, hadis ravileri.
  • (Tekili: Recül) Erkekler, er kişiler.
  • Mevki sahibi kimseler, devlet adamları.
  • Yaya olanlar.
  • Adamlar; makam sahibi olanlar.

rical-i devlet / ricâl-i devlet / رِجَالِ دَوْلَتْ

  • Devlet adamları, devletin ileri gelenleri. Devlet ricali.
  • Devlet adamları.

rical-i siyasiye

  • Siyaset adamları.

riks

  • Adam topluluğu.
  • Pis, necis.

riyakar / riyakâr

  • Riya eden. Adam kandırmak için yalan söyleyen. Sahte iş yapan. İki yüzlü.

rizam

  • Serkeş adam veya at.

ruhani reisler / ruhanî reisler

  • Din adamları, mânevî liderler.

ruhban / ruhbân / rûhban

  • Korkmak, çekinmek, yılmak.
  • Rahib, Hristiyan din adamı.
  • Hıristiyan din adamı.
  • Evlenmeden bekâr yaşamayı tercih eden, dünyâdan yüz çevirip, insanlardan uzak yaşayan kimseler, râhibler. Hıristiyanlıkta sâdece ibâdetle meşgûl olan din adamları sınıfına verilen ad. Hıristiyan din adamları evlenmedikleri ve insanlardan uzak yaşadık ları için bu ad verilmiştir.
  • Hıristiyan din adamı.

ruhbaniyet / ruhbâniyet / رُهْبَانِيَتْ

  • Hristiyanlıkta dünyayı terk eden bir din adamı olarak evlenmeyerek yaşama.

rüsva-yı alem / rüsva-yı âlem

  • En aşağılık ve âdi adam.

sa'r

  • Katil zehiri.
  • Kısa boylu adam.
  • Küçük hıyar.
  • Yaban soğanının kökü.

şa'şa'

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Uzun ve yeynicek olmak.

sa'v

  • Duymak. İşitmek.
  • Zayıf adam.
  • Serçeden küçük bir kuş.

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

sady

  • Taarruz eden kimse.
  • Bedeni, endamı hoş olan.
  • Dimağ. Başın içini dolduran haşev.
  • Ölü insan cesedi.
  • Baykuş.

saf

  • Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar.

safsataperdaz

  • Safsata kabilinden söz söyliyen adam. (Farsça)

şahreg / şâhreg / شاهرگ

  • Şah damar, büyük damar. (Farsça)
  • Atardamar. (Farsça)

sakf

  • Dam, çatı, tavan.
  • Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü.

sakf-ı merfu / sakf-ı merfû

  • Yükseltilmiş dam, tavan.

sakf-ı merfu'

  • Yükseltilmiş dam, tavan.

sam

  • Ölüm, mevt.
  • Yer altındaki altın damarı.
  • Gök kuşağı.
  • Ateş.
  • Sersemlik hastalığı.
  • Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.

samekmek

  • Çok kuvvetli adam.

samkuk

  • Kaba adam.

şark

  • Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
  • Güneş ve güneşin aydınlığı.
  • Yarmak.
  • Parıldamak.
  • Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

şaş adam / şâş adam

  • Şaşı adam.

satıh

  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.

şe'n

  • İş, yeni olan hal.
  • Şan.
  • Tavır.
  • Hâdise.
  • Vâkıa.
  • Kasdetmek.
  • Emr ü hal.
  • Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi.
  • Fls: Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri.

sebat / sebât / ثبات

  • Yerinden kımıldamama, kararından vazgeçmeme. (Arapça)

şebnem / شَبْنَمْ

  • Çiğ damlası.

sedem

  • Hüzün, keder, tasa.
  • Nedâmet, pişmanlık.

şefafet / شفافت

  • Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
  • Saydamlık. (Arapça)

şefellec

  • Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam.
  • Ferci vasi avret.

şeffaf / شفاف

  • Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
  • Saydam, parlak.
  • Saydam, bakıldığı zaman arkasındaki cisim görülen.
  • Saydam.
  • Saydam. (Arapça)

şeffafat / şeffafât / şeffâfât

  • Saydam olanlar.
  • Şeffaf ve saydam şeyler.

şeffafe / şeffâfe

  • Şeffat, berrak, açık, saydam.

şeffafiyet / şeffâfiyet

  • Saydamlık.
  • Şeffaflık, saydamlık.

sehba

  • Üç ayaklı küçük masa.
  • İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.

şehd-kam / şehd-kâm

  • Tadı damağında kalmış. (Farsça)

sehpa

  • Küçük masa, idam tahtası.

şekaz

  • Gitmek.
  • Uzaklık.
  • Bir adamın gözünün çok değer olması.

şekil

  • (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül.
  • Şebih ve misil.
  • Hey'et.
  • Suret. Surette benzerlik.
  • Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey.
  • Muhtelif, müşkil işlerin her biri.
  • Birşeyin gerek hissedilen ve gerek mevhum sureti.
  • Geo: Bi

sekran

  • Sarhoş, mest olan adam.

selef

  • (Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan.
  • Yerine geçilen.
  • Önde olmak, ileri geçmek.
  • Eski adam.

sellac

  • Buzcu, buz satan adam.

şelşele

  • Dökmek.
  • Su damlatmak.

ser'

  • Üzüm çubuğu.
  • Yaş ve taze çubuk.
  • Yumuşak bedenli yiğit.
  • Uzun boylu adam.

şerayin / şerâyin

  • Atardamarlar.
  • (Tekili: Şeryân ve Şiryân) Nabız damarları, atar damarlar.
  • Atardamarlar.
  • Atardamar.

şerayin-i sübatiyye

  • Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar.

seres

  • Zayıf endamlı.

şerr

  • Kötü iş, kötülük. Fenâlık.
  • Kavga.
  • Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme.
  • Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam.
  • Daha kötü, en kötü.

sertiye

  • Zayıf vücutlu, ahmak adam.

şeyh

  • Yaşlı adam.
  • Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi.
  • Tarikatta müridlerin reisi.

şeyhülislam / şeyhülislâm

  • Osmanlı Devleti zamanında dînî meselelerle şerîat mahkemelerine bakan en yüksek rütbeli din adamı.

seyis

  • Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.

sıdam / sıdâm

  • (Bak: SUDAM)

sıhr

  • Damat yahut enişte.
  • Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.

şıkk

  • Adeta yarım adam gibi olan ünlü bir kâhin.

sikke

  • Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga.
  • Dirhem.
  • Para üstüne vurulan damga.
  • Düz, doğru yol.
  • Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi.
  • Basılmış madeni para.
  • İşaret, damga.
  • Paranın üstüne basılan damga.

sikke-i ehadiyet

  • Allah'ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren damga.
  • Her şeyin bir elden çıktığını gösteren damga, işaret.

sikke-i fıtrat

  • Yaratılış sikkesi, damgası.

sikke-i hatem / sikke-i hâtem

  • Mühür damgası, tasdik mührü.

sikke-i i'caz / sikke-i i'câz

  • Mu'cizelik damgası.

sikke-i kübra / sikke-i kübrâ

  • En büyük mühür, damga.

sikke-i kübra-yı rahmaniyet / sikke-i kübrâ-yı rahmâniyet

  • Allah'ın sonsuz şefkatinin en büyük damgası.

sikke-i kübra-yı vahdet / sikke-i kübrâ-yı vahdet

  • Allah'ın birliğini gösteren en büyük damga.

sikke-i kudret

  • Allah'ın kudret damgası.

sikke-i san'at

  • Sanat damgası.

sikke-i şer'i / sikke-i şer'î

  • Şeriatın mührü, damgası.

sikke-i tevhid

  • Allah'ın birliğini gösteren işaret, damga.

sikke-i ulya-yı rahimiyet / sikke-i ulyâ-yı rahîmiyet

  • Rahmeti herşeyi kuşatan Allah'ı gösteren yüce damga.

sikke-i vahdaniyet / sikke-i vahdâniyet

  • Allah'ın bir ve benzersiz oluşunu gösteren damga.

sikkenin darbı

  • Damganın vurulması, mührün basılması.

silahşör

  • Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı.
  • Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette istihdam olunanlara verilen addı. Yeniçeri Ocağı zâbitlerinin bir takımı hakkında da kullanılır bi

sımame

  • Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.

simat

  • Damga, iz. Nişan, alâmet.

sime

  • (Çoğulu: Simât) Damga, alâmet, nişan.

sımsım

  • (Çoğulu: Semâsım) Şişman ve etli adam.

şirinkam / şirinkâm

  • Tadı damağında kalmış. (Farsça)

sırr-ı al-i aba / sırr-ı âl-i abâ

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmalarının sırrı.

şiryan / şiryân / شریان

  • (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
  • Atardamar. (Arapça)

siyaset / siyâset / سياست

  • Politika. (Arapça)
  • İdam cezası. (Arapça)

siyasi / siyasî

  • Siyaset icabı olan.
  • Siyaset adamı.
  • Politik.

sofi / sofî

  • Tarikat adamı, tesavvuf ehli.

sokrat

  • Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunu

su-i kasd / sû-i kasd

  • Bir kimsenin aleyhinde tertib alma.
  • Adam öldürmeğe tertib alma.
  • Kötü kasd.
  • Kötü kasd, cinayet işlemek, adam öldürmeyi tasarlamak.

sübrut

  • (Çoğulu: Sebâriyet) Az.
  • Otsuz ve susuz yer.
  • Fakir adam.

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

sühal

  • Çocuk doğunca beraber çıkan su.
  • Zayıf adamlar.

suka

  • Çarşı adamı, esnaf.

sukuf-u büyut

  • Evlerin damları.

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

süraka

  • (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç

ta'ziz

  • Bir adamı aziz kılmak. Hürmet ve muhabbetle sevmek.

taayyünat

  • Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.

tab'

  • Tabiat. Karakter.
  • Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.

tagıye

  • Salak, kibirli ve inatçı adam.
  • Yıldırım.

tahnik

  • (Oğlan) damağını ovmak.
  • Fikrini düzeltmek.

tahrif

  • Genç bir adama bunaklık isnad etme.

takattur / تقطر / تَقَطُّرْ

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)
  • Damlama.
  • Damlama.
  • Damlama. (Arapça)
  • Damlama.

takattur eden

  • Damlalar halinde süzülen.

takattur etme

  • Damlama, damla damla akma.

taktir / taktîr / تقطير

  • Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek.
  • Damıtma. (Arapça)

taktirat

  • Damla damla akıtmalar.

talik

  • Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse.
  • Düzgün söz söyleyen kimse.

tansiyon

  • Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç. (Fransızca)

tarem

  • Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.

tavri / tavrî

  • Vahşi adam veya kuş.
  • Ehad, vâhid, bir.

tebzil

  • Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak.

teclic

  • Çok gayret ve ikdâm etmek.

tecrid

  • Açıkta bırakmak.
  • Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek.
  • Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah'a (C.C.) yönelmek.
  • Edb: Bir şairin kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir adam farzederek ona hitabetmesi.
  • Soyma, soyulma.

tedeldül

  • Kımıldamak.

tefessüh

  • Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak.
  • Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.

teharrük

  • Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.

tekatir

  • (Tekili: Taktir) Damlamalar.

tekatur

  • Damlama. Damla damla dökülme.

tekevvür

  • Damlamak.

tele'lü

  • Parlama, parıldama.

tele'lu / تلألؤ

  • Işıldama. (Arapça)

tele'lü'

  • (Lü'lü'. den) Parıldama.

tele'üv

  • Parıldama, parlama.

telebbün

  • (Leben. den) Durma, eğlenme.
  • Memeden sütün damla damla akması.

telêlü

  • Parıldama.

telemmu / telemmû

  • Işıldama.

telemmu'

  • Parıldama. Işıldama.

telh-kam / telh-kâm

  • "Damağı acı": Kederli, dertli. (Farsça)

telmi'

  • (Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma.
  • Parıldama, parıldatılma.
  • Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka dillerde olan manzume yapma.

ten-asan

  • Rahatını düşünen adam. (Farsça)

tenbal

  • Kısa boylu, bodur adam.

teneddüm

  • (Nedâmet. den) Pişman olma, pişmanlık duyma, nedâmet etme.

tenevvür

  • Parlama, ışıldama.
  • Bir şey hakkında bilgi sahibi olma.
  • Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.

tenezzür

  • Korkmak.
  • Adak adamak, nezretmek.

tenük-havsala

  • Sabırsız adam, tahammülsüz kimse. (Farsça)

tenük-ru

  • Yüzü yumuşak olan kimse, yüzü yumuşak adam. (Farsça)

terebbül

  • İkdam.
  • Cür'et.

tereşşuhat-ı gaybiye

  • Gaybî sızıntılar, damlalar.

terettüb

  • Sıralanmak.
  • Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak.
  • Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak.
  • Zuhura gelmek.
  • Muayen sebeblerin, muayyen ve mukannen olan neticeler vermesi.

terhuk

  • Yıldıramak, parıldamak.
  • Sallanmak.
  • Tekebbürlük etmek, gururlanmak.

teşa'şu'

  • Şaşaalanma, parıldama.

teşennün

  • Adamın ihtiyarlıktan dolayı derisinin buruşup kuruması.
  • Eskimek.

teşmir-i said / teşmir-i sâid

  • Kolları sıvama.
  • Mc: Bir işe iyice adamakıllı girişme.

tesniye

  • Vasıflandırma.
  • Gr: Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli, kelimeyi iki şeye delâlet ettiren siga. Bu şekil kelimenin sonuna "elif-nun" veya "ye-nun" getirilerek yapılır. Meselâ: Recul: Adam. İki adam demek için: Reculân () veya Reculeyn () denir.

teşzib

  • Ağaç budamak.

tevaggun

  • Cenk içinde ikdam etmek. Savaşta sebat edip ilerlemek.

tevhid sikkesi

  • Varlıkların üzerinde görülen ve Allah'ın birliğini ispat eden damga.

tevkaf / tevkâf

  • (Ev) damlamak.

tevsen

  • Azgın, başı sert at. (Farsça)
  • Mc: Dikbaşlı adam. (Farsça)

tevşih

  • (Vişah. dan) (Çoğulu: Tevşihât) Süslü elbise giydirme. Süsleme veya süslendirme.
  • Kur'ân-ı Kerimi usul ve kaidelerine göre okuma.
  • Bir kimseye mücevher gerdanlık takmak.
  • Ist: Bir eseri, büyük bir adamın adıyla süsleme. Eski ilim adamları, bazı kimselerin adına kitap yaz

tevsim

  • Damgalama, işaretleme.

tıhl

  • Hiddetli adam.
  • Dalağı büyük adam.

tımtım

  • Kalın etli, cüsseli adam.
  • Dilinde pelteklik olan, kekeme.

tuğra

  • Mühür, damga.
  • Padişaha has mühür, damga.

turra

  • (Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası.
  • Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar.
  • Herşeyin ucu ve kenarı.
  • Alındaki saç. Tura.

turra-i sermediye

  • Ebediyen silinmeyecek ilâhî turra, damga.

turtur

  • Uzun boylu ince adam.

ucarim

  • Kuvvetli adam.

ücümm

  • Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar.
  • Sığınacak yer.
  • Damlı dört köşeli ev.

ukde-i hayat

  • Can damarı.

ulema-i su / ulemâ-i sû

  • Kötü âlimler; insanları doğru yoldan saptıran, ilmini dünyâ kazancına, mala ve mevkîye kavuşmaya vâsıta eden din adamları.

ümm-üd dem

  • Kırmızı kan damarlarında görülen kabarma. Bu nabız damarlarından birisine açılan kan kesesi.

ünbube / ünbûbe / انبوبه

  • Boru. (Arapça)
  • Kılcal damar. (Arapça)

ura'ır

  • (Çoğulu: Arâır) Semiz etli deve.
  • Şerefli adam.
  • Kavmin reisi.

uruk / urûk / عروق

  • (Tekili: Irk) Irklar.
  • Kökler, damarlar.
  • Kökler, damarlar.
  • Damarlar. (Arapça)
  • Irklar. (Arapça)

uruk-u hayat

  • Hayatın damarları.

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârane / uruk-u insaniyetkârâne

  • İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar. (Farsça)
  • İnsanlık değerlerini harekete geçiren damarlar, insanlık damarı, insanî duygular.

üşabe

  • Irkı, nesebi karışık adam.
  • Karışık cemaat.
  • Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.

useybe

  • (Çoğulu: Useybât) Yaprağı bir takım kısımlara ayıran liflerden herbiri. Damar.

üslem

  • El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.

usul / usûl / اصول

  • Asıllar. (Arapça)
  • Yöntem, yol yordam, metod. (Arapça)

uvvam

  • Dalgıç adam.

uvvar

  • (Çoğulu: Avâvir) Korkak adam.
  • Dağ kırlangıcı.

üzani

  • Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

vakahet

  • (Vakhe) İbadet, taat.
  • Bir adamın sözünü dinleyip itaat ve imtisal etmek, ona uymak.
  • Bir şeyi bırakıp feragat etmek.
  • Büyük papaz olmak.

vakf / وقف

  • Durma, duruş. (Arapça)
  • Durdurma. (Arapça)
  • Vakıf. (Arapça)
  • Adama. (Arapça)

vasat

  • Orta; burada, boğaz ile dudak arası harflerin çıkış yeri olan damak kastedilmiştir.

vatvat

  • (Çoğulu: Vatâvit) Korkak ve geveze olan adam.
  • Yarasa.
  • Dağ kırlangıcı.

vazah

  • Beyaz ve güzel yüzlü adam.

vedk

  • Yağmur. Yağmurun damlaması.
  • Alışıp üns ve ülfet etmek. Yakın olmak.

vegd

  • (Çoğulu: Evgad) Alçak adam.

vehn

  • Gevşeklik, kuvvetsizlik.
  • Zayıf.
  • Gövdesi kalın ve kısa adam.
  • Gece yarısı. Gece yarısından bir saat sonraki zaman.

vekel

  • Zayıf adam.

vekf

  • Evin damlaması.
  • Kat'etmek, kesmek.

vekil

  • Başkasının işini gören. Bir adamın yerine hareket etme selâhiyeti olan kimse.
  • Nâzır. Bakan.

verid / verîd / ورید

  • Siyah kan damarı. Toplar damar. Boyun damarı.
  • Kırmızı gül.
  • Toplardamar. (Arapça)

verik / verîk

  • Gür sakallı adam.
  • Sık yapraklı ağaç.

vesim

  • (Çoğulu: Vüsemâ-Visâm) Güzel yüzlü. Güzel çehre.
  • Damgalı.

vesm

  • Damga.
  • Damga. İşaret.
  • Dağlama.
  • Döğerek toz hâline getirme.
  • Damga, işaret, dağlama.

veşm

  • İğne ile kan çıkarmak suretiyle vücudda yapılan damga, işaret.

vesme

  • Hayvana vurulan kızgın damga.

vesmedar / vesmedâr

  • Dağlanmış, damgalı. (Farsça)
  • Rastıklı. (Farsça)

veşvaş

  • Hafif hal. Hafif adam.

vetin

  • Kalb damarı. Şah damarı. Şiryan-ı ekber.
  • Bel kemiği iliği.

visam

  • (Tekili: Vesim) Damgalılar. Alâmetlenmiş olanlar.
  • Güzel yüzlü olanlar.
  • Rastıklılar.

vüreyd

  • Çok küçük damar.

vürud / vürûd

  • Geliş. Gelme. Vârid olma. Gelip yetişme.
  • Suya gitme.
  • (Tekili: Verid) Toplar damarlar. Siyah kan damarları.
  • Toplardamarlar.

vüsema

  • (Tekili: Vesim) Damgalılar, dağlanmış olanlar.
  • Güzel yüzlüler.
  • Rastıklılar.

ya eyyühel hoto

  • Ey vahşi, kaba dağ adamı!

yefen

  • Bunak adam.

yehmur

  • Çok sözlü, çok konuşan adam.
  • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
  • Yeri götüren balık.

yemhur

  • Uzun boylu adam.
  • İt sineği.

yezidiler / yezîdîler

  • Hazret-i Ali'ye düşman olan ve şeytana tapan kimselerin mensûb olduğu bozuk fırka. İbâdiyye fırkasının kurucusu Abdullah bin İbâd'ın adamlarından Yezîd bin Enîse'ye uydukları için bu adı almışlardır. Emevî halîfelerinden Yezîd'in bunlarla hiçbir ilgi si yoktur.

yuce

  • Damla, katre. (Farsça)

za'bub

  • Kısa boylu fena adam.

zamin / zâmin

  • Kefil, birisinden belli bir veya birkaç kimsenin istedikleri bir şeyi, kendisinin de ödeyeceğine söz veren kimse. Dâmin.

zanun / zanûn

  • Düşünce ve tedbiri kıt olan adam.
  • Suyu olup olmadığı bilinmeyen kuyu.
  • Suyu az olan kuyu.

zari / zarî

  • Kanı durmayan damar.

zavarib

  • Nabız damarları.

zayven

  • (Çoğulu: Zayâvin) Yaban kedisi.
  • Erkek kedi.
  • Hırçın ve vahşi adam.

zebh

  • Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan damarından üçünü bir anda kesmek.

zebr

  • Kitab. Cüz. Kitap yaprağı.
  • Yazı yazma.
  • Söz. Yazı.
  • Akıl, zekâ.
  • Kuvvetli, sağlam, şiddetli adam.
  • Men'eylemek.

zebzeb

  • (Çoğulu: Zebâzib) Adam zekeri.

zelahlah

  • (Çoğulu: Zelahlahât) Büyük çanak.
  • Aceleci ve uzun boylu adam.
  • Derin olmayan ırmak.

zemil

  • Bir adamın hayvan üzerinde iken ardına binmiş olan adam.

zerdüşt

  • Ateşe tapan, mecusi.
  • İlk önce nur ve zulmet diye iki ilâha inanmayı uyduran adam.

zerre

  • (Çoğulu: Zerrat) Pek ufak parça.
  • Atom.
  • Çok küçük karınca.
  • Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.
  • Küçük boylu adam.

zerre-i şeffafe / zerre-i şeffâfe

  • Şeffaf ve saydam zerre, ayna gibi yansıtma özelliği olan küçük maddeler.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs