LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Belli ifadesini içeren 349 kelime bulundu...

a'yen

  • Büyük ve iri gözlü.
  • Bakılan yer.
  • Çok açık, pek belli, bâriz.

adem-i niyet

  • Bir işi belli bir niyet olmaksızın yapma.

adet görme / âdet görme

  • Aybaşı hâli. Kadınlardan ve ergenlik, evlenme çağına gelmiş olan kızlardan her ay belli günlerde kan gelmesi hâli.

ahmas

  • (Çoğulu: Ehâmis) İnce belli.
  • Ayak altında yere değmeyen yer.

akademi

  • yun. Yüksek mekteb.
  • Âlimler, edebiyatçılar heyeti.
  • Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer.
  • Çıplak modelden yapılan insan resmi.
  • Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini te'min maksadı ile müşterek tetebbularda veya serbest tedrisatta bulunan salâhiyetl

alamet / alâmet

  • Bellik, belirti.

alamet-i gurur / alâmet-i gurur

  • Gurur ve kibiri belli eden alâmet.

alelusul

  • Usûl üzere; belli bir usûl ve metoda uyggun olarak.

alettahkik

  • (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

ame

  • Tereddüt.
  • Tenbellik.

amnezi

  • Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan öncekini (retrofrat), yahut sonrakini (anterofrat) hiç hatırlamaz, yahut tamamen hafızasını kaybeder.

an'aneli sened

  • Hadis nakledenlerin veya bir haberi söyleyenlerin bu haberi kimden kime söylendiğini belli eden "An filan, an filan" diyerek şahısların isimleriyle beraber rivâyet ve nakledilen kuvvetli ve şüphe götürmeyen sened.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

aşikar / aşikâr / âşikâr / آشكار

  • Belli, meydanda, açık. Bedihi. (Farsça)
  • Açık, belli, meydanda.
  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)
  • Âşikâr etmek: Ortaya çıkarmak, belli etmek. (Farsça)
  • Âşikâr olmak: Ortaya çıkmak, belli olmak. (Farsça)

aşikare / âşikâre / آشكاره

  • Belli ederek, açıkça.
  • Açık, belli. (Farsça)

aşkar / âşkâr / آشكار

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

aşkara / âşkârâ / آشكارا

  • Açık, belli, aşikâr. (Farsça)

atalet / atâlet / عطالت

  • (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
  • Tembellik, hareketsizlik.
  • Hareketsizlik, tembellik.
  • İşsizlik, tembellik, durgunluk.
  • Durgunluk. (Arapça)
  • Tembellik. (Arapça)

atalet-i mutlak / atâlet-i mutlak

  • Mutlak tembellik, işsizlik.

ateme

  • Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti.
  • İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik.
  • Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.

ayan / ayân / عيان

  • (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği.
  • Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
  • Aşikâr, belli.
  • Belli, açık seçik.
  • Açık, belli, aşikâr. (Arapça)

ayan beyan / ayân beyân

  • Besbelli, apaçık.

ayanen / ayânen

  • Açıkça, besbelli.

ayet / âyet

  • Kurândaki her bir cümle, delil, bellik.

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

azhar

  • En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen.
  • Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.

bahir / bâhir

  • Belli, açık.
  • Yalancı, ahmak.
  • Ekin sulayıcı, sulayan.
  • Belli, açık.
  • Işıklı, parlak, güzel.

bahire / bâhire

  • Belli ve açık olan.

bariz / bâriz / بَارِزْ

  • Doğan. Zâhir ve âşikar. Meydanda olan. Belli. Açıkça.
  • Açık, göz önünde, besbelli.
  • Açık, belli, âşikâr, zâhir.
  • Belli.

basın

  • Uydurma bir kelime olup "matbuat" yerine kullanılır. Gazete, mecmua gibi belli zamanlarda çıkan matbuatın hepsi.

bataet

  • Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.

batarya

  • İtl. Elektrik elde etmek için hazırlanmış şişeler takımı.
  • Ask: Bir subayın emrine verilen belli sayıdaki ağır silâhlarla bunların hizmetinde bulunan insan, hayvan ve malzemenin hepsine birden verilen isim.

bedahet / bedâhet

  • Açıklık. Zâhir delil. Belli, açık, aşikâr.
  • Birdenbire, hazırlıksız söz söyleme.
  • Atın yürümesi.
  • Her şeyin evveli, öncesi.
  • Açıklık, bellilik.
  • Ansızın ortaya çıkma.

bedel-i nakdi / bedel-i nakdî

  • Eskiden fiili askerlik hizmeti yerine belli bir miktarda para verilmesi usülü idi.

bedih-ül butlan

  • Bâtıl olduğu âşikar surette belli. Bâtıl, haksız bir hüküm veya görüş olduğu herkesçe bilinen.

bedihi / bedihî

  • Aşikâr, belli ve açık olma.
  • Ansızın zuhur eden.
  • Delil ve isbata muhtaç olmayacak derecede açıklık.

beht

  • Yalan söylemek.
  • Ansızın bir şeyi almak.
  • Tenbellik galebe etmek.
  • Şaşkınlık. Hayranlık.

benş

  • Tenbellik. İhmâl.

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

betalet / betâlet

  • Tembellik, işsizlik.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

bevahen

  • Belli olarak, âşikar.

beyyin

  • Belli, açık, âşikar.

beyyinat / beyyinât

  • Açık, belli şeyler.

bezim

  • Kuvvetli, güçlü kişi.
  • Hiddet ve kızgınlığını belli etmeyip soğukkanlı olarak hareket eden kişi.

bil'ayan

  • Belli, açık bir şekilde.

bilbedahe

  • Açıktan. Aşikâr olarak. Meydanda olarak. Besbelli.

bina-yı mechul

  • Fiilde fâilin, öznenin meçhul olması hâli. Meselâ: "Yazmak" fiilinin binâ-yı meçhulü olan "yazıldı" kelimesinde olduğu gibi. Fiilde fâilin belli olması hâlinde de "binâ-yı malûm" denir. "Nuri yazdı" gibi.

bono

  • İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.

borsa

  • (Ticarette) Vasıfları belli ölçülere uyan yani standartlaştırılabilen malların örnekleri üzerinden alım satımının yapıldığı devlet kontrolü altında teşkilâtlanmış pazar yeri.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burc

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

burç

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

cehre

  • Açıkta ve belli olan şeyler.
  • Pamuk ve ipek sarılan masura.

celi / celî

  • Aşikar, belli, parlak, açık.
  • Belli, açık.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cihetiyet

  • Belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme.

cinayet-i külliye-i daime

  • Daimî olan kapsamlı cinayet; belli bir türü, sınıfı içine alan devamlı ve kapsamlı cinayet.

cinsiyet

  • Belli bir tür ve milletten olma.

dair

  • Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan.
  • Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.

dall-i bi-l ibare / dâll-i bi-l ibare

  • (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğ

damga

  • İşaret, bellik.

delil-i zahir

  • Görünen, belli olan delil.

derma'

  • Topuğu belli olmayan, şişman kadın.
  • Tavşan.
  • Kırmızı yapraklı bir acı ot.

devlet

  • Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât. Devlet, teşekkül tarzı, takip ettiği esas siyaset, temsil ettiği hâkimiyet ve iktidarın mahiyeti bakımından çeşitlere ayrılır:1- Kapitalist Devlet: İktisadî siyasete, şahsî mülkiyet

dirhem-i urfi / dirhem-i urfî

  • Bir memlekette kullanılması âdet olan veya hükûmetlerin kabûl ettikleri belli ağırlıktaki dirhem.

ebna-üd dehaliz / ebnâ-üd dehaliz

  • Anası babası belli olmayıp etrafa atılmış, sokağa bırakılmış çocuklar.

ecel

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

ecir-i has / ecîr-i hâs

  • Belli zamanda, belli işi yapmak için husûsî tutulan işçi.

ecla

  • Pek âşikâr, pek belli. Pek parlak, ziyade güzel.
  • Başında kıl bitmeyen kel.

eddai / eddâî

  • Belli bir duacı, duacınız.

edrem

  • Topukları etli kimse (ki, topuğu etten belli olmaz.)
  • Dişleri dökük adam.
  • Düz şey.

ehdam

  • İnce belli.

ehyef

  • İnce belli ve yakışıklı genç.
  • Çelimli at.

ekabb

  • İnce belli.

emare / emâre

  • İz, belirti, bellik.

emr-i has / emr-i hâs

  • Hususi emir. Belli bir şahsa verilen emir. Özel ve belli bir iş.

eriş

  • Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet.
  • Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.

erzide

  • Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey. (Farsça)

esirre

  • Tahtlar, oturulacak yerler.
  • Milletin belli başlı ileri gelenleri.

etiket

  • Bir şeyin cinsini, miktarını veya fiyatını belli etmek için üzerine konan küçük yafta. (Fransızca)
  • Teşrifat, görgü. (Fransızca)

evkat-ı muayyene

  • Belli vakitler, belli zamanlar.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

fedame

  • Yorgunluk.
  • Tembellik.

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

ferman-ı ezeli / fermân-ı ezelî

  • Ezelî buyruk, hükmü belli bir zamanla kayıtlı olmayan ferman.

fesh

  • Bozmak. Hükümsüz bırakmak. Kaldırmak.
  • Zayıf olmak.
  • Bilmemek. Cehil.
  • Re'y ve tedbiri ifsad eylemek.
  • Zaif-ül akıl. Zaif-ül beden.
  • Tembellik yüzünden gayesine erişemeyen.
  • Unutmak.
  • Tıb: Beden âzalarının mafsallarını yerinden çıkarıp ayırmak

fi'l-i ma'lum

  • Etken fiil. Öznesi yani, faili belli olan fiil.

fıtra

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v

fünun-u müterettibe

  • Düzenlenmiş, belli bir sisteme oturtulmuş fenler, ilimler.

gamus

  • Şiddetli emir.
  • Süngü ile vurup, ucunu diğer taraftan çıkarmak.
  • Karnındaki yavrusu belli olmayan deve.

garer

  • Tehlike, zarar. Sonu belli olmayan şüphe ihtimâli olan satış.

hadis-i mu'allak / hadîs-i mu'allak

  • Baştan bir veya birkaç râvîsi(rivâyet edeni, nakledeni) veya hiçbir râvîsi belli olmayan hadîs-i şerîfler.

hakimiyet-i ilahiye / hâkimiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belli bir amaç ve fayda doğrultusunda yerli yerinde yaratması.

halvet

  • Yalnızlık, yalnız olarak kalma.
  • Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
  • Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet tenhâda kalma hali yalnız kalmak.

halvethane / halvethâne

  • Çilehâne. Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet kendi hâlinde yalnız kalınan ve ibâdetle vakit geçirilen yer.

hamiyyet

  • Dîni, milleti himâye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta tenbellik etmeyip, bütün kuvveti ile gayret etmektir.

hareket-i kasdiye

  • Belli bir amaçla bilerek, plânlı yapılan hareket.

harita

  • yun. Yeryüzünün veya bir parçasının belli bir ölçüye göre küçültülerek muvafık bir yere çizilen taslağı.
  • Dağarcık, kulplu kese.

hasr-ı kelami / hasr-ı kelâmî

  • Konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması.

hasr-ı örfi / hasr-ı örfî

  • Herkesçe bilinen belli bir şey. Böyle meşhur bir şeye mahsus olmak.

hasreden

  • Sadece belli şeylere odaklanan.

hatm-ı hacegan / hatm-ı hâcegân

  • Nakşibendiyye yolunda fâidesi, feyz ve bereketi çok olan bir vazîfe. Bu yolun veya ona bağlı kolun büyüğünün koyduğu evrâdın (Belli zikr ve duâların okunmasının) toplu veya yalnız olarak yerine getirilmesi.

hatme-i nakşiye

  • Nakşî tarikatında belli kurallar çerçevesinde topluca icra edilen bir zikir ve dua biçimi.

hefhefe

  • İnce belli olmak.

helyostat

  • Yansıyan güneş ışınlarını, belli bir doğrultuya yöneltmeğe ve bu doğrultuda tutmaya yarayan bir ayna ile bir ayar sisteminden meydana gelen tertibat.

heyef

  • İnce belli olmak.

hikmet-i basire / hikmet-i basîre

  • Her şeyi gören hikmet; herşeyi belli bir gayeye göre yerli yerinde yapan Allah'ın hikmeti.

hikmetçe

  • Hikmet yönünden; belli bir amaç ve hedefe yönelik olarak.

hikmetli

  • Belli bir amaç ve hedefe yönelik olan.

hımasa

  • İnce bellilik.

hükm-i müleffak

  • Helâl ve haram, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, birkaç mezhebin hükümlerini karıştırarak kolayına geleni seçtiği hüküm.

hünsa / hünsâ

  • Erkek ve kadın olduğu belli olmayan, hem erkeklik hem kadınlık uzvu bulunan kimse.
  • Cinsiyeti belli olmayan.

hüveyda / hüveydâ / هویدا

  • Aşikâr. Zâhir. Belli. Apaçık. (Farsça)
  • Açık, aşikâr, besbelli. (Farsça)

i'lam

  • Bildirmek. Belli etmek. Anlatmak.
  • Mahkeme hükmünü bildiren resmi karar yazısı.

i'lan

  • Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak.
  • Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme.
  • Açığa vurma, yayma, meydana çıkarma.

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

icare / icâre

  • Kira. Gelir, irâd. Ücret.
  • Fık: Belli bir menfaati belli bir karşılık ile satmak.
  • Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak.

ıdtımar

  • İnce belli, karınsız olmak.

ikramiye

  • Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye.
  • Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para.
  • Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para.
  • Satıcı tarafından pazarlığın hâricinde olarak müşteriye yahut arada vasıta olana verilen şey

incila

  • Cilâlanma. Parlama.
  • Görünme, belli olmak, açılma.

inhac

  • Meydanda, zâhir, açık. Belli etme.
  • Hayvanı yorarak solutma.
  • Esvabı eskitme.

irtat

  • Tenbellik etme. Yerinden kımıldamama.

işaret

  • Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek.
  • Nişan, alâmet, belli bir iz.
  • Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir.

işba'

  • Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak.
  • Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması.
  • Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı kelimeye bir harf ilâve etme.

istibane

  • Açıklama, belli olma. Meydanda ve âşikâr olma.

istidrac / istidrâc

  • Derece derece yükselmeyi istemek.
  • Fâsık veya kâfir olduğu belli bir şahsın gösterdiği harika.

ıstılah / ıstılâh

  • Bir kelimenin belli bir ilim dalında kazandığı anlam, terim.

istiskal

  • Hoşnutsuzluğu belli ederek karşı tarafı çekilmez görme.

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

ıtlakat / ıtlâkât

  • Mutlak bırakmalar; işaret ettiği fertlerden teklik, çokluk gibi belli bir mânâ ile kayıtlamama, serbest bırakma.

ittisafkarane / ittisafkârane

  • Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak. (Farsça)

ıyan / ıyân

  • Âşikâr, belli.

iyani / iyanî

  • Ayân olana ait, âşikâr ve belli olana dair.

izaa

  • (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme.
  • Yüksek sesle bildirme, ilân etme.
  • Radyo.

izhar / izhâr / اظهار

  • Gösterme. (Arapça)
  • İzhâr etmek: Göstermek, belli etmek, açığa vurmak. (Arapça)

ızmar

  • (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek.

ıztımar

  • Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme.
  • İnce belli olma.

kabb

  • İnce belli olmak.
  • Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi.
  • Makara ortasındaki ağaç.

kabba

  • İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)

kalem-i kader ve hikmet

  • Allah'ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip, belli bir amaca yönelik olarak yazması.

karine-i taayyün

  • Belli edici ve tayine yardım eden iz, işaret, delil.
  • Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.

kasar

  • Üşenme, tembellik etme.
  • Güç ve kuvvetin son sınırı.
  • Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

kasr

  • Kısa olmak. Kısa kesmek.
  • Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek.
  • Bir işte tembellik etmek.
  • Akşamlamak.
  • Hapseylemek.
  • Yekpâre taş.
  • Beyazlatmak.
  • Gevşetmek.
  • Noksanlaştırmak.

kesalet / kesâlet / كسالت

  • Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
  • Uyuşukluk, tembellik.
  • Tembellik, uyuşukluk.
  • Tembellik, gevşeklik. (Arapça)

kesel

  • Tembellik. Uyuşukluk.
  • Yorgunluk.
  • Ağırlık.
  • Tembellik, ağırlık, uyuşukluk.
  • Tembellik, gevşeklik, uyuşukluk.

keselan

  • Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

ketum

  • Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen.
  • Her şeyi gizleyen.

kira / kirâ

  • Bir malın, menfaatine yâni kullanılmasına karşılık olarak verilen ücret. Bir evin, bir iş yerinin veya herhangi bir mülkün, taşıt veya binek hayvanının, sâhibi tarafından faydalanılmak ve kullanılmak üzere belli bir ücret karşılığında bir müddet için başkasına verilmesi.

kısmet

  • Nasîb. Allahü teâlânın ezelde (sonsuz öncelerde) herkes için dilediği şey.
  • Birkaç kimsenin bir şeydeki hisse-i şâyialarını (ayrılmamış hisselerini) kile, terâzî, arşın gibi bir ölçü âleti ile tâyin ve tahsis etme, belli etme, ayırma.

kıyas

  • Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek.
  • Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak.
  • Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid ille

komite

  • Belli bir amaç için bir araya gelen ve faaliyet gösteren topluluk.

komiteci

  • Belli bir amaç için bir araya gelip, faaliyet gösteren.

komitecilik

  • Belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme.

konsolit

  • (Konsolide) Ana sermayenin ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili. (Fransızca)

külli kaide / küllî kaide

  • Belli bir sınıf veya türe ait genel kanun ve kural.

kulüp / قُلُوبْ

  • Yalnız üye olanların girebildikleri belli gayelerle toplanılan yer.

kütübhane

  • Kitapların bulunduğu salon veya bina.
  • Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün.
  • Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.

lacerem

  • şüphesiz, elbette, besbelli.
  • Nâçar, zaruri.

layuad / lâyuad

  • Adedi belli olmayan. Sayısız. Pek çok.

lügat

  • Bir dilin kelimelerini belli bir sıralama içinde, mânâlarıyla beraber ihtiva eden kitap, sözlük.

lükata

  • Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.

ma'dud

  • Hesabedilen. Sayılan. Addedilen.
  • Muayyen. Belli.

ma'hud

  • Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan.
  • Mezkur, sözü geçen.
  • Mc: Fena bilinen kadın.

ma'hudiyyet

  • (Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.

ma'lum / ma'lûm

  • Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bir nâmıdır. Onun geleceği, melekler, resuller ve nebiler tarafından mâlum olduğundan ve dünyaya teşriflerinden evvel kendilerinin ta'zim edilmesi ve ona intisab dileklerinden dolayı bu isim verilmiştir.
  • Bilinen, belli olan.
  • Bilinen, belli.

ma'lumiyet

  • Ma'lumluk. Bilinme, belli olma.
  • Bilinen ve belli olan şeyin hâl ve sıfâtı.

ma'ruf

  • Bilinen, tanınmış. Belli, meşhur.
  • Şeriatın makbul kıldığı veya emrettiği.
  • Adl, ihsan, cud, tatlı dil, iyi muamele.

mahsur

  • Ferde özel, belli bir alanla sınırlanmış.

mahsus

  • Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan.
  • Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.

maksad ve müstekarrın temeyyüzü

  • Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.

malum / malûm / mâlum

  • Bilinen, belli.
  • Bilinen, belli.

malumiyet

  • Bilinme, belli olma.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

manzume-i hakikat

  • Hakikat manzumesi; belli bir düzen içinde yerleşmiş hakikatler.

marife / mârife

  • Belli, bilinen.

marufe / mârufe

  • Bilinen, belli; meşhur.

masdar-ı merre

  • Fiilin bir defa yapıldığını belli eden masdar. Merre, kerre, lem'a, darbe gibi, "fa'le" vezninden gelen masdarlardır.

mazbut

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.

mechul

  • Bilinmeyen. Belli olmayan.

mecmua

  • Belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser.

mehl

  • Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme.

mekşuf

  • Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli.

menasik / menâsik

  • Nüsükler. Hacda belli yerlerde ve belli zamanlarda yapılan belli ibâdetler, vazifeler. Nüsük kelimesinin çoğuludur.

merzbum

  • Hududu belli olan memleket. (Farsça)

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

meskenet

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

mesleksizlik

  • Belli bir fikri, tarzı olmama.

meşrep ehli

  • Belli bir hareket tarzı ve metod sahibi olan.

metrukat / metrûkât

  • Özürsüz, tembellikle kılınmayan, terk edilen namazlar.
  • Vefât eden kimsenin geriye bıraktığı şeyler. Mîrâslar, terikeler.

mevaid

  • (Tekili: Mev'ud ve Miad) Söz verilmiş vakitler. Vaad edilen muayyen, belli zamanlar.

mevakıf

  • Üzerinde durulması gerekli noktalar; belli konuların işlendiği başlıklar.

mevkut

  • Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.

mıkleb

  • Eski kitap ciltlerinin sol kenarındaki kapak. Ekseriya okunan yer belli olsun için araya konurdu.
  • Saban demiri.

minhac

  • Meslek. Yol. Açık ve belli yol. (Farsça)
  • Büyük ve işlek cadde. (Farsça)

mizmar

  • (Çoğulu: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer.
  • İnce belli at.

muahid / muâhid

  • Belli şartlar çerçevesinde antlaşma yapan.
  • Karşılıklı anlaşma sonucu olarak İslâm devletine cizye ödeyen ve buna karşılık koruma altına alınan Müslüman olmayan kimse.

muarref

  • Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen.
  • Gr: Harf-i târifli kelime.
  • Mat: Sınırlı. Hududlu.

muayene

  • Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak.
  • Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.

muayin

  • (Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.

muayyen

  • Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
  • Belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.
  • Belli, ölçülü, tartılı.

mübhem

  • İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli.

mübin

  • Hayrı şerri, kötüyü iyiyi ayıran.
  • Açık, besbelli.
  • Din-i mübin: İslâm dini.

mücahere

  • (Mücaheret) Açığa vurma, belli etme, meydana çıkarma.

müdacat

  • Adâvetini gizlemek, düşmanlığını belli etmemek.

müddet

  • Belli ve muayyen vakit.

müeccel

  • Mühletli, peşin olmayan. Sonradan yapılmak üzere vakti belli olan. Te'cil edilmiş olan.

muhakkak

  • (Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru.
  • Mutlaka ne olursa olsun.

mühlet

  • Belli zaman, vade.

muhzar

  • İnce belli. Beli ince olan.

mukadder / مقدر

  • Kaderde belli.

mükateb / mükâteb

  • Efendisi ile anlaşıp belli bir ücret ödeyince hür olacak köle.

mukayada satışı / mukâyada satışı

  • Altın ve gümüşten başka, ayn (belli) olan bir malı yine ayn olan mal karşılığında satmak.

müleffık

  • Telfik yapan. Belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, dört mezhebin hükümlerinden kolayına geleni yapıp karıştıran.

mumiyan

  • Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler. (Farsça)

mün'im-i hakim / mün'im-i hakîm

  • Gerçek nimet verici ve her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah.

münazara / münâzara

  • Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.

münhasır

  • (Hasr. dan) Belli bir sınır içinde olup harice tecavüz etmeyen, inhisar eden, her yanı çevrili.
  • Yalnız bir kimseye veya bir şeye mahsus olan.

müntec

  • Neticelenmiş, sonu belli olmuş.

müphem / مبهم

  • Belirsiz, belli belirsiz. (Arapça)

mürettep

  • Düzenlenmiş, sıralanmış; belli bir düzen ve sistemle konulmuş.

mürur-u zaman

  • Zamanın geçmesi.
  • Bir iş ve dâva hakkındaki belli bir zamanın geçmesiyle o iş ve dâvanın hükümden düşmesi.

müşahhas

  • Nev'i, cinsi anlaşılmış.
  • Şahıs haline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. Şahıslanmış, teşhis edilmiş.

müşar-ü bil-benan

  • (Müşar-ü bil-benam) Parmakla gösterilen. (Gösterilen şeyin meşhur ve belli olduğundan kinayedir.)

musarrah

  • Açıklanmış, izah edilmiş.
  • Aşikâr, açık, açıkça, belli.

müsbet hareket

  • Doğruluğu âşikâr olan ve belli ve isbat edilebilen; doğru düşünenlerin kabul edebileceği kanun ve nizama uygun hareket.
  • Allah'ın (C.C.) emrine uygun, tahribkâr ve tecavüzkâr olmayan, yapıcı ve tâmir edici tarzda olan, mizan, adâlet ve insafa uyan hareket.

müsbit

  • İsbat eden, tesbit eden. Hakikat olduğunu, doğruluğunu belli eden.

müstear

  • (Ariyet. den) Kendi malı olmayan, iğreti alınmış, emâneten alınmış olan.
  • Kendini belli etmemek için kullanılan takma bir isim.

müt'a nikahı / müt'a nikâhı

  • Şâhidsiz olarak bir kadına belli miktarda para verip, belli bir zaman için berâber yaşamağı sözleşmek.

mütearefe

  • Hakikat olduğu apaçık belli olan. İsbata ihtiyacı olmayan.

müteayyin

  • (Ayn. dan) Karar verilmiş.
  • İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi.
  • Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.
  • Teayyün eden. Belli, âşikâr ve meydanda olan.

müteayyinan / müteayyinân

  • (Tekili: Müteayyin) (Ayn. dan) Eşraftan olanlar, ileri gelen kimseler. (Farsça)
  • Belli ve meydanda olanlar. Taayyün edenler. (Farsça)
  • Karar verilmişler. (Farsça)

mütekasilin / mütekâsilîn

  • (Tekili: Mütekâsil) (Kesl. den) Üşenenler, tembellik yapanlar.

mütemehhil

  • Teenni ve sükûn üzere olup acele etmeyen.
  • Zamana muhtaç, büyüyüp gelişmesi belli bir zaman içinde olan şey, tedric kanununa tabi olan.

muvakkat

  • Geçici belli bir vakte bağlı.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

nakarat

  • (Tekili: Nakra) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler.
  • Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.

nekre

  • Belirsiz olan.
  • Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin.
  • Garip ve gülünç fıkralar.
  • Hoş sohbet ve hazır cevap kimse.
  • Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.

neşr-i suhuf

  • Sahifelerin neşri.
  • Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.

nikah-ı müt'a / nikâh-ı müt'a

  • Şâhidsiz olarak, bir kadınla belli para verip, belli zaman için berâber yaşamağı sözleşmek.

nişan / nişân

  • İz, bellik.

nişane / nişâne

  • İz, alâmet, bellik.

organ

  • t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi)
  • Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan.
  • Âlet.

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

pedid

  • Aşikâr, görünür, açık, belli. (Farsça)

posta

  • İtl. Bir yere gelen veya bir yerden gönderilen mektup ve emânetlerin hepsi.
  • Bu emânetleri toplayan ve dağıtan idare ve onun yeri.
  • Belli zamanlarda sefer yapan ve çok zaman posta taşıyan vasıta.
  • Takım, kol.
  • Hizmet nöbetinde bulunan er.
  • Sefer.

rehavet / rehâvet / رخاوت

  • Tembellik, gevşeklik, pörsüklük, ihmalkârlık.
  • Tembellik, gevşeklik.
  • Tembellik, gevşeklik.
  • Gevşeklik. (Arapça)
  • Tembellik. (Arapça)

revc

  • (Revac) Geçmek.
  • Rüzgârın karışık esmesiyle ne taraftan geldiği belli olmaması.

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

ruşen

  • Parlak, aydın. Belli, âşikâr. (Farsça)

ruşeni / ruşenî

  • Açıklık, aydınlık. (Farsça)
  • Belli olma. (Farsça)

saat

  • Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman.
  • Kıyâmet.

sabur / sabûr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi vakti gelince ve belli miktarı ile yaratan, bu hususta acele etmeyen, kendisine şirk (ortak) koşan ve başka günâhları işleyerek isyân edenleri cezâlandırmaya kâdir (gücü yetici) iken, cezâ vermekte acele etmeyen.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

şafi-i hakim-i zülcelal / şâfî-i hakîm-i zülcelâl

  • Hastalara şifa veren, her şeyi hikmetle, belli bir gaye ile yaratan ve sonsuz haşmet sahibi olan Allah.

şahs-ı manevi / şahs-ı manevî / şahs-ı mânevî

  • Bir şahıs olmayıp kendisine bir şahıs gibi muamele yapılan şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar. Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen manevî şahıs.
  • Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetler.
  • Mânevî şahıs, tüzel kişilik; belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen topluluğun oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kimlik.

şahsiyet-i manevi / şahsiyet-i mânevî

  • Tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

salat / salât

  • Namaz, belli vakitlerde yapılan ibadet, dua.

salik / sâlik

  • (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden.
  • Bir tarikat yolunda olan.

sani-i hakim-i müdebbir / sâni-i hakîm-i müdebbir

  • Her şeyi san'atlı olarak belli gaye ve hikmet doğrultusunda yaratan ve idare eden Allah.

sarih / sarîh

  • Belli, açık, meydanda olan. Kendisinden kasd edilen mânânın açıkça anlaşıldığı lafız (söz).

şazib

  • (Çoğulu: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar.
  • Katı yer, sert arazi.

şekl-i muayyen

  • Belli bir şekil.

selem

  • İleride teslim edilecek bir malın peşin para ile satılması. Yâni belli miktârda peşin para ile belli zaman sonra bilinen yerde bilinen bir malı satın almak için yapılan sözleşme. Peşin parayı verene sâhib-üs-selem veya rabb-üs-selem; veresiye mal ver me borcu altına giren satıcıya müslemün ileyh, bu

sevatı'

  • (Tekili: Sâtı) Belli ve yüksek olan şeyler.

sevkiyat-ı askeriye

  • Askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi.

seykane

  • İnce bellilik.

şiddet-i zuhur / şiddet-i zuhûr / شِدَّتِ ظُهُورْ

  • Fazlasıyla belli olma, ortaya çıkma.

siga-yı meçhul

  • Gr. belirsizlik kipi; öznenin zikredilmediği fiil kalıbı; meselâ "denildi" fiilinde, kimin dediği belli değildir.

sist-i ataletle / sist-i atâletle

  • Tembelliğin gevşekliğiyle.

süluk

  • (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.

süsti / süstî

  • Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik. (Farsça)

sutu'

  • Yükselme, yukarı çıkma.
  • Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.

şüzub

  • Davarın ince belli olması.

ta'lim

  • Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman.
  • Öğretmek, yetiştirmek, alıştırmak, belli etmek, idman.

ta'rif

  • (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih.
  • Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak.
  • Gr: Bir ismi marife etmek.
  • Arafat'ta vakfe yapmak.

ta'yin / ta'yîn

  • Yerini belli etmek.
  • Vazifeye göndermek, vazifelendirmek.
  • Ayırmak.
  • Tayın, erzak.
  • Bir malın cinsini, miktârını, yerini belli etmek.
  • Me'mur etmek, vazîfelendirmek.

ta'zir / ta'zîr

  • İslâm hukukunda hakkında belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar.
  • Red, icbar, tedib.

taayyün / تَعَيُّنْ

  • Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.
  • Belli olma.

taayyün etmek

  • Belli olmak, açık seçik olmak.

taayyünat

  • Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.

tabldot

  • Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. (Fransızca)

tadmir

  • Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.)
  • İnce belli yapmak.

tahaci'

  • Eğlenmek.
  • Tenbellik etmek.

tahdid

  • Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek.
  • Tarif etmek.
  • Bir şeyi kasdetmek.
  • Keskin etmek. Bilemek.

tahkim

  • Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek.
  • Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek.
  • Birisini fesattan men'eylemek.
  • Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi değiştirmek.

tahsir

  • İnce belli etmek.

tahsis

  • (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak.
  • Bir şey veya bir kimse için ayırmak.
  • Kredi. Tazminat.

tahsisat

  • Tahsis edilen şeyler; belli bir şey için ayrılan para, ödenek.

tahtit

  • (Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme.
  • Çizgi.

taksit

  • (Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para.
  • Bir borcun belli zamanlarda ödenmesi.

takva / takvâ

  • Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günâhlardan) sakınmak. Harama düşmemek için, şüphelilerden (haram veya helâl olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya ise verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ da takvânın mânâsı altına girer.

talak / talâk

  • Nikâh bağını çözmek; nikâh akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nikâhta, boşama hakkı olanın, nikâhlı olduğu kişiyi boşaması.

talim ve terbiye etme / tâlim ve terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde eğitme ve geliştirip olgunlaştırma.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

tavsib

  • Tenbellik ve süstlük.

tavsim

  • Azalardan bir uzva zahmet vermek.
  • Kırmak.
  • Tenbellik.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.
  • Alış-verişte söz kesilirken tâyin (belli) edilen malın, belli olarak kalması.

tebarüz / tebârüz / تَبَارُزْ

  • Belli olma, belirtme. Görünme.
  • İki hasım cenk için meyadan çıkma.
  • Belli olma.

tebarüz eden

  • Belli olan, belirtilen, görülen.

tebeyyün / تَبَيُّنْ

  • Belli olma, belirme.
  • Belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.
  • Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
  • Belli olma.

tebeyyün eden

  • Belli olan, ortaya çıkan.

tecahür

  • Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.

teeccül

  • Belli bir vakte kadar müddet isteme.
  • Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.

tekasül / tekâsül / تكاسل / تَكَاسُلْ

  • Tembellik.
  • Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
  • Üşenme, tembellik.
  • Üşengeçlik, tembellik. (Arapça)
  • Tembellik.

tekasül etme / tekâsül etme

  • Tembellik yapma.

tekasülat / tekâsülât

  • (Tekili: Tekâsül) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.

tekasüli / tekâsülî

  • Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen.
  • Tembellikle ilgili, tembellikten gelen.

telfik

  • Helâl ve harâm, emir ve yasak, ibâdet ve tâatte, belli bir mezhebin hükümlerine uymayıp, mezheblerin hükümlerinden kolay olanı yapma ve karıştırma.

temcid

  • Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek.
  • Ağırlamak.
  • Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.

tenperverlik

  • Devamlı kendi canını ve rahatını düşünme, tenbellikten hoşlanma.

terai / teraî

  • Aynaya bakma.
  • Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek.
  • Hurmanın kuruyup renginin belli olması.

terbiye

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

terbiye eden

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran.

terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, yetiştirme.

terbiyename

  • Terbiye edici belge; belli bir terbiye ve eğitim programını içeren talimat, kitap.

terkin

  • Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme.

tertib-i eşya

  • Eşyanın belli bir düzende meydana gelmesi.

teşahhusat-ı muvakkate / teşahhusât-ı muvakkate

  • Varlıkların geçici olarak belli bir şekil ve görünüm almaları.

tesakul

  • Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme.

teseyyüb

  • Üşenme, kayıtsızlık, tembellik.

teseyyüp

  • İhmalcilik, kayıtsızlık, tembellik.

teşkil ve tasvir

  • Şekillendirme ve belli bir görünüm verme.

tesyar buyurulan / tesyâr buyurulan

  • Gönderilen; belli bir seyir halinde sürdürülen.

tevani

  • İşde tembellik etmek. (Farsça)
  • Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek. (Farsça)

tevellüdat

  • (Tekili: Tevellüd) Belli bir zaman içinde doğum. Umumi doğumlar.

va'de

  • Bir iş için önceden belli edilen zaman. Bir işi te'hir etmek, sonraya bırakmak için olan belli vakit.
  • Ecel.

vacib / vâcib

  • (Vücub. dan) (Çoğulu: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan.
  • Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sâbit

vakf

  • Mükellef (akıllı, müslüman ve ergenlik çağına erişmiş)kimsenin kendi mülkü olan mütekavvim (belli, kıymetli ve dayanıklı) malının menfaatini (faydasını) hiçbir şarta bağlamadan, müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş), bütün veya belli fakirle re bırakması. Vakfın çoğulu evkâftır. Vakfe

vakıf / vâkıf

  • Mülkü olan belli ve kıymetli malının menfaatini bir şarta bağlamadan müslüman veya zımmî (gayr-i müslim vatandaş) bütün veya belli fakîrlere Allah rızâsı için terkeden kimse.
  • Bir işten haberi olan.
  • Arafât'ta vakfeye duran.

vakt

  • (Vakit) Zaman. Saat. Çağ. Mevsim.
  • Boş zaman.
  • Geçim.
  • Fırsat.
  • Muayyen, belli bir zaman.

vakt-i merhun

  • Belli edilen, muayyen bir zaman.

vazıh / vâzıh

  • Açık, belli.
  • Açık, ayan, âşikâr. Besbelli. Kapalı olmayan.
  • Edb: Vuzuhlu söz. Bir okunuşta mânâsı anlaşılacak ifâde.

vazzah

  • Meydanda, çok açık, belli.

vezin

  • Nazmın belli kalıplarından her biri; ölçü, tartı.

vezn-i mahsus

  • Özgül ağırlık. Bir cismin bir santimetre küp hacmindeki parçasının ağırlığı.
  • Edb: Nazmın veya kelimenin belli kalıplarından her biri. Nazmın ahenk ölçüsü.

zadegan / zadegân

  • Asâlet. (Farsça)
  • Temiz ve meşhur soydan olan. Tanınmış ve temiz âileden olan. Aristokrat. (Farsça)
  • Meşhur ve belli âileler cemaatı. (Farsça)

zahir / zâhir / ظاهر

  • (Zuhur. dan) Görünen, âşikâr olan. Açık, belli, meydanda olan.
  • Görünüşe göre.
  • Şüphesiz.
  • Suret. Dış yüz. Görünüş.
  • Anlaşılan.
  • Meğer. Galiba. Zannederim. Elbette.
  • Görünen, belli.
  • Açık, belli, görünür, meydanda olan.
  • Ortaya çıkan, görünen, zuhur eden. (Arapça)
  • Belli, açık, aşikâr. (Arapça)
  • Sanırım (Arapça)
  • Görünüş, dış yüz. (Arapça)
  • Zâhir olmak: Ortaya çıkmak, görünmek, zuhur etmek. (Arapça)

zamin / zâmin

  • Kefil, birisinden belli bir veya birkaç kimsenin istedikleri bir şeyi, kendisinin de ödeyeceğine söz veren kimse. Dâmin.

zebl

  • İnce belli olmak.
  • Çiçeğin solması.
  • Deniz kaplumbağasının sırt kemiği.

zekat / zekât

  • Belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi.
  • İslâm'ın beş şartından biri. Dînen zengin sayılan müslümanın nisab miktârındaki zekat malının belli zamanda belli miktârını zekat niyeti ile ayırıp emr edilen müslümanlara vermesi.

zeme

  • (Çoğulu: Zemmâm) Suyu az olan kuyu.
  • Tenbellik.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın