LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Cemaat ifadesini içeren 250 kelime bulundu...

mesbuk / mesbûk

  • Cemâatle namaz kılınırken imâma birinci rek'atte yetişemeyen yâni ilk rek'atin rükûundan sonra imâma uyan kimse.

a'na / a'nâ

  • (Tekili: İnv) Nahiyeler, taraflar.
  • Cemaatler.

abe

  • İşaret, alamet.
  • Cemaat, topluluk.

adet-i cemaat / âdet-i cemaat

  • Cemaatin âdeti, geleneği.

adiyat / âdiyât

  • (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.)
  • Mc: Düşmanlık, zulüm.
  • Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat.
  • Uzaklık. (Kamus)

aforoz

  • Hıristiyanlık ve yahûdîlikte, dinden ve cemâatten uzaklaştırma cezâsı.

akabe biatı

  • Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

akd-i zimmet

  • İslâmlarla muharebe etmiş veya eden bir şahsın veya bir cemaatın İslâm ahd u emânını, yani tâbiiyyetini kabul etmesi.

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

alem / âlem

  • Bütün cihan. Kâinat.
  • Dünya.
  • Her şey.
  • Cemaat.
  • Halk.
  • Cemiyet. Dehr.
  • Hususi hal ve keyfiyet.
  • Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire.

amaim / amâim

  • Dağınık cemaat.

amm

  • Amca. Babanın kardeşi.
  • Çok cemaat.

amm lafızlar / âmm lâfızlar

  • Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. "Kavil, cemaat, nisa" lâfızları gibi.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

asaib

  • Cemaatler, tayfalar.
  • Başa sarılan sargılar, nesneler.

aşiret

  • Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.

aşr

  • On. Bir cemâat içerisinde ve daha çok cemâatle kılınan namazlardan sonra Kur'ân-ı kerîmden sesli olarak okunan on âyet veya bu mikdara yakın bir bölüm.

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

bayrakdar

  • Alemdar, bayrak taşıyan asker. (Farsça)
  • Bir kabile veya cemaatın başı, reisi. (Farsça)

bayram namazı

  • Fıtr (Ramazan) ve Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan yaklaşık 45 dakika sonra erkeklerin cemâat hâlinde kılmaları vâcib olan iki rek'atlik namaz.

behz

  • Benû Selim kavminden bir cemaatin adı.
  • İleri itme.
  • Şiddetle göğse vurma.

berazik

  • Bölük, cemaat.

berim

  • Siyah ve beyaz ipliklerden meydana getirilen ip.
  • Cemaat.
  • Etsiz yemek.

berşan

  • Ümmet. Bir peygamberin tebliğ ettiği dine ve kitaba iman eden cemaat. (Farsça)

bevş

  • Her biri bir yerden gelmiş olan bir bölük cemaat.

biat-ı rıdvan

  • Kur'an-ı Kerim'in 48. Sûresi olan Fetih Sûresinde zikri geçen, Hz. Peygamber'e (A.S.M.) bağlılıklarını bildiren sahabelerin biatlarıdır. 1400 veya daha fazla olduğu bildirilir. Bu cemaata Ashab-ı Rıdvan da denir. (R.A.)

bu'bab

  • Cemaat, topluluk.

bühme

  • (Çoğulu: Bühüm) Cemaat, topluluk.
  • Leşker.
  • Bahâdır, kahraman.

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

cabiye

  • (Çoğulu: Cevâbi) Cemaat.
  • İçinde su toplanan büyük havuz.
  • Şam diyarında bir şehir adı.

casiye

  • Diz çökmüş.
  • Topluluk, cemaat.
  • Yığın, taş yığını.

cebhe

  • Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer.
  • Alın.
  • Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı.
  • Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört yıldız arslan alnına benzetilmiştir.
  • Bir kavmin ve cemaatin seyyidi.

ceffet

  • Cemaat, topluluk, çok adet.

cem'

  • (Çoğulu: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar.
  • Az olarak cemaat için isim olur.
  • Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma.
  • Gr: Arabçada (ve tesniye olmayan dillerde) ikiden çok olan şeylere delâlet eden kelime. (Kitabın başı

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

cemaat / cemâat

  • Topluluk.
  • İbâdet etmek için bir araya gelen topluluk.
  • Peygamber efendimiz ve Eshâbının bildirdiği hak yol üzere bulunan müslümanlar, Ehl-i sünnet vel-cemâat.

cemaat-i ali / cemaat-i âli

  • Büyük, yüce cemaat.

cemaat-i islamiye / cemaat-i islâmiye

  • İslâm cemaati, toplumu.

cemaat-i kübra / cemaat-i kübrâ

  • Çok büyük cemaat, topluluk.

cemaat-ı meşhure

  • Meşhur cemaat, topluluk.

cemaat-i müslimin / cemaat-i müslimîn

  • Müslüman cemaat.

cemaat-ı naciye / cemaat-ı nâciye

  • Cehennemden kurtulacak ehl-i sünnet cemaatı.
  • Selâmete, kurtuluşa erecek cemaat.

cemaat-i nuraniye

  • Nurlu, nurânî cemaat.

cemaat-i uzma / cemâat-i uzmâ

  • Büyük cemaat, topluluk.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cemiyet-i ahrar / cemiyet-i ahrâr

  • Hürriyetçiler cemiyeti, cemaati.

cemm-i gafir / cemm-i gafîr

  • Büyük cemâat, insan kalabalığı. Ekseriyet.
  • Muhâfızlar.
  • Büyük cemaat, insan kalabalığı.

cil

  • Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

cum'a hutbesi / cum'â hutbesi

  • Cumânın ilk dört rek'atlik sünnetten sonra ve iki rek'atlik farzdan önce, imam tarafından cemâat huzurunda minberden Arabça olarak okunan hutbe.

cum'a namazı / cum'â namazı

  • Cumâ günü öğle vaktinde câmilerde hutbeden sonra, cemâatle kılınan iki rek'atlik farz namaz.

cumhur-u ulema / cumhur-u ulemâ

  • Âlimler cemaatı. Âlimler sınıfı. (Bir fikre dâvet cumhur-u ulemânın kabulüne vâbestedir, yoksa dâvet bid'attır, reddedilir. Mek.)

cümre

  • Süvari alayı, bin atlı cemaat.

dabar

  • (Çoğulu: Debabir) Cemaat, topluluk.

dabr

  • Cemaat.
  • Yaban cevizi.
  • Sıçramak.

daffata

  • Metâ ve kumaş götüren deve.
  • Çokluk, cemaat.

dahil / dahîl

  • Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir.
  • Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi.
  • Evvelâ alâkasız olup sonradan bir cemaate dâhil olan.
  • Edb: Başka bir dilden olup, sonradan diğer bir dile geçe

dahm

  • Şiddetle def'etmek.
  • Cemaatın kuvvetli olması.

deylem

  • Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer.
  • Belâ.
  • Zahmet.
  • Düşman.
  • Türaç kuşunun erkeği.
  • Cemaat.
  • Bir kabile adıdır ve ehline "Deylemî" derler.

dibs

  • Pekmez. Hurma pekmezi. Bal.
  • Çok cemaat.

divan-ı nübüvvet

  • Peygamberler cemaati, peygamberler meclisi.

ebbale

  • Bir yüklük odun.
  • Bir kısım halk. Cemaat. Cemiyet.

ebdal

  • (Tekili: Bedil veya Bedel) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir.

efvac

  • (Tekili: Fevc) Cemaatler, takımlar, kısımlar, bölükler, grublar.

ehl

  • Topluluk, cemaat.

ehtat

  • Bir bölük cemaat.

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

elfaf

  • Lifler. Lif lif. Sarmaş dolaş.
  • Cemaatler, taifeler.

emla'

  • (Tekili: Mele') Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.

enbuh

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)

enfar

  • (Tekili: Nefir) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

eş'ari / eş'arî

  • Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunun iki büyük imâmından biri. Ebü'l-Hasen Ali bin İsmâil Eş'arî. 879 (H. 266) yılında Basra'da doğdu. 941 (H. 330) yılında Bağdâd'da vefât etti.
  • Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını Ebü'l-Hasen Eş'arî hazretlerinin açıkladığı şekilde öğrenip inanan.

eşya' / eşyâ'

  • (Tekili: Şia) Bölükler, bölümler, kısımlar, neviler, fırkalar, tabakalar, cinsler, çeşitler. Cemaatler, cemiyetler, topluluklar.
  • Yardımcılar.

evbaş

  • Mahalle çapkını. Şahısların rezilleri.
  • Muhtelif yerlerden gelmiş, toplanmış bir cemaat, bir bölük.

ezamim

  • (Tekili: İzmâme) Cemâatler, topluluklar.

ezfeli / ezfelî

  • Cemaat-ı kalile. Az cemaat. Ufak topluluk.

ezfile

  • Cemaat, topluluk, güruh, bölük.

fahz

  • Uyluk. Kalça. Bacağın kalçadan dize kadar olan kısmı.
  • Bir kimsenin en yakın aşiretinden olan cemaat.

fell

  • (Çoğulu: Fülül - Eflâl) Gedik, rahne.
  • Yaralamak.
  • Cenkte askeri bozmak. Harbdeki askerin bozulması.
  • Kılınç yüzündeki açılan gedik.
  • Susuz kır yer.
  • Güruh, cemaat.
  • Muvakkat delilik.

fer'

  • Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak.
  • Bir aslın neticesi.
  • Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru.
  • Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan.
  • Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek.
  • Asıl mes'eleden kollara ayrı

ferik

  • İnsan topluluğu, cemaat.
  • Askerî kolordu kumandanı.
  • Körpe, buğday tanesinin yarı olgunu, firik.

fetk

  • Şak etme. Ayırma. Yarma. Yarılma.
  • Tıb: Dikilmiş bir şeyi söküp ayırmak.
  • Kasık yarığı, kasık zarının yarılması ile barsakların torba içine dolmasından ibaret sakatlık. Fıtık hastalığı.
  • Şafak sökmesi. Fecir ağarması.
  • Parçalanıp birbirine düşmüş cemaat.

fevc / فوج

  • Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım.
  • Koşmak. Sür'at etmek.
  • İyi kokunun dağılıp yayılması.
  • Bölük, takım, cemaat.
  • Grup, cemaat, zümre. (Arapça)
  • Bölük, takım. (Arapça)

fevc fevc

  • Dalga dalga, kısım kısım, takım takım, akın akın, cemaat cemaat.

fie

  • Kalabalık, topluluk, cemaat.

fırak

  • Tümenler, alaylar, bölükler.
  • Partiler.
  • Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.
  • (Tekili: Fırka) Fırkalar, partiler.
  • Alaylar, bölükler.
  • Cennetler.
  • Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.

fırak-ı dalle / fırak-ı dâlle

  • Dalâlete gitmiş fırkalar. Dalâlette kalmış cemaatler.

fırka

  • Cemâat, topluluk, bölük, grup.

fırka-i naciye / fırka-i nâciye

  • Kurtuluşa eren cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.
  • Kur'an-ı Kerim'e ve Sünnet-i Seniyeye sıkı sıkıya bağlı olup Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolundan ayrılmayan müslümanlar. Bunlar kıyamete kadar lütf-u İlahî ile devam eder.

fırka-i naciye-i kamile / fırka-i nâciye-i kâmile

  • Kurtuluşa eren kâmil cemaat, topluluk; Ehl-i Sünnet ve Cemaat.

füsat

  • (Füstât) Kıl. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.
  • Mısır'da bir mahallin adı.

fustat

  • (Fistat) Göçebelerin kıldan yapılan çadırı. Büyük çadır.
  • Kapıya asılan perde.
  • Cemaat.

gasire / gasîre

  • Cemaat, topluluk.

gülbank

  • (Gülbang) Bir cemaat tarafından birlikte söylenen duâ, ilâhi, tekbir. (Farsça)

güruh / gürûh / گُروُهْ

  • Bölük. Cemaat. Takım. Kısım. (Farsça)
  • Fevc. (Farsça)
  • Cemaat, bölük, takım, topluluk, çete.
  • Cemaat, takım, bölük.

haber-i meşhur

  • Bidayette râvisi mahdut iken sonraki devirlerde, yalan üzere ittifakları muhal olan bir cemaat tarafından nakledilegelen makbul hadistir. (Ist. Fık.K.)

haber-i mütevatir / haber-i mütevâtir

  • Yalan üzerinde ittifâk etmeleri (birleşmeleri) mümkün olmayan bir cemâat (topluluk) tarafından nakledilen, bildirilen haber, hadîs-i şerîf.

hablullah

  • Allah'ın ipi. Kur'an-ı Kerim. Allah'a kavuşma vasıtası. İhlâs. İtaat. Cemaat.

hadd

  • Yol.
  • İnsan cemaatı.
  • Bir şeye tesir ederek iz bırakmak.
  • Yanak, yüz, vecih.
  • Yeri kazmak, yeri yarmak.

hadis-i mütevatir / hadîs-i mütevatir

  • Kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan cemaatlerin birbirinden ve ilk cemaatin de bizzat Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmdan rivâyet ettiği Hadis-i şeriftir..

halaat / halâat

  • Yüzsüzlük, utanmazlık, hayâsızlık.
  • Kötülüğünden dolayı ailesi ve cemaatı kendisinden ayrılan kimse.

halife

  • Öncekinin yerine geçen.
  • Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâs

haşed

  • İnsan topluluğu, cemaat.

hatib

  • Hitâbeden. Söz söyleyen. Cemaate, topluluğa karşı güzel söz söyleyen kimse.
  • Câmi'de müslümanlara dini nasihatlar ve güzel sözlerle hitâbeden vazifeli zat.

havze

  • Nâhiye.
  • Cemaat, topluluk.

hazer

  • Gözün dar ve küçük olması.
  • Kabile.
  • Cemaat.

hazire / hazîre

  • Az cemaat.
  • Asker bölüğü.
  • Yara içinde toplanan kan ve irin.

hels

  • Cemaat, topluluk.

helsas

  • Cemaat, topluluk.

heltat

  • Cemaat, topluluk.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hidfe

  • İnsan cemaati, insan topluluğu.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.

hınziman

  • Cemaat, topluluk.
  • Taife.

hitabet

  • Cemaate, topluluğa veya birisine karşı söz söylemek. Güzel ve faideli söz konuşmakla halka dinletmek. Güzel söz söyleme san'atı. Hutbe okuma. Nutuk irâdetmek.
  • Man: Makbul ve zannî mukaddemelerden terekküb eden kıyas.

hıtabiyye

  • Rafizî taifesinden bir bölük cemaat.

hizb

  • Cemaat.
  • Takın, kısım, fırka. Parti.
  • Âlim ve sâlih bir zâtın re'yine tâbi olup onunla bir gaye uğrunda beraber çalışanlar.

hizb-i kur'ani / hizb-i kur'ânî / حِزْبِ قُرْاٰن۪ي

  • Kurân cemâati.

hizb-ül kur'an

  • Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı.
  • Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri.
  • Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.

hizbullah

  • Allah için din uğrunda ciddi gayret sâhibi olan ve din düşmanlarıyla aslâ hakiki dost olmayan mücahid cemaat. "Hizb-ül Kur'an" tabiri de aynı mânada kullanılır. (Kur'an-ı Kerim'de 5:56 ve 58:22 âyetlerinde zikredilir.)

hudud

  • (Tekili: Hadd) Yanaklar.
  • Cemâatler.
  • Yeri kazmalar. Yeri yarık etmeler.
  • Çiçek yaprakları.

hutbe

  • İlâhi emir ve nehiyleri cemaate beyan ve ihtar etmek. Cuma veya bayram namazlarında müslümanlara hatibin İlâhi ve şer'i emirleri hatırlatan sözleri. (Hatib, bu hutbeyi söylemeye Halife veya İslâm Devlet Reisinden vazife ve salâhiyet almıştır.)
  • Hitâbe, nutuk, konuşma, vâz. Cumâ namazlarından evvel, bayram namazlarından sonra hatîbin (imâmın) minber denilen yüksekçe yerde cemâate karşı okuduğu Allahü teâlâya hamd, Resûlullah'a salât ve selâm ve mü'minlere nasihat ve duâdan ibâret bir ibâdet.

huvase

  • (Çoğulu: Huvâsât) Karışık cemaat.

ibdad / ibdâd

  • Ezân-ı Muhammedî okunduğu zaman, her işi terk edip, cemâatle namaz kılmağa gitmek.

iddet

  • Bekleme müddeti.
  • Sayılmış. Madud.
  • Cemaat.
  • Hıfz.
  • Fık: Kocasından ayrılan kadının, başkası ile evlenebilmesi için, üç defa hayız görüp temiz oluncaya kadar geçen zaman. (Kocasından boşanırsa 100 gün, kocası ölürse 130 gün.)

ıdmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

ihtifal

  • Hürmet ve saygı için büyük cemaat ile yapılan merasim. Cenaze alayı.

imam / imâm

  • Öne geçmek.
  • Önde ve ileride olan. Delil ve rehber.
  • Cemaate namaz kıldıran.
  • İçtihad sahibi zat. Mezheb sahibi olan.
  • Bir mahallenin lüzumlu işlerine ve içtimaî vazifelerine nezaret eden.
  • Müslümanların imamı olan halife ve askerlerin başı. Sultan. Hâkim.
  • Câmi, mescid veya başka yerlerde cemâate namaz kıldıran kimse.
  • Hadîs, fıkıh, kelâm ve tefsîr ilminde ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerden birinde en yüksek mertebeye ulaşan âlim.
  • Müslümanların devlet reîsi.

imam-ıa'zam ebu hanife / imâm-ıa'zam ebû hanîfe

  • Ehl-i sünnet ve'l-cemâatın ameldeki dört mezhebinden biri. Hanefî mezhebinin kurucusu.

imamet

  • İmamlık. Namazda cemaati idare eden zâtın hal ve sıfatı.
  • Halifelik.İmamet iki kısma ayrılır:1- İmamet-i suğra: Namazda cemaate yapılan imamlık.2- İmamet-i kübra : Emir-ül mü'minîn olmak. Yani müslümanlar arasında riyaset-i âmmeyi hâiz bulunmaktır.

ırv

  • (Çoğulu: Arâ) Cemaat, topluluk.

ısabe

  • (Çoğulu: Asâib) Cemaat, topluluk.
  • Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı.
  • Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.

istihmam

  • Bir kimse, bağlı olduğu cemâate ait işler için her türlü sıkıntıya düşme.
  • Ehemmiyet verme.

ittihad-ı islam / ittihad-ı islâm

  • İslâm birliği. İttihad-ı İslâmın varlığı ve devamı için: 1-İslâm milliyetini esas alıp, menfi unsuriyet fikrini bırakmak. 2-İslâm dünyasındaki dini cemaatler, gayede ve dinî esaslarda ittifak edip teferruat meseleleri medar-ı niza etmemek. 3-İslâm devletleri arasında meşveret-i şer'iyeyi yapmak.Bunl

ızmame

  • (Çoğulu: Ezâmim) Cemaat, topluluk.

jüri

  • ing. Herhangi bir mes'ele için hüküm vermek üzere toplanan hey'et, cemaat.

kabail

  • (Tekili: Kabile) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.

kabale

  • Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet.
  • Toptan, götürü ile yapılan satış.
  • Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.

kadiye

  • Azlık. Az cemaat.

kafile

  • (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.

kanif

  • İnsan cemaati.
  • Çok yağmur ve bulut.
  • Geceden bir parça.

kaside-i emali / kasîde-i emâlî

  • Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını anlatan ve altmış yedi beytten meydana gelen meşhûr kasîde. Kasîdenin asıl adı Bed-ül-Emâlî olup, yazarı Ali Ûşî'dir.

kavm

  • (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak.
  • Pazar kurmak.
  • Müşteri ile anlaşmak.

kaziz

  • Ufak taşlar, taş parçaları.
  • Topluluk, cemaat.

kazz

  • Büyük taş.
  • Topraklı olan.
  • Topluluk, cemaat.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kevkebe

  • Necim, yıldız.
  • İnsan cemaatı. Süvari alayı.

kımme

  • (Çoğulu: Kumem) Boy, kamet.
  • Beden.
  • Başın tepesi.
  • Dağ tepesi.
  • Her şeyin yükseği.
  • İnsan cemaati, topluluk.

kumame

  • (Çoğulu: Kumâm) Cemaat, topluluk.
  • Süprüntü.

kumpanya

  • şirket. (Fransızca)
  • Mc: Cemaat, zümre. (Fransızca)
  • Şirket, cemaat.

küsuf namazı / küsûf namazı

  • Güneş tutulduğunda en az iki rek'at olarak cemâatle kılınan namaz.

lafz-ı am / lafz-ı âm

  • Gayr-ı mahsur, yani sayısız müsemmaları ihata ve aynı cinsten bir çok fertlere birden delâlet eyliyen lâfızdır. Kavim, cemaat, nisa.. gibi.

lecem

  • Cemaat, topluluk.

lecne

  • Bir mes'ele için toplanan cemaat.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

ma'şer

  • Cemâat, müttehid cemâat. Birinin ehil veya iyâli. İns ve cin cemaatı.
  • Bölük, topluluk.

maalcemaa

  • (Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.

makamat

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

mela'a / mela'â

  • Meşveret.
  • Cemaat. Güruh.
  • Bir kavmin ileri gelen mes'uliyetli şahısları.
  • Huy, ahlâk.
  • Doldurmak.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.

mele'-i firavn

  • Firavun'un cemaati.

mele-i a'la / mele-i a'lâ

  • En yüksek topluluk, meleklerden veya onların büyüklerinden meydana gelen cemâat, topluluk. Melekler âlemi.
  • Kerrubiyyun ve melâike cemaati. En yüksek hey'et. Melekler âlemi. Felekler ve unsurlar.

menea

  • (Tekili: Mâni) Engeller, mâniler, özürler.
  • Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar.
  • Kuvvet ve cemâat.

mesaj

  • Sözle veya yazı ile gönderilen haber. (Fransızca)
  • Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber. (Fransızca)

meşhed

  • Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer.
  • İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer.
  • Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer.
  • İranda bir şehir adı.

meşhur hadis veya hadis-i meşhur

  • Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.

mev'iza

  • Mev'ize. Öğüt. Nasihat.
  • Bir cemaate veya kimseye kalbini yumuşatacak ve iyiliğe sevkedecek surette hakikatları ders vermek.

mevakib

  • (Tekili: Mevkib) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.

mevkib

  • Kafile. Alay. Atlı veya yaya giden kafile. Cemaat.

mihrab

  • Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
  • Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır.
  • Evin şerefli yüksek yeri, çardak.
  • Meclisin sadrı ve ekrem mevzii.
  • Mc: Harb âleti.
  • Orman.
  • Melikin hususi makamı.
  • Mc: Şeytan ve hevâ ile muhare
  • Câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer.

mihrap

  • Câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer; bir mekânın en şerefli ve en kıymetli yeri.

mil'e

  • Dolu, dolusu.
  • Cemaat.
  • Havuz.

millet

  • Din, dil ve târih berâberliği bulunan insan cemâati, topluluğu, kavim.
  • Din; kullarının dünyâda ve âhirette râhat ve huzûra kavuşmaları için Allahü teâlânın peygamberleri vâsıtasıyla gösterdiği yol.
  • Bir dinden olanların topluluğu. Din, dil ve târih beraberliği bulunan insan cemaatı. Sınıf. Topluluk.
  • Bir sülâleden gelenlerin hepsi.
  • Maddi, mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi.

mu'tezil

  • İ'tizal eden. Cemaatten ayrılıp bir tarafa çekilen.

mübelliğ

  • Tebliğ eden, bildiren, duyuran.
  • Aynı namazı imâma tâbi olarak kılarken onun aldığı namaz tekbirlerini arka saflardaki cemâate duyuran kimse.

müdrik

  • Cemâatle namaz kılarken iftitah (başlama) tekbirini imâmla birlikte alan, namaza imâmla birlikte başlayan ve namazın başından sonuna kadar imâma uyan, birlikte kılan.

mukabele / mukâbele

  • Ramazân-ı şerîf ayında câmide her gün Kur'ân-ı kerîmden bir cüz (yirmi sayfa) olacak şekilde cemâatin huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okumak.

mükebbire

  • Büyük camilerde müezzinlerin, son cemaat yerlerinde namaz kılan halka, imamın tekbirlerini tekrar etmek üzere bulundukları çıkıntılı balkonlara verilen addır.

müşahin / müşâhin

  • Müslümanların cemâatini terk eden, bid'at sâhibi, mezhebsiz kimse.

mutarred

  • Cemaatı usandıracak derecede okumayı uzatan imâm.

mütekellim-i maalgayr

  • Konuşan kimsenin kendisinin de içinde bulunduğu bir cemaata ait fiili ifade eden kelimelerin sigasıdır. Okuduk, yazıyoruz, gideceğiz, çalışmışız... gibi.

mütevatir

  • Yalan üzere anlaşmaları mümkün olmayan cemaatler tarafından rivayet olunan haber.
  • Çok kimselerin naklettikleri haber. Yaygın haber. Herkesin veya alâkadarların işitip doğruluğunu kabul ettikleri kat'i, şüphesiz, sağlam haber. Yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir cemaatın bir hâdise hakkında verdikleri haber.

neame

  • (Çoğulu: Neâm-Neamât) Deve kuşu.
  • Cemaat.
  • Gölgelik, gölgelenecek yer.

nefel

  • Düşmandan alınan mal, ganimet.
  • Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.

nefer

  • Bir kişi, tek kişi.
  • Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere "Reht" denir.)

nefir / nefîr

  • Cemaat, topluluk.
  • Harp için seferber olan cemaat.
  • Topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.

nefir-i amm / nefîr-i âmm

  • Cemaatı toplama, halkı askere sürme.

nefr

  • Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "n

nemat

  • (Çoğulu: Enmut-Nimât) Usul, tarz.
  • Yol, tarik.
  • Örtü, ihram.
  • Topluluk, insan cemaati.
  • Döşek yüzü, yatak yüzü.

neşr

  • Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak.
  • Başıboş cemaat.
  • Bulutlu günde yel esmek.
  • İzhar etmek.
  • Katetmek.
  • Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.

refez

  • Bölük bölük olan cemaat. (Çoğulu: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

risde

  • İnsan cemaatı, insan topluluğu.

rüfka

  • (Çoğulu: Rifâk) Yoldaş olan, aynı fikirde olan cemaat.

ruh-u cemaat

  • Cemaat ruhu; toplumu meydana getiren ruh.

rükn

  • Direk. Esas.
  • Kuvvet.
  • Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli.
  • Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan.
  • Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.

rüsum / rüsûm

  • Resmler, âdetler. Bir cemâatin veya bir milletin müşterek düşüncesinden doğan âdetler, alışılagelen, yapılagelen şeyler.

şa'b

  • (Çoğulu: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.

saf

  • Dizi, sıra. Namazda cemâatin sırası.

saff

  • Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek.
  • Câmide cemâatın sırası.

şahs-ı manevi / şahs-ı manevî

  • Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs.
  • Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.

sai

  • Çalışan.
  • Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler.
  • Bir yere vâli olan.
  • Cemaat başı.
  • Yan yan giden.
  • Hızlı yürüyen.
  • Koğuculuk yapan.

samsame

  • Cemaat, topluluk.
  • Bölük.

sapık

  • Doğru yoldan ayrılan, îtikâdında (îmân bilgilerinde) ve ibâdetleri yapmasında veya yaşayışında Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebinden (Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolundan) ayrılan, yanlış yollara sapan kimse.

sare

  • Cemaat, topluluk.

satit

  • Ses.
  • Topluluk, cemaat.

satt

  • Cemaat, topluluk.
  • Cesediyle tokuşmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Zor bir işe giriftar etmek.

şehr

  • Cemâati, en büyük câmiye sığmayan yer veyâ İslâmiyet'in emrini yapabilecek güçte müslüman vâli ve hâkimi bulunan yer.

selef-i salihin / selef-i sâlihîn

  • Ehl-i Sünnet ve Cemaat'in ilk rehberleri: Tabiîn ile Ashabın ileri gelenleri ve Tebe-i Tabiînden olan müslümanlar.

şeml

  • Az şey. Perâkendelik.
  • Örtmek, bürünmek, toplanmak.
  • Topluluk, cemaat, insan yığını.

şerazim

  • (Tekili: Şirzime) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.

sevad-ı müslimin / sevad-ı müslimîn

  • İslâm cemaatı.

sılame

  • (Çoğulu: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.

şirzime

  • Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.

sübat

  • (Tekili: Sübe) Cemaatler, bölükler.

sübe

  • On kişiden fazla olan erkek cemaatı.
  • Havuzun ortası.

sülek

  • Cemaat, topluluk.

sülle

  • Cemaat, topluluk, çok cemaat.
  • Çok para.

sünni / sünnî

  • Peygamber efendimizin ve Eshâbının inandığı gibi inanan ve Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olan müslüman. Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdında olan kimse.

sürbe

  • (Çoğulu: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat.
  • Yığın, küme.
  • Sürü.
  • Gidecek yer.

şuub

  • (Tekili: şa'b) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.

şüzzaz

  • Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış.
  • Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.

tabak

  • (Çoğulu: Etbâk) Örtü.
  • Hâl.
  • Cemaat, topluluk.
  • Kabile.

tahme

  • İnsan cemaatı, topluluk.
  • Büyük sel.

taife / tâife

  • Cemaat, grup, kavm, kabile, takım.

tebelbül-ü akvam

  • Muhtelif kavimlerden ibaret bir cemaatin kısım kısım olmaları, muhtelif dil konuşmaları.

tevahuk

  • Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.

tevatür

  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.

tuhye

  • Benî Temim kabilesinden bir cemaat.

tume

  • Kadınlar topluluğu. Avretler cemaati.

ubab

  • Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü.
  • Cemaat, topluluk.
  • Taşkın sel suyu.
  • Pek taşkın, coşkun.

ülüm

  • Bölük, takım, cemaat. (Farsça)

ümmet

  • Cemaat, kavim, taife.
  • Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye.
  • Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat.
  • Bir dille konuşan millet.
  • Arkasına düşülecek bir cemaat veya tarikat.
  • Topluluk, cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tamâmı.

üşabe

  • Irkı, nesebi karışık adam.
  • Karışık cemaat.
  • Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.

usbe

  • Cemaat. İnsanlar. Atlılar. Atlar veya kuşlardan cemaat.

üsre

  • Cemaat, topluluk.

va'z

  • Cemaati irşad amacıyla Kur'ân ve hadisleri yorumlayarak yapılan konuşma.

vav

  • Emrin cemaate olduğunu gösterir. "ibadet ediniz"deki "-iz" gibi.

vefd

  • Çokluk. Cemaat.
  • Bir iş için giden heyet. Elçilik.
  • Dağ başı.
  • Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.

vekil-i harc

  • (Vekil-harç) Masraf görmekle vazifeli olan. Bir kimsenin veya bir cemaatin masraf işlerini üzerine alan.

vesika

  • Cemaat, topluluk.

vez'

  • (Çoğulu: Evzâ) Hapsetmek.
  • Engel olmak, men'etmek.
  • Islah etmek, yerli yerince etmek, düzeltmek.
  • Topluluk, cemaat.

vird

  • Suya ve sair şeye yakın gelme. Su hissesi. Suya müteveccih cemaat. (Farsça)
  • Talebe, şakird, mürid. (Farsça)

zadegan / zadegân

  • Asâlet. (Farsça)
  • Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. (Farsça)
  • Meşhur ve belli âileler cemaatı. (Farsça)

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR