LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Boğaz ifadesini içeren 140 kelime bulundu...

abt

  • Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak.
  • Kazılmamış yeri kazmak.
  • Yarmak.

ahiyane

  • Damak. (Farsça)
  • Tıb: Boğaz. (Farsça)
  • Beyin kemiği. (Farsça)

ahtal

  • Çabuk yürüyen.
  • Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.

akabe

  • (Çoğulu: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş.
  • Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz.
  • Muhatara, tehlike.
  • Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve korkulur süresi.
  • Kızıldenizin kuzey ucunda, Süveyş'in doğu tarafında bulunan da

akar

  • Köşk, yüksek bina.
  • Bâbil vilayetinde bir yer adı.
  • Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
  • Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.

atire

  • Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta "itrâ" derler.

bab-ul mendeb / bâb-ul mendeb

  • Kızıldeniz'de Hint Denizi yakınlarında bulunan bir boğazın adı.

bademcik

  • Tıb: Boğazın iki tarafında, badem biçimindeki bezler.

bahbaha

  • Boğazdan boğuk ses çıkartmak.

bahh

  • Ses kesilmek, boğaz kısılmak.

bazende-zeban

  • Boş boğaz, geveze, çok konuşan. (Farsça)

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

bel

  • t. Geminin orta kısmı.
  • Bedenin ortası. Göğüs ile karnın arası.
  • Yüksek dağın iki zirvesi arasındaki kavisli kısmı veya alçakça olan geçit ve boğazı.

belka'

  • Tenha çöl. Harap ve boş yer.
  • Yazı.
  • Yalan yere yemin etmek.
  • Su, süt gibi boğaz ıslatan şeyler.
  • Bir hurma cinsi.

benderek

  • Küçük iskele. (Farsça)
  • Boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. Mendirek. (Farsça)

bevk

  • Fenalık, düşmanlık, keder ve belâ meydana getirme.
  • Musibet, felâket.
  • İzinsiz ve habersiz olarak bir yere aniden çıkagelme.
  • Çalıp çırpma.
  • Yalan söz.
  • Boşboğaz (adam).
  • Şiddetli yağmur.

beyhan

  • Sır saklamıyan, aklında ve kalbinde olanları söyleyen kimse. Boşboğaz.

bezer

  • Gevezelik, boşboğazlık, çok konuşmaklık.

bildem

  • Göğüs önü.
  • Boğaz.
  • Akılsız kimse.

bismil

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

bismil-şüde

  • Boğazlanmış, kesilmiş. (Farsça)

bizlah

  • Geveze, boşboğaz, çenesi düşük.

boğaz

  • İstanbul Boğazı.

buhha

  • Boğaz kısılmak.

cendere

  • yun. Tazyik. Baskı, basınç.
  • Dar dere, boğaz.
  • Kalın oklava.
  • Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet.
  • Mc: Sıkı ve dar yer.
  • Sıkı ve dar yer, boğaz.

cezur

  • (Çoğulu: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)

ciran

  • (Çoğulu: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer.

der-bend

  • Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. (Farsça)
  • Anahtarsız kapı. (Farsça)

ekele

  • (Tekili: Âkil) Çok yiyenler, oburlar, pisboğazlar.

ekul / ekûl / اكول

  • (Ekl. den) Çok fazla yiyen, obur, pisboğaz.
  • Pisboğaz. (Arapça)

ezlem

  • Boğazı altında sarkık uzun kılları olan keçi.

ferah-dehen

  • Geveze, boşboğaz. (Farsça)
  • Geniş ağızlı, ağzı büyük. (Farsça)

fuzuli / fuzulî / fuzûlî / فضولى

  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi
  • Zevzek, boşboğaz. (Arapça)
  • Gereksiz, boşuna, fazladan. (Arapça)

gafir / gafîr

  • Çok fazla, sayısız, kalabalık.
  • Örten, etrafını çeviren.
  • Umumi.
  • Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gasas

  • Dolu olma.
  • Yediği ve içtiği şeyin boğazda durması.

gelu / gelû / گلو

  • Boğaz. (Farsça)
  • Boğaz. (Farsça)

gelu-gir

  • Dağ armudu. Ahlat. (Farsça)
  • Boğazdan geçmesi zor olan şey. (Farsça)

gülu

  • İnsan veya hayvan boğazı. (Farsça)

gülubend

  • Boyna sarılan sargı, boğaz sargısı. (Farsça)

gülugir / gülugîr

  • Boğazda kalan, boğazdan zor geçen (şey). (Farsça)
  • Ahlat armudu. (Farsça)

gussa

  • Keder. Tasa.
  • Gam.
  • Boğaza takılan yemek.
  • Ağaç, diken.

hafz

  • Aşırı olmama hali.
  • Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat.
  • Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak.
  • Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

hakıne

  • Boğaz altındaki çukurcuk.

halakim

  • (Tekili: Hulkum) İnsan ve hayvanlarda boğazlar.

halic / halîc

  • Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı.
  • Irmak.
  • Büyük çanak.
  • İp.
  • Deve ağzı.

halk / حلق

  • Boğaz.
  • Tıraş etmek.
  • Boğaz. (Arapça)

hamata

  • Katılık.
  • Yanmak.
  • Boğaz ağrısı.
  • Darı samanı.
  • Kalbin ortası.

hançere

  • Gırtlak, boğaz.

hank

  • (Hınk) Boğmak. Boğazını sıkıp öldürmek. Boğazı sıkılıp boğulmak.

herzevekil

  • Kendine vazife olmayan şeylere karışan. Fodul, boşboğaz. Her şeye burnunu sokan. (Farsça)

hıçkırık

  • t. Fazla yemekten ve asabi sebeplerden diyaframın kasılması ve akciğerlerdeki havanın şiddetli ve gürültülü bir şekilde dışarı atılması.
  • Boğaz tıkanacak surette ve derinden iç çekerek ağlama.

hılk

  • Boğaz balgamı.

hulak

  • Boğaz ağrısı.

hulkum / حلقوم

  • Boğaz, gırtlak, ağızdan mideye giden yol.
  • İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.
  • Boğaz. (Arapça)

hunak

  • (Çoğulu: Havânik) Boğazda olan şiş.

hunan

  • Kuşların boğazında olan bir hastalık.

huncur

  • Boğazın başı.

hunnak

  • Tıb: Boğaz hastalıkları.

huruf-u halk

  • Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi)

ihtinak

  • (Hank. dan) Boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama. Boğulma.

ilkam

  • Yutturma, boğazından geçirtme.

insan-ı boşboğaz

  • Boşboğaz insan.

jajhay / jâjhây / ژاژخای

  • Boşboğaz, zevzek. (Farsça)

kasar

  • Üşenme, tembellik etme.
  • Güç ve kuvvetin son sınırı.
  • Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

kezz

  • Boğazına çıkana kadar yemek.
  • Çok yemekten dolayı ağırlaşmak.

kudar

  • Büyük yılan.
  • Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı.

kur-boğaz / kûr-boğaz

  • Obur, körboğaz. (Farsça)

laşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda

lebbe

  • Göğsün gerdanlık takılan yeri.
  • Devenin ve sığırın, göğsünden boğazladıkları yeri.
  • Evlâdını ve erkeğini seven kadın.

letm

  • Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.

leyy

  • Def'etmek, kovmak.
  • Harcamak, sarfetmek.
  • İlaç yapmak.
  • Aciz olmak.
  • Bir nesneyi dürüp boğazına tıkmak.

lihat

  • (Çoğulu: Lehâ-Lehevât-Leheyât-Lihâ') Boğaz ağzında olan dilcik.

lıks

  • Boğazına düşkün, obur.
  • Lokma sezdiği yere can atan kimse.

lütre

  • Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. (Farsça)
  • Boşboğaz. (Farsça)

magmag

  • Boğaz düdüğü.
  • Yemeği yağlı yapmak.

mahnak

  • Boğazın boğacak yeri.

mahnuk

  • Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.

mahnukan

  • Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.

makmaka

  • Sözü boğazı içinden söylemek.

mançurya

  • (Mançu memleketi) Asya'nın kuzeydoğu tarafında büyük bir memleket olup, son zamana kadar kuzeyde Ohurcuk Denizine ve Sahalin Adasını ayıran Tataristan Boğazı'na kadar uzandığı halde; doğudan Japon Deniziyle sınırlanmış iken, sonraları kuzey ve kuzeydoğu tarafları Ruslar tarafından zaptedilerek Sibir

meczir

  • (Çoğulu: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.

menahir

  • (Tekili: Menhar) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.

menhar

  • (Çoğulu: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.

merad

  • Boğaz.
  • Talep mevzii, isteme yeri.

merdega

  • (Çoğulu: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.

mes'al

  • Boğazda öksürecek yer.

mesna

  • İkişer ikişer.
  • Derenin büklüm ve boğaz yeri.
  • Çalgının ikinci teli.

mevt-i esved

  • Boğazı sıkılmak veya suya atılmak suretiyle husule gelen ölüm.

mezbuh / مذبوح

  • Kesilen. Zebhedilen. Boğazlanmış.
  • Kurban edilmiş.
  • Boğazlanmış. (Arapça)

mezbuhane / mezbuhâne

  • Boğazlanırcasına, boğazlanan bir hayvan gibi.
  • Boğazlanır gibi. Boynundan kesilircesine. (Farsça)
  • Çırpınarak, son ümid ve son kuvvetle. (Farsça)

mişya'

  • Boşboğaz. Çok konuşan.

mukamik

  • Sözü boğazı içinden söyleyen.

müsag

  • Kolay yutulmuş. Boğazdan kolaylıkla geçirilmiş.

mütenahnihin / mütenahnihîn

  • (Tekili: Mütenahnih) Boğazından hırıltı ile ses çıkaranlar, soluyanlar.

mütenattı'

  • Boğaz içinden konuşan kişi.
  • İşlerinde mübâlağa eden.

müzmer

  • Omuz, boğaz ve bunların etrafı.

nah'

  • Kesme, boğazlama.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nahir

  • (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış.

nahr

  • Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek.
  • İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması.
  • Boyun. Boğaz çukuru.
  • Sadır.
  • Gündüzün evveli.
  • Namazda kıyamda iken sağ eli sol elin üstüne koymak.
  • Boğazlama.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nazıyy

  • (Çoğulu: Enzâ) Boğaz.

nehih

  • Boğaz içinden gelen ses.

nehr

  • Boğazlamak, kesmek.
  • Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak.
  • Sadr, göğüs.

nimbismil

  • İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nüda

  • (Çoğulu: Endâ-Endiye) Yağmur.
  • Boğaz ıslatıcı nesne.
  • Çiy, rutubet.
  • Atâ, bahşiş.
  • Sesin uzaklara gitmesi.

nugnug

  • (Çoğulu: Negânig) Boğaz içinde olan et.
  • Kulak içinde fazlalık olan nesne.

raa'

  • Boğazına hizmet eden adi insan.

ratbüyabis / ratbüyâbis / رطب و یابس

  • Yaş ve kuru. (Arapça)
  • Düşünmeden konuşan, boşboğaz. (Arapça)

reym

  • Alçak yer.
  • Kabir.
  • Derece.
  • Deveyi boğazlayıp taksim ettikten sonra kalan kemik.
  • Ziyâde çok, fazla.

rezeme

  • (Çoğulu: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.

sahl

  • Ses kısıklığı. Ses bozukluğu.
  • Boğazını boğup şiddetle çağırmak.

saht

  • Boğazlamak.

saig

  • Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.

saigan

  • Boğazdan kolayca geçerek.

se'd

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Yaz gecelerinde olan rutubet.
  • Boğaz ıslatan her cins nesne.

sener

  • (Çoğulu: Senânir) Kedi.
  • Ulu kişi.
  • Boğaz kemiği.
  • Kuyruk sokumu.

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

şikemperver

  • Yemek tiryakisi, boğazına düşkün. (Farsça)
  • Boğazına düşkün.

sugre

  • (Çoğulu: Sügur) Göğüs çukuru.
  • Boğaz çukuru.
  • Gedik.

ta'nik

  • (Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak.

tehdir

  • Hastalıklı devenin bağırması.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

telil

  • Boğaz.

tenahnuh / تنحنح

  • Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek.
  • Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.
  • Boğazını temizleme. (Arapça)

tengna

  • Dar yer. Geçit, boğaz. Sıkıntılı yer. (Farsça)
  • Mezar. (Farsça)

tesrid

  • Davar boğazlandığında daha soğumadan bir yerini kesmek veya kırmak.

tezabüh

  • Bir karış miktarı yeri yarmak.
  • Birbirini boğazlamak.

tezbih

  • Çok boğazlatmak.

tezkiye

  • Tamam etmek.
  • Boğazlamak.
  • İhtiyarlamak.
  • Ref'etmek.

urş

  • Boğazın iki tarafında olan iki uzun etin birisi.

vasat

  • Orta; burada, boğaz ile dudak arası harflerin çıkış yeri olan damak kastedilmiştir.

za't

  • Boğmak. Boğazlamak.

zabih / zâbih / ذابح

  • (Zebh. den) Boğazlayan, kesen. Kurban kesen.
  • Boğazlayan. (Arapça)

zebh / ذبح

  • Kesme, boğazlama. Kurban kesme. (Boğazlanmış veya boğazlanacak hayvana da "zebiha" denir.)
  • Kesme, boğazlama.
  • Boğazlama, kesme. Hayvanın boğazındaki yemek borusu, hava borusu, iki yandaki kan damarından üçünü bir anda kesmek.
  • Kesme, boğazlama.
  • Boğazlama, kesme, kurban kesme.
  • Boğazlama. (Arapça)
  • Zebh edilmek: Boğazlanmak, kesilmek. (Arapça)
  • Zebh etmek: Boğazlamak, kesmek. (Arapça)

zebih / zebîh / ذبيح

  • Kesme, boğazlama. Kesilecek hayvan.
  • Hz. İsmail'in (A.S.) ve Hazreti Muhammed'in (A.S.M.) babası Hz. Abdullah'ın lâkabı.
  • Kesilmiş hayvan, boğazlanmış. (Arapça)

zebiha

  • Boğazlanmış veya kesilecek hayvan.

zeleme

  • Keçinin boğazı altında sarkık olan kıllar. (Müz: Ezlem. Müe: Zelmâ)

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın