LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Boş ifadesini içeren 502 kelime bulundu...

bain talak / bâin talak

  • Boşamada kullanılan sözleri söyler söylemez, evliliği sona erdiren boşama.

la'b

  • Oyun, boş şey. Oyun ile boş yere vakit geçirme.

abes

  • Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi.
  • Anlamsız, boş.
  • Boş, faydasız şey.
  • Boş, saçma.

abesiyat

  • (Tekili: Abes) Faydasız ve boş şeyler.

abesiyyun

  • Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler. Zamanımızda Ekzistansializm "Varoluşculuk" adı altında yeniden ortaya çıkan bir varlık ve hayat felsefesidir. İki kola ayrılmıştır. Bunlardan uluhiyeti inkâr edenler, h

adem-i abesiyet

  • Boş ve anlamsız olmama.

adem-i abesiyyet

  • Abes olmayış. Faydasız ve boş olmamak.

adem-i hulüv

  • Boş olmama, tenha ve ıssız olmama.

adem-i tahayyüz

  • Boşlukta yer kaplamamak. Mekândan münezzeh oluş. Yer ile bağlı olmamak. Hacmi olmayış.

ahliya

  • (Tekili: Hali) Boş şeyler.

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

ahval-i şahsiye

  • Huk: Hakiki şahısların, hukuki varlıklariyle alâkalı olan hukuki durumlar. (Doğum, evlenme, boşanma, evlat edinme, ölüm hadiseleri gibi)

akciğer

  • Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.

akim / akîm

  • Beyhude, boş yere.
  • Kısır erkek veya kadın.

alamet-i ihmal / alâmet-i ihmal

  • İhmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti.

alayiş / âlâyiş

  • Boş süs ve debdebe, lüks yaşam.

ale-l-gafle

  • Dalgınlığa getirerek. Dalgınlığa gelerek, boş bulunarak.

ampul

  • İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. (Fransızca)
  • İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe. (Fransızca)

anakat

  • Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.

anarşi / اٰنَارْش۪ي

  • yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak. Başta hükümet olmamak. Hükümetinin otoritesi kalmamış olan bir milletin durumu.
  • Başıboşluk, kargaşa.

ar'ar

  • Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi.
  • Mc: Güzelin boyu bosu.

arazi-i haliye / arâzi-i hâliye

  • Boş, sahipsiz bırakılmış topraklar.

arazi-i mürfaka / arâzi-i mürfaka

  • Huk: Sokaklarda oturulacak yerler ve caddelerde boş bırakılan kısımlar. Yolculara ait terkedilmiş konak yerleri, kervansaraylar.

areometre

  • yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir çubuktan ibarettir.

ark

  • Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark.

arsa

  • (Çoğulu: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.

asfar

  • Sıfırlar. Boş şeyler.

asfer

  • Sarı, uçuk benizli. Soluk.
  • Kızıl.
  • Islık çalan.
  • Bomboş şey.

atalet / atâlet / عَطَالَتْ

  • (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
  • Boş durma, hareketsizlik.

atıl / âtıl / عَاطِلْ

  • (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel.
  • Bozulmuş.
  • Yazı yazmayı bırakan, faaliyet göstermeyip boş duran.
  • Boş duran.

atım

  • t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması.
  • Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe.
  • Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.

avare / avâre / âvâre / آوَارَه

  • Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz. (Farsça)
  • İşsiz, şaşkın, başıboş.
  • Başı boş.

avareser

  • Başıboş. (Farsça)

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

ayn-ı heva / ayn-ı hevâ

  • Boş istek ve arzunun tâ kendisi.

azade-ser

  • Başı boş. Hür.

bad-ı heva / bâd-ı hevâ

  • Hevâ ve heves. Eğlence. Bedava. Boş.
  • Boşu boşuna, faydasız.

bad-peyma

  • Başıboş, boş gezen, âvâre, serseri. (Farsça)

badbedest / bâdbedest / بادبدست

  • Eli boş, züğürt. (Farsça)

badıheva / bâdıhevâ

  • Boşu boşuna, bedava.

bağ

  • Büyük bahçe. Bostan. (Farsça)
  • Üzüm asmaları bulunan yer. (Farsça)
  • Üzüm asması. (Farsça)

bag-zar

  • Bağlık yer, bağ, bostan. (Farsça)

bagan

  • Bahçeler. Bostanlar. (Farsça)

bahil / bâhil

  • Avâre, başıboş, serseri.
  • Yularsız deve. Deyneği olmayan çoban.
  • İşsiz, avare, başı boş.
  • Yularsız deve.

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

bal / bâl

  • Kanat. (Farsça)
  • Kol, pazu. (Farsça)
  • Kol, cenah. (Farsça)
  • Üst, yukarı. (Farsça)
  • Boybos, endam. (Farsça)

batalet

  • Avarelik. İşsizlik.
  • Boş şeyler söylemek.
  • Bahadırlık. Cesurluk. Cesâret.

batıl / bâtıl / باطل

  • Fânî, geçici, devamlı olmayan, yok olan.
  • Abes, boş, boşuna, sebebsiz yere, yok yere.
  • Hırsızlık, gasb, kumar gibi dînin helâl etmediği, izin vermediği kazanç yolu.
  • Şirk, putlara tapmak.
  • Boş, yalan, çürük.
  • Hükümsüz. (Arapça)
  • Boş. (Arapça)

batıl itikad / bâtıl itikad

  • Gerçek dışı, boş inanç.

battal

  • Boş. Hükümsüz.
  • İşsiz.
  • Metrûk. Kullanılmaz. olan.
  • Bâtıl. Mensuh ve mefsuh.
  • Faydasız.
  • Pek büyük. Hantal.

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

behlel

  • Abes, boş boşuna. Batıl, beyhude.

behr

  • Nasip.
  • Galip olmak.
  • Nefesi tutulmak.
  • Ümidin boşa çıkması.
  • Felâket, musibet.
  • Uzaklık, mesafe.

belka'

  • Tenha çöl. Harap ve boş yer.
  • Yazı.
  • Yalan yere yemin etmek.
  • Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler.
  • Bir hurma cinsi.

bend-rug / bend-rûg

  • Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur. (Farsça)

berbar

  • Evin dam kısmında bulunan oda. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)
  • Kemeriye. (Farsça)
  • Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir. (Farsça)

berhava

  • (Berhevâ) Boş, faydasız. (Farsça)
  • Havaya uçurulmuş. Havaya gitmiş. (Farsça)
  • Havaya savrulma, boşa gitme.
  • Boşa gitme.

berhun / berhûn

  • Çember, daire, ortası boş olan yuvarlak nesne. (Farsça)
  • Hisar, varoş, duvar veya bostan kenarlarına ve tarla aralarına çalıçırpı ve diken ile yapılan çit. (Farsça)
  • Küçük ev, oda, hücre. (Farsça)

beşanika

  • Boşnaklar.

besatin / besâtin / besâtîn

  • (Tekili: Bostan) Bostanlar.
  • Bostanlar.
  • Bostanlar, bağlar, bahçeler.

besatin-i cinan

  • Cennet bostanları. Cennet bahçeleri.

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

beyhan

  • Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.

beyhuc / beyhûc

  • Höyük. (Tarlada ve bostanda dikerler.)

beyhude / beyhûde / بيهوده / بَيْهُودَه

  • Boşu boşuna.
  • Boşuna, faydasız.
  • Boşuna. Boş yere. Faydasız. (Farsça)
  • Boşuna, faydasız.
  • Boş, boşuna. (Farsça)
  • Boşuna.

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bezer

  • Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.

bi-hude / bî-hude

  • Boşuna, beyhude, boşu boşuna. (Farsça)

bi-sebeb / bî-sebeb

  • Sebepsiz, boşuna, yok yere. (Farsça)

bi-sud / bî-sud

  • Faydasız, boş, neticesiz. (Farsça)

bi-tail / bî-tail

  • Menfaatsiz, faydasız. İşe yaramaz, boşuna. (Farsça)

bihude / bîhude / بيهده

  • Boşuna, beyhude. (Farsça)

bisud / bîsud

  • Faydasız, boş, neticesiz.

bıtr

  • Bir şeyin boş yere zâyi olması.
  • İnkâr etmek.

biza'

  • Birisine kaba muamelede bulunma.
  • Faydasız, boş yaramaz söz.

bizlah

  • Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.

bızr

  • Beyhûde, boşu boşuna.

boşanmak

  • Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse (Türkçe)

bostan-ı hilkat

  • Yaratılış bostanı, bahçesi.

bostan-ı huda / bostan-ı hudâ

  • Huda'nın, Allah'ın bostanı meâlinde olup, İlâhî güzellikleri ve tecelli-i İlâhînin aksettiği yer mânâsında kullanılır. "Vahidiyet mertebesi" diye de söylenmiştir. (Farsça)

bostan-ı kemalat / bostan-ı kemâlât

  • Olgunluklar bostanı, mükemmellikler bahçesi; yani mükemmelliklerin yetişip olgunlaşmasına vesile olan ortam.

buk'a

  • Yer parçası, ülke.
  • Boş ve ıssız yer.
  • Sağlam ve büyük bina.
  • Benek leke.

bülkut

  • (Çoğulu: Belâki) Bir hurma cinsi.
  • Ot ve su olmayan harap ve boş yer.
  • Yalan yere yemin etmek.

butlan / butlân / بطلان

  • Haksızlık. Bâtıl olma. Boş ve abes olmak. Hak olmamak.
  • Boşluk, anlamsızlık. (Arapça)
  • Yalan. (Arapça)

butul

  • Çürüklük, boşluk, beyhudelik.

cadis

  • Viran, harap, yıkık.
  • Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.

caliz

  • Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası. (Farsça)

cam-ı tehi / cam-ı tehî

  • Boş kadeh.

cev'an

  • (Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş.

cevf / جوف

  • Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu.
  • Orta, yarı.
  • Kof.
  • Boşluk, oyuk, çukur.
  • Orta yarı.
  • Boşluk.
  • Boşluk. (Arapça)

cevv / جو

  • Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ.
  • Ev veya odanın içi.
  • Hava boşluğu, gök.
  • Gök boşluğu.
  • Hava. (Arapça)
  • Boşluk. (Arapça)

cevv-i feza

  • Uzay boşluğu.

cevv-i hava

  • Hava boşluğu, atmosfer.

cevv-i heva / cevv-i hevâ

  • Hava boşluğu.

cevv-i sema / cevv-i semâ

  • Gökyüzü. Gök boşluğu. Fezâ. (Cevv-i âsuman da denir.)

cevvi / cevvî

  • Gök boşluğuna âit. Cevve dâir.

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cism

  • Boşlukta yer kaplayan şekil almış veya başka bir şekle giren madde.
  • Beden, vücûd.

cüfaen

  • Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.

cüff

  • İçi boş olan şey. Kof.
  • Dimağa işlemiş olan baş yarığı.
  • Hurma çiçeğinin kabuğu.
  • Cemaat, topluluk.
  • Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.

cüfre

  • Bir şeyin ortası. Mezar.
  • Boşluk. Çukur.
  • Göğsün içerisi. Sadır.

cümhure

  • İçi boş kemik.

çürütme

  • Bir düşüncenin, bir davanın boşluğunu, anlamsızlığını ortaya koyma.

dağdağa

  • Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.
  • Gıcıklamak.

dahül

  • Bostan korkuluğu. (Farsça)

dayic

  • Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse.

delh

  • Heder olmak, boşa ve faydasız olarak gitmek.

ebatıl / ebâtıl

  • Bâtıl ve boş şeyler.
  • Boş inanışlar.

ebtal

  • (Çoğulu: Ebâtil) İnsanın böğrü.
  • En boş. Boşuboşuna. Çok bâtıl.

ecvef

  • Ortası boş. Kof.
  • Mc: Boş kafalı. Çok cahil.
  • Gr: Ortasında harf-i illet sayılan elif, vav, yâ harfleri bulunan fiil kökü.

efhas

  • (Tekili: Fahs) Her şeyin içleri, boşlukları.

efkar-ı batıla / efkâr-ı batıla

  • Asılsız, boş düşünceler.

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

egzost

  • ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.

ehva

  • Nefis arzuları, boş istekler.

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

emr-i batıl / emr-i bâtıl / اَمرِ بَاطِلْ

  • Boş iş.

enabib

  • (Tekili: Ünbube) Kamış gibi boğum, boğum olan şeyler. İçi boş olan fen âletleri, borular.

endaht

  • (Endâhten. den) Atmak. İlka etmek. (Farsça)
  • Silâh boşaltmak. (Farsça)
  • Atmak, silâh boşaltmak.

endaht edilen

  • Atılan, silâh boşaltılan.

endam / endâm / اندام

  • Boy bos. (Farsça)

enisan

  • Boş ve mânasız yalan söz. (Farsça)

eramil

  • (Tekili: Ermele) Bekârlar. Dul kadınlar. Kocaları ölmüş veya boşanmış kadınlar.

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn

  • En aşağı yer. Zaiflik, yaşlılık, boy bos, akıl ve anlayışın gidip çocuk gibi olmak, amel ve iş yapmaktan kesilip, sevâb kazanacak bir şey yapamaz hâle gelmek, erzel-i ömür. Cehennem'in aşağısı.

etraf-ı feza

  • Uzay boşluğu.

evagi

  • (Tekili: Agıye) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su akıtılacak yerler.

evham-ı faside / evhâm-ı fâside

  • Asılsız, boş kuruntular.

eytal

  • (Çoğulu: Eyatil) Boş böğürlü.

fa'aliyet

  • İş görmek, çalışmak. Boş durmayış.

faliz / falîz

  • (Çoğulu: Fevâliz) Bostan.

fantaziye / fantâziye

  • yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.
  • Yalandan gösteriş, boş debdebe.

farfara

  • Hafif meşreplik, boş gürültü.

farig

  • İşini bitirmiş, boş kalmış, alâkasını kesmiş, rahat, vazgeçmiş, çekilmiş.
  • Fık: Tasarrufu altında olan mülkün kullanma ve tasarruf hakkını başkasına devreden.

fariğ / fâriğ / فارغ

  • Vazgeçmiş, çekilmiş.
  • Rahat, âsûde.
  • Boş, işini bitirmiş, işsiz.
  • Boş. (Arapça)
  • Rahat, huzurlu. (Arapça)
  • Vazgeçen. (Arapça)

fellaz

  • Bostancı.

ferag

  • Vaz geçmek. Hiç bir şeyle meşgul olmayıp dinlenmek.
  • Boşaltma.

ferağ / ferâğ / فراغ

  • Bırakma, terk etme, vazgeçme. (Arapça)
  • Boş durma. (Arapça)
  • Ferâğ etmek: Bırakmak. (Arapça)

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

ferah-dehen

  • Geveze, boşboğaz. (Farsça)
  • Geniş ağızlı, ağzı büyük. (Farsça)

ferisa / ferîsa

  • (Çoğulu: Feris-Ferâyis) Boş böğür ile kürek arasındaki et.

fesc

  • Her nesnenin boşu.

fetret / فَتْرَتْ

  • İki dönem arasındaki boşluk zamanı.

feyayih

  • (Tekili: Feyhâ) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.

feza / fezâ

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.
  • Uzay; ucu bucağı bulunmayan boşluk, kâinatın sonsuz genişliği.

feza-neverd

  • Fezâda dolaşan, boşlukta giden. (Farsça)

feza-yı gayr-ı mahdude

  • Sınırsız uzay boşluğu.

feza-yı gayr-ı mütenahi / fezâ-yı gayr-ı mütenâhî

  • Sonsuz uzay boşluğu, uçsuz bucaksız gök.

feza-yı kainat / feza-yı kâinât / فَضايِ كَائِنَاتْ

  • Kâinattaki uzay boşluğu.

feza-yı namütenahi / feza-yı nâmütenâhi

  • Sonsuz uzay boşluğu.

feza-yı ulvi / feza-yı ulvî / فَضايِ عُلْوِي

  • Yüksek uzay boşluğu.

firdevs

  • Cennet. Cennette altıncı kat.
  • Bostan.

fudul / fudûl

  • İhtiyâçtan fazla, lüzumsuz ve boş şeyler.

fürce

  • Medhal, girecek yer, boşluk, açıklık, çatlaklık.

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

füruc

  • Çatlaklık, yarık.
  • Geçit, kapı.
  • Boşluk.
  • Ayıp, kusur.

fuzuli / fuzulî / fuzûlî / فضولى

  • Boş, boşuna, lüzumsuz.
  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi
  • Zevzek, boşboğaz. (Arapça)
  • Gereksiz, boşuna, fazladan. (Arapça)

gaflet

  • Gafillik, boş bulunma, dalgınlık, ihtiyatsızlık.

gasase

  • (Gasis-Gususe) Davarın zayıf olması.
  • Sözün boş ve faydasız olması.
  • Yaradan irinin akması.

gayret-i batıla / gayret-i bâtıla

  • Faydasız ve boşu boşuna uğraşma.

gırre

  • Gaflet. Boş bir şeye aldanan.
  • Tevbeyi sonraya bırakıp, aldanan. Övünen, gururlu. Gâfil. İşe yaramaz.

gul

  • Boş ve virane yerlerde bulunan ve helâk edici olan bir cin tâifesi. İfrit, hortlak.
  • Ölüm.
  • Belâ.

gurur

  • Kibir, boş yere güvenmek.
  • Kibir. Boş yere güvenmek.
  • Kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak.

güşadname

  • Padişah fermanı. (Farsça)
  • Boşanma vesikası. (Farsça)

güsiste-mehar

  • (Güsisteinan) Yuları kopmuş.
  • Mc: Kayıtsız, mes'uliyetsiz, başıboş.

güzaf / güzâf / گزاف

  • Boş, bîhude. Lüzumsuz. (Farsça)
  • Boş söz.
  • Saçma sapan, ipe sapa gelmez, boş, beyhude. (Farsça)

habhabi / habhabî

  • İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.

hacim

  • Oylum, bir cismin uzayda doldurduğu boşluk.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hafs

  • Her nesnenin boşu.

haib

  • Bir işte emeği boşa giden, istediğini elde edemeyen.

hal'

  • Kaldırma. Kal' etme.
  • Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek.
  • Mansıb ve mesnetten ihraç etmek.
  • Elbise gibi şeyleri soymak.
  • Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek.
  • Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.

hal' edilme

  • Hükümdarın tahttan indirilmesi.
  • Boşanmış olmak.
  • Kovulmuş olmak.

hala / halâ / خلا

  • Tuvalet. (Arapça)
  • Boş. (Arapça)

hala' / halâ'

  • Boş, hâli.
  • Ayak yolu, abdesthane.
  • Devenin çökmesi.

halel

  • Bozukluk. Eksiklik.
  • Başkası tarafından verilen zarar.
  • İki şeyin aralığı. Boşluk. Açıklık.

halevat

  • (Tekili: Halâ) Halvetler, boşluklar.
  • Yalnız bulunulacak yerler.

hali / hâlî / خالى / خَال۪ي

  • Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
  • Bir şeyden uzak, boş, ıssız.
  • Boş, tenha.
  • Boş. (Arapça)
  • Hâlî kalmak: Geri durmak. (Arapça)
  • Boş.

hali kalma / hâli kalma

  • Boş kalma, onsuz olma.

hali kalmayan / hâli kalmayan

  • Boş kalmayan (yani her zaman bir kısım ihtilâlci insanlar bulunan).

hali'

  • Boşanmış erkek, zevcesini şer'an terketmiş adam. (Müennesi: Hâlia'dır.)
  • İtaatsız, isyan eden, utanmaz, kayıtsız, hayasız.
  • Kovulmuş.
  • Soyulmuş.

haliyen

  • (Hâli. den) Boş olarak, boş olduğu hâlde.

haliyye

  • Bağından boşanmış deve.
  • Yabancı bir yavru emziren deve.
  • Büyük gemi.
  • Arı kovanı.
  • Ahlâktan kinâyedir.
  • (Çoğulu: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.

halka

  • Ortası boş yuvarlak şekil.
  • Dâire şeklinde olan şey.

ham

  • Olmamış, pişmemiş, çiğ. (Farsça)
  • Nâfile, beyhude, boşuboşuna. (Farsça)
  • İşlenmemiş, üzerinde çalışılmamış. (Farsça)
  • Acemi kimse, tecrübesiz. Terbiye görmemiş kişi. (Farsça)

hana

  • Yaramaz ve boş sözler konuşmak.

hani'

  • Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.

hansir

  • (Çoğulu: Hanâsir) Yaramaz, boş, faydasız.
  • Bir yerden taşınan veya göçen kimseler, eşya ve elbiselerini yükletip gittiklerinde yerde kalan kıymetsiz şeyler.

harbele

  • Kuyulardan su çekmeğe mahsus dolap. Bostan dolabı. (Farsça)

harbüze-zar

  • Karpuz kavun bostanı.

hasir / hasîr

  • Hüsranda olan. Sapıtan, dalâlete giden. Azgın.
  • Eli boş. Müdafaasız. Çaresiz.

hasirun / hâsirun

  • Zarar ve ziyana uğrayanlar. Eli boş kalanlar.

hatal

  • Boş ve yaramaz söz.

hatemkari / hatemkârî

  • Bir sathın "yüzeyin" üzerine süs şekilleri oyarak meydana getirilen boşlukları, o satha benzeyen başka bir madde veya mâdenle doldurmak suretiyle yapılan tezyinât.

hava'

  • Hâli olmak, boş olmak.
  • Düşmek, sâkıt olmak.

havai / havaî / havâî

  • (Çoğulu: Havâiyât) Havaya âit ve müteallik. Hava ile alâkalı.
  • Heves ve nefis hesabına olan, boşuna veya çirkin. Günahlı iş. Nefsâni hâl ve hareketler.
  • Boş; delilsiz.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

haviye

  • Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer.
  • Sâkıt. Göçük, çökük.

havsala

  • Zihnin bir şeyi kavrama derecesi. Anlayış. Akıl.
  • Tıb: Kuş kursağı. Karın boşluğu. Cevf.
  • Mide.

haymana

  • Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer.
  • Ankara'nın bir kazası.

heba / hebâ / هبا / هَبَا

  • İnce toz.
  • Boş. Beyhude. Nâfile. Faydasız. İsraf. Ziyan.
  • Aklı az olan.
  • Toz, zerre.
  • Boş, nafile.
  • Faydasız, boş.
  • Boşa gitme.
  • Boş. (Arapça)
  • Hebâ etmek: Yitirmek, yazık etmek, elden kaçırmak. (Arapça)
  • Hebâ olmak: Yitmek, yazık olmak, yok olmak. (Arapça)
  • Hebâya gitmek: Boşa gitmek, yazık olmak. (Arapça)
  • Boşa gitme.

heba-ender / hebâ-ender

  • Boşluk ve hiçlik içinde.

hebaen / hebâen

  • Boşu boşuna.

hebaen mensur / hebâen mensur

  • Boşu boşuna.

hebaen mensura / hebâen mensûra

  • Boşuna olarak. Faydasız yere dağılmış.
  • Boşuna harcanarak.

hebaenmensura / hebâenmensûrâ

  • Boşuboşuna.

hecef

  • Yaşlı devekuşu.
  • Ağır ve boş kimse.

heder / هدر / هَدَرْ

  • Boşa gitme. Yok yere faydasız giden.
  • Ölüme giden.
  • Boş yere, faydasız.
  • Boşa gitme, yok yere giden şey.
  • Boşa gitme.
  • Yazık olma, boşa gitme. (Arapça)
  • Heder etmek: Yazık etmek, yitirmek, boşa harcamak. (Arapça)
  • Heder olmak: Yazık olmak, yitmek, kaybolmak. (Arapça)
  • Boşa gitme, telef olma.

heder etmek

  • Boş yere faydasız olarak kullanmak.

heder olan

  • Boşa giden.

heder olma

  • Boşa gitme, ziyan olup gitme.

heder saymak

  • Boş saymak, boşu boşuna gitmiş saymak.

herze

  • Boş söz. Saçmasapan söz. Boş lâkırdı. (Farsça)
  • Boş, saçma sapan söz.
  • Boş söz.

herzekarane / herzekârane

  • Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. (Farsça)

herzevat

  • (Tekili: Herze) Herzeler, mânâsız ve boş sözler.

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

heva

  • (Çoğulu: Ehviye) İki şeyin arasının uzaklığı.
  • Yer ile gök arası.
  • Yukarıdan aşağıya inmek.
  • Her bir boş, ıssız yer.

heva vü heves

  • Zevk ve şehvetler. Boş ve geçici şeyler.

hevacir

  • (Tekili: Hâcire) Günlerin en sıcak olan anları.
  • Göçenler, göç yapanlar, hicret edenler.
  • (Hücr) Hezeler, hezeyanlar, boş ve mânasız sözler.

hevesat

  • Arzu ve nefsâni emeller. Boş, bâtıl ve günahlı şeylere dâir olan istekler. Hevesler. (Farsça)

hezr

  • Saçmasapan, boş ve mânâsız söz.

hiç

  • Boş, değersiz.

hicab-ı kalb

  • Kalbin boşlukları arasındaki zarların her biri.

hiçahiç / hiçâhiç

  • Hiç. Yok. Bomboş. (Farsça)
  • Bomboş.

hikmet-i muzahrefe

  • Görünüşte güzel ve süslü, gerçekte içi boş ve çürük felsefe.

hillet

  • Bir yere konup istirahat eden cemaat.
  • Yorgunluk. Kırgınlık.
  • Boşanmış kadının iddet müddetinin sona ermesi.

hilv

  • Boş oluş. Boşluk.

hirase

  • Bostan korkuluğu. Korkutacak şey. (Farsça)

hitr

  • Faydasız ve mânâsız söz, boş lâf, yalan.

hoşendam

  • Boyu bosu güzel ve düzgün olan. (Farsça)

hul'

  • Zevceyi mal karşılığında boşamak.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,
  • İslâmî nikâh hükümlerine göre üç defâ boşanmış bir kadının, tekrar aynı adam tarafından alınabilmesi için; başka bir erkek tarafından nikâhlanıp, düğün ve vaty olduktan sonra boşanması.

huluvv

  • Boş olmak, hâlî oluş. Boşluk. Boşta olmak.
  • Huk: Tarafların anlaşarak evlilik hayatlarına son vermeleri.
  • Huk: Bir gayr-i menkulün, muayyen bir bedel ile kiralanmış olmasından doğan kiracılık hakkı ve menfaati.
  • Hava parası adıyla verilen meblağ.

humbara

  • Küçük küp. (Farsça)
  • Ask: Demir veya tunçtan dökülmüş, içi boş ve yuvarlak olarak yapılan ve içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topu veya elle atılan harp aleti. Havan topu ile atılana havan humbarası, elle atılana da el humbarası denirdi. (Farsça)
  • Para biriktirmek için kullanılan topr (Farsça)

humsa

  • Boş böğürlü ve ince karınlı olmak.

hunzub

  • Şişman gövdeli, boş konuşan kadın.

huşkmağz

  • Boşkafalı, câhil. (Farsça)

hutam-ı dünya / hutâm-ı dünya

  • Bu fani dünyanın muvakkat ve boş malı mülkü.

huy

  • Boş ve hâli olmak.

huza'bil / huza'bîl

  • (Çoğulu: Huz'a) Batıl şeyler. Halkı güldürecek boş şeyler, nesneler.

ibtal / ibtâl

  • Bozma, boşa çıkarma, uyuşturma.

ibtale

  • Bâtıl ve boş şey.

ibtaliyyat

  • İşe yaramıyan, boş sözler.

idaa / idâa

  • Zâyi etmek. Boşuna harcamak.

idaa-i vakt / idâa-i vakt

  • Vaktini boşa geçirmek. Vaktini zâyi etmek.

iddet

  • Bekleme müddeti.
  • Sayılmış. Madud.
  • Cemaat.
  • Hıfz.
  • Fık: Kocasından ayrılan kadının, başkası ile evlenebilmesi için, üç defa hayız görüp temiz oluncaya kadar geçen zaman. (Kocasından boşanırsa 100 gün, kocası ölürse 130 gün.)
  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.
  • Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.

iddet-i eşhür

  • Ay hesabıyla iddet beklemek. Boşanma tarihinden itibaren hür ise üç ay, cariye ise birbuçuk ay bekler.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

iddiai / iddiaî

  • İddia ile alâkalı. Şahitsiz, delilsiz ve boş söz.

ifrag

  • Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek.
  • Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.

ifrağ / ifrâğ / افراغ

  • Bir şeyi kalıba dökme, boşaltma.
  • Dökme, boşaltma. (Arapça)

ihdar

  • (Heder. den) İptal etme, battal etme, hükümsüz bırakma.
  • Boşa harcama.

ihla / ihlâ / اخلا

  • Boş bırakma. Boşaltmak, hâli kılmak.
  • Boşaltma. (Arapça)

ıhla'

  • Hâli etmek, boşaltmak.

ihmal / ihmâl

  • Boş verme, önem vermeme.
  • Boşlama, savsaklama.

ihtila'

  • (Kadın) Nikâhı bozdurma. Kadın mehrinden vazgeçip veya çok para vererek kocasından boşanması.

ıkva'

  • Ev boşalmak.
  • Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.

ılgamak

  • At başıboş olarak dörtnala koşması.

ılgar

  • Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın.
  • Başıboş hayvanın dörtnala koşması.

ilha'

  • Boş şeylerle meşgul etmek. Gaflet.

imate-i vakt

  • Vakit öldürme. Boşu boşuna zaman harcama.

imsal

  • Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.

infirag

  • Boşalma.

infirag-ı cüz'i / infirag-ı cüz'î

  • Bir sıvının kısmen boşaltılması.

infitah

  • Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, Hı, Zel, Vav, Cim, Dal, Sin, Ayın, Te, Fe, Ze, Kef, Lem, Ha, Se, Kaf, He, Şın, Ra, Be, Gayın, Ya

insan-ı boşboğaz

  • Boşboğaz insan.

ishab

  • Çok söylemek.
  • Türlü şeylerden renk değiştirmek.
  • Bir şeye fazla tama' etmek.
  • Kuyu kazıp suyu bulamamak.
  • Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi.
  • Kuzu, anasını emmek.
  • Duvarı başı boş salıvermek.

israf

  • Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • En lüzumlu aslî vazifeleri bırakıp en lüzumsuz veya zararlı şeylerle meşgul olarak ömrünü veya gençliğini boş yere harcamak.

israfsız

  • Boş yere harcamadan yapılan.

istifrağ

  • Kusma; içindekini dökme, boşaltma.

istihlak / istihlâk

  • Boş yere harcamak.
  • Yeyip bitirmek.
  • Müstahsilin yaptığı istihsali alıp kullanmak.

istıtlak

  • İç sürgünü olma. Amel olma, ishal olma.
  • Boşanmayı isteme.

ıtlak / ıtlâk

  • Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak.
  • Boşama. Boşanma. Afvetmek.
  • Salıverme.
  • Boşama.
  • Soyutlama, söyleme, kullanma.

ıtlak-ı inan

  • Dizginini salıverme. Başıboş bırakma.

ıtlal

  • Havâle olma, birşey üzerine yüklenme.
  • Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme.

izaa-i vakt / izâa-i vakt

  • Zamanını boş yere harcama, vakit kaybetme.

jajha

  • Saçma sapan söyliyen. Mânâsız ve boş konuşan. (Farsça)

jajhay / jâjhây / ژاژخای

  • Boşboğaz, zevzek. (Farsça)

jajhayan

  • Saçma sapan söz söyleyenler. Mânâsız ve boş konuşanlar. (Farsça)

kadd

  • Boy, bos.

kadd ü kamet

  • Boy bos.

kadı

  • Tanzimat'a kadar her türlü davaya, Tanzimat ile Medeni Kanun arasındaki dönemde ise yalnız evlenme, boşanma, nafaka, miras davalarına bakan mahkemelerin başkanları.

kafh

  • Başa vurmak.
  • İçi boş olan şeyi vurmak.

kakuze

  • (Çoğulu: Kavâkiz) Boş maşrapa.

kamet

  • (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan.
  • Boy. Boy-bos. Endam.
  • Boy bos, endam.

kamet-i himmet

  • Himmetin endamı; gayretin boyu bosu, derecesi.

kara

  • (Çoğulu: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı.
  • Su ile karışmış süt.

katne

  • Kırkbayır.
  • Boş.

kavakiz

  • (Tekili: Kakuze) Boş maşrapalar.

kavliyyat

  • Kaviller, kuru lâflar, boş sözler.

kelh

  • Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka "eşk" derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.)

keyfemayeşa / keyfemâyeşâ

  • Kendi keyfince, keyfi nasıl isterse, başıboş.

kinaye lafızlar / kinâye lafızlar

  • Birkaç mânâda kullanılan kelimeler. Hem boşamada hem de başka yerde kullanılan sözler.

klüp

  • ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.

kof / قُوفْ

  • İçi boş. Kovuk.
  • Aklı ve ilmi olmayan. Câhil.
  • Boş.
  • İçi boş.
  • İçi boş.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

la-ya'ni / lâ-ya'ni

  • Mânasız, boş.

laf-ı güzaf

  • Boş yere söz. Boş lâkırdı. (Farsça)

lafıgüzaf / lâfıgüzâf

  • Boş söz.

lafügüzaf / lâfügüzâf / لاف و گزاف

  • Beyhude, faydası olmayan söz. Boş laf, lakırtı. (Farsça)
  • Boş söz, zırva. (Farsça)

lağv / lâğv / لغو

  • Faydasız, boş şey.
  • İptal etmek.
  • Hata etmek.
  • Hükümsüz kılmak.
  • Geçersiz, boş.
  • Faydasız, boş.
  • Kaldırma. (Arapça)
  • Boşuna. (Arapça)
  • Lağvedilmek: (Arapça)
  • Kaldırılmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılınmak. (Arapça)
  • Lağvetmek: (Arapça)
  • Kaldırmak. (Arapça)
  • Hükümsüz kılmak. (Arapça)
  • Lağvolmak:< (Arapça)

lağv yemini

  • Geçmiş birşey için zan ile boş yere yapılan yemîn.

lagviyyat

  • (Tekili: Lagv) Lağvlar. Boş sözler.

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

lahi / lahî

  • Oyuncu.
  • Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.

lahva

  • Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)

laklaka / لقلقه

  • Leylek sesi.
  • Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses.
  • Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak.
  • Boş ve mânasız söz.
  • Boş laf. (Arapça)

laklakıyyat

  • (Tekili: Laklaka) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.

latail / lâtail

  • Boş, faydasız, abes, mânâsız.

layülhihi / lâyülhîhi

  • (İlhâ. dan) Ona gaflet vermez. Onu boş şeyler meşgul etmez. Boşuna iş yapmaz.

lehvel-hadis / lehvel-hadîs

  • Müzik, her türlü boş oyun, eğlence.

levend

  • (Levent) Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. (Farsça)
  • Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse. (Farsça)

liin / liîn

  • Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

maani-i muallak / maâni-i muallâk

  • Boşlukta kalmış mânâlar.

madde

  • Ağırlığı olan ve boşlukta yer kaplıyan varlık.

maglata

  • Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.

magrur

  • (Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.

magrurane

  • Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Farsça)

mahref

  • Bostan. Hurmalık.
  • Yemiş sepeti.

mahrub

  • Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

malaya'ni / mâlâya'nî / مَالَا يَعْن۪ي

  • (Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.
  • Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey.
  • Ma'nâsız boş şey.

malaya'niyyat / mâlâya'niyyât

  • Faydasız boş sözler, boş konuşmalar, faydasızlık.

malayani / mâlâyanî

  • Faydasız, boş, saçma.

malayaniyat / mâlâyâniyât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen şeyler; boş, anlamsız şeyler.

malayaniyat-ı rezile / mâlâyâniyât-ı rezile

  • Anlamsız, boş, kötü ve çirkin şeyler (mâ-lâ).

malihülya / mâlihülyâ

  • Boş hayâller, kara sevda.

matbaha-i kudret

  • Cenab-ı Hakk'ın âşikâr kuvvet ve kudreti ile bahçe, bağ, tarla ve bostan gibi yerlerde pişmiş gibi hazır gıda maddelerinin yetiştiği yer. Kudret mutbahı.

mavna

  • Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

mebtute

  • Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.

mehdur

  • (Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş.

mehr-i müeccel

  • Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.

mera

  • Boş yer.
  • Otsuz yer.

merc

  • (Merec) Katıştırmak.
  • Kararsızlık.
  • Iztırab.
  • Bozulmak.
  • Boşa gitmek.
  • Serbest bırakmak, salıvermek.
  • Hayvanların salındığı otlak.

meşare

  • Bostan. Tarla.
  • Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

meşgale

  • İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.

metruk

  • Terk olunmuş. Bırakılmış.
  • Boşanmış olmak.
  • Ölen bir kimsenin bıraktığı eşya.

metruke

  • (Terk. den) (Erkekten) boşanmış.
  • Kocası tarafından bırakılmış kadın.

metrukiyyet

  • (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma.
  • Bırakılmışlık, kullanılmazlık.
  • Bir işten çekilip uğraşmama.

meunet

  • Birisinin ölmeyecek kadar yiyip içeceği.
  • Külfet.
  • Masraf. Bir şeyin toplamak, devşirmek, nakil ve boşaltmak ve saymak gibi levazımının teslim yerine kadar olan masraflarına denir.

mevadd

  • (Tekili: Madde) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler.
  • Kısımlar.
  • Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar.
  • Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.

mevadd-ı vahiye / mevadd-ı vâhiye

  • Boş, saçma şeyler, anlamsız maddeler.

meydan-ı feza

  • Uzay boşluğu.

mezari'

  • (Tekili: Mezraa) Tarlalar, bostanlar. Zirâat olunacak yerler.

micdar

  • Bostan korkuluğu. Korkuluk.

mişya'

  • Boşboğaz. Çok konuşan.

mıtlak

  • Sık sık kadın boşayan erkek.

muallak / مُعَلَّقْ

  • Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış.
  • Havada boşta duran.
  • Sürüncemede kalmış iş.
  • Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece.
  • Boşlukta, askıda.
  • Boşlukta asılı duran.

muallakta / muallâkta

  • Boşlukta, havada.

muallekiyyet

  • Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.

muarra

  • Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.

muattal / مُعَطَّلْ

  • Kullanılmış, bırakılmış.
  • Boş, işsiz.
  • Kullanılmaz, boş.

muattıla

  • Boş bırakılmış. Atâlete atılmış.
  • Hâlık'a itikat etmeyen.

mübrim

  • (Mübrime) Zorlıyan, zorlayıcı.
  • Mânâsız ve boş sözlerle can sıkan kimse.
  • İki katlı yapan.
  • Cür'et eden.

mubtıl

  • İptal eden, bozup yanlışa düşüren, batıl ve boş şey ortaya çıkaran.

mücebbee

  • İçi boş nesne.

müceff

  • İçi boş, kof.

mücevvef

  • (Cevf. den) Kovuk, içi boş şey. İçi oyuk.

müferrig

  • Dolu kabı boşaltan.

muhal

  • İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz.
  • Hurâfe olan nazariye.

muhalaa / muhâlaa

  • Kadının mal karşılığı kocasına kendini boşattırması.

muhalla

  • Tahliye olunmuş. Boşaltılmış.
  • Serbest bırakılmış.

muhalli / muhallî

  • Boşaltan. Tahliye eden.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

mühmel

  • İhmâl edilmiş. Bırakılmış. Kıymet verilmemiş. Bakılmamış.
  • Mânasız ve boş söz, cümle. Sonraya atılmış.
  • Boşlanmış.
  • Edb: Noktasız harf, noktasız harflerle yazılmış olan.
  • Ebcedde: Noktasız harflerin hesabı ile çıkan tarih.
  • Başıboş, ihmal edilmiş.

mühmelat

  • (Tekili: Mühmel) Anlamsız ve mânâsız boş sözler.

mühmil

  • İhmâl eden, boşlayan.

muhteli'

  • Kocasından boşanan kadın. İhtilâ eden kadın.

muktesid

  • İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan.

muktesidan

  • (Tekili: Muktesid) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.

münakehat / münâkehât

  • Fıkıh ilminin dört büyük kısmından biri. Evlenme, boşanma, nafaka gibi hususlar.

münhal / منحل

  • Boş, açık.
  • Boş, işsiz.
  • Boş, açık. (Arapça)
  • Çölülmüş. (Arapça)

münhall

  • Boş, meşguliyetsiz, işsiz.
  • Çözülmüş, çözülen.
  • Memuru bulunmayan.
  • Kim: Erimiş.

musaffer

  • Boşalmış, hâli.
  • Sararmış.

müsakat şirketi / müsâkât şirketi

  • Bağda üzüm, bahçelerde meyve ve bostanlarda sebze yetiştirmek için, toprak sâhibi ile çalışacak kimse arasında yapılan şirket, ortaklık.

musammet

  • (Sammet. den) Kof olmayan. İçi boş olmıyan şey.
  • Gr: Arap alfabesine "b, f, l, m, n, r" nin haricindeki bütün harfler.

müserrah

  • Bırakılmış, boşanmış.

musfir

  • Eli boş fakir kimse.

müsrif

  • Boş yere malını harcayan, tutumsuz, Allah'ın (C.C.) razı olmayacağı şeylere parasını, malını ve zamanını harcayan.

müsrifane / müsrifâne

  • İsraf ederek, boş yere harcayarak. (Farsça)

müstahil

  • İmkânsız, olmayacak şey. Boş.

müstahilat

  • (Tekili: Müstahil) İmkânsız şeyler.
  • Mânâsız, boş ve saçma şeyler.

müstehil / müstehîl

  • (Çoğulu: Müstehilât) (Havl. den) Mânâsız ve boş şey.
  • Mümkün olmayan, imkânsız şey.

mutallaka

  • (Talak. dan) Boşanılmış kadın. Bırakılmış, nikâhı bozulmuş.

müteceffif

  • İçi boşalan, kuruyan, koflaşan (kabuklu meyve).

mütecevvif

  • İçi boşalan, koflaşan, kovuk olan, tecevvüf eden.

mütehalli

  • Bırakılmış, boşaltılmış.
  • Boş kalan, boşalan.

mutlık

  • Serbest bırakan. Boşayan. Salıveren. Köle veya esiri serbest bırakan, azad eden.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

na-hak

  • Haksız, beyhude, boş. (Farsça)

nafaka-i iddet

  • Fık: Kadının iddeti içinde muhtaç olduğu nafaka. Koca, boşadığı karısını iddeti bitinceye kadar infakla mükellef olduğu için bu müddet zarfındaki nafaka hakkında bu tâbir meydana gelmiştir.

nafile / nâfile / نافله

  • İsteğe bağlı ibadet, boş.
  • Boşuna. (Arapça)
  • Nafile namazı, farz dışında kılınan namaz. (Arapça)

natır

  • (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi.

naure

  • (Çoğulu: Nevâir) Bostan dolabı.

neşr

  • Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak.
  • Başıboş cemaat.
  • Bulutlu günde yel esmek.
  • İzhar etmek.
  • Katetmek.
  • Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak.

nevair

  • (Tekili: Naure) Bostan dolapları.

nevatir

  • (Tekili: Nâtur) Hamam hademeleri.
  • Bostan bekçileri.

ney

  • Kamıştan yapılan içi boş bir çalgı âleti.
  • İnsan-ı kâmil, İslâm dîninde yetişen kâmil yüksek insan.

nezf

  • Kuyunun suyunu tamamen boşaltma.
  • Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.

niza-i lafzi / niza-i lafzî

  • Boşuna çene yarıştırma. Sözle yapılan kavga.

pergem

  • İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam. (Farsça)

peşşegir

  • Sinek avlıyan. (Farsça)
  • Mc: İşsiz güçsüz, boş gezen kimse. (Farsça)

puç

  • Kaba, çirkin. (Farsça)
  • Boş ve faydasız şey. (Farsça)
  • İçi boş. (Farsça)

puç-magz

  • Boş kafalı. (Farsça)

ratbüyabis / ratbüyâbis / رطب و یابس

  • Yaş ve kuru. (Arapça)
  • Düşünmeden konuşan, boşboğaz. (Arapça)

ravza

  • Sulu yer, bahçe, bostan, çimenlik yer.

revzat

  • (Çoğulu: Ravz-Ravzât-Riyaz-Rizât) Çayırlı, çimenli ve sulu yer.
  • Bostan.

revzat-ı inşirahiye / revzat-ı inşirâhiye

  • Ferahlık veren bostanlar, bahçeler.

ric'at

  • Geri dönme, vazgeçme.
  • Erkeğin, boşadığı kadını, iddet süresi bitmeden tekrar nikahlaması.

ric'i / ric'î

  • Geri dönmeye ait ve mensub.
  • Üç talakla boşanmamış kadın. Tekrar kocasına dönmesi mümkün olan. Buna talak-ı ric'î denir.

ric'i talak / ric'î talâk

  • Geri dönülebilen talâk (boşanma). Zevceye yaklaştıktan sonra sarîh (açık) veya işâretle, üç adedine veya bir ivâza (bedele, karşılığa) bağlı olmaksızın ve beynûnete yâni ayrılığa delâlet eden (gösteren) bir sıfatla sıfatlanmamış ve bir şeye teşbîh ed ilmemiş (benzetilmemiş), gerek sarîh (açık) lafız

rüşd

  • Hak, doğru yol. Allahü teâlânın birliği (tevhid) inancı.
  • Aklın kuvvetli ve tamam olması. Malını dînin ve aklın beğendiği yere sarf etmek, boş yere harcamamak, telef etmemek.

sa'di-i şirazi / sa'di-i şirazî

  • (Hicrî: 587-691) Şiraz'da doğdu. 30 yıl ilme, 30 yıl seyahate, 30 yıl da inzivada ibadetle çalıştı. En meşhur eserleri Bostan ve Gülistan adındaki ahlâkî ve imanî kitaplarıdır.

sabb

  • Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek.
  • Aşık, tutkun.

safer

  • (Çoğulu: Esfâr) Boş ve hâli olmak.
  • Arabi aylardan ikincisi.
  • Karın içinde durabilen bir yılanın adı.

sahif

  • (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse.
  • Gevşek dokunmuş. Boş.

sahife-i haliye / sahife-i hâliye

  • Boş sahife.

sahn / صحن

  • Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk.
  • Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık.
  • Sahne.
  • Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer.
  • Büyük kâse. Sahan.
  • Zil.
  • Sıcaklık, boşluk.
  • Avlu. (Arapça)
  • Boşluk. (Arapça)
  • Sahne. (Arapça)
  • Üstü kubbeli alan. (Arapça)

saibe

  • Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.

saime

  • Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.

sakb

  • (Çoğulu: Sukub) İnce, uzun.
  • Ev ortasında olan direk.
  • İçi boş olmayan kuru cisme vurmak.
  • Yakınlık.

saysa

  • Ham hurma çekirdeği.
  • İçi boş olan hanzal tanesi.

sebehlel

  • Bâtıl, boş, abes.

sebzezar

  • Çayırlık, çimenlik, yeşillik. (Farsça)
  • Bostan, sebze tarlası. (Farsça)

segar

  • (Çoğulu: Süğür) Ön dişler.
  • Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.)
  • Yaş hıyar.

şehlevend

  • Boylu boslu, güzel genç. (Farsça)

ser-azad

  • Hür, serbest. Başı boş. (Farsça)
  • Dertsiz, rahat. (Farsça)

serah

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek.
  • Davar gütmek.
  • Eşini boşamak.

serbest

  • Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. (Farsça)
  • Sıkılmayan. (Farsça)
  • Engelsiz. (Farsça)

seref

  • Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek.
  • Hatâ etmek.
  • Âdet, haslet iyi huy.

sergerdan / sergerdân

  • Şaşkın, başıboş.

serseri

  • Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. (Farsça)
  • Boş söz. (Farsça)
  • Başı boş.
  • Başıboş, işsiz güçsüz, söz dinlemez, düzene uymaz.

servakt

  • Kimse bulunmayan boş oda veya daire. (Farsça)
  • Yalnız görüşülecek yer. (Farsça)

sevaim

  • (Tekili: Sâime) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar.
  • Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.

sıfır-ül yed

  • (Sıfr-ül yed) Mahrum, eli boş.

sıfrü'l-yed

  • Mahrum, eli boş.

sihan

  • Kalınlık.
  • İçi boş zarf.
  • Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı.
  • Sımsıkı madde.

su-i istimal / su-i istimâl

  • Kötüye kullanma. Eldeki nimeti veya fırsatı boşuna yahut kendi menfaatine kullanma.

süftece

  • (Çoğulu: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim.
  • Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey.
  • Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.

şügur

  • Yükseltmek.
  • Hâli etmek, boşaltmak.

sülama

  • Parmak kemiği.
  • Küçük içi boş kemik.

süllem

  • Merdiven, basamak.
  • Derece.
  • Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.

sultan reşad

  • (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.

taattul

  • (Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma.

tahalli

  • (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak.

tahayyüz

  • (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak.
  • Ehemmiyet kazanmak.
  • Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.

tahliye / تخليه

  • Boşaltma, bırakma.
  • (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak.
  • Tathir etmek. Temizlemek.
  • Süslemek.
  • Boşaltmak.
  • Boşaltma. (Arapça)
  • Salıverme. (Arapça)
  • Tahliye edilmek: (Arapça)
  • Boşaltılmak. (Arapça)
  • Salıverilmek. (Arapça)
  • Tahliye etmek: (Arapça)
  • Boşaltmak. (Arapça)
  • Salıvermek. (Arapça)

tahyib

  • (Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma.

talak / talâk / طلاق / طَلَاقْ

  • Nikâh bağını çözmek; nikâh akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nikâhta, boşama hakkı olanın, nikâhlı olduğu kişiyi boşaması.
  • Boşanma.
  • Boşamak. Boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşama.
  • Boşamak, boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşama. (Arapça)
  • Boşanma. (Arapça)
  • Boşama.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talak-ı ric'i / talâk-ı ric'î

  • Erkeğin karısını boşadıktan sonra tekrar karısına dönmesini mümkün kılan boşanma şekli.

talak-ı selase / talâk-ı selâse

  • Bir sözü üç kere veya daha fazla sayı söyleyerek, erkeğin zevcesini (hanımını) boşaması. Bu durum bir anda olduğu gibi, ayrı ayrı zamanda da olabilir.

talak-name

  • Boşama kâğıdı. (Farsça)

talakname / talâknâme / طلاق نامه

  • Boşanma belgesi. (Arapça - Farsça)

tatlik / tatlîk / تطليق

  • Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
  • Boşama.
  • Boşamak, nikahı fesh etmek.
  • Boşama, talak verme.
  • Boşama. (Arapça)

tatvilat / tatvilât

  • (Tekili: Tatvil) Boş, beyhude ve fazla sözler.

tayhan

  • Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.

tazyi'

  • (Çoğulu: Tazyiât) (Ziyâ. dan) Kaybına sebeb olma, bırakıp kaybetme. Boşuna harcama.

tazyi-i evkat

  • Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.

tebvie

  • Bir kadını boş bir evde oturtma.

tebzir

  • Boş yere malını sarf etmek.
  • Serpmek. Dağıtmak.
  • İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tecevvüf / تَجَوُّفْ

  • İçi boş olma, kovuk olma.
  • İçine işleme. Nüfuz eyleme.
  • İçi boş sözler.
  • İçi boş olma.
  • İçi boş olma.

tefellüt

  • Halâs olmak, kurtulmak.
  • Aniden bağından boşanmak.

tefrig

  • (Feragat. dan) Boşaltma.
  • Azade etme.
  • Dökme.
  • Kurtarma.
  • Zâil ve hâlî eyleme.
  • Vazgeçirme.

tefrigat / tefrigât

  • Yer açma, boşaltma.
  • Kısım kısım boşaltıp yer açma.
  • Boşaltmalar.

tefviz / tefvîz

  • Ismarlama, havâle etme.
  • Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya havâle etmek, helâl ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü teâlâdan beklemek.
  • Kadına kendini boşama hakkı vermek. Yâni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.

tehatih

  • Bâtıl, boş ve abes sözler.
  • Tamamlanmamış söz.

tehemten

  • İri vücutlu, boylu boslu yiğit. (Farsça)

tehi / tehî / تهى

  • Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.
  • Boş.
  • Boş. (Farsça)
  • Anlamsız, yararsız. (Farsça)

tehidest / tehîdest / تهى دست

  • Eli boş. Züğürt.
  • Yoksul. (Farsça)
  • Eli boş. (Farsça)

tehidesti / tehîdestî / تهيدستى

  • Yoksulluk. (Farsça)
  • Eli boşluk. (Farsça)

tehimağz / tehîmağz / تهى مغز

  • Samankafalı, boşkafalı. (Farsça)

tehimiyan / tehîmiyân / تهى ميان

  • İçi boş. (Farsça)
  • İçi boş. (Farsça)
  • Kof. (Farsça)

telcin

  • Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak.
  • Kalınlaştırmak.

telef / تلف / تَلَفْ

  • Yok olmak. Ölmek. Zâyi olmak.
  • Boş yere harcamak.
  • Ölme. (Arapça)
  • Boşa gitme. (Arapça)
  • Telef etmek: Harcamak, tüketmek, yok etmek. (Arapça)
  • Telef olmak: (Arapça)
  • Ölmek. (Arapça)
  • Boşa gitmek. (Arapça)
  • Boşa gitme.

temlik / temlîk

  • Mülk olarak vermek.
  • Erkeğin, talak (boşama) hakkını zevcesine (hanımına) vermesi.

teneffuh

  • Boş lâflarla gururlanma.

tenha / tenhâ / تنها

  • Boş yer. Kimsesiz yer. (Farsça)
  • Yalnız, tek. (Farsça)
  • Tek başına, yalnız. (Farsça)
  • Boş yer, yssız yer. (Farsça)

tenkis

  • Başaşağı etme. Sernigun etme.
  • Boşaltma.

terk

  • Bırakma, salıverme, vazgeçme.
  • Boşama. Bakmama. İhmal etme.

tesaüb

  • Esneme.
  • Gaflette bulunma. Boş bulunma.

tescir

  • Tennur yakmak.
  • Denizi kurutmak.
  • Boşaltmak ve doldurmak.
  • Ağlayarak çağırmak.

tesrih

  • Talâk. Boşanma, ayrılma.
  • Halâs etme, kurtarma.
  • Bırakma, salıverme.
  • Kıl tarama.
  • Asan etme, kolaylaştırma.

teveccüs

  • Karnını boşaltmak.

tevkil / tevkîl

  • Vekîl tâyin etme. Kadına, kendini boşamak için seni vekil ettim demek.
  • Bir ibâdetin, bir işin yapılması husûsunda birini kendine vekîl tâyin etme.

tür'a

  • (Çoğulu: Türa') Kapı. Derece.
  • Bağ ve bostan.
  • Kanal.
  • Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.

üfçe

  • Bostan korkuluğu. (Farsça)

üstüvane

  • Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.

utle

  • Boş ve muattal olmak.
  • Hurma salkımı.
  • Şahıs.

vahi / vâhî

  • Boş, anlamsız.

vakt

  • (Vakit) Zaman. Saat. Çağ. Mevsim.
  • Boş zaman.
  • Geçim.
  • Fırsat.
  • Muayyen, belli bir zaman.

varakkerdan

  • Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse. (Farsça)

vekef

  • Günah.
  • Abes ve boş.
  • Ayıp.
  • Eksiklik.

veşi'

  • (Çoğulu: Veşâyi) Bezlerde olan yol yol alaca.
  • Sümâme otundan yapılan hasır.
  • Ağaçlardan kuruyup düşen nesne.
  • Girilmemesi için bahçe ve bostanların çevresine dikilen ağaç veya konan diken.
  • Az nesne.

vüs'

  • Genişlik. Bolluk.
  • Fırsat.
  • Boş meydan.
  • Kuvvet, güç, tâkat.
  • Varlık, zenginlik.
  • Fls: Bir şeyin boşlukta doldurduğu yer.

yal ü bal / yâl ü bâl

  • Boybos düzgünlüğü.

yemin-i lağv / yemîn-i lağv

  • Boş yere yemîn. Geçmiş bir şey için zan ile yanlış yemîn etmek. Bunda günah ve keffâret yoktur.

zehuk

  • (Zehak) Boş, beyhude. Bâtıl. Zâil, yok olan.

zevk

  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.