LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Bulma ifadesini içeren 211 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

afiyet / âfiyet / عافيت

  • Esenlik. (Arapça)
  • Âfiyet bulmak: Sağlığına kavuşmak. (Arapça)

akliyyun

  • (Rasyonalistler) Herşeyin hakikatını akıl ile bulma iddiasında olan, hadiseleri yalnız akıl ile araştırıp hakikat ve hikmetlerini tam bulamayıp, aklına güvenip dine tâbi olmayan filozoflar ve onların yolunda kalarak dalâlete gidenler. Bunlar iki kola ayrılır. Uluhiyeti ve vahyi inkâr eden birinci kı

araz

  • İşaret, alâmet.
  • Tesadüf.
  • Kaza, felaket.
  • Kendi kendine vücut bulmayıp başka bir cevherle meydana gelen hal ve keyfiyet.

batıniyye

  • Kur'an-ı Kerim'deki âyetlerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve âşikâr mânalarından ayrılarak, usûlsüz ve yanlış te'viller ile âyet ve hadislerin gizli ve sırlı mânalarını bulmak iddiasında olan sapık bir tarikat ve buna bağlı olanlar.Esasen âyet ve hadislerin ince, derin ve küllî mânalarını tefsir ve

bi-sükun / bî-sükûn

  • Sükûn bulmaz, durmaz, hareketli. (Farsça)

bürd

  • Bilmece, bulmaca. (Farsça)

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

çaresaz / çâresâz / چاره ساز

  • Çare bulan. (Farsça)
  • Çâresâz olmak: Çare bulmak. (Farsça)

çaresazi / çâresâzî / چاره سازی

  • Çare bulma. (Farsça)

cedel

  • Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik)
  • Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.

cemal-i layezali / cemâl-i lâyezâlî

  • Son bulmayan güzellik.

cibr

  • Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak.

cühud

  • Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek.
  • Peygamberimiz Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. (Türkçedeki "cıfıt" kelimesi bundan gelir.)
  • Bir kimseyi bahil bulmak.

dehr

  • Zaman, devir. Âlemin (varlıkların) varlığının başlangıcından son bulmasına kadar olan bütün zaman.

delalet

  • Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
  • İşaret.

determinant

  • Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo. (Fransızca)

ehaci / ehacî

  • (Tekili: Uhcüvve) Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.

elgaz

  • (Tekili: Lügaz) Lügazlar. Bilmeceler, bulmacalar, yanıltmacalar.

fenn-i tıb

  • Tabiblik, doktorluk. Maddi hastalıklara ilâç ve şifa bulmağa çalışan ilim.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

gayr-ı mütenahi / gayr-ı mütenahî

  • Sonsuz, nihayet bulmaz, bitmez.

hakim-i ilahi / hakîm-i ilâhî

  • Aklıyla Allah'ı bulmaya çalışan hikmet sahibi zât.

halas / halâs / خلاص

  • Kurtuluş, kurtulma. (Arapça)
  • Halâs bulmak: Kurtulmak. (Arapça)
  • Halâs olmak: Kurtulmak. (Arapça)

hallak-ı lemyezel / hallâk-ı lemyezel

  • Varlığı asla son bulmayan ve herşeyi sürekli olarak çokça yaratan Allah.

haşr

  • Toplanma, bir araya gelme. Allahü teâlânın bütün insanları, melekleri, cinleri, şeytanları ve diğer hayvan ve kuşları, gökte, yerde, denizde ne kadar büyük ve küçük canlı var ise, hepsini kıyâmet kopmasından (dünyânın son bulmasından) sonra diriltip, dünyâda yaptıklarının hesâbını vermek üzere Arasâ

hica

  • Bulmaca, bilmece.

hile-i şer'iye

  • Müşkül bir mes'eleyi, şer'i esaslar üzeri, hazakatla hall ve izah etmek ve şer'an muahaze ve mes'uliyeti mucib olmayacak surette te'vilini bulmaktır. Bu tabir kanuna, yani şeriata karşı irtikâb edilen, hile, oyun, aldatma veya şer'î bir hükmü bertaraf etmek mânasına olmayıp, ancak karışık bir durumu

hitam / hitâm / ختام

  • Son. (Arapça)
  • Son bulma. (Arapça)
  • Hitam bulmak: Son bulmak, bitmek. (Arapça)
  • Hitâma erdirmek: Bitirmek, sona erdirmek. (Arapça)
  • Hitâma ermek: Sona ermek. (Arapça)

hudus / hudûs / حدوس

  • Meydana gelme, vukubulma. (Arapça)

hulul

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ

hüsna

  • (Ahsen'in müennesidir) İyi zan. En güzel. Amel-i sâlih. Pek güzel.
  • Cennet.
  • İyi amel ve haslet. Cenab-ı Hakk'ı görmek ve Ona iman ve ubudiyetle şereflenmek.
  • Düşman üzerine fevz ve zafer bulmak, şehidlik.

icat

  • Yeni ir şey bulma, ortaya koyma; üretme.

ictisar / ictisâr / اجتسار

  • Yüreklenme, cesaret bulma. (Arapça)
  • İctisâr etmek: Cesaretlenmek, cesaret bulmak. (Arapça)

ictiza'

  • İktifa etmek, yeter bulmak.

idrak / idrâk

  • Anlayış, akıl edinme.
  • Yetişmek, erişmek.
  • Olgunlaşma çağını bulma.

ifakat / ifâkat / افاقت

  • İyileşme. (Arapça)
  • İfâkat bulmak: İyileşmek. (Arapça)

igtifar

  • Mağfiret olunma.
  • Şüyu' bulma.

ihsas

  • Hissetmek. Hissettirmek. Açık anlatmadan kapalıca bahsetmek.
  • Bulmak. Görmek. Bilmek. Zannetmek. İdrak etmek. Duyurmak.

ihtitam

  • Hitam bulma, sona erme, iş bitme.

iklal

  • (Kıllet. den) Azaltma, miktarını indirme.
  • Az bulma, az görme.

iktifa

  • Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak.

iktiyas

  • Benzerini bulma.
  • Ölçme, kıyas tutma.

ilm-ül-yakin / ilm-ül-yakîn

  • Eserden müessire yol bulmak. İşi görüp yapanı tanımak, bilmek. Dumanı görüp, orada ateşin olduğunu anlamak böyledir.

iltizam / التزام

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.
  • Kayırma, taraf tutma, gerekli bulma.
  • Kabul,gerekli bulma.

iltizaz

  • (Lezzet. den) Lezzet duyma, hoş ve lâtif bulma.

imraz

  • İllet sahibi olmak. Hasta etmek. Bir kimseyi hasta bulmak.

inkıraz / inkırâz

  • Sönme. Zeval bulma.
  • İnkırâz bulmak: Tükenmek, çökmek.
  • Dağılıp yok olma, son bulma.

inkişaf / inkişâf / انكشاف

  • Ortaya çıkma. (Arapça)
  • Gelişim, gelişme. (Arapça)
  • İnkişaf bulmak: Gelişmek. (Arapça)
  • İnkişaf etmek: Gelişmek. (Arapça)

insırah

  • (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.

inticam

  • Sona erme, nihayet bulma. Tamamlanma, tamam olma.

intiha / intihâ / اِنْتِهَا

  • Son bulma, son.

intihac

  • Yol bulma, varma, ulaşma.

intişa'

  • Neş'et etme, gelişme, yetişme, neşv ü nemâ bulma.

intisaf

  • Hakkını tam olarak alma, haklaşma.
  • Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.

irtisas

  • Yayılma, meşhur olma, şüyu bulma, şâyi olma.

irtiza'

  • (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme.
  • Beğenme, seçme.

ıs'ab

  • Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.

isabet / isâbet

  • Yerini bulma, rast gelme.

işrak / işrâk

  • Sezgi; keşif ve ilham ile insanı Allah'a götüren yolları bulmaya çalışmak.

isti'zab

  • Birşeyi tatlı bulmak, tatlı saymak. Tatlı su istemek.

istibda'

  • Bedi' ve güzel bulma.

iştifa'

  • İyi olma, şifa bulma.

istifaza

  • Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.

istiflah

  • Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.

istigna

  • Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek.
  • Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak.
  • Nazlanmak.
  • Azamet ve tekebbür etmek.

istigrab

  • Şaşırmak, garib bulmak, taaccüb etmek, tahayyür.

iştihar / iştihâr

  • Şöhret bulma, ün kazanma.

istihsan / istihsân / استحسان

  • Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek.
  • Fık: Kıyası terkedip, nassa, yani, âyet ve hadis-i şeriflerin hükümlerine en uygun olanı almak. Şeriatta; zorlaştırmayan hükümle, râcih delil ile amel etmektir.
  • Güzel bulma, güzel görme.
  • Kıyas denilen delîlin iki kısmından birisi olan hafî (gizli, kapalı) kıyas, yâni asl (hakkında açıkça hüküm bulunan şey) ile, fer' (hakkında açıkça hüküm bulunmayan şey) arasında müşterek (ortak) olan ve aslın hükmünün fer'e verilmesine sebeb olan illetin (vasfın, ö
  • Beğenme, iyi ve güzel bulma.
  • Beğenme, güzel bulma.
  • Güzel bulma, beğenme. (Arapça)

istihsan etme

  • Beğenme, güzel bulma.

istihsan etmek

  • Beğenmek, güzel bulmak.

istikfa

  • Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme.

istiklal / istiklâl

  • (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş.
  • Az bulma, kâfi görmeme.
  • Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma.

istilane

  • Bir şeyi mülâyim görmek, mülâyim bulmak.

istisvab

  • (Savab. dan) Doğru bulma, mâkul görme, beğenme.

istitabe

  • Hoş ve iyi bulma.

izmam

  • Bir kimseden söz alma.
  • Bir insanı kötülenecek bir halde bulma.

kelam-ı layezali / kelâm-ı lâyezâlî

  • Zevâl bulmaz, yok olmaz kelâm; Kur'ân.

kemal-i takdir ve tahsin / kemâl-i takdir ve tahsin

  • Mükemmel bir takdir ve güzel bulma; çok beğenme.

kerahet / kerâhet / كَرَاهَتْ

  • İğrenme, çirkin bulma.

keşf / كشف

  • Açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak. Bir şeyin üzerindeki kapalılığı kaldırmak.
  • Evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalbine gelen ilhâm yoluyla bilmesi.
  • Açma, bulma.
  • Açma, meydana çıkarma, gizli bir şeyi bulma, bir sırrı öğrenme.
  • Allah tarafından ermişlere ilham edilen gizliyi bilme yetisi.
  • Keşif, bulma, ortaya çıkarma. (Arapça)

keşfetme

  • Bulma, ortaya, açığa çıkartma.

keşif / كشف

  • Açma, bulma.
  • Keşfetme, bulma. (Arapça)

kine-i peleng

  • "Kaplan kini" : Kolay kolay sükunet bulmayan kin.

kıyamet / kıyâmet

  • Dünyanın yıkılıp son bulması.

küçük havuz

  • Hanefî mezhebine göre alanı yirmi beş metrekâreyi bulmayan havuz.

künganlık / küngânlık

  • Su kaynağını bulma işi.

kunu'

  • Kanaat etme, kâfi bulma.
  • Suâl ve tezellül.

küşuf / küşûf

  • Keşifler, açmalar, bulmalar.

kutb

  • İşlerin görülmesine veya insanların doğru yolu bulmasına vâsıta kılınan büyük zât. Dünyâ işleri ve madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana medâr kutbu (kutb-ül-aktâb), din ve irşâd işi ile vazîfeli kılınana irşâd kutbu denir.

kutb-i irşad / kutb-i irşâd

  • İnsanların irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa ermesine) vesîle kılınan zâtların reisi.

laim / lâim

  • Levm eden, kınayan, iyi ve güzel bulmayan.

layezal / lâyezal / lâyezâl

  • Zevâl bulmayan, varlığı devam eden.
  • Zeval bulmaz. Yok olmaz.
  • Zevâl bulmaz, yok olmaz.

layuzal / lâyuzal

  • İzale edilmez, tükenmez, zeval bulmaz.

lazale / lâzâle

  • (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın.
  • Olsun!

lazeval / lâzeval

  • Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.

lem-yezel

  • Zâil olmaz, bâki, zeval bulmaz. Daimî olan.

lem-yezeli / lem-yezelî

  • Devamlılık, bâkilik, zeval bulmazlık.

lüzum / لزوم

  • Gereklilik, lazım olma. (Arapça)
  • Lüzum görmek: Gerekli bulmak. (Arapça)

mabud-u baki / mâbûd-u bâkî

  • İbadete lâyık olan ve varlığı hiçbir zaman son bulmayan Allah.

mabud-u layezal / mâbud-u lâyezâl

  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve ibadete layık tek ilâh olan Allah.

mabud-u lemyezel / mâbud-u lemyezel / mâbûd-u lemyezel

  • Varlığı asla son bulmayan ve ibadete lâyık tek ilâh olan Allah.
  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve ibadete layık tek ilâh olan Allah.

mahbub-u baki / mahbub-u bâkî / mahbûb-u bâkî

  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve herşeyden daha sevgili olan Allah.
  • Varlığı hiçbir zaman son bulmayan ve herşeyden daha sevgili olan Allah.

mahrum

  • Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak.
  • Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan.
  • İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.

mahzur / محذور

  • Sakınca. (Arapça)
  • Mahzur görmek: Sakıncalı bulmak. (Arapça)

makes / معكس

  • Yansıma yeri. (Arapça)
  • Makes bulmak: Yansımak, yansıyacak yer bulmak. (Arapça)
  • Makes olmak: Yansıtmak, yansıma yeri olmak. (Arapça)

mencat

  • Kurtulma, necât bulma. Halâs olma.

mence

  • (Mencâ) Kurtulacak yer. Necat bulacak yer.
  • Necat bulma. Kurtulma.

merhemsaz / merhemsâz

  • Merhemsâz olmak: Çare bulmak.

merzukiyyet

  • Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.

meşşaiyyun

  • Meşşâiler. Derslerini gezerek veren, peygamberlere uymayarak yalnız akıl ve fikir ile hakikatı bulmaya çalışan ehl-i dalâlet. Dinsizlik yolunu açanlar, sadece akla itimad eden ve vahye tâbi olmayan imânsızlar.

mevcud-u lemyezel

  • Varlığı zevâl bulmayan, sürekli var olan Allah.

meyd

  • Deprenmek. Sallanmak.
  • Ziyaret etmek.
  • Hareket etmek.
  • Kırağı çalmak.
  • Meyletmek.
  • Neşv ü nemâ bulmak.
  • Başı dönüp midesi bulanmak.

meyelan-ı hayat / meyelân-ı hayat

  • Hayat bulma meyli, arzusu, kabiliyeti.

müdavat

  • Deva bulma. Hastaya bakma. İlâç bulma. Tedavi etme.

müncer

  • Nihâyet bulmak.
  • Bir tarafa çekilmek.
  • Sürüklenme.
  • Sona eren, neticelenen.

müntehi

  • Müntehi olmak: Sona ermek, son bulmak.

mürur

  • Geçmek, gitmek. Bir taraftan girip öteden çıkmak.
  • Sona erme, nihâyet bulma.

musadefe

  • Bulmak.
  • Yetişmek.

müstagni

  • (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı.
  • Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

müstağni / müstağnî

  • Doygun, yönlü, tek.
  • Çekingen, nazlı davranan.
  • Gerekli bulmayan.

müteannit

  • Yanlış arayan. Başkalarının yanlışını bulmak için uğraşan.

müteselli / متسلى

  • Teselli bulan, avunan. (Arapça)
  • Müteselli olmak: Teselli bulmak, avunmak. (Arapça)

müteselli olmak

  • Teselli bulmak.

müteselliyane

  • Avunarak, teselli bulmak suretiyle. (Farsça)

muvafakat / muvâfakat

  • Uygunluk, uygun bulma.

muvafakat etme

  • Uygun bulma.

nazar-ı hikmet

  • Hikmet gözüyle bakma; bir sır, gaye ve fayda bulma niyetiyle bakma.

nazc

  • Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme.
  • Büluğa erme. Bâliğ olma.

necah

  • Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak.

necis

  • Pis, necasetli, murdar.
  • Şifa bulmaz dert.

neşv ü nema / neşv ü nemâ / نشو و نما

  • Serpilme, gelişme, büyüme. (Arapça)
  • Neşv ü nemâ bulmak: Gelişmek, yayılmak. (Arapça)

nihayet / نهایت

  • Son. (Arapça)
  • Nihayet bulmak: Sona ermek. (Arapça)

nihayet-i alem / nihayet-i âlem

  • Dünyanın son bulması.

nizam / nizâm / نظام

  • Düzen. (Arapça)
  • Nizâm bulmak: Düzene girmek. (Arapça)

nüch

  • Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.

padişah-ı bizeval / padişah-ı bîzevâl

  • Yok olmayan, varlığı son bulmayan padişah; Allah.

pusula

  • Yön bulmaya yarayan âlet, kısacık mektup.

rabt

  • Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak.
  • Nizam vermek, intizam bulmak.
  • Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.

re'y yolu

  • Kıyas yolu. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş bir işin hükmünü buna benziyen ve açıkça bildirilen başka bir işin hükmüne benzeterek bulma yolu.

rehber

  • Yol gösteren, kılavuz; bir kimseye veya bir topluluğa iyi ile kötüyü görmesinde ve doğru yolu bulmasında yardımcı olan, insanı Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmaya çalışan, ilim ve ahlâk sunan zât.

şabaş

  • Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek. (Farsça)

samu

  • İyi olma, afiyet bulma.

sehv

  • Keşfetmek, bulmak.
  • İzâle etmek.
  • Kabuk soymak.

sekf

  • Bulmak.

şifa

  • Bk.şifâ'
  • Şifa bahşetmek: Şifa vermek, iyileştirmek.
  • Şifa bulmak: İyileşmek.

şifanapezir / şifânâpezîr / شفاناپذیر

  • (Şifâ-nâpezir) Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz. (Farsça)
  • İyileşmez, onulmaz, şifa bulmaz. (Arapça - Farsça)

şifayab / şifâyab / şifâyâb / شفایاب

  • Şifa bulma, iyileşme. (Farsça)
  • Şifa bulma, iyileşme.
  • Şifa bulma.
  • Şifa bulan. (Arapça - Farsça)
  • Şifâyâb olmak: Şifa bulmak, iyileşmek. (Arapça - Farsça)

şikest / شكست

  • Kırık. (Farsça)
  • Yenilgi. (Farsça)
  • Kırma. (Farsça)
  • Kırılma. (Farsça)
  • Şikest bulmak: Kırılmak. (Farsça)
  • Şikest olmak: Kırılmak. (Farsça)

sübut / sübût / ثبوت

  • Sabitleşme. (Arapça)
  • Gerçekleşme. (Arapça)
  • Kanıtlanma. (Arapça)
  • Sübût bulmak: Gerçekleşmek, olmak. (Arapça)

sükunet / sükûnet / سكونت

  • Sakinlik, hareketsizlik. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Sükûnet bulmak: Yatışmak, sakinleşmek. (Arapça)

ta'yip / tâ'yip

  • Ayıplama, kusurlu bulma.

taganni

  • (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak.
  • Kâfi bulmak.
  • Zengin olmak.
  • Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak.
  • Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.

tahsin / تحسين

  • Beğenmek ve alkışlamak.
  • Tezyin eylemek, güzelleştirmek.
  • İyi ve güzel bulmak.
  • Beğenme, güzel bulma, takdir etme. (Arapça)

tahsin etmek

  • Güzel bulmak.

tahtıe / تخطئه

  • Hata bulma. (Arapça)

takbih / takbîh / تَقْب۪يحْ

  • Çirkin görmek. Beğenmemek.
  • Kabahatli bulmak.
  • Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • Çirkin görmek, beğenmemek, kabahatli bulmak, kötü gördüğünü bildirmek.
  • Kabâhatli bulma.

takdis / takdîs / تَقْد۪يسْ

  • Kusursuz bulma.

takrib

  • Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat'i olmayan şey söyleme. Tahmin.
  • Yolunu bulma.

tamam-ı vazife

  • Görevin son bulması.

tamam-ı vazife ve terhis

  • Görevin son bulması, salıverilme.

tasaddi

  • Bir işe başlamak.
  • Taarruz etmek.
  • Yüz döndürmek.
  • Tesadüf etmek.
  • Vuku bulmak.

tasavvur-u zeval / tasavvur-u zevâl / تَصَوُّرُزَوَالْ

  • Son bulmanın zihinde canlanması.

tasvib

  • Uygun bulma, onaylama.
  • Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak.
  • Aşağı indirmek.

tasvip

  • Uygun bulma.

tatarruk

  • Yol bulma. Yol bulup girme.

tavassut

  • Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık.
  • İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.

tavsit

  • (Çoğulu: Tavsitât) (Vasat. dan) Aracı bulma. Aracılık yaptırma.

te'lif-i beyn

  • Ara bulma, barıştırma, uzlaştırma.

tebayün

  • İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.

tedarük

  • (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak.
  • Araştırıp bulmak.
  • Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.

teekküd

  • (Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma.

teeyyüd

  • Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma.

tefessüh

  • Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak.
  • Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak.

tekamül / tekâmül

  • Kemâl bulma. Olgunlaşma.

tekasür / tekâsür

  • (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma.
  • Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.

tenahi

  • Son bulma, bitme, tükenme.
  • Yasağı kabul ile geri durmak.

tensib-i fazılane / tensib-i fâzılâne

  • Sizin uygun görmeniz, münâsip bulmanız.

tenvim

  • Uyutmak. Hipnotize etmek. Birisini uyur bulmak.

terahhus

  • İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma.
  • Ucuzlama.

terehhus

  • Müsaade, ruhsat bulma.
  • Ucuzlama.

terekkün

  • (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma.
  • Mânen kuvvet bulma.

terkib-i kıyas

  • Bir davayı isbat için delil arayıp bulma usulü.

tesakkuf

  • Zafer bulmak.

tesbit

  • Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme.
  • Bir şeyin aslını kat'i olarak bulma.

teşeffi

  • Şifa bulma, (öç alarak) rahatlama.
  • Rahatlamak. Şifâ bulmak.
  • Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.

tesekkün

  • (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma.
  • Miskin ve fakir olma.

teşerrüf

  • Şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme.

teslim

  • Bir emâneti verme.
  • Kabul etme.
  • Doğru ve haklı bulma.
  • Selâmetle dua etme.
  • Karşısındakinin hükmü altına girme.
  • Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme.
  • Belâ ve âfetten korunur olma.
  • Bir şeyi, yeni sâhibine verme.
  • Da

teşniat / teşniât

  • Ayıplamalar, çirkin bulmalar.
  • (Tekili: Teşni') Ayıplamalar, çirkin bulmalar.

teva'un

  • Davarın, beslenip semizlemek hususunda nihayet hududu bulması.

tevessü'

  • (Çoğulu: Tevessüât) Genişleme, yayılma. Vüs'at bulma.
  • Zahmetsiz herkese yer bulunma.

tezlil

  • Birisini tahkir etme, aşağılatma. Zelil ve hakir bulma.

tiryak

  • Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.

ugluta

  • (Çoğulu: Uglulât - Egalit) Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.

uhciyye

  • Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.

uhcüvve

  • Bulmaca, yanıltmaca, bilmece.

ukubet / ukûbet / عقوبت

  • Ceza. (Arapça)
  • Ukûbet bulmak: Cezalandırılmak. (Arapça)

ulguze

  • Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.

varestegi / varestegî

  • Kurtulma, halâs bulma. (Farsça)
  • Rahatlık, serbestlik. (Farsça)
  • İlişiksizlik. (Farsça)

vicdan

  • İnsanın içindeki iyiyi kötüden ayırabilen ve iyilik etmekten lezzet duyan ve kötülükten elem alan manevî his.
  • Kendinden geçme, dalma.
  • Bir şeyi bir halde görme, bulma.
  • Duyma, duygu.
  • İnanç.
  • Şuur.
  • Bâtın ile Hakkı tanımak.
  • Din.

vücud / vücûd / وجود

  • Varlık. (Arapça)
  • Beden. (Arapça)
  • Var oluş. (Arapça)
  • Vücûd bulmak: Meydana gelmek, oluşmak. (Arapça)

vuku / vukû

  • Bk. vukû'
  • Vukû bulmak: Meydana gelmek, cereyan etmek, gerçekleşmek.

yab

  • "Yaften: Bulmak" mastarından emir kökü olup, birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şifayab : Şifa bulan, iyileşen. (Farsça)

zeka / zekâ

  • Sebeb ile netîce arasındaki bağlılıkları bulmak, benzeyiş ve ayrılışları anlamak, yeni îcab ve vaziyetlere zihnin en iyi şekilde uyması.

zelzele-i zeval ve firak / zelzele-i zevâl ve firâk / زَلْزَلَۀِ زَوَالْ و فِرَاقْ / zelzele-i zevâl ve firak / زَلْزَلَۀِ زَوَالْ و فِرِاقْ

  • Son bulma ve ayrılığın sarsıntısı.
  • Son bulma ve ayrılık sarsıntısı.

zelzele-i zeval-i dünya / زَلْزَلَۀِ زَوَالِ دُنْيَا / zelzele-i zevâl-i dünya

  • Dünyanın son bulma sarsıntısı.
  • Dünyanın son bulma sarsıntısı.

zeval / zevâl / زَوَالْ

  • Son bulma.

zeval-alud / zevâl-âlûd

  • Son bulmayla bulaşık.

zeval-i ismet / zevâl-i ismet / زَوَالِ عِصْمَتْ

  • Günahsızlığın, ma'sumluğun son bulması.

zevalnapezir / zevalnâpezir

  • Geçici ve muvakkat olmayan. Zeval bulmayan. Sona ermeyen. (Farsça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR