LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Beya ifadesini içeren 397 kelime bulundu...

a'bel

  • (Çoğulu: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur.
  • Taşlık dağ.
  • Ak, beyaz.
  • Ağaç yaprağının dökülmesi.

a'fer

  • Pek beyaz.
  • Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.

a'sam

  • (Tekili: Usme) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'sam-ül yümna / a'sâm-ül yümnâ

  • Sağ ayağı beyaz olan at, geyik veya koyun.

a'yes

  • (Çoğulu: İys) Beyaz deve.

abla'

  • Ak nesne.
  • Beyaz taş.

afra'

  • Beyazı kızıllığına galip olan geyik.
  • Ayın onüçüncü gecesi.

agarr

  • Çok sıcak gün.
  • Kendini beğenmiş.
  • Asil, âlicenâb.
  • Beyaz.

agşa

  • Baygın adam.
  • Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.

agsem

  • Beyazı siyahından daha fazla olan saç.

ah

  • Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır.
  • Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder.
  • Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi.

ahrec

  • Ak ile kara. Siyahla beyaz.

ahver

  • Akıllı.
  • İri gözlü güzel.
  • Müşteri yıldızı. (Jüpiter)
  • Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.

ahveri / ahverî

  • Yumuşak, beyaz nesne.

ak anber

  • Beyaz cins anber.

akağa

  • Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

akça

  • (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz.
  • Para.
  • Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.

akçe

  • Osmanlı Devletinin ilk zamanlarından îtibâren bastırılan ve kullanılan gümüş para birimi. İlk sikkesi gümüşten yapıldığı için ak (beyaz, parlak) para mânâsına akçe denildi.

akfer

  • Çok kısır, en kısır.
  • İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at

akmer

  • Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.

akrah

  • Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.

akşar

  • (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.

akva'

  • Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.

albatr

  • Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı. (Farsça)

alçı

  • Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.

alotropi

  • Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.

anif-ül beyan / ânif-ül beyân

  • Biraz evvel bildirilen, az önce beyan olunan.

arahim

  • Büyük olan şey.
  • Bir cins beyaz büyük mantar.

araz

  • İşâret, alâmet.
  • Tesâdüf, rast gelme.
  • Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet.
  • Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ / اَرْضِ بَيْضَا

  • Beyaz dünya, kötülüklerden arınmış dünya.
  • Bazı evliyanın misal âleminde gördükleri beyaz (nurlu) dünya.

as

  • Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır.

asbag

  • Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at.
  • Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş.

asere

  • Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

asheb

  • Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.

aska'

  • Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı.
  • Kanarya kuşu.

askul

  • (Çoğulu: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.

asma / asmâ

  • Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.

asra'

  • Zor olan şey. Güç nesne.
  • Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.

ayat-ı mensuha / âyât-ı mensuha

  • Sâbık olan, geçmişte olan hükümleri beyân eden âyetler.

ayat-ı nasih / âyât-ı nâsih

  • Sâbık olan şer'i hükmün kaldırıldığını beyan eden âyetler.

ayes

  • Beyazlık, aklık.

bagsa'

  • Tüyü siyahlı beyazlı olan ve yer yer de benler bulunan koyun.

bahis / bâhis

  • Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı.
  • Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.

bahr-i ebyaz

  • "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.

bak'a / bak'â

  • Siyah beyaz alacalı koyun.
  • Belde ismi.
  • Ucuzluk ve biraz kıtlık olan yıl.

balgam-ı cissi / balgam-ı cissî

  • Beyaz ve yoğun balgam.

baras

  • Tedavi edilmesi mümkün olmayan ve vücutta beyaz lekeler meydana getiren bir hastalık.

basıka

  • Beyaz ve sâfi bulut.
  • Âfet, dâhiye.
  • Makbul bir cins sarı hurma.

bedi-ül beyan

  • İfadesi ve beyanı görülmedik güzellik ve gariplikte olan.

bediü'l-beyan / bedîü'l-beyan

  • İfade ve beyanda eşsiz güzellik sahibi.

bediülbeyan

  • Beyanındaki görülmedik güzellik.

behak

  • İnsanın derisinde pul pul beyazlık ve alaca bir renk peyda eden bir çeşik hastalık.

behnane

  • Beyaz pide. (Farsça)
  • Maymun. (Farsça)

belagat / belâgat

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,

bem

  • Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.

bembeyaz

  • Her tarafı beyaz, çok beyaz.

berim

  • Siyah ve beyaz ipliklerden meydana getirilen ip.
  • Cemaat.
  • Etsiz yemek.

berriye

  • Toprağa âit.
  • Çöl. Beyaban. Sahra.
  • Kara askeri. Piyade.

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

beyan / beyân / بيان

  • Açıklama, ifade etme, dile getirme. (Arapça)
  • Beyân edilmek: Açıklanmak, dile getirilmek. (Arapça)
  • Beyân etmek: Açıklamak, dile getirmek. (Arapça)

beyan-ı efkar / beyan-ı efkâr

  • Fikirleri beyan etme, fikirleri söyleme.

beyan-ı mu'ciz / beyân-ı mu'ciz

  • Mu'cizevî açıklama; açıklamaları mu'cize olan ve bir benzer açıklamayı yapmaktan başkalarını âciz bırakan Kur'ân'ın beyanı.

beyan-ı tefsir

  • Huk: Mücmel ve mübhem bir sözden maksadın ne olduğunu açıklayan beyan.

beyan-ı zaruret

  • Huk: Zaruri beyandır. Susmak suretiyle ifade edilen mâna, beyan-ı zaruret kabilindendir.

beyanat

  • (Tekili: Beyan) Nutuklar, izahlar, açıklamalar, beyanlar.

beyanın felsefesi

  • Beyan ilminin felsefesi, hikmet ve gayesi.

beyaz / beyâz / بياض

  • Aklık, beyazlık.
  • Aydınlık.
  • Yumurta akı.
  • Müsveddenin temize çekilmesi.
  • Ak, beyaz. (Arapça)

beyazi / beyazî

  • Aklık, beyazlık.
  • Uzunluğuna açılan yazma kitap.
  • Sığır dili.

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

beyrem

  • (Çoğulu: Beyârim) Marangoz rendesi.
  • Uzun ve sert taş.
  • Bir yeri kazmakta kullanılan kazma âleti.

beyyin

  • Aşikâr. Açıklanmış. Gün gibi vâzih delil.
  • Müteaddit noktaları beyan eden ve açıklayan.
  • Şâhid. İsbat vasıtası. Kavi bürhan.

beyza / beyzâ / بيضا

  • (Müe.) Parlak. Beyaz. Sefid.
  • Afet, dâhiye, belâ, musibet.
  • Çok beyaz.
  • Demirden savaşçı başlığı.
  • Yumurta.
  • Millet-i beyzâ: Beyaz millet, müslümanlar.
  • Beyaz, parlak.
  • Bembeyaz, çok beyaz. (Arapça)

beyzan

  • Beyazlar, aklar.

bihnane

  • Beyaz ve has ekmek. (Farsça)

bilal

  • Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak.

billur / billûr

  • Billûr gibi saf, temiz, beyaz.

billuri / billûrî

  • Billûr gibi saf, temiz, beyaz.

biyz

  • (Bîd) Parlak ve beyaz.

bühar

  • Deniz balıklarından bir beyaz balık.

çak

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)

çal

  • Alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.

cann

  • Ateşten mahlûk cinlerin babası olan.
  • Bir beyaz yılan cinsi.
  • Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler.

cemceme

  • Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe.

cerahat

  • Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.

cevher-dar / cevher-dâr

  • Elmaslı. (Farsça)
  • Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. (Farsça)
  • Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. (Farsça)
  • Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç. (Farsça)

cevher-i beyani / cevher-i beyanî

  • Beyâna dair cevher.

cevn

  • Ak, ebyaz, beyaz.
  • Kara, esved. (Ezdattandır)

cezalet-i beyaniye

  • Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.

cezm

  • (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak.
  • Kesmek.
  • Niyet. Tahmin. Takdir.
  • İlzam.
  • İcâbe.
  • Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve

cülcülan-ı habeşe / cülcülân-ı habeşe

  • Beyaz haşhaş.

cümmar

  • Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.

dahdar

  • Beyaz bez.

dar'a'

  • Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)

darab

  • Koyu beyaz bal.

darb

  • (Çoğulu: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak.
  • Beyan etmek.
  • Seyretmek.
  • Nev, cins.
  • Benzer, nazir.
  • Eti hafif olan.

defatir

  • (Tekili: Defter) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar.

defter

  • (Çoğulu: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula.
  • Liste.

dermek

  • Çok beyaz olan un.
  • Beyaz ekmek.

dermeyan etmek

  • Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.

destak

  • Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.

deysak

  • (Çoğulu: Deyâsik) Uzun yol.
  • Beyaz olan şey.

düble

  • Beyaz helva parçası.
  • Büyük lokma.

duha

  • Kuşluk vakti.
  • Güneş.
  • Vuzuh ve beyan.
  • Kur'ân-ı Kerim'in 93. Suresinin adı. Vedduhâ da denir.

düldül

  • Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Hz. Ali'ye verdiği beyaz at.

dürr-i nab / dürr-i nâb

  • Beyaz, parlak inci.

ebreş

  • Alaca benekli at.
  • Kırmızı ve beyazdan meydana gelen alaca renk.

ebyaz / ebyâz / ابيض / اَبْيَضْ

  • Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
  • Beyaz, aydınlık.
  • En beyaz, parlak.
  • Bembeyaz. (Arapça)
  • Ak, beyaz.

edra'

  • Vücudu beyaz, başı siyah olan at.
  • Hecin.

egarr

  • Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey.
  • İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)

el-hak

  • Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten.
  • Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden.
  • Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.

elmas

  • Çok kıymetli, beyaz, şeffaf mâden. Cevher. Kıymetli taş. (En saf karbondur.)

elmaz

  • Yalnız üst dudağı beyaz olup, burnu bile ak olmayan at.

emhak

  • Donuk beyaz.

emre

  • Ak gözlü, beyaz gözlü.

erham

  • Başı beyaz olan at.

erkaş

  • (Çoğulu: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.

erkat

  • (Çoğulu: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan.
  • Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.

ersem

  • Üst dudağı beyaz olan at.

erzen

  • Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç.
  • Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.

es'abi / es'abî

  • Gayet güzel ve beyaz göz.

eş'al

  • Kuyruğu beyaz olan at.

eşkel

  • Gözlerinin akı kırmızılı olan adam.
  • Beyaz koyun.

esmat

  • (Çoğulu: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.

eşneb

  • Dişleri inci gibi beyaz olan adam.

esra'

  • Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri.
  • (Çoğulu: Esâri) Asma filizi.
  • Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.

esrar-ı beyaniye

  • Beyân ilminin sırları; söze sırlar katmak.

evda

  • Yaban faresi.
  • Kursağının tüyleri beyaz olan güvercin.

evrak

  • (Çoğulu: Vuruk) Sivri ve uzun dişli.
  • Yüzü renkli güvercin.
  • Siyahı beyazına galip olan at ve deve. (Müe: Vürka)

ezher

  • Pek beyaz ve parlak.
  • Ay, kamer,
  • Saf ve parlak olan.
  • Cuma günü.
  • Vahşi sığır.

ezra

  • Kulağı beyaz, gövdesi siyah olan davar.

fak'

  • (Çoğulu: Fıkıa) Bir cins beyaz yumuşak mantar.

farz

  • Bir kimseyi bir vazifeye tayin etmek veya maaş bağlamak. Bir kimsenin kendi nefsine âid iken başkasına hibe ettiği muayyen bir şey. (Bunun zıddı "karz"dır.)
  • Takdir veya beyan eylemek.
  • Bir şeyi delmek, gedik açmak.
  • Bir dâvaya mevzu ve rükün kılınan husus.
  • Addet

fasafıs

  • Beyaz söğüt dedikleri ağaç.

fecr-i kazib / fecr-i kâzib

  • Fecr-i sâdıktan iki derece kadar önce doğuda görülen ve sonra kaybolan geçici beyazlık. İmsak vakti.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Fecr-i kâzibi tâkibeden tam karanlıktan sonraki beyazlık. Sabah namazının ve orucun başlama vakti.
  • Sabaha karşı şark ufkunda yayılmaya başlayan beyaz bir aydınlık. Bunun mukabili birinci fecirdir ki, bir aydınlıktan sonra tekrar aydınlık gider. Bu birinci aydınlığa fecr-i kâzib denir. Sabah namazının vakti, fecr-i sâdıkta başlar.

felsefe-i beyan

  • Beyan ilminin felsefesi, gaye ve hikmeti.
  • Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.

fenn-i beyan

  • (Bak: İlm-i beyan)

fenn-i beyan ve maani / fenn-i beyan ve maânî

  • Belâgatin iki bölümü olan beyan ve mânâ ilimleri.

fesr

  • Beyan etmek, açıklamak.
  • Tabibin suya bakması.

futur

  • Büyük ve beyaz mantar.

füvfe

  • (Çoğulu: Füvek) Pamuk.
  • Tırnakta olan beyazlık.
  • Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter).
  • Çekirdek içinde olan yufka kabuk.
  • Şey.

gabes

  • Karanlık gece.
  • Biraz bulanık renkte olan beyazlık.

gamam

  • Bulut. Beyaz bulut.
  • Örtmek.

garr

  • Aldatmak.
  • Hırsa düşmek.
  • Alnında dirhemden büyücek beyazlık bulunan at.

garra

  • Parlak. Beyaz. Güzel. Şa'şaalı.
  • Kur'an'ın kudsi nurlarının parladığı Medine-i Münevvere'nin bir ismidir.

gurgure

  • Atın alnında olan beyazlık.
  • Ulu, şerif kimse.

gürizgah / gürizgâh

  • (Girizgâh) Kaçacak yer. (Farsça)
  • Edb: Bir bahisten diğer bahse, mukaddimeden maksada intikal için bir münasebet te'sis eden söz. Nedim'in:Bu şehr-i stanbul ki, bîmisl ü behadırBir sengine yekpâre Acem mülkü fedadırmatla'lı kasidesindeki:İstanbul'un evsafını mümkün mü beyan hiç Maksad hemen sa (Farsça)

gurr

  • Beyaz leke.

gurre

  • Parlaklık, aklık.
  • Atın alnındaki beyazlık.
  • Arabi ayın ilk günü.

habeş

  • Afrika'nın Kızıldeniz sâhili güneyinde müstakil bir memleket. Bu memleket ahalisinden olan.
  • Beyaz ve siyah arasında koyu esmer adam.

habr

  • (Çoğulu: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim.
  • Ferahlık.
  • Nimet, vüs'at.
  • Refah, sürur.
  • Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.

hacil

  • Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at.

hacla'

  • Ayakları beyaz olan koyun.

hadad

  • Küçük, beyaz boncuk.

hadma'

  • Beyaz koyun.

hafa

  • Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü.

hakek

  • Yumuşak beyaz taş.

halis / halîs / hâlis

  • Karışmış, muhtelif.
  • Siyah ile beyazı karışmış saç.
  • Tel.
  • Hilesiz. Katıksız. Saf. Duru. Saffetli.
  • Pek beyaz.
  • Evvelce karışık iken kusuru zâil olan.
  • Her ameli, yalnız Allah rızası için işleyen. (Müennesi: Hâlise'dir)

haliyet / hâliyet

  • Hâl oluş; durumu beyan ediş.

hamir / hamîr

  • Eyer yapmada kullanılan tüysüz beyaz deri.

harac

  • Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

havale-i mübheme

  • Huk: Havale konusunun, ta'cil veya te'cili beyan olunmadan yapılan havale.

haver

  • Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.

havra

  • (Ahver'in müennesidir.) Çok beyaz veya çok beyaz gözlü. Ahu gözlü kadın.

havsa'

  • Bir gözü beyaz, bir gözü siyah olan koyun.

hayal-i sefid

  • Beyaz hayal. (Farsça)

hayt-ul ebyaz

  • Fecir zuhurunda ufukta ip şeklinde görülen beyazlık.

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

hican

  • İyi, kerim kimse.
  • Güzel ve beyaz deve.

hilasi / hilasî

  • (Hilâsiyye) Zenci ile beyaz melezi.

hirc

  • (Çoğulu: Ahrâc) Yılan başı dedikleri ufak beyaz boncuk.
  • Günah.
  • Göz kamaşmak.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hur

  • (Tekili: Ahver) Ahu gözlüler. Gözleri iri ve siyah kısmı pek siyah; beyaz kısmı pek beyaz olan kızlar.
  • Cennet kızları, huriler.

hutbe

  • İlâhi emir ve nehiyleri cemaate beyan ve ihtar etmek. Cuma veya bayram namazlarında müslümanlara hatibin İlâhi ve şer'i emirleri hatırlatan sözleri. (Hatib, bu hutbeyi söylemeye Halife veya İslâm Devlet Reisinden vazife ve salâhiyet almıştır.)

i'tizar

  • Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)

ıbare

  • Beyan etmek, açıklamak.

ibaret

  • Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek.
  • Rüya tabir etmek.

ibyizaz

  • Beyazlama, ağarma.

ihram / ihrâm / احرام

  • Hac zamanı giyilen beyaz giysi. (Arapça)

ilm-i bedi'

  • İlm-i beyânın üç bölümünden üçüncü bölümüdür ki, bediiyat da denir. Muktezâ-yı hâle uygun bir kelâmın lâfız ve mânâ bakımından daha da güzelleştirilmesinin kaidelerinden bahseder. Bu kaidelere Edebî San'atlar da denir.Her şeyin güzellik cihetlerinden bilhassa Arabi terkiblerden bahseder, kelâmın güz

imsak vakti / imsâk vakti

  • Oruca başlama zamânı. Ufkun bir yerinde beyazlığın başladığı vakit. Bundan (6-10) dakika sonra beyazlık ufk üzerinde ip gibi yayılınca sabah namazının vakti başlar.

inne-ma / inne-mâ

  • Ancak edatı ile, beyan olunan şey hakkındaki hükmü, maadâsından nefy etmek için kullanılır.

ırk-ı ebyaz / عرق ابيض

  • Beyaz ırk.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

işabe

  • Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması.

isfendan

  • Beyaz biber tohumu. (Farsça)
  • Akçaağaç. (Farsça)

isfid

  • Beyaz, ak. (Farsça)

işkil

  • Şüphe, vesvese. Vehimlenmek. (Farsça)
  • Hile, tezvir. (Farsça)
  • Sağ ön ayağı ve sol arka ayağı beyaz olan at. (Farsça)

islav

  • Rus, Ukran, Beyaz Rus, Çek, Slovak, Leh, Sloven, Sırp, Hırvat ve Bulgar gibi milletlere, lisanlarındaki yakınlık dolayısıyla verilen ortak isim. (Fransızca)

ispid

  • Ak, beyaz. (Farsça)

ispir

  • Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı.
  • Zabıta memuru.
  • Beyaz doğan kuşu.

iştihab

  • Ağarma, beyazlama, kırlaşma.

itizar / itizâr

  • Kusurunu bilerek özür beyan etme, kusurunu beyan edip af dileme.

iyan / iyân / عيان

  • Açık, ayan beyan. (Arapça)

kabz u bast

  • Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık.
  • Birini diğeri üzerine tercih etme.
  • Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek.
  • Beyan ve ifâde etmek.
  • Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

kafr

  • Arz. Çöl. Beyâban.

kafur / kâfur

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.

kahba

  • Kırmızısı çok olan beyaz nesne.

kahd

  • Koyunun beyaz kuzusu.
  • Açılmamış nergis.

kahz

  • İbrişim karışıklı beyaz bez.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kalhebe

  • Beyaz bulut.

kara'

  • Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık.
  • Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.

kaşem

  • Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.

kasr

  • Kısa olmak. Kısa kesmek.
  • Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek.
  • Bir işte tembellik etmek.
  • Akşamlamak.
  • Hapseylemek.
  • Yekpâre taş.
  • Beyazlatmak.
  • Gevşetmek.
  • Noksanlaştırmak.

kazim

  • (Çoğulu: Kazmân-Kazam) Gümüş.
  • Yazı yazmada kullanılan beyaz deri.
  • Davara verdikleri arpa.

kefen

  • Vefât eden kimsenin yıkandıktan sonra sarılarak defnedildiği beyaz bez parçaları.

kenehver

  • Büyük beyaz bulut.

kezb

  • Tırnakta görünen beyazca yer.

kılyan

  • Beyaz nohut.

kırmaz

  • Beyaz ekmek.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn

  • Herşeyi açıkça beyan eden kitap, Kur'ân-ı Kerim.

kitab-ı yavakit / kitab-ı yavâkit

  • İmâm-ı Şa'rânî'nin eseridir. Kitabın tam adı el-Yevakit ve'l-Cevahir fî Beyani Akaidi'l-Ekâbir'dir.

kubbiti / kubbitî

  • Beyaz helva satan kimse.

kühbe

  • Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.

kuknas

  • Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş.

kur'an-ı mu'ciz-ül beyan

  • Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.

kur'an-ı mübin / kur'ân-ı mübîn / قُرْاٰنِ مُب۪ينْ

  • Her şeyi açıkça beyan eden Kurân.

küreyvat-ı beyza

  • Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atl

la ve neam / lâ ve neam

  • Hayır ve evet. (Daha çok, hiçbir fikir beyan edilmediği zamanlar kullanılır.)

laglaga

  • (Çoğulu: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.

lat'a

  • Dudaklarının içi beyaz olan kadın.
  • Çok yaşamış, ihtiyar kadın.

lata'

  • Dudak içinde olan beyazlık.

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

lehak

  • Çok beyaz olan.
  • Çok beyaz.
  • Öküz, sevr.

lenf

  • (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı.
  • Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi.
  • Beyaz kan.

letafet-i beyaniye

  • Beyan ilmine ait güzellik ve şirin özellik.

leylak

  • Salkım şeklinde mor ve beyaz renkli çiçekleri olan bir nebat adı.

lihaf

  • (Tekili: Lahfe) Yumuşak beyaz taşlar.
  • Yufka kaymak.

lümza

  • Bir parça yiyecek.
  • Beyaz nokta.
  • Atın alt dudağında olan beyazlık.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

mansus

  • Nass ile sâbit kılınmış. Âyetle tesbit edilmiş. İzhar ve beyan edilmiş.
  • Kur'anda açıkça anlatılmış.

marr-ül beyan / mârr-ül beyan

  • Beyânı yukarıda geçmiş olan.

maziye

  • Şarap, hamr.
  • Beyaz iyi bal.
  • Beyaz ince yumuşak gömlek.

mazrahi / mazrahî

  • Akbaba.
  • Ulu, şerefli kimse.
  • Her beyaz nesne.

mebsut

  • Açılmış. Yayılmış. Serilmiş.
  • Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.

mecleb

  • Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

meni / menî

  • Yerinden şehvetli (lezzetli) veya şehvetsiz olarak kopup, ayrılıp, erkekten koyu beyaz, kadından akıcı sarı olarak gelen sıvı.

merih

  • Beyaz servi.

merkaş

  • Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.

meşaş

  • Beyaz servi.

meşbub

  • (Çoğulu: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at.
  • Güzel nesne.

meşkul

  • Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.

mevadd

  • (Tekili: Madde) Fezâda, boşlukta yer kaplayan varlıklar. Maddeler. Cisimler.
  • Kısımlar.
  • Kanunlar. Kaideler. İşler. Hususlar.
  • Söz ve beyana sebeb olan mevcudat. Her şeyin aslı, mayası.

meziyy

  • Mezi, idrardan önce gelen beyazımsı sıvı.

mezy

  • Dokunma, bakma ve düşünme gibi sebeplerle erkekten gelen beyaz şeffâf sıvı.

min

  • Arabçada harf-i cerrdir. 1- Mekân ve bir şeye başlamayı ifâde eder. Meselâ: "Haftadan haftaya" da olduğu gibi.2- Teb'iz için olur. Meselâ: "Kim bir kavme benzemeğe özenirse onlardan sayılır" cümlesinde olduğu gibi. Bazılarını, bir kısmını ifâde ediyor. 3- Cinsi beyan için olur. Meselâ: "İşlediğiniz

mu'ciz-ül beyan

  • Beyanı herkesi âciz bırakan.

mu'cizbeyan

  • Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim. (Farsça)

müberkaa

  • Yüzünde perde olan kadın.
  • Başı beyaz olan koyun.

mübeyyen

  • Açıklanmış. Beyan ve izah edilmiş.

mübeyyin

  • Açıklayan. Beyan eden. Meydana koyan.

mübin / mübîn

  • Açık, vâzıh, âşikâr. Ayân kılan, beyan ve izah eden.
  • Dilediğine doğru yolu gösteren.
  • Hak ile bâtılın arasını tefrik edip, ayıran. Hakkı hakkınca beyan ve izhar eden. (Mübin, bâne mânasına "ebâne" den beyyin, gayet açık, parlak demek olduğundan, Kitab-ı Mübin i'cazı zâhir olan

müdafaa

  • Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak.
  • Düşman hücumunu men'etmek.
  • Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.

müfasere

  • Beyan edişmek.

müfesser

  • Tefsir edilmiş. izah ve beyan edilmiş. Mânası izah suretiyle bildirilmiş. Açıklanmış.
  • Beyan-ı tefsir veya takrir edilmiş olması sebebiyle manası "nass" dan daha vâzıh olan sözdür.
  • Mücmel olmayan söz.

müfti / müftî

  • (Fetva. dan) Fıkha dair mes'elelerin şeriattaki hükümlerini beyan ve açıklamağa memur olan zat.
  • Genç ve kavi.

muhaccel

  • Ayağı sekili, beyazlı at.
  • Gerdeğe konulmuş.

muhammere

  • Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun.
  • Örtülmüş nesne.

mukka

  • (Çoğulu: Mükâyâ-Mükâki) Hicaz diyarında yaşıyan bir cins beyaz kuş.

mülahi / mülahî

  • İri taneli beyaz üzüm.

mülha

  • (Çoğulu: Mülâh) Siyah ile karışık olan beyaz.
  • Lâtif ve güzel olan söz.

müreccim

  • Sözü tam söyleyip yerli yerince edâ ve beyân eden.

müsecher

  • Beyaz. Ak nesne.

müstahleb

  • Süt gibi beyaz ve sübye tarzında hazırlanmış, süt haline getirilmiş ilâç.

müsteban

  • Vâzıh, âşikâr, beyanı açık olarak anlaşılan, açıklanmış.

müteşabih

  • Birbirine benzeyenler.
  • Fık: Mânası açık olmayan âyet ve hadis. Kur'an-ı Kerim'in ve hadislerin mecazî mânalara gelen ifadeleri. "Muhkem" olmayan âyet veya hadis.
  • Zâhirî mânası kastedilmeyen ve teşbih ve temsil yoluyla hakikatlerin beyanında kullanılan ifade.

mutref

  • (Çoğulu: Metârif) Haz kumaşından dokunmuş bir kaç alemli Arap kaftanı.
  • Başı ve kuyruğu beyaz veya siyah olup, vücudu başka renk olan at.

müzakerat

  • (Tekili: Müzâkere) Müzâkereler. Bir fikir hakkında karşılıklı görüşmeler. Bir arada muhtelif fikirleri beyan etmek.

müzne

  • Yağmurlu bulut.
  • Beyaz bulut parçası.

naha'

  • Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek.
  • Yemen taifesinden bir kavim.
  • Hâlis etmek.
  • Uzaklık, ıraklık.

naki

  • (Nakiye) Temiz, pâk.
  • Çok takvalı, temiz insan.
  • Has undan yapılmış beyaz ekmek.

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

nar-ı beyza / nâr-ı beyzâ

  • "Akkor, beyaz ateş" mânâsında olan bu tâbir fizikte: 1800 derece kadar olan hararette erimeyen cismin sıcaklık hâli demektir.
  • Bir meyve adı.
  • Akkor, beyaz ateş.

nası'

  • Her nesnenin hâlisi.
  • şiddetli beyaz olan.

natıf

  • Beyaz kaba helva.

natık / nâtık

  • Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen.
  • Altın ve gümüş gibi olan mal.
  • Konuşan, söz eden, söyleyen, beyan eden. bildiren.

nebha

  • Yüksek, beyaz yer.

nebta

  • Yanları beyaz olan dişi koyun.

nehar-ı ebyaz

  • Gündüzün beyazlığı, gündüze benzeyen beyazlık. Beyazlığın parlaklığı.
  • Beyaz gündüz, gözün gündüz aydınlığına benzeyen beyazı.

nemeş

  • Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak.
  • Nakış hatları.
  • Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.

neşame

  • Yüksek beyaz bulut.

neşasa

  • Beyaz yüksek bulut.

nevah

  • Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.

nevasi

  • İyi cins bir beyaz üzüm.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

nidal

  • (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.

nilüfer

  • Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. (Farsça)
  • Bursa yakınlarında akan bir akarsu. (Farsça)

nimnime

  • Birbirlerine yakın çizgiler.
  • Tırnakta olan beyazlık.

nısa'

  • Bir cins beyaz elbise.

nübta

  • Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.

nüdga

  • Tırnak sonunda olan beyazlık.

nüfha

  • Yüce beyaz tepe.

nusu'

  • Çok beyaz olmak.
  • Hâlis olmak.

patiska / پَاتِسْقهَ

  • İnce ve düzgün beyaz bez.

pehnane

  • Beyaz pide. (Farsça)
  • Bir cins maymun. (Farsça)

rahla' / rahlâ'

  • Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun.
  • Yalnız arkası kara olan deve.

rahma'

  • Başı beyaz olan dişi koyun.

rebabe

  • (Çoğulu: Ribâb) Bazısı bazısına binmiş olan beyaz bulut.

recla'

  • Katı, sağlam, sert.
  • Bir ayağı beyaz olan dişi koyun. (Müz: Ercel)

reim

  • (Çoğulu: Arâm) Beyaz geyik.

remla'

  • Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.

remma'

  • Beyaz tenli kadın.

resem

  • Atın üst dudağında olan beyazlık.

rim

  • (Çoğulu: Arâyim) Beyaz geyik.

rukta

  • Siyah bir maddenin üzerinde yer yer beyaz beneklerin olması.

şa'la'

  • Kuyruğu beyaz olan davar.

sabah vakti

  • Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğuda görünen ufkun bir noktası üzerinde doğması ile başlayan vakit. İmsâk vakti.

sabga'

  • Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.

sabir

  • (Çoğulu: Sıber) Kefil.
  • Yağmursuz beyaz bulut.

sad'

  • Yarılmak, yarmak.
  • Kesmek, kat'etmek.
  • Göstermek. İzhar etmek.
  • Beyân ve meyl etmek, açıklamak.

sada'

  • Kasd ve teveccüh eyleme.
  • Bir şeyi âşikâre söylemek.
  • Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek.
  • Kat'etmek.
  • İzhar ve beyan etmek.
  • Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak.

şadihe

  • Alından buruna varana kadar olan beyazlık.

safa

  • Yüzü beyaz olan düz taş.

şahbaz

  • İri ve beyaz doğan kuşu. (Farsça)
  • Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman. (Farsça)

sahife-i beyaz

  • Beyaz sayfa.

saib

  • Ak saçlı, beyaz saçlı.

sak'a

  • Güneş.
  • Başın ortası.
  • Beyaz renkli tavşancıl kuşu.

salif-ül beyan

  • Bildirilmiş, beyanı geçmiş.

san'at-ı beyaniye

  • Beyân ilmi ile ilgili san'at (beyân.

şayib

  • (Çoğulu: Şevâyib) Ayıp. Noksan.
  • Pis, murdar.
  • Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.

sayil

  • Alında olan beyazlık.
  • Burun kamışı.

şeal

  • Davar kuyruğunun beyazlığı.

şedh

  • Baş yarmak.
  • Kırmak.
  • Atın yüzünde beyazlığın çok olması.

sefid / sefîd / سفيد

  • (Sepid) Ak, beyaz. (Farsça)
  • Beyaz, ak. (Farsça)

sefidi / sefidî

  • Beyazlık, aklık.

segame

  • (Çoğulu: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.

şehbaz

  • Çevik, cesur, beyaz doğan kuşu.

sehl

  • (Çoğulu: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise.
  • Nakit, para. nakit akçe.
  • İpliği bir kat bükmek.
  • Ezmek.
  • Dövmek.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

şekla'

  • Beyaz dişi koyun.
  • Hâcet, ihtiyaç.

sels

  • Beyaz boncuk dizilen iplik.

sepid / sepîd / سپيد

  • Ak, beyaz. (Farsça)
  • Beyaz, ak. (Farsça)

sepidi / sepidî

  • Aklık, beyazlık. (Farsça)

sereka

  • İpeğin gayet iyisi.
  • Beyaz ipek.
  • (Tekili: Sârik) Hırsızlar.

sıbr

  • (Çoğulu: Esbâr) Beyaz bulut.
  • Taraf, yön, cânip.
  • Çoğul, cemi.

sihr-i beyani / sihr-i beyanî

  • Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

simber / sîmber / سيمبر

  • Gümüş gibi beyaz göğüslü. (Farsça)

simin / sîmîn / سيمين

  • Gümüşten. (Farsça)
  • Gümüş gibi beyaz. (Farsça)

simin-ten

  • Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu. (Farsça)

şühbe

  • Siyaha galip olan beyazlık.

suk'a

  • Başın ortasındaki beyazlık.

sulfato-misal / sulfato-misâl

  • Sulfato gibi; kınadan elde edilen ve sıtmanın tedavisinde kullanılan beyaz alkaloit (kinin) gibi.

sured

  • (Çoğulu: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş.
  • Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.

sütre-i beyza / sütre-i beyzâ

  • Beyaz perde.

ta'bir-i samedani / ta'bir-i samedanî

  • Allah'a mahsus tâbir. Kur'an'da beyan buyurulan en iyi tabir.

ta'fir

  • Tozlu ve topraklı yapmak.
  • Ağartmak, beyazlatmak.
  • Kirletmek. Mülevves etmek.
  • Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi.
  • Güneşte et kurutmak. (O kurumuş ete "afir" derler.)

ta'n

  • Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek.
  • Küfretmek.
  • Muhalifin iddialarını çürütmek.
  • Vurmak.
  • Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.

ta'zir

  • Kusur ve özür etme.
  • Aslı olmayan özürler beyan etme.
  • Necis bulaştırmak.

tafsil

  • Etraflı olarak bildirmek.
  • Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek.

tahcil

  • Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık.

tahdim

  • Hizmet ettirmek.
  • Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.

tahvir

  • Rücu ettirmek, döndürmek.
  • Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.

tarih

  • Hâdiseye vakit tayin etmek.
  • Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti.
  • Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim.
  • Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam.
  • Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan ede

tavzih

  • Açıklamak. Açık olarak beyanda bulunmak.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

tayy-ı zaman

  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

te'vil

  • (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan "Evl: " den alınmıştır. Müfessirlerce: Bir âyet-i kerimenin mânasını bir nesneye irca' ile beyan etmektir. Bazılarınca da (Evvel: ) lâfzından alınmış olup kelâmı evveline sa

tebyiz

  • Temizce yazma. Müsveddeden daha iyice bir kâğıda yazma.
  • Ağartma, beyazlatma.

tecbib

  • Ürkmek. Kaçmak.
  • Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.

techil

  • Atın ayaklarını beyazlatmak.

tefarik

  • Büyük yapraklı ve beyaz çiçekli bir bitki; bir koku ismi.

tefsir / tefsîr

  • Örtülü, kapalı olan şeyi ortaya çıkarmak, açmak, beyân etmek, beşerî kudret dâhilinde, Kur'ân-ı kerîm âyetlerindeki murâd-ı ilâhîyi (Allahü teâlânın murâdını) anlamak. Bu işi yapabilen âlime müfessir denir.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.

tenakuz

  • Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.
  • Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) ibarettir.

tenezzülat-ı ilahiye / tenezzülât-ı ilâhiye

  • Cenab-ı Hakk kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakikatları, anlıyabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

tereşşuhat-ı kitab-ı mübin / tereşşuhat-ı kitab-ı mübîn

  • Herşeyi açıkça beyan eden Kur'ân'dan sızan feyizler, mânâlar.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

teşkil

  • Vücud vermek. Suretlendirmek. Şekil vermek. Meydana getirmek.
  • Atın iki önayağı ve art ayağının birisinin beyaz olması.

tevli'

  • Bir nesneye beyaz noktalar yapmak.

tibyan

  • Açık ifade ile beyan etme. Açıklama.
  • Meşhur bir Kur'ân tefsirinin adı.
  • Beyan etme, açıklama.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.
  • Büyük yılan; astronomide yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık.

udme

  • Buğday renklilik.
  • Beyazı çok olan deve.

vasf-ı tahsini / vasf-ı tahsinî

  • Bir şeyin mahiyetini beyan etmekten ziyade lâfzını süslemek için kullanılan sıfatlar. Bunlar haşv-i melih kabilindendir.

vasfi / vasfî

  • Vasıfla, mahiyetiyle alâkalı. Beyan ve tarife dair.

vassaf

  • Vasıflarını sayarak medheden. Vasıflandıran. Vasıf ve beyanda ârif ve âlim olan.

vazah

  • Beyaz ve güzel yüzlü adam.

vedi / vedî

  • Küçük abdest bozduktan sonra çıkan beyazımsı su.
  • İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

verş

  • Yürek ağrısı.
  • Çok beyaz olan.

ya'lul

  • (Çoğulu: Yeâlil) Beyaz bulut.
  • Su üzerinde peydâ olan kabarcık.
  • Çift hörgüçlü deve.

ya'sub

  • Arı beyi.
  • Emir, bey, reis.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir atının ismi.
  • Atın alnındaki beyazlık.
  • Bir nevi kuş.

yasemin

  • Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç. (Farsça)

yealil

  • (Tekili: Ya'lul) Suları berrak ve saf akan göller.
  • Beyaz bulutlar.
  • Su üzerinde meydana gelen kabarcıklar.
  • Çift hörgüçlü develer.

yed-i beyza / yed-i beyzâ

  • Beyaz, parlak el; burada mecaz olarak Kur'ân'ın mu'cizeli yapısı kastedilmiştir.
  • Musa Aleyhisselâm'ın mu'cize olarak gösterdiği beyaz ve parlak eli. Bu tabir mecaz olarak keramet ve hârikulâde haller ve meziyetler hakkında kullanılır.

yed-i beyza-i mu'cizü'l-beyanıyla

  • Hz. Mûsâ'nın (a.s.) beyaz eline benzeyen mu'cizeli açıklamasıyla.

yed-i beyza-i musa / yed-i beyzâ-i mûsâ

  • Hz. Mûsâ'nın beyaz ve parlak eli Hz. Mûsâ'nın firavuna karşı, mu'cize olarak nurlu görünen parlak eli.

yeleb

  • Beyaz deve.
  • Polat demir.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Deriden yapılmış cübbe, zırh ve gömlek.
  • Kalkan.

yelek

  • Her nesnenin beyazı.
  • Beyaz keçi.

zalm

  • Kar.
  • Diş beyazlığı.

zehre

  • (Çoğulu: Ezhâr) Çiçek.
  • Beyaz, berrak. Süs, ziynet.

zerab

  • Beyaz şarap. (Farsça)
  • Yaldız mürekkep. (Farsça)

zerdab

  • (Zerd-âb) İrin, cerahat. (Farsça)
  • Safra. (Farsça)
  • Beyaz şarap. (Farsça)

zere'

  • Başın önünde vâki olan beyazlık.