LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Bo kelimesini içeren 579 kelime bulundu...

bain talak / bâin talak

  • Boşamada kullanılan sözleri söyler söylemez, evliliği sona erdiren boşama.

a'kas

  • Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.

abes

  • Boş, faydasız şey.
  • Boş, saçma.

adem-i abesiyet

  • Boş ve anlamsız olmama.

adem-i hulüv

  • Boş olmama, tenha ve ıssız olmama.

adem-i tahayyüz

  • Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.

adem-i te'diye

  • Borcunu ödememe.

afsa

  • Boynuzu ardına kayık koyun.

agbeş

  • Boz renkli.

ağraz-ı faside / ağrâz-ı fâside

  • Bozuk maksatlar, bozguncu niyetler.

ahzeka

  • Bodur ve şişman adam.

aksa'

  • Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.

alayiş / âlâyiş

  • Boş süs ve debdebe, lüks yaşam.

ald

  • Boyun siniri.

arazi-i haliye / arâzi-i hâliye

  • Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.

are

  • Borç olarak alınan veya verilen şey.

arvana

  • Boz dişi deve.

arz-ı endam / arz-ı endâm / عَرْضِ اَنْدَامْ

  • Boy gösterme.
  • Boy-pos gösterme.
  • Boy gösterme.

atalet / atâlet / عَطَالَتْ

  • Boş durma, hareketsizlik.

atıl / âtıl / عَاطِلْ

  • Boş duran.

ayn-ı heva / ayn-ı hevâ

  • Boş istek ve arzunun tâ kendisi.

azamet-i heykel

  • Boy ve yapı itibariyle çok büyük olma.

azerd

  • Boya, renk.

bab

  • Bölüm, kısım.

bad-ı heva / bâd-ı hevâ

  • Boşu boşuna, faydasız.

badıheva / bâdıhevâ

  • Boşu boşuna, bedava.

bahbaha

  • Boğazdan boğuk ses çıkartmak.

baliğ / bâliğ

  • Boynuzdan yapılan kadeh. (Farsça)

balude / balûde

  • Boy atmış, büyümüş. (Farsça)

basal

  • Bot: Soğan ve benzeri gibi kökler.

batıl / bâtıl

  • Boş, yalan, çürük.

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

belagan ma-belag / belâgan mâ-belâg

  • Bol bol. Çok kâfi derecede.

belendah

  • Bodur, şişman kimse.

berazik

  • Bölük, cemaat.

berekat / berekât

  • Bolluklar, uğurlar, hayırlar.

bereket

  • Bolluk.
  • Bolluk. Çokluk. Feyiz. Cenab-ı Hakk'ın lütfu, ihsanı. Uğurluluk. Meymenet, saadet.
  • Bolluk, çokluk, feyiz.

bereketsiz

  • Bolluğun olmaması.

berhava

  • Boşa gitme.

beşanika

  • Boşnaklar.

besatin / besâtin / besâtîn

  • Bostanlar.
  • Bostanlar, bağlar, bahçeler.

beyhude / beyhûde / بيهوده / بَيْهُودَه

  • Boşu boşuna.
  • Boşuna, faydasız.
  • Boşuna. Boş yere. Faydasız. (Farsça)
  • Boşuna, faydasız.
  • Boş, boşuna. (Farsça)
  • Boşuna.

bezim

  • Boncuk dizilen iplik.

bezl

  • Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek.
  • Bol bol verme.

bi-hude / bî-hude

  • Boşuna, beyhude, boşu boşuna. (Farsça)

bihude / bîhude / بيهده

  • Boşuna, beyhude. (Farsça)

bikr

  • Bozulmamış, temiz.

bismil

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

bismil-şüde

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

Bolşevik / Çoğunlukçu.

  • bolşeviklik yanlısı kimse. bolşeviklikle ilgili olan.

bombardıman

  • Bomba, top gibi ağır silahlarla yapılan hücum. (Fransızca)

boykotaj

  • Boykot, boykot etme.
  • Boykot.

boykotaj etmek

  • Boykot etmek.

buhha

  • Boğaz kısılmak.

bühtür

  • Bodur, kısa boylu.

burc-u sevr

  • Boğa (öküz) burcu.

cam-ı tehi / cam-ı tehî

  • Boş kadeh.

celca'

  • Boynuzsuz koyun.

cemma

  • Boynuzsuz koyun.

ceste ceste

  • Bölüm bölüm, yavaş yavaş.

cevef

  • Bolluk.

cevf / جوف

  • Boşluk.
  • Boşluk. (Arapça)

cid / cîd

  • Boyun.

cihazat-ı muharribe

  • Bozgunculuk âletleri, silahları.

ciyet

  • Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.

cud-u icad / cûd-u icad

  • Bolca, çokça yaratma.

çünan

  • Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi. (Farsça)

çunin

  • Böyle. (Farsça)

cüz

  • Bölüm, parça.

cüz-i maksum / cüz-i maksûm

  • Bölünmüş parça.

da'fak

  • Bol ve geniş olan şey. Vâsi.

dahna

  • Boz renkli.

dahül

  • Bostan korkuluğu. (Farsça)

dain / dâin

  • Borç veren, alacaklı.

darb-ı unk

  • Boyun vurma.

dayin / dâyin

  • Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren..
  • Borç veren, alacaklı.

def-i fesat

  • Bozgunculuğu def etmek, ona engel olmak.

def-i mefasid

  • Bozgunculuk yapacak fiil ve sözlerden çekinme; fesatlıklardan kaçınma.

dejenere

  • Bozulma, soysuzlaşma. (Fransızca)
  • Bozulma, soysuzlaşma.

derece-i inkıyad

  • Boyun eğme derecesi.

derece-i inkıyad ve itaat

  • Boyun eğme ve itaat derecesi.

deşt

  • Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi. (Farsça)

deyn / دین

  • Borç.
  • Borç, hazır ve mevcûd olmayan mal.
  • Hazır olmayıp, ayrı olarak bulunduğu yeri bildirilmeyen her türlü mal ile hazır ise de ayrı olarak gösterilmeyen kıyemî (çarşıda benzeri bulunmayan, bulunsa da fiyatları farklı olan) mal.
  • Zekât verecek kimsenin elinde, yanında olmayıp başkasında bul
  • Borç.
  • Borç.
  • Borç. (Arapça)

dud / dûd / دود

  • Böcek, kurtçuk, kurt. (Arapça)

düyun / düyûn / دیون

  • Borçlar.
  • Borçlar. (Arapça)

ebad / ebâd

  • Boyutlar, uzaklıklar.

ebatıl / ebâtıl

  • Böğürler, yanlar.
  • Boş inanışlar.

ebleh / ابله

  • Bön. (Arapça)

eblehane / eblehâne / ابلهانه

  • Bön bön. (Arapça - Farsça)

eblehi / eblehî / ابلهى

  • Bönlük. (Arapça - Farsça)

ecr-i cezil / ecr-i cezîl

  • Bol mükafat.

ecr-i kesir / ecr-i kesîr

  • Bol ücret, mükâfat.

ecr-i naim / ecr-i naîm

  • Bolluğun, bereketin karşılığı, ücreti.

eda-yı deyn

  • Borç ödeme.

efkar-ı faside / efkâr-ı fâside

  • Bozulmuş fikirler.

efvac / efvâc / افواج

  • Bölükler. (Arapça)

ehl-i fesat

  • Bozgunculuk çıkaranlar.

eksiyye

  • Boza. (Farsça)

elta'

  • Boz dudaklı. Dişlerinin rengi değişmiş olan.

emr-i batıl / emr-i bâtıl / اَمرِ بَاطِلْ

  • Boş iş.

endam / endâm / اندام

  • Boy bos. (Farsça)

enisan

  • Boş ve mânasız yalan söz. (Farsça)

erbed

  • Boz renkli.

ercil

  • bot.: Ceviz-i hindi. Hindistan cevizi.

erkab

  • Boynu kalın olan adam veya arslan.

esas-ı faside

  • Bozuk esas, çürük temel.

esasat-ı faside / esâsât-ı fâside

  • Bozuk esaslar, çürük temeller.

esbab-ı tefrika

  • Bölünme, ayrılma sebepleri.

evkas

  • Boynu kısa olan.

eyzan

  • Böylece, kezâ, bunun gibi, yine böyle, bu da böyle.

ezlem

  • Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.

ezver

  • Boynu eğri olan kimse.

fasid / fâsid / فاسد

  • Bozuk.
  • Bozan, bozuk.
  • Bir ibâdetin, bâtıl olması, geçersiz olması. Bâtıl.
  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup, sıfatı uygun olmayan muâmele, akid.
  • Bozuk, yanlış.
  • Bozulmuş, bozuk. (Arapça)

fasıl / فَصِلْ

  • Bölüm.

fasit / fâsit

  • Bozuk.

fasl

  • Bölüm, mevsim.

fazah

  • Boz renkli olmak.

fellaz

  • Bostancı.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

ferah

  • Bol, geniş, vâsi'. Fazla, ziyade. Açık. (Farsça)

fermanber

  • Boyun eğen, itaat eden.

feş'

  • Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.

fesad / fesâd / فساد

  • Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)
  • Bozukluk, karışıklık.
  • Bozukluk, karışıklık, fitne, anarşi.
  • Bozukluk.

fesadat / fesadât

  • Bozukluklar, karışıklıklar.

fesat / فساد

  • Bozgunculuk.
  • Bozukluk, kötülük. (Arapça)

fesat ilka etmek

  • Bozgunculuk yapmak.

fesat şebekesi

  • Bozgunculuk ve fenalık yapan düşünce ağı, akımı.

fesh

  • Bozma, bozulma, dağıtma, dağılma, yürürlükten kalkma.
  • Bozma, kaldırma.

fevc

  • Bölük, takım, cemaat.

feyiz

  • Bolluk, bereket, lütuf.
  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.

feyz

  • Bolluk, bereket, mânevî gıda.

feyz-resan

  • Bolluk ve bereket getiren, feyiz bahşeden. (Farsça)

feyz-yab

  • Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan. (Farsça)

feyzi / feyzî

  • Bolluk ve berekete ait ve müteallik. Feyze mensub.

fikr-i fasid / fikr-i fâsid

  • Bozuk fikir, fâsid fikir.

fikr-i mefsedet

  • Bozgunculuk fikri.

firavan / firâvân / فراوان

  • Bol, çok, ziyade, aşırı, fazla. (Farsça)
  • Bol, çok. (Farsça)

fitnekarane / fitnekârane

  • Bozgunculuk yaparak, ara bozarak.

fıtrat-ı selime / fıtrat-ı selîme / فِطْرَتِ سَل۪يمَه

  • Bozulmamış yaratılış, karakter.
  • Bozulmamış sağlam yaratılış.

forma

  • Bölüm, elbise.

fuzuli / fuzulî

  • Boş, boşuna, lüzumsuz.

gabavet / gabâvet / غباوت

  • Bönlük, dangalaklık, kalınkafalılık. (Arapça)

gabi / gabî / غبى

  • Bön, dangalak, kalınkafalı. (Arapça)

gamare

  • Bönlük, ahmaklık, bilmezlik.

garamet / garâmet

  • Borçlanılan şeyi ödeme. Bir çeşit vergi.

garik / garîk / غریق

  • Boğulmuş. (Arapça)

gark / غَرْقْ

  • Boğma.
  • Boğulma.

gark eyleyen

  • Boğan, batıran.

gark olma

  • Boğulma.

gark olmak

  • Boğulmak.

gayr-ı mebzul

  • Bol olmayan; nâdir olan, az bulunan.

gazir / gazîr

  • Bol, çok, kesretli, ziyade, fazla.

gelu / gelû / گلو

  • Boğaz. (Farsça)
  • Boğaz. (Farsça)

gerdan / gerdân

  • Boyunla göğüs arası.

gerden / گردن

  • Boyun. (Farsça)

gerden-beste

  • Boynu bağlı. İtâatli. Boyun eğmiş. (Farsça)

gerdendade / gerdendâde

  • Boyun eğme.

gerdendade-i teslim / gerdendâde-i teslim

  • Boyun eğerek teslim olma.

gülubend

  • Boyna sarılan sargı, boğaz sargısı. (Farsça)

gürde

  • Böbrek. (Farsça)

gururiyet

  • Böbürlenme, kuruntuya kapılarak kendini yüksek görme.

gusl

  • Boy abdesti; dinin gerekli gördüğü hallerde maddî, mânevî temizlik için şartları dahilinde yıkanma.
  • Boy abdesti. Cünüb olan her kadın ve erkeğin, hayz (âdet) ve nifası (lohusalık hâli) sona eren kadınların ağzı ve burnu ile birlikte, iğne ucu kadar kuru bir yer kalmayacak şekilde, bütün bedenini yıkaması.

gusül

  • Boy abdesti.
  • Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.

güvaş

  • Boya, renk. (Farsça)

güzaf / güzâf

  • Boş, bîhude. Lüzumsuz. (Farsça)
  • Boş söz.

hakeza / hâkeza

  • Böylece, bunun gibi.

hakıne

  • Boğaz altındaki çukurcuk.

halel / خلل

  • Bozukluk, zarar.
  • Bozukluk. (Arapça)

haleldar / haleldâr / خللدار

  • Bozma, bozulma.
  • Bozma. Bozulma. Bozulmuş. (Farsça)
  • Bozulmuş, zarar görmüş.
  • Bozulmuş, bozuk. (Arapça - Farsça)
  • Haleldâr etmek: Bozmak, halel getirmek. (Arapça - Farsça)
  • Haleldâr olmak: Bozulmak, halel gelmek. (Arapça - Farsça)

haleldar etmek

  • Bozmak.

halelpezir / halelpezîr

  • Bozulan, Halel bulan. Eksik. Fesad kabul eden. Bozuk. (Farsça)

hali / hâlî / خالى / خَال۪ي

  • Boş, tenha.
  • Boş. (Arapça)
  • Hâlî kalmak: Geri durmak. (Arapça)
  • Boş.

hali kalma / hâli kalma

  • Boş kalma, onsuz olma.

hali kalmayan / hâli kalmayan

  • Boş kalmayan (yani her zaman bir kısım ihtilâlci insanlar bulunan).

halk / حلق

  • Boğaz. (Arapça)

hamun

  • Bozkır. Büyük sahra, düz ova. (Farsça)

hanık

  • Boğmak.

hankan

  • Boğmak suretiyle, boğarak.

hannak

  • Boğan, boğucu.

haşerat / haşerât

  • Böcekler.

haşere / حشره

  • Böcek.
  • Böcek, haşere. (Arapça)

hatal

  • Boş ve yaramaz söz.

havai / havâî

  • Boş; delilsiz.

havale / havâle

  • Borçlunun, alacaklıya, borcumu falan kimseden al deyip, alacaklının, bu teklife, sözleşme yerinde râzı olması. Ciro etme.

hazb

  • Boyamak.

heba / hebâ / هبا / هَبَا

  • Boşa gitme.
  • Boş. (Arapça)
  • Hebâ etmek: Yitirmek, yazık etmek, elden kaçırmak. (Arapça)
  • Hebâ olmak: Yitmek, yazık olmak, yok olmak. (Arapça)
  • Hebâya gitmek: Boşa gitmek, yazık olmak. (Arapça)
  • Boşa gitme.

heba-ender / hebâ-ender

  • Boşluk ve hiçlik içinde.

hebaen / hebâen

  • Boşu boşuna.

hebaen mensur / hebâen mensur

  • Boşu boşuna.

hebaen mensura / hebâen mensûra

  • Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış.
  • Boşuna harcanarak.

hebaenmensura / hebâenmensûrâ

  • Boşuboşuna.

heder / هَدَرْ

  • Boş yere, faydasız.
  • Boşa gitme, yok yere giden şey.
  • Boşa gitme.
  • Boşa gitme, telef olma.

heder etmek

  • Boş yere faydasız olarak kullanmak.

heder olan

  • Boşa giden.

heder olma

  • Boşa gitme, ziyan olup gitme.

heder saymak

  • Boş saymak, boşu boşuna gitmiş saymak.

hem-çünan

  • Böylece. (Farsça)

hem-kadd

  • Boyları birbirine eşit olan, uzunlukları aynı olan. (Farsça)

hemkadd / هم قد

  • Boydaş, aynı boyda. (Farsça - Arapça)

herze

  • Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı. (Farsça)
  • Boş, saçma sapan söz.
  • Boş söz.

hevam / hevâm

  • Böcekler.

hevamm / hevâmm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.
  • Böcekler.

hezimet / hezîmet / هزیمت

  • Bozgunluk, mağlubiyet.
  • Bozgun.
  • Bozgun. (Arapça)
  • Hezîmete uğramak: Bozguna uğramak. (Arapça)

hiç

  • Boş, değersiz.

hiçahiç / hiçâhiç

  • Bomboş.

hılk

  • Boğaz balgamı.

hilv

  • Boş oluş. Boşluk.

hinme

  • Boncuk adı.

hirase

  • Bostan korkuluğu. Korkutacak şey. (Farsça)

hırran

  • Boyun eğen, itaat eden, muti.

hisse

  • Bölünebilen bir mal veya şeyin her ortağa âit olan kısmı, ortaklardan her birinin hakkı, payı.

hizb / حِزْبْ

  • Bölüm, devamlı okunan yer.

hoşendam

  • Boyu bosu güzel ve düzgün olan. (Farsça)

huble

  • Boyuna takılan süs eşyası.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hulak

  • Boğaz ağrısı.

huleb

  • Bozrak bir ot ki, yer üzerine yayılır, sapı olmaz; yaprağını koparsalar sütü akar ve ekseriyâ geyik yer.

hulkum / حلقوم

  • Boğaz, gırtlak, ağızdan mideye giden yol.
  • Boğaz. (Arapça)

humsa

  • Boş böğürlü ve ince karınlı olmak.

huncur

  • Boğazın başı.

hunnak / hunnâk / خناق

  • Boğmaca. (Arapça)

hurumiyye / hurûmiyye

  • Bozuk Bâtıniyye fırkasının diğer bir adı. Bu sapık fırkada bulunanlar, birçok haramlara helâl dedikleri için, Hurûmiyye adını almışlardır.

huşkmağz

  • Boşkafalı, câhil. (Farsça)

huy

  • Boş ve hâli olmak.

hüzzet

  • Boyun.

i'tikad-ı fasid / i'tikad-ı fâsid

  • Bozuk inanç.

ibadiyye / ibâdiyye

  • Bozuk fırkalardan olan Hâriciyyenin kollarından biri.

ibtal / ibtâl

  • Bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.

ibtihac

  • Bolluk, bereket, mebzuliyet.

ibzal buyurulan

  • Bol miktarda, esirgemeden verilen.

ican

  • Boyun, unk.

icra dairesi

  • Borçlunun, alacaklıya karşı ödemekle yükümlü bulunduğu bir şeyi hukukî yollarla almasını sağlayan daire, kurum.

idaneten

  • Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.

iddiyan

  • Borçlanma, borca girme.

ifaza / ifâza

  • Bol bol akma, taşma.

ifsad / ifsâd / افساد

  • Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.
  • Bozma, fesada uğratma.
  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.
  • Bozma.
  • Bozma.

ifsad eden

  • Bozan.

ifsad edilen

  • Bozulan.

ifsad etme

  • Bozma, kötüye kullanma.

ifsad etmek

  • Bozmak.

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

ifsadat / ifsâdât

  • Bozmalar.

ifsat

  • Bozma.

ifsat komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran grup.

igdin

  • Bozulmuş, kokmuş, cılık (yumurta).

igram

  • Borç ödetme.

igtiram

  • Borç, diyet veya cerime verme.

ihbak

  • Boyun eğme, inkıyâd, yumuşaklıkla söz dinleme.

ihla / ihlâ / اخلا

  • Boş bırakma. Boşaltmak, hâli kılmak.
  • Boşaltma. (Arapça)

ihlal / ihlâl / اخلال / اِخْلَالْ

  • Bozma, karıştırma.
  • Bozma, sakatlama.
  • Bozma, lekeleme, halel getirme. (Arapça)
  • İhlâl edilmek: Bozulmak, halel getirilmek. (Arapça)
  • İhlâl etmek: Bozmak, halel getirmek. (Arapça)
  • Bozma.

ihlal edici / ihlâl edici

  • Bozucu, karıştırıcı.

ihlal etme / ihlâl etme

  • Bozma, sınırı aşma.

ihlal etmek / ihlâl etmek

  • Bozmak, karıştırmak.

ihlal etmeme / ihlâl etmeme

  • Bozmama, zarar vermeme.

ihlal etmemek / ihlâl etmemek

  • Bozmamak, karıştırmamak.

ihmal / ihmâl

  • Boş verme, önem vermeme.
  • Boşlama, savsaklama.

ıhtidab

  • Boyamak.

ihtinak / ihtinâk / اختناق

  • Boğulma. (Arapça)

ikale / ikâle

  • Bozma, yürürlükten kaldırma, feshetme; iki kişinin, aralarında yaptıkları herhangi bir akdi, anlaşmayı bozmaları.

ikraz / ikrâz / اقراض

  • Borç verme, ödünç verme. Bir kimsenin nakid para, hacim ölçüsü ile alınıp satılan malını, daha sonra mislini (benzerini) almak üzere bir şahsa vermesi.
  • Borç verme.
  • Borçlandırma, borç verme. (Arapça)

ikrazat

  • Borçlar. Borç vermeler.

iktizaz

  • Bozulup buruşma.

ılab

  • Boyunda olan uzun nişan.

ilha'

  • Boş şeylerle meşgul etmek. Gaflet.

imha

  • Bozmak, yok etmek, mahvetmek. Yıkmak. Zâil etmek.
  • Bozma, yıkma, yok etme.

imsal

  • Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.

imtihak

  • Bozulma.

imtisal ettirmek

  • Boyun eğdirmek.

indiras

  • Bozulma; silinme, zâil olma.
  • Bozulma, silinme.

infirag

  • Boşalma.

infisah

  • Bollaşma. Genişleme.
  • Bozulma, dağılma.

inhizam / inhizâm / انهزام

  • Bozulma, dağılma, yenilme.
  • Bozguna uğrama. (Arapça)

inkısam / inkısâm / انقسام

  • Bölünme.
  • Bölünme, kısımlara ayrılma.
  • Bölünme.

inkisam / inkisâm / انقسام

  • Bölünme. (Arapça)
  • İnkisâm etmek: Bölünmek. (Arapça)

inkısam eden

  • Bölünen.

inkısam etme

  • Bölünme, parçalanma.

inkıyad / inkıyâd

  • Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
  • Boyun eğme, mutî olma, itaat etme.
  • Boyun eğme, itaat etme.
  • Boyun eğme, itâat etme.
  • Boyun eğme, bağlanma.

inkiyad

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyad / انقياد

  • Boyun eyme.

inkıyad eden

  • Boyun eğen.

inkıyad etmek

  • Boyun eğmek, itaat etmek.

inkıyat

  • Boyun eğme, itaat etme.

insan-ı boşboğaz

  • Boşboğaz insan.

inşiab / inşiâb

  • Bölümlenme.

insibağ

  • Boyanma.
  • Boyanma.

irhab

  • Bollanma, bol olma. Genişleme.

islam / islâm

  • Boyun bükerek teslim olmak. Allahü teâlânın Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla bildirdiği emirler ve yasakları.

ısli' / ıslî'

  • Boynu ince ve başı fındık gibi yumruca olan yılan.

israfsız

  • Boş yere harcamadan yapılan.

ıstıbag

  • Boyanma.

istikraz / istikrâz / استقراض

  • Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.
  • Borçlanma.
  • Borçlanma. (Arapça)

istisa'

  • Bollaşma, bollanma, genişleme.

ittisa

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.

izmihlal / izmihlâl

  • Bozulup gitmek. Perişan olmak. Yok olmak. Görünmez hale gelmek.
  • Bozulma.

jajhay / jâjhây / ژاژخای

  • Boşboğaz, zevzek. (Farsça)

kaas

  • Boynu göğüse girmek.

kabil-i feyiz

  • Bolluğu, bereketi, lütfu kabul eden.

kabil-i taksim

  • Bölünebilen.

kabil-i teshir olmayan

  • Boyun eğdirilmesi mümkün olmayan.

kabile / kabîle / قبيله

  • Boy, kâbile. (Arapça)

kad / قد

  • Boy. (Arapça)

kadd / قد

  • Boy, bos.
  • Boy. (Arapça)

kadd ü kamet

  • Boy bos.

kadkeşide

  • Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış. (Farsça)

kallidna / kallidnâ

  • Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).

kamet

  • Boy bos, endam.
  • Boy.

kàmet

  • Boy, konum.

kamet / kâmet / قامت

  • Boy, endam.
  • Boy. (Arapça)

kankaris

  • Börek.

karz / قرض

  • Borç. (Arapça)

karzen

  • Borç, ödünç olarak.

kavz

  • Bozmak. Yıkmak.

kehmes

  • Boyu kısa olan.

kerir

  • Boğulmuş ses gibi bir ses.

kesir darbı

  • Bölme işleminde paydanın çarpılarak büyütülmesi.

keza

  • Böyle, böylece. Bu dahi öyle.
  • Böyle, böylece, bu dahi böyle.

kilaz

  • Bodur, tıknaz kimse.

kilye / كليه

  • Böbrek.
  • Böbrek. (Arapça)

kilyevi / kilyevî

  • Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.

kirm

  • Böcek kurdu. (Farsça)

kısım

  • Bölüm.

kısm

  • Bölüm.

kıyas-ı fasit / kıyas-ı fâsit

  • Bozuk kıyas, yanlış sonuç veren kıyas.

kof

  • Boş.

kuas

  • Boynun içine geçik olması.

kurneve

  • Boya otu.

kutme

  • Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ)

laf-ı güzaf

  • Boş yere söz. Boş lâkırdı. (Farsça)

lafıgüzaf / lâfıgüzâf

  • Boş söz.

lafügüzaf / lâfügüzâf / لاف و گزاف

  • Boş söz, zırva. (Farsça)

lahan

  • Bozulup kokmak.

laklaka / لقلقه

  • Boş laf. (Arapça)

lane-i harab / lâne-i harab

  • Bozulmuş yuva.

latail / lâtail

  • Boş, faydasız, abes, mânâsız.

layenfekk / lâyenfekk

  • Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.

layetecezza / lâyetecezza / lâyetecezzâ

  • Bölünmez. Parçalanmaz. Ayrılmaz. Tecezzi kabul etmez.
  • Bölünmez.

liin / liîn

  • Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.

lüvbiya

  • Börülce.

maani-i muallak / maâni-i muallâk

  • Boşlukta kalmış mânâlar.

madalyon

  • Boyuna takılan süs eşyası.

madem / mâdem

  • Böyle olunca.

mahall-i gark

  • Boğulma yeri.

mahalli / mahallî

  • Bölgesel.

mahnak

  • Boğazın boğacak yeri.

mahnuk

  • Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.

mahnukan

  • Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.

mahzu'

  • Boyun eğmiş.

mahzub

  • Boyanmış.

maksum / maksûm

  • Bölünmüş.

malihülya / mâlihülyâ

  • Boş hayâller, kara sevda.

malik-i kerim / mâlik-i kerîm

  • Bol ihsan ve ikram sahibi olan, herşeyin sahibi olan Allah.

malik-i rahim-i kerim / mâlik-i rahîm-i kerîm

  • Bol ihsan ve ikram sahibi; sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan herşeyin sahibi Allah.

mantuh

  • Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.

me'ne

  • Böğür, hâsıra.

mebhas

  • Bölüm.

mebzul / mebzûl / مبذول / مَبْذُولْ

  • Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.
  • Bolca bulunan.
  • Bol, çok, ucuz.
  • Bol. (Arapça)
  • Bol, ucuz.

mebzulen / mebzûlen / مبذولا

  • Bolca. (Arapça)

mebzuli / mebzulî

  • Bolluk, çokluk, kesret.

mebzuliyet / mebzûliyet / مبذوليت / مَبْذُولِيَتْ

  • Bolluk, çokluk.
  • Bolluk, çokluk.
  • Bolluk, çokluk, ucuzluk.
  • Bolluk. (Arapça)
  • Bolluk.

mebzuliyetle

  • Bolca, çoklukla.

medeniyet-i faside

  • Bozuk olan; insanları ve toplumları ifsad eden Batı medeniyeti.

medyun / medyûn / مدیون / مَدْيُونْ

  • Borçlu.
  • Borçlu, verecekli.
  • Borçlu. Vereceği bulunan.
  • Borçlu, borçlanmış kimse.
  • Borçlu. (Arapça)
  • Borçlu olan.

medyun olma

  • Borçlu olma.

mefasid / mefâsid

  • Bozguncular.

mefruk

  • Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.

mefsedet

  • Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.
  • Bozgunculuk, fesat, kötülük.

mehfak

  • Bol nesne.

mehr-i müeccel

  • Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.

menatık / menâtık / مناطق

  • Bölgeler. (Arapça)

menba-ı tefeyyüzat / menba-ı tefeyyüzât

  • Bolluk ve bereketler kaynağı.

menkuz

  • Bozulmuş.

meridyen

  • Boylam.

mes'al

  • Boğazda öksürecek yer.

mevadd-ı vahiye / mevadd-ı vâhiye

  • Boş, saçma şeyler, anlamsız maddeler.

mevt-i esved

  • Boğazı sıkılmak veya suya atılmak suretiyle husule gelen ölüm.

meyl-üt tahrib

  • Bozma ve yıkma isteği, meyli.

meylüttahrip

  • Bozma, yıkma eğilimi.

mezbuh / مذبوح

  • Boğazlanmış. (Arapça)

mezbuhane

  • Boğazlanırcasına, boğazlanan bir hayvan gibi.

micdar

  • Bostan korkuluğu. Korkuluk.

midra

  • Boynuzdan veya demirden çuvaldız gibi bir nesne. (Kadınlar onunla saçlarını düzeltip islâh ederler ve tarakla da tararlar.)

mihzab

  • Boyacıların elbise boyadıkları küp.

miktar-ı kamet

  • Boy ölçüsü.

minnet kabul etme

  • Borç altına girme, kendini borçlu hissetme.

mıntıka

  • Bölge.

mişya'

  • Boşboğaz. Çok konuşan.

muallak / مُعَلَّقْ

  • Boşlukta, askıda.
  • Boşlukta asılı duran.

muallakta / muallâkta

  • Boşlukta, havada.

mübtezel

  • Bol, ucuz, değersiz.

müdayene

  • Borç alıp vermek. Ödünç almak ve vermek.

müdayene ayeti / müdâyene âyeti

  • Borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet; Bakara Sûresinin 281. âyeti.

müfsid / مفسد / مُفْسِدْ

  • Bozan.
  • Bozucu. (Arapça)
  • Bozguncu.

müfsit

  • Bozguncu.

müfsitlerin hakikati

  • Bozguncuların gerçek yüzleri.

muhaddab

  • Boyanmış.

muhalli / muhallî

  • Boşaltan. Tahliye eden.

muharrece

  • Boynunda tasması olan köpek.

muhaya

  • Bölünemiyen bir şeyi nöbetleşe ve sıra ile kullanma.

muhazzab

  • Boyanmış, tahzib olunmuş.

muhill

  • Bozan.

muhtazı'

  • Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

muhtel

  • Bozuk, karışık.

muhtell

  • Bozuk, hasta.

münataha

  • Boynuzlu hayvanların birbiriyle vuruşması. Süsüşme.

müneccemen

  • Bölüm bölüm, parça parça.

münfesih

  • Bozulmuş, hükümsüz.

münhal

  • Boş, açık.
  • Boş, işsiz.

münhezim / منهزم

  • Bozguna uğramış.
  • Bozguna uğramış. (Arapça)
  • Münhezim olmak: Bozguna uğramak. (Arapça)

münkad

  • Boyun eğen.

münkasım

  • Bölünen.

münkasim

  • Bölünmüş olan, kısımlara ayrılmış.

münkasım / منقسم

  • Bölünmüş. (Arapça)
  • Münkasım olmak: Bölünmek, bölünmüş olmak. (Arapça)

murakkan

  • Bozulmuş, aradan çıkarılmış.

musabbag

  • Boyalı, boyanmış.

musahhar

  • Boyun eğdirme.

musahhar eden

  • Boyun eğdiren.

musahhar etmek

  • Boyun eğdirmek, emri altına almak.

musahhar kılmak

  • Boyun eğdirmek.

musahhar olma

  • Boyun eğme, itaat etme.

musahhar olmak

  • Boyun eğmek.

musahhariyet

  • Boyun eğmişlik.

müsrif

  • Boş yere malını harcayan, tutumsuz, Allah'ın (C.C.) razı olmayacağı şeylere parasını, malını ve zamanını harcayan.

müstakraza / مستقرضه

  • Borç alınan. (Arapça)

müste'rib

  • Borçlu.

müstevfir

  • Borçludan alacağını tamamen alan.

müstevsi'

  • Bollaşmış olan. Genişleyen.

mütefessih / متفسخ

  • Bozulmuş, kokuşmuş, çürümüş. (Arapça)

mütereddi / mütereddî

  • Bozulmuş soysuzlaşmış.

nahr

  • Boğazlama.

nahvet / نخوت

  • Böbürlenme. (Arapça)

nahvetfüruş

  • Böbürlenen, gururlanan. (Farsça)

nakz / نَقْضْ

  • Bozma, yok sayma.
  • Bozmak, çözmek, kırmak, bir sözleşmeyi yok saymak.
  • Bozmak, bir hükmü yok saymak.
  • Bozma.

nebatiyyun

  • Botanik bilginleri, botanik âlimleri.

necim necim

  • Bölüm bölüm, parça parça.

nefir / nefîr / نفير

  • Boynuzdan yapılmış boru. (Arapça)

nehih

  • Boğaz içinden gelen ses.

niza-i lafzi / niza-i lafzî

  • Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.

nuha'

  • Boyun kemiği içindeki murdar ilik.

nutuh

  • Boynuzuyla vuran davar.

pehlu / pehlû / پهلو

  • Böğür, yan. (Farsça)

puç-magz

  • Boş kafalı. (Farsça)

raa'

  • Boğazına hizmet eden adi insan.

ram / râm

  • Boyun eğme.
  • Boyun eğme.

rametmek

  • Boyun eğdirmek, itaate getirmek.

rebace

  • Bönlük, ahmaklık, biladet.

refagat

  • Bolluk içinde geçinme.

refah / refâh / رفاه

  • Bolluk, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.
  • Bolluk. (Arapça)

refahet

  • Bolluk, zenginlik, rahatlık.
  • Bolluk, rahatlık.

refez

  • Bölük bölük olan cemaat. (Çoğulu: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.

refig

  • Bolluk ve rahat içinde geçinen adam.

reha

  • Bolluk, zenginlik, kurtuluş.

reşik

  • Boyu, endamı lâtif ve güzel olan.

sabg

  • Boyama. Boyanma.

sadedili / sadedilî

  • Bönlük, saflık. (Farsça)

safdilane / safdilâne

  • Bönlükle, saflıkla. Safdillikle. (Farsça)

şaha

  • Boyunduruk. (Farsça)

sahife-i haliye / sahife-i hâliye

  • Boş sahife.

şahm

  • Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak.

saht

  • Boğazlamak.

sahtiyan

  • Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri. (Farsça)

saig

  • Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.

saigan

  • Boğazdan kolayca geçerek.

sakamet

  • Bozukluk, hastalık.

salif

  • Boynun genişliği, kalınlığı.

samer

  • Bozulup fena kokmak.

say'ariyye

  • Boyunda olan işaret.

saydelani / saydelanî

  • Boncukçu, çerçi.

se't

  • Boğmak.

seb'iyye

  • Bozuk fırkalardan biri olan İsmâiliyye fırkasının diğer bir adı. Bu fırka, şerîat (din) sâhibi peygamberlerin sâdece yedi tâne ve yedincisinin Mehdî olduğunu, ayrıca her asırda yedi imâmın bulunduğunu iddiâ ettikleri için bu isimle anılmışlardır.

şebur

  • Boru.

seces

  • Bozuk ve bulanık su.

şehlevend

  • Boylu boslu, güzel genç. (Farsça)

selamet-i kalb / selâmet-i kalb

  • Bozulmamış kalp.

seramac

  • Boyunduruk. (Farsça)

şerayin-i sübatiyye

  • Boynun iki tarafında olup kalbden gelen ve kafaya çıkan iki kalın atar damar.

serfüru

  • Boyun eğme.

serfuru etme / serfurû etme

  • Boyun eğme, itaat etme.

serv-i bülend / سرو بلند

  • Boyu servi gibi düzgün ve uzun olan sevgili.

set'et

  • Böy denilen zehirli böcek.

seta'

  • Boyunun uzun olması.

sevr burcu

  • Boğa Burcu.

sıbga

  • Boya.
  • Boya.

sıbğa

  • Boya.

sıbğat

  • Boya.

şık

  • Bölüm.

şikemperver

  • Boğazına düşkün.

şube / şûbe

  • Bölüm, kısım.
  • Bölüm, kısım.
  • Bölüm, kısım.

sulul

  • Bozulup fena kokmak.

ta'mir

  • Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek.

taaffün

  • Bozulma, kokuşma, çürüme.

taaffün etmiş

  • Bozulmuş, çürümüş.

tabi / tâbi

  • Boyun eğen, uyan.

tabur

  • Bölüklerden oluşan askerî birlik.

tagrim-i düyun

  • Borçların ödenmesi.

tahliye

  • Boşaltma, bırakma.

tahrib / تخريب

  • Bozma.

tahrif / tahrîf / تَحْر۪يفْ

  • Bozma, karıştırma.
  • Bozma, harflerle oynayarak aslını değiştirme.
  • Bozma, değiştirme.
  • Bozma.

tahrifat / tahrîfât / تَحْر۪يفَاتْ

  • Bozmalar.

tahrifçi

  • Bozguncu.

tahrifdarane / tahrifdârâne

  • Bozarak, değiştirerek.
  • Bozarak, bozarcasına.

tahrip edilme

  • Bozulma.

tahrip etme

  • Bozma, yok etme.

taife / tâife

  • Bölük, gurup.

taksim / taksîm / تَقْس۪يمْ

  • Bölüştürme.
  • Bölme.
  • Bölüştürme.

taksim etmek

  • Bölüştürmek.

taksim olunan

  • Bölüştürülen.

taksimat / taksimât / تقسيمات / taksîmât / تَقْس۪يمَاتْ

  • Bölmeler.
  • Bölümlendirme, bölme. (Arapça)
  • Bölüştürmeler.

taksit / taksît / تقسيط

  • Borç parçası, taksit. (Arapça)

talak / talâk / طَلَاقْ

  • Boşanma.
  • Boşama.
  • Boşama.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talak-name

  • Boşama kâğıdı. (Farsça)

talakname / talâknâme / طلاق نامه

  • Boşanma belgesi. (Arapça - Farsça)

tatlik / tatlîk / تطليق

  • Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
  • Boşama.
  • Boşamak, nikahı fesh etmek.
  • Boşama, talak verme.
  • Boşama. (Arapça)

tatvik

  • Boynuna gerdanlık takınmak.

tav' / طوع

  • Boyun eğme, itaat. (Arapça)

tayhan

  • Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.

tazyi-i evkat

  • Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.

te'diye-i deyn

  • Borç ödeme. Borcunu verme.

te'riş

  • Bozmak. Fitne çıkarmak.

te'vilat-ı faside / te'vilât-ı fâside

  • Bozuk ve yanlış te'viller, yorumlar.

teb'ız

  • Bölmek, bölük bölük etmek, bir kısma ait etmek, parçalamak.

teb'iz

  • Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek.

tecezzi / tecezzî / تجزی

  • Bölünme, parçalara ayrılma.
  • Bölünme, parçalanma, ayrışma. (Arapça)

tedayün

  • Borç edişmek.

tefessüh / تَفَسُّخْ

  • Bozulma, çürüme.
  • Bozulma.

tefrigat / tefrigât

  • Boşaltmalar.

tefrika verme

  • Bölücülük ve ayrımcılığa neden olma.

tehi / tehî

  • Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.
  • Boş.

telef / تَلَفْ

  • Boşa gitme.

telil

  • Boğaz.

telvin / telvîn / تلوین

  • Boyama. (Arapça)

temeddüh

  • Böbürlenme.

temeddüh etmek

  • Böbürlenmek, övünmek.

tena'um / تنعم

  • Bolluk içinde yaşama. (Arapça)

tenahnuh / تنحنح

  • Boğazını temizleme. (Arapça)

teneffuh

  • Boş lâflarla gururlanma.

tenvic

  • Borç edinmek.

teshir eden

  • Boyun eğdiren.

teshir etmek

  • Boyun eğdirmek.

teslim / تسليم

  • Boyun eğme.

tesviye-i deyn

  • Borç ödeme.

tetallu'

  • Boynunu uzatarak başını kaldırma.

tetavvuk

  • Boyuna gerdanlık gibi şeyler takma.

tevehhuk

  • Boynuna kement bağlamak.

tevilat-ı faside / tevilât-ı fâside

  • Bozuk ve yanlış yorumlar.

tohum-u fesad

  • Bozgunculuk tohumu.

tula

  • Boynun ön tarafı.

tulha

  • Boz renk.

üfçe

  • Bostan korkuluğu. (Farsça)

ülüm

  • Bölük, takım, cemaat. (Farsça)

unk

  • Boyun, gerdanlık, gerdan.

urş

  • Boğazın iki tarafında olan iki uzun etin birisi.

vafi ve kafi / vâfi ve kâfi

  • Bol bol yeter.

vafir / vâfir / وافر

  • Bol. (Arapça)

vahi / vâhî

  • Boş, anlamsız.

vaks

  • Boynu vurup kırmak.

valakadd / vâlâkadd

  • Boyu yüksek, uzun boylu. (Farsça)

vam / vâm / وام

  • Borç. (Farsça)
  • Borç. (Farsça)

vamcu

  • Borç arayan. (Farsça)

vamdar / vâmdâr / وامدار

  • Borçlu. (Farsça)
  • Borçlu. (Farsça)

vami / vamî

  • Borçlu. (Farsça)

varakkerdan

  • Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse. (Farsça)

vecibe / vecîbe

  • Borç hükmünde vazife.
  • Borç, zorunlu vazife, görev.

vufur / vufûr / وفور

  • Bolluk, çokluk, kesret.
  • Bolluk. (Arapça)

vüfur / vüfûr / وفور

  • Bolluk. (Arapça)

yal ü bal / yâl ü bâl

  • Boybos düzgünlüğü.

yemin-i lağv / yemîn-i lağv

  • Boş yere yemîn. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemîn etmek. Bunda günah ve keffâret yoktur.

yug

  • Boyunduruk. (Farsça)

yuğ / yûğ / یوغ

  • Boyunduruk. (Farsça)

za't

  • Boğmak. Boğazlamak.

zabih / zâbih / ذابح

  • Boğazlayan. (Arapça)

zann-ı fasid

  • Bozuk, yanlış zan.

ze'a'

  • Bölükler, fırkalar.

ze't

  • Boğmak.

zebh / ذبح

  • Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan damarından üçünü bir anda kesmek.
  • Boğazlama, kesme, kurban kesme.
  • Boğazlama. (Arapça)
  • Zebh edilmek: Boğazlanmak, kesilmek. (Arapça)
  • Zebh etmek: Boğazlamak, kesmek. (Arapça)

zebiha

  • Boğazlanmış veya kesilecek hayvan.

zel-cud

  • Bol bol ihsan eden, cud ve cömertlik sahibi.

zevk-i faside / zevk-i fâside

  • Bozuk zevk (zıddı, zevk-i selîm).

zevt

  • Boğmak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR