LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Beli ifadesini içeren 560 kelime bulundu...

a'lem

  • Daha iyi bilen. En iyi bilen.
  • Yarık dudaklı.
  • Alâmetli, belirtili.

a'raz / a'râz / اعراض

  • Belirtiler. (Arapça)

ab-ı abisteni / ab-ı âbistenî

  • Nebatların beslenip büyümesi için zaruri olan su ve yağmur.
  • Gebeliğe sebep olan su, meni.

abide

  • Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye.
  • Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a.
  • Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir.
  • Tarihte yüksek ve hâkim bir mevkide olan vak'aları veya büyükleri yaşatmak için yapılan bina.

abisteni / abistenî

  • Hâmilelik, gebelik. (Farsça)

adem-i malumiyet / adem-i malûmiyet

  • Bilinmemezlik, belirsizlik.

adetullah / âdetullah

  • (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirliyen Allah'ın emirleri, O'nun koyduğu değişmez düzen. Meselâ oksijenle hidrojenin birleşmesinden su meydana gelir. Işık, geldiği açıya eşit bir açı ile yansır ki, bunlar birer âdetullahdır. "Âdetullah" y

ahd ü misak / ahd ü mîsâk

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğunda onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri.

ahid

  • Belirlilik, bilinen bir şey olma.

ahmed ibn-i hanbel

  • (Bak: Hanbelî, İmam-ı Hanbel)

ahzel

  • Beli kırılmış olan adam.

aidat

  • (Tekili: Aide) Gelirler, kazançlar.
  • Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.

akves

  • Sıkıntılı an.
  • İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.

alaim / alâim

  • Alâmetler, belirtiler.

alaim-i iman / alâim-i iman

  • İman alâmetleri, belirtileri.

alamet / alâmet / علامت

  • Belirti.
  • Bellik, belirti.
  • Belirti.
  • İşaret, iz, alamet, belirti. (Arapça)
  • Çok iri. (Arapça)

alamet-i farika / alâmet-i farika

  • Bir şeyi diğerinden ayırıcı işaret. Belirgin özellik.

alamet-i hiddet / alâmet-i hiddet

  • Hiddet, kızgınlık belirtisi.

alamet-i i'caz / alâmet-i i'câz

  • Mu'cize oluş alâmeti, belirtisi.

alamet-i ihmal / alâmet-i ihmal

  • İhmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti.

alamet-i kabul / alâmet-i kabul

  • Kabul belirtisi.

alamet-i kıyamet / alâmet-i kıyamet

  • Kıyametin kopmasını haber veren belirtiler.

alamet-i kıymet / alâmet-i kıymet

  • Kıymetin belirtisi, verilen değerin işareti.

alamet-i makbuliyet / alâmet-i makbuliyet / alâmet-i makbûliyet

  • Kabul olunduğunu belirten işaret, nişan.
  • Kabul görmesinin işaret ve belirtisi.

alamet-i mana / alâmet-i mânâ

  • Mânâyı gösteren belirti, işaret.

alamet-i muvaffakiyet / alâmet-i muvaffakiyet

  • Başarı belirtisi, işareti.

alamet-i sadıka / alâmet-i sadıka

  • Doğruluk işareti, belirtisi.

alamet-i sefer / alâmet-i sefer

  • Sefere çıkma belirtisi.

alamet-i sukut / alâmet-i sukut

  • Düşme belirtisi, alçalma alâmeti.

alamet-i sürur / alâmet-i sürur

  • Sevinç alâmeti, belirtisi.

alamet-i zahire / alâmet-i zâhire

  • Gözle görülen belirti.

ameli / amelî

  • (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.

amir

  • Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren.
  • İmâr olunmuş.
  • Devlete âit, mirî.

anonim

  • yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser.
  • Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.

apolet

  • Askerî üniformaların omuz kısmına takılan ve rütbeyi belirten sembol, işaret.

arabi tarih / arabî tarih

  • Arap takvimine göre belirlenen tarih.

araz / عرض

  • Belirti, sonradan meydana gelen özellik.
  • İşaret, belirti. (Arapça)
  • Tesadüf. (Arapça)

arz-ı dehalet

  • Sığındığını belirtmek, sunmak.

asal

  • Ahlâk. Karakter.
  • Alâmet, işaret, belirti.

asar-ı hayat / âsâr-ı hayat

  • Hayat eserleri, belirtileri.

asırdide / asırdîde

  • Yaşlı, gün görmüş, tecrübeli.

avl

  • İslâm mîrâs hukûkunda belirli hisse (pay) sâhiplerinin (Eshâb-ı ferâizin) mîrâstan alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olma hâli.

azmude / azmûde

  • Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. (Farsça)
  • Tecrübe olunmuş, denenmiş. (Farsça)

azürde-püşt

  • Beli bükülmüş ihtiyar. (Farsça)
  • Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan. (Farsça)

bahas

  • Deve tırnağı.
  • Ayak eti.
  • Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri.
  • Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.

bahir / bâhir

  • Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık.
  • Güzel.
  • Meşhur, namdar.
  • Galip.

bakıl

  • Sakalı belirmiş kişi.

balapervazane

  • Yüksekten uçar gibi.
  • Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.

bariz / bâriz / بارز

  • Belirgin. (Arapça)

bayrak

  • Devletin belirli alâmetlerini hâvi ve belirli renklerde kare veya dikdörtgen şeklinde yapılmış olan bez. Sancak, alem.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

bazı umur-u mermuze-i gayr-ı mesmua

  • Daha önceden işitilmemiş ve îma ve işaret yoluyla belirtilmiş bazı işler.

bedavet / bedâvet / بداوت

  • Bedevilik, göçebelik; şehirlilikten uzak köy ve göçebe hayatı.
  • Göçebelik. (Arapça)
  • Bedevîlik. (Arapça)

bedel-i müsemma

  • Huk: Akidde belirlenen bedel.

bedevilik / bedevîlik

  • Göçebelik.

bedeviyet / بَدَوِيَتْ

  • Bedevîlik, göçebelik.
  • (Bedâvet) Göçer hayatı yaşayış. Göçebelik. Bedevilik.
  • İlkel göçebelik, şehirliliğin zıddı.

bedeviyyet / بدویت

  • Göçebelik. (Arapça)
  • Bedevîlik. (Arapça)

bel'

  • Yutma. Emme.
  • Belirsiz etme. Ortadan kaldırma.

bela

  • Evet.
  • Farsçada "Belî" diye söylenir.

belaya

  • (Tekili: Belâ) Musibetler. Afetler. Beliyyeler. Belâlar.

beligane / beligâne

  • Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak. (Farsça)
  • Beliğ bir şekilde, noksansız ve güzel bir şekilde.

beliğane / belîğâne

  • Beliğ biçimde.

beliyyat

  • (Tekili: Beliyye) Felâketler.
  • Gamlar. Kederler.

beliyye

  • (Çoğulu: Beliyyât) Belâ. Müşkilât. Musibet. Âfet. Tasa. Keder.

bely

  • Mahvolmak.
  • Belirsiz olmak.

bengah

  • Keçeden yapılmış olan Türkmen evi. (Farsça)
  • Âmirlere ve büyük rütbeli şahıslara ait çadır. (Farsça)

bibliyografya

  • yun. Kitaplar hakkında bilgi. Belirli mevzular üzerindeki neşriyatın tamamı.

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

binaimechul / binâimechûl

  • Öznesi belirsiz fiil.

bintü'l-fikri

  • "Kıza benzeyen düşünce" mânâsında, Üstadın bazı mahrem fikirleri herkese okutmanın doğru olmadığını belirten bir benzetme.

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

bono

  • İtl. Ticaret senedi. Muayyen bir va'denin sonunda belirli bir paranın belli bir kimseye ödeneceğini bildiren senet.

bülega

  • (Tekili: Belig) Beliğ olanlar, Belâgat sâhipleri. Belâgat ilmi mütehassısları. Edebiyatçılar.
  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

büruz

  • Zâhir olma, belirme, meydana çıkma. Çıkmak.

cahh

  • Ayakları uzun, yeşil çekirge.
  • Adamın beli bükülüp eğilmek.

carin

  • Aşınmış ve eskimiş bez.
  • Belirsiz yol.
  • Yılan yavrusu.

cazib

  • Çekici, cazibeli.
  • Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.

cazibedar / câzibedâr / جاذبه دار

  • Çekici, câzibeli. (Farsça)
  • Cazibeli, çekici.
  • Çekici, cazibeli. (Arapça - Farsça)

cazibekarane / câzibekârâne

  • Cazibeli şekilde.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cezbe-eda

  • Cezbeli olmak. Çekici olmak (Farsça)

cezbedar

  • Cezbeli, çekici. (Farsça)

cezzab / cezzâb / جذاب

  • Çekici, cazibeli. (Arapça)

ciar

  • Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.

cihan-dide

  • Cihanı görmüş. Tecrübeli. (Farsça)
  • Meşhur, nâmdar. (Farsça)

cilve

  • Görünme, belirme, naz.

cilve-i inayet-i rabbaniye / cilve-i inâyet-i rabbâniye

  • Rabbimizin yardım ettiğini gösteren yansımalar, belirtiler.

cüz'i-yi müşahhas / cüz'î-yi müşahhas / جُزْئِي يِ مُشَخَّصْ

  • Şahsı belirli olup başkalarıyla ortaklık kabûl etmeyen şey.

dakik ve amik işarat / dakik ve amîk işârât

  • İnce ve derin işaretler, belirtiler.

debh

  • Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

deres

  • Nişanın belirsiz olması.
  • Kaftanın eskimesi.
  • Evin köhne olması.

dermeyan

  • Görüş belirtme, ileri sürme.

devletli

  • Eskiden vezir ve müşir gibi büyük rütbeli kimselere verilen bir ünvan. (Farsça)

dil-firib

  • Gönlü aldatan, câzibeli. (Farsça)

dilkeş / دلكش

  • Cazibeli, gönül çekici. (Farsça)

din

  • Peygamberin bildirdiği biçimde kulluk görevlerini belirleyen ilâhî nizam.

divan-ı harp

  • Harp divanı. Yüksek rütbeli askerlerin harp mes'eleleri veya harp suçluları hakkında işler için toplandıkları meclis.

düsur

  • Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma.
  • Kaftan eskime.
  • Ev köhne olma.

eblağ / اَبْلَغْ

  • En beliğ. Daha beliğ. Daha fasih. Çok beliğ.
  • En beliğ olan.

ecel-i fıtri / ecel-i fıtrî

  • Allah tarafından belirlenmiş ölüm anı.

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

ecell

  • Evet, neam, belî.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

edfa

  • (Edfâk) Beli kamburlaşıp bükülmüş kimse.
  • Uzun boynuzlu keçi.
  • Kanadı uzun kuş.

ehl-i hakikat ve kemal / ehl-i hakikat ve kemâl

  • Doğru ve hak yolda olanlar ve mânevî açıdan belirli bir olgunluğa erişmiş kimseler.

elest günü

  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar gelecek olan zürriyetini (çocuklarını) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp onlara; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye hitâb buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevâb ve rdikleri gün, zaman.

emarat / emârât / امارات

  • Emareler, belirtiler.
  • İşaretler, belirtiler. (Arapça)

emarat-ı haşr / emârât-ı haşr

  • Haşrin belirtileri, işaretleri.

emarat-ı haşriye / emârât-ı haşriye

  • Haşrin emâreleri, belirtileri.

emare / emâre / اماره / اَمَارَه

  • Alâmet, işaret, nişan, iz, ip ucu, belirti.
  • Belirti, iz.
  • İz, belirti, bellik.
  • Belirti.
  • İşaret, belirti. (Arapça)
  • Belirti.

emare-i i'caz / emâre-i i'câz

  • Mu'cizelik belirtisi.

emere

  • (Çoğulu: İmer) Çöllerde taştan belirlemek için yapılan alâmetler.

enterne

  • Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse. (Fransızca)

erbaş

  • Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.

erkan-ı askeriye / erkân-ı askeriye

  • Yüksek rütbeli askerler. Zabitler, subaylar.

eser-i hayat

  • Hayat alâmeti, hayat eseri, hayat belirtisi.

eser-i hiddet

  • Hiddet belirtisi, öfkeli hâl.

eser-i himayet

  • Koruma, himaye etme eseri, belirtisi.

eser-i inayet-i rabbaniye / eser-i inâyet-i rabbâniye

  • Allah'ın özel yardım eseri, belirtisi.

eser-i itab

  • Azarlama belirtisi.

eser-i tereddüt

  • Tereddüt belirtisi.

eşrat / eşrât

  • Şartlar, belirtiler.

et-tevvab

  • Tevbeleri kabul edici olan Allah. Kendine tevbe ve rücu' eden kulları çok. Tevbeyi kabulde çok beliğdir. Tevbe edeni hiç günah yapmamış gibi afv u rahmeti ile bahtiyar eder.

fakd

  • Bulunmamak, bir şeyi kaybetmek. Belirsiz olmak.
  • Talebetmek, istemek.

fal / fâl

  • Fal, belirti, uğur.

falihayr / fâlihayr

  • İyilik belirtisi.

fecr-i kazip / fecr-i kâzip

  • Yalancı fecir, tan yeri ağarmadan önce kısa bir müddet beliren geçici aydınlık.

ferse

  • İnsanın boynunda ve arkasında olan ve gittikçe zaaf verip boynunu ve belini eğip, helâk eden yel.

fettan

  • Fitne ve fesada teşvik eden, ayartan.
  • Cazibeli, gönül alıcı, oynak kadın.

fetva / فَتْوَا

  • Din adamlarının İslami konularda belirttiği görüş.

fıkdan

  • Yokluk.
  • Bir şeyin belirsiz olması. Yitirmek.

fitne

  • İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey.
  • Muhârebe.
  • Azdırma.
  • Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu.
  • Küfr. Fikir ihtilâfı.
  • Şikak. Kavga.
  • Delilik.
  • Mihnet ve beliye.
  • Mal ve evlâd.
  • Potada altın v

fülan / fülân

  • Belirsiz bir şey, filan.

gaful

  • Aldanmak.
  • Terk etmek.
  • Belirsiz ve idraksiz olmak.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.

gayb

  • Gizli olan, gözle görülmeyen şey.
  • Belirsiz, bilinmeyen şey.
  • Gizli olan. Görünmeyen. Belirsiz.
  • Güman. Hislerle veya akıl ile bilinmeyen şey.
  • Gizli, görünmeyen, belirsiz.

gayr-ı muayyen

  • Belirlenmemiş, belirsiz.

gayr-i muayyen / غير معين

  • Belirsiz.

gufl

  • Belirsiz, işaretsiz.

gumme

  • Tasa, keder.
  • Kırba, tuluk gibi şeylerin derinliği.
  • Belirsiz mühim nesne.

güngörmüş

  • Tecrübeli, iyi günler yaşamış.

gurabe

  • Kubbeli türbe. (Farsça)

habel

  • Ana rahmindeki çocuk, cenin.
  • Gebelik, gebe olma zamanı.
  • Fls: Musallat fikir.

haccal

  • Şatafatlı, debdebeli, gösterişli.

had altına alınma

  • Sınrlanma, belirlenme.

hadd-i muayyene

  • Belirlenmiş bir sınır, çizgi.

hadsiz

  • Hesapsız, sayısız. Belirli olmayan, çok.

hafud

  • Karnındaki yavrusunu âzası belirmeden düşüren deve.

hakim-i bimisal / hâkim-i bîmisâl

  • Hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve yerli yerinde yaratan ve eşi, benzeri olmayan Allah.

hakim-i kerim / hakîm-i kerîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah.

hakim-i mutlak / hâkim-i mutlak

  • Herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah.

hakimiyet / hâkimiyet

  • Hikmetlilik; Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı ve tecellîsi.

halık-ı hakim-i alim / hâlık-ı hakîm-i alîm

  • Her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan ve yarattığı herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

hallak-ı hakim / hallâk-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Yaratıcı.

haml / حمل

  • Taşıma. (Arapça)
  • Gebelik. (Arapça)
  • Yükleme. (Arapça)
  • Hamletmek: Yüklemek. (Arapça)

hanbeli / hanbelî

  • Ehl-i sünnetin ameldeki dört hak mezhebinden biri olan Hanbelî mezhebine mensub kimse.

hanya'

  • Beli bükülmüş kadın.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

hareke

  • Kurân harflerinin okunuşunu belirleyen işaretler.

harem-i şerif / harem-i şerîf

  • Müslümanların kıblesi olan Kâbe-i muazzamanın ortasında yeralan etrâfı kubbeli revaklarla çevrili mescid. Kâbe'nin etrâfı.

harf-i tarif / harf-i târif

  • Gr. Arapça'da isimlerin başına gelen ve o ismi belirli, bilinen bir isim yapan "el" takısı.

has / hâs

  • Tek bir mânâ için konulan her lâfız ve tek başına belirli ferdler için kullanılan her isim.

hasret-name

  • Edb: Ayrılık münasebetiyle yazılan mektub. Hasreti belirten yazı, hasret mektubu.

hassa-i cazibedar / hâssa-i cazibedar

  • Cazibeli, çekici özellik.

hassa-i mümeyyize

  • Ayırıcı vasıf, belirgin özellik.

hatme / خَتْمَه

  • Belirli zikirleri okuma.

hatme-i ahmediye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.

hatme-i kübra

  • Büyük ve geniş bir topluluğun belirli zikir ve duaları okuyup bitirdikleri oturum veya zikir halkası.

hatme-i muazzama-i muhammediye / خَتْمَۀِ مُعَظَّمَۀِ مُحَمَّدِيَه

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) geniş halk kitleleriyle beraber belirli dua ve zikirleri yapıp bitirdiği oturum veya zikir halkası.
  • Çok büyük bir zikir halkasında Peygamberimizin (asm) yaptığı şekilde belirli zikirleri okuma.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hayız

  • Kadınlarda her ayın belirli günlerinde kanama ile kendini gösteren özel bir hâl, âdet hâli, hayz.

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

hazabi / hazabî

  • (Tekili: Hizbâ) Arızalı topraklar, engebeli yerler.

hazık / hâzık

  • İşinin ehli, becerikli, tecrübeli, uzman.

haziyy

  • Mertebeli, değerli kişi.
  • Yarış atlarının sekizincisi.

hedm

  • Yıkmak, harab etmek. Parçalamak, mahvetmek.
  • Birisine vurup belini kırmak. (Râgibâ, düşmanın aldanma tevazularına.Seyl, divârın ayağın öperek hedmeyler.)(Râgıp Paşa)

hercai / hercaî

  • (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder.
  • Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hikmet

  • Herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i alem / hikmet-i âlem

  • Âlemin hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i ebediye

  • Allah'ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ilahi / hikmet-i ilâhî

  • Allah'ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i ilahiye / hikmet-i ilâhiye

  • Allah'ın her şeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması.

hikmet-i kainat / hikmet-i kâinat

  • Kâinatın yaratılmasındaki hikmet; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması.

hikmet-i rabbani / hikmet-i rabbânî

  • Kâinatın Rabbi olan Allah tarafından herşeyin belirli gayelere yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması.

hikmetin desatiri / hikmetin desâtiri

  • Herbir şeyi belirli gaye ve faydalara yönelik olarak tam yerli yerine yerleştiren ilmin kanunları, düsturları.

hikmettar

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan.

hilafetname

  • Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika.

hile

  • Sed. Hâil.
  • Çare.
  • Maslahat ve hayırlı işlerde tedbirli ve tecrübeli olmak.
  • Aldatacak tarz ve tedbir. Fend. Mekir. Dabara.
  • Zeval ve intikal.
  • Sahtekârlık, yalancılık, düzenbazlık.

hıssan

  • Mümtaz ve belirli kimseler. Tanınmış iyi kimseler. Ekâbirler.

hızane

  • Bir şeyi bir şeye ilâve etmek.
  • Fık: Hak ve salâhiyeti haiz olan kimsenin belirli müddet zarfında çocuğunu besleyip büyütmek ve terbiye etmek üzere yanında bulundurması.
  • Bir şeyi kucağına almak.

hizba

  • (Çoğulu: Hazâbî) Engebeli arazi, ârızalı toprak.

hızve

  • Kadının, kocası yanında hürmetli, izzetli ve mertebeli olması.

hududname

  • Memleket sınırını belirleyen vesika. Harp veya diğer bir ihtilaf sonunda iki taraf murahhaslarınca yerinde tetkik edilerek tanzim olunan harita ve rapor. (Farsça)
  • Memleket dahilindeki bir çiftlik veya arazinin sınırlarını göstermek üzere yapılmış olan vesika. (Farsça)

hünsa

  • Erkek veya kadın olduğu belirsiz olan.
  • Aynı çiçekte dişi veya erkeklik uzvunun bulunması.

hüve'l-ahir / hüve'l-âhir

  • O Âhirdir; her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve sonu gelen varlıkların neslini tohum ve çekirdeklerle tanzim eden ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî kalan Allah'tır.

i'cam

  • Harflere, yazıya nokta koymak.
  • İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlak söylemek.

i'rab / i'râb

  • Düzgün konuşma ve hakikatı belirtme.
  • Arapça kelimelerin sonundaki harf veya harekenin değişmesi.

ibham / ibhâm / ابهام

  • Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan.
  • Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı.
  • Baş parmak.
  • Belirsizlik. (Arapça)

ibhamat / ibhâmât / ابهامات

  • Belirsizlikler. (Arapça)

ibn-i cevzi / ibn-i cevzî

  • (Hi: 508-597) El-Muğni isimli Kur'an-ı Kerim tefsiri vardır. Hanbelî fıkhı ve tarihî bilgilerde muhakkik âlimlerdendir. Ebu-l Ferec İbn-i Cevzî diye de meşhurdur.

ibn-i teymiye

  • (Hi: 661-728) Diğer adı Ahmed bin Abdülhalim Harranî'dir. Hanbelî fıkıh ve hadis âlimi olarak bilinir. Bazı mes'elelerde ifrata kaydığından cumhur-u ulemaca hüsn-ü kabul görmemiştir.

ibra-i has / ibrâ-i hâs

  • Huk: Bir kimsenin zimmetini belirli bir haktan, hususi bir dâvâdan veya bir kısım haklardan beri kılmaktır.

ibraz / ibrâz

  • Belirtme, ortaya koyma, gösterme.

icma-ı manevi / icmâ-ı mânevî

  • Mânevi olarak görüş birliğine varma; uzmanların aynı konuyu faklı tarzlarda belirtmeleriyle veya susmak sûretiyle onu tasdik etmeleriyle görüş birliğine varmaları.

içtihad

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

içtihadat / içtihadât

  • İçtihatlar; dinen kesin olarak belirtilmeyen konularda Kur'ân ve hadîse dayanarak hüküm çıkarma işlemleri.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

ifade / ifâde / افاده

  • Söylem, anlatım, dile getirme. (Arapça)
  • İfâde edilmek: Anlatılmak, belirtilmek, dile getirilmek. (Arapça)
  • İfâde etmek: Anlatmak, belirtmek, dile getirmek. (Arapça)

ifrah

  • Belirsiz bir şeyi belirtme.
  • şübhe ve tereddütü giderme.
  • (Kuş) yavrulama.
  • (Tohum) yeşerme.

ihbarname

  • Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. (Farsça)
  • Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. (Farsça)
  • Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme. (Farsça)

ihticab

  • Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme.
  • Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.

ikmal-i nüsah / ikmâl-i nüsah

  • Çeşitli ilimlerle ilgili te'lif edilmiş olan belirli eserlerin okumasını tamamlama.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.

imam-ı ahmed bin hanbel / imâm-ı ahmed bin hanbel

  • Ehl-i sünnetin (Peygamber efendimiz ve arkadaşlarının yolunda olanların) amelde dört hak mezhebinden biri olan Hanbelî mezhebinin reîsi.

imam-ı hanbeli / imam-ı hanbelî

  • (Hi: 164-241) (Ahmed İbn-i Muhammed İbn-i Hanbelî) Hanbelî Mezhebinin imamı olup ezberinde bir milyon hadis vardı. Müsned adlı kitabında otuzbin hadis mevcuttur. Zühd ve takvası çok ileri idi. (K.S.)

inhizal

  • Beli kırılmış gibi ağır yürüme.
  • Soruya karşılık verme.

inkişaf-ı fevkalade / inkişaf-ı fevkalâde

  • Olağanüstü bir şekilde ortaya çıkma, belirme.

insat

  • (İnsiyat) Susup dinleme, susma.
  • Gizlenerek gitme.
  • İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme.
  • Beli bükülenin beli doğrulması.
  • Meşhur olma.

intımas

  • Kaybolma, belirsiz olma.

irhasat / irhâsât

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinden evvel meydana gelen ve peygamber olacağına işaret eden harika hâller, belirtiler.

irhasat-ı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğinden evvel meydana gelen ve peygamber olacağına işaret eden harika haller, belirtiler.

irtifa almak

  • Öğle vakti, güneşin yüksekliğini ölçerek zamanı belirlemek.
  • Yükselmek.

is'ar / is'âr / اسعار

  • Fiyat belirleme. (Arapça)

işaret / işâret

  • Anlamlı davranış, belirti.

isik

  • Çukurluk, engebelik. Çukurlu.

isimlik

  • Tar: Saraylılar tarafından gönderilen hediyelik şeylerin kimin tarafından gönderildiğini belirten adres pusulası.

işlek

  • t. Çok işler, fazlaca işlenen.
  • Tecrübeli, idmanlı, alışık.

ism-i hakim / ism-i hakîm

  • Her şeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan mânâsında Allah'ın Hakîm ismi.

ismi ahir / ismi âhir

  • Allah'ın her şeyin sonunu ezelî ilmiyle belirleyen ve her şeyden sonra yalnız Kendisi bâkî olduğunu ifade eden ismi.

ıspazmoz

  • Sinirlerde beliren gerginlik ve titreme.

istibham

  • Karışık ve belirsiz olma.
  • Ses çıkarmama, susma.

istiğrak

  • Bir şeyi baştan aşağı kaplamak. Tasavvuf erbabının vecde gelip kendinden geçmesi.
  • İstiğrak lâmı: Bir cinsin bütün bireylerini içine alan belirtme edatı, lâm-ı tarif, diğer adıyla harfi tarif.

istihrac

  • Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

istisna' / istisnâ'

  • Ismarlama. Bir san'at sâhibinden belirli bir işin, belirli özelliklerde yapılmasını istemek. Meselâ bir terzi ile kumaşı ve benzeri malzemeleri ondan olmak üzere bir kat elbise dikmesi için sözleşme yapmak.

istizah

  • Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek.
  • Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda soruşturma yapılması istenilen sual.

itiraz

  • Kabul etmediğini belirtme, karşı çıkma.

ityan / ityân

  • Belirleme.

izhar-ı ubudiyet / izhar-ı ubûdiyet

  • Kulluğun gösterilmesi, belirtilmesi.

izzetlu / izzetlû

  • Şeref ve itibar sahibi.
  • Eskiden belirli bir mevki ve rütbe sahiblerine verilen ünvan.

kabil-i gayr-i telakkuh

  • Gebeliği mümkün olmayan.

kabil-i telakkuh / kabil-i telâkkuh

  • Gebeliği mümkün olan, döllenebilen.

kadastro

  • Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi. (Fransızca)

kaderi / kaderî

  • Kaderle belirlenmiş.

kalem-i kader

  • Kader kalemi; Allah'ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip belirlemesi.

kalıb-ı ilmi / kalıb-ı ilmî

  • İlim yoluyla belirlenen kalıp.

kalubela / kâlûbelâ

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp; "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurup, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye verdikleri cevâbı ifâde eden söz.

kamin / kâmin

  • Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.

kamine / kâmine

  • Gizli, belirsiz olan.

kangren

  • Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.

kanun-u kader-i ilahi / kanun-u kader-i ilâhî

  • Allah'ın meydana gelecek hadiseleri gerçekleşmeden önce sonsuz ilmiyle belirlediği ve bütün kâinatta geçerli olan kanunlar.

kanun-u sarahat-i kur'aniye / kanun-u sarâhat-i kur'âniye

  • Kur'ân'daki açıkça belirtilen kanunu, hüküm.

kanun-u taayyün

  • Belirleme kanunu.

kar-azmayi / kâr-âzmayî

  • Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş. (Farsça)

kar-azmude / kâr-azmude

  • Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş. (Farsça)

karazma / kârazma

  • Görgülü, tecrübeli. (Farsça)

kardide / kârdide

  • (Çoğulu: Kâr-didegân) Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü. (Farsça)

karine / karîne

  • Belirti.

karine-i hal

  • Durumun gösterdiği alâmet, belirti.

karine-i latife / karine-i lâtife

  • Güzel, hoş belirti.

karz-ı hasen

  • Ödünç verme, çarşıda benzeri bulunan herşeyi, belirsiz bir zaman sonra, aynısı geri verilmek üzere verme.

kavaid-i ehl-i sünnet / kavâid-i ehl-i sünnet

  • Hz. Muhammed'in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluğu tarafından belirlenen kurallar.

kavanin-i muayyene / kavânîn-i muayyene

  • Belirli kanunlar.

kayd

  • Bağlanma, bağlayacak şey.
  • Bir yere yazma.
  • Sınırlama, belirtme.
  • Önem verme, unsurlama.

kaziye-i mümkine ve mutlaka

  • Sınırları belirlenmemiş imkân dahilindeki hüküm.

kelimat-ı hikmet

  • Hikmetin kelimeleri; Allah'ın her bir varlığı belirli gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatının kelimeleri, sözleri.

kemal-i içtihad / kemâl-i içtihad

  • Tam ve mükemmel bir içtihad; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadisten hüküm çıkarma.

kemal-i tazimat ve tekrimat

  • Sonsuz saygı ve hürmetleri arz etme, belirtme.

kemerbend

  • Kemer bağı. (Farsça)
  • Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. (Farsça)
  • Mc: Derviş. (Farsça)

kemin

  • (Çoğulu: Kemâin) Pusuya saklanmış adam.
  • Pusu.
  • Belirsiz. Gizli yer.

kemnam

  • Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz. (Farsça)

kesret-i zuhur

  • Çok sayıda görünme, belirip ortaya çıkma.

kıbal

  • Ebelik bilgisi ve işi.

kibar

  • (Tekili: Kebir) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas.
  • Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.

kitab-ı hikmet

  • Hikmet kitabı; her şeyin belirli fayda ve gayelere yönelik olarak tam yerli yerinde olduğunu bildiren kitap.

kitabet / kitâbet

  • Kâtiblik, yazıcılık, yazı yazma ilmi.
  • Güzel yazı ve güzel ifâde için lâzım olan yazı yazma usûl ve kâideleri.
  • Kölenin belirli bir ücreti ödemek veya bildirilen şartları yerine getirmek karşılığında âzâd edileceğine (serbest bırakılacağına) dâir sâhibi ile yaptığı akid, sözleşme.

kıyas-ı celi / kıyas-ı celî

  • Açık ve belirli olan kıyas.

kıyas-ı hafi

  • Gizli, belirsiz kıyam.

kuhe

  • Dağ. (Farsça)
  • Hücum, saldırma. (Farsça)
  • Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. (Farsça)
  • Deve hörgücü. (Farsça)
  • At eyeri. (Farsça)

kurabe / kûrabe

  • Kubbeli mezar, türbe. (Farsça)

kürizi / kürizî

  • Beli bükük ve sefil ihtiyar. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuyud ve hey'at / kuyud ve hey'ât

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat / kuyûdât

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

lam-ı tarif / lâm-ı tarif

  • İsimlerin başına getirilen belirleme edatı.

lat'

  • Yalamak.
  • Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.

lefaz

  • Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.

levh-i kaza ve kader / levh-i kazâ ve kader

  • Allah tarafından olacak bütün olayların belirlendiği ve yazıldığı Kazâ ve Kader Levhası.

ma'rife

  • Gr: Arabçada mübhem olmayan " " harf-i ta'rifi ile bildirilen kelime. Böyle bir kelimeden tenvin kalkar, kelime belirli olur.
  • Gr. başına "el" takısı almış, mânâsı belirlenmiş isim.
  • Mânâ ve mefhumu belirtilmiş olan söz, belirli.

mahall-i tecelli / mahall-i tecellî

  • Görüntünün, aksin belirdiği yer.

mahbel

  • Hayvanın gebelik zamanı.

mahudiyet-i zikriye / mâhudiyet-i zikriye

  • Zikredilen belirlilik; sözle ifade edilmiş olan bilinip tanınma niteliği.

maiyyet

  • Beraberlik. Arkadaşlık.
  • Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et.
  • Yan. Nezd.

makam

  • Durulacak yer.
  • Rütbeli yer.
  • Câh. Mesned. Mansab.
  • Musikide usul. Tempo.

makdurat

  • Kader programıyla takdir edilen, belirlenen şeyler.

maket

  • Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli. (Fransızca)

marife / mârife

  • Arapça'da genellikle başına belirlilik takısı "elif-lâm"ı alan ve belirli bir şeyi gösteren kelime.

masdar-ı merre

  • Fiilin bir defa yapıldığını belirten masdar.

mash

  • Sâbit olma.
  • Mahvolup belirsiz olmak.
  • Kısa olmak.

materyalizm

  • Allahü teâlâyı inkâr ve maddeyi her şeyin esâsı kabûl eden görüş, düşünce; toplum hayâtını ve fertler arasındaki münâsebetleri ve davranışları belirleyen tek faktörün madde olduğunu savunan felsefe akımı; maddecilik.

matruh

  • Tarh edilmiş, çıkarılmış.
  • Belirtilmiş, konulmuş (vergi)
  • Temeli atılmış (Binâ).

mazbut

  • Zabtolunmuş, elegeçirilmiş.
  • Sağlam.
  • Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu.
  • Muhâfazalı. Korunmuş.
  • Belli, belirtilmiş.
  • Sınırları belirli.

mecfer

  • Beli kalın olan at.

mechel

  • (Çoğulu: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız.
  • Yolu ve izi olmayan çöl.

meçhuliyet

  • Belirsizlik, bilinmezlik.

meczub / meczûb

  • Cezbeli, kendini kaptırmış, başkasının etkisiyle davranan.

mef'ul-ü mukadder

  • Lâfız olarak metinde yer almayan, ancak sözün gelişiyle belirlenen nesne, tümleç.

mehir

  • Nikâh bedeli; nikâh esnasında belirlenen ve erkek tarafından kadına verilmesi gereken mal, değerli eşya veya para.

mehr-i muaccel

  • Miktarı tesbit edilen (belirlenen) ve nikâh sırasında erkeğin evleneceği kadına peşin olarak ödemesi gereken altın, gümüş, kâğıt para veya herhangi bir mal yâhut bir menfaat.

mekan-ı muayyen / mekân-ı muayyen

  • Belirli bir mekân.

mekan-ı muayyene / mekân-ı muayyene

  • Belirli mekân, yer.

mekare / mekâre

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli

menkur / menkûr

  • Bilinmeyen; belirsiz.

menzur

  • (Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va'dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş.

mered

  • Kötülükte inad.
  • Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.

merhun

  • (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey.
  • Belirli müddetle bir şeye bağlı olan.
  • Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.

mermuz

  • (Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.

mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye / mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiye

  • İhtilaf konusu olan, hakkında farklı görüş belirtilebilen cüz'î (bireylerle ilgili) ve fer'î (imanla ilgili olmayan, amellerle ilgili) meseleler.

mesail-i hilafiye / mesail-i hilâfiye

  • İhtilâf mevzuu olan, hakkında farklı görüş belirtilebilen meseleler.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

mesele-i içtihadiye

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkartmayla ilgili olan mesele.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

meşrutiyet-i şer'iye

  • İslâma uygun olarak şartları ve kuralları belirlenen meşrutiyet sistemi.

meşveret-i meşrua

  • İslâmın sınırlarını ve özelliklerini belirlediği istişare ve danışma uygulaması.

mevakıt

  • (Tekili: Mevkıt) Evvelden belirtilmiş olan vakitler.

mevkute

  • Zamanı muayyen, belirli olarak çıkan matbuât. Gazete, mecmua gibi şeyler.

mevludat

  • (Tekili: Mevlud) Belirli bir zaman içinde doğanlar.

mevsuf

  • Vasfolunmuş, vasıflanan, belirtilen.

mezahib-i erbaa / mezâhib-i erbaa

  • Dört mezhep: Hanefî, Şafiî Malikî, Hanbelî.
  • Dört mezhep; Hanefî, Şâfî, Mâlikî, Hanbelî mezhepleri.

mezbur / mezbûr / مزبور

  • Anılan, belirtilen. (Arapça)

mezkur / mezkûr / مذكور

  • Zikredilen, belirtilen, adı geçen. (Arapça)

mikat / mîkat

  • Bir iş için belirtilen zaman veya yer.
  • Mekke yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.

miktar-ı ilmi / miktar-ı ilmî

  • İlâhî ilim ile belirlenen ölçü.

miktar-ı kaderi / miktar-ı kaderî

  • Allah tarafından kader çerçevesinde takdir edilmiş, belirlenmiş ölçü.

miktar-ı muayyen

  • Belirlenmiş miktar, ölçü.

miktar-ı muayyene

  • Belirlenmiş miktar.

mislak

  • Fesih, beliğ konuşan kimse.

misyonerlik

  • Propaganda yaparak belirli bir fikir ve inancı yayma işi. Dar anlamda, henüz hıristiyanlığı kabûl etmemiş ülkelerde veya hıristiyan ülkelerde çeşitli isimler altında hıristiyanlığı yayma ve hıristiyanlık propagandası yapma faâliyeti. Bu çalışmaları yürüten râhib, papaz ve din adamlarına misyoner, bu

mizan-ı kaza / mîzân-ı kazâ / م۪يزَانِ قَضَا

  • Kaderde olan hükmün gerçekleşmesindeki belirleyici ölçü.

mu'lem

  • (İlm. den) Belirtilmiş, işâretlenmiş.

muallak / muallâk

  • Belirsiz

muayyen / معين / مُعَيَّنْ

  • Belirli, bilinen.
  • Belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.
  • Belirli.
  • Belirli. (Arapça)
  • Belirli.

muayyin

  • (Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici.

mübahase / mübâhase

  • Karşılıklı konuşma, fikir belirtme, sohbet.

mübhem / مبهم / مُبْهَمْ

  • İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli.
  • Kapalı, belirsiz.
  • Belirsiz.
  • Belirsiz. (Arapça)
  • Belirsiz.

mübhemat

  • Belirsiz olan şeyler, mübhem olan şeyler.

mübhemiyet

  • Belirsizlik, anlaşılmazlık.

mücterin / mücterîn

  • Mesleğinde mâhir ve tecrübeli olan.

müdebdeb

  • Debdebeli, tantanalı.

müeccel

  • Tecil edilmiş, ileriye bırakılmış, ileride yapılmak üzere vakti belirtilen, ertelenmiş.

muhadde

  • (Hadde. den) Bilenmiş.
  • Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış.

muhadded

  • Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş.

muhayene

  • Belirli bir zaman için kiralama.

mühefhefe

  • Beli ince olan kadın. (Müz: Mühefhef)

muhteşem

  • Büyük, debdebeli, tantanalı.
  • Etraflı ve taraftarlarının çokluğu ile büyük.

muhzar

  • İnce belli. Beli ince olan.

muid / muîd

  • Yardımcı. Mubassır.
  • Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı.
  • Geri çevirtici.
  • Bir şeyi âdet edinmiş olan.
  • Tecrübeli. Hâzık.
  • Güçlü. Kuvvetli.
  • Arslan.
  • Gazâ ve cihad eden kimse.

mukabbeb

  • (Kubbe. den) Kubbeli.

mukadder

  • Kader ile belirlenmiş.

mukadder olan

  • Allah tarafından takdir olunmuş, belirlenmiş.

mukadderat / mukadderât

  • Kader ile belirlenenler.

mukannen / مُقَنَّنْ

  • Kanunla belirlenmiş, düzenli.
  • Kanunla belirli.

mukaraza

  • Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.

mülk şirketi

  • İki veya daha çok kimsenin, mîrâs veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip satın alarak, bir mala berâber sâhib olmaları; yâhut mallarını ayrılmayacak şekilde karıştırıp ortak olmaları.

münekker

  • Tenkir edilmiş, bilinmeyen, nekre kılınmış.
  • Belirli olmayan şeye delâlet eden.

münhani / münhanî

  • Eğri, kamburlu, eğilen, eğrilen. Beli bükülmüş yaşlı kişi.

muntamıs

  • Belirsiz olan. İntımâs eden.

müntehabat

  • Seçilen ve belirlenen bölümler.

müphem / مبهم

  • Kapalı, örtülü, belirsiz.
  • Belirsiz, belli belirsiz. (Arapça)

mürd

  • (Tekili: Emrüd) Sakalı belirmemiş genç yiğitler.

müşaşa / müşâşâ

  • Parlayan, debdebeli.

müsemma

  • İsimlendirilen, ad verilmiş olan, bir ismi olan.
  • Muayyen zaman. Belirli vakit.
  • Bir ismi olan, adlandırılmış, adlı.
  • Muayyen, belirli zaman.

müşir / müşîr / مُش۪يرْ

  • En yüksek rütbeli asker.

müste'cel

  • Belirli bir vakte kadar geciktirilen. Muayyen bir zamana kadar te'hir edilmiş olan.

müstemhil

  • (Mehl. den) Belirli bir vakit ve zaman isteyen. Mühlet isteyen.

mut'a

  • Geçici kazanç.
  • Şiilere mahsus süresi belirlenmiş nikah.

mutantan / مُطَنْطَنْ

  • Debdebeli. Tantanalı. Gürültülü. Gösterişli ve şatafatlı.
  • Debdebeli.

mütebariz / متبارز

  • Açık seçik, belirgin. (Arapça)

mütebarizin / mütebarizîn

  • (Tekili: Mütebariz) Meydana çıkanlar, belirenler, tebarüz edenler.

mütebellir

  • (Billur. dan) Billurlaşan, tebellür eden.
  • Belirgin, belirmiş.

müteberriz

  • Beliren, meydana çıkan, teberrüz eden.

mütecelli

  • Görünen, beliren.

mütelemmiz

  • (Çoğulu: Mütelemmizîn) Talebelik etmek suretiyle öğrenen. Telemmüz eden.

mütemeddin

  • Medeni, görgülü, terakki etmiş. Şehirleşmiş olan. Bedeviliği, göçebeliği bırakıp medenileşmiş olan.

müterettib

  • Sıralı, rütbeli.

müteşeddik

  • (Çoğulu: Müteşeddikîn) Söz ebeliği eden.

muzafun ileyh

  • İsim tamlamasında (izâfet terkibinde) muzâfın (belirtenin) bağlı bulunduğu ismin hâli.Türkçede muzâf sonra gelir. "Evin kapısı" dediğimiz zaman, ev; muzâfun ileyh; kapı; muzâfdır.

müzafünileyh

  • Belirtili isim tamlamasında belirtilen isme denir.

müzelemmizin / müzelemmizîn

  • (Tekili: Mütelemmiz) Talebelik ederek öğrenenler, telemmüz edenler.

na-berca

  • (Nâ-bedid) Belirsiz, görünmez olan.

na-peyda

  • Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz. (Farsça)

nafıka

  • (Çoğulu: Nevâfık- Nüfeka) Arab tavşanının (diğer adı; tarla fâresi dedikleri hayvanın) iki yuvasından gizli olanın adıdır. Bu hayvan, bunun tavanını yeryüzüne çok yakın yapar. Belirli olan kasia dedikleri yuvasında tehlike hissederse hemen nâfıkanın tavanını delerek kaçar. Münafıklar buna benzediği

nakus

  • Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.

nazariyat / nazariyât / نَظَرِيَاتْ / nazarîyat

  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.
  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.

nazariyat-ı diniye / nazariyât-ı dîniye / نَظَرِيَاتِ دِينِيَه

  • Ayet ve hadislerle kesin olarak sınırları belirlenmemiş dinin ictihada açık olan kısımları.

neberd-azma / neberd-azmâ

  • Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse. (Farsça)

nebz

  • Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek.
  • İhtiyarlık işareti belirmek.

necm

  • (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir.
  • Belirli olan vakit. (Araplar, vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi)
  • Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.
  • Belirli vakitte yapılan vazi

nedim / ندیم

  • Padişahların ve yüksek rütbeli devlet ricalinin sohbet arkadaşı. (Arapça)
  • Güzel hikaye anlatan. (Arapça)

nefy ve isbat zikri / nefy ve isbât zikri

  • "Lâ ilâhe illallah" mübârek sözünü diyerek yapılan zikr (Lâ ilâhe) yâni Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur, nefy; (illallah) yâni Allahü teâlâ vardır demek de isbât ifâdeleriyle belirtilmiştir.

nekare / nekâre

  • Güçlük, zorluk.
  • Belirsizlik.

nekire

  • (Çoğulu: Nekerât) Belirsiz.

nekre

  • Belirsiz olan.
  • Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin.
  • Garip ve gülünç fıkralar.
  • Hoş sohbet ve hazır cevap kimse.
  • Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i tarifsiz) isim.
  • Gr. başına "el" takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim.
  • Belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.
  • Belirsiz.

nes'i / nes'î

  • Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.

nevber

  • Turfanda meyve. (Farsça)
  • Memeleri yeni belirmeye başlamış kız. (Farsça)

nevbet-zen

  • Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan. (Farsça)

nihrir

  • (Çoğulu: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.

nişan / نشان

  • İz. (Farsça)
  • Belirti. (Farsça)
  • Nişan yeri. (Farsça)
  • Devlet madalyası. (Farsça)

nişane / nişâne / نشانه

  • Belirti, işaret. (Farsça)

nizamat-ı muayyene / nizâmât-ı muayyene

  • Belirli düzenler.

ödünç vermek

  • Çarşıda misli yâni benzeri bulunan her şeyi, belirsiz bir zaman sonra, misli geri verilmek üzere verme.

ömr-ü fıtri / ömr-ü fıtrî

  • Allah tarafından belirlenmiş ömür süresi.

ömr-ü mukadder

  • Biçilmiş, belirlenmiş ömür.

payedar / payedâr

  • Rütbeli, pâyeli, itibarlı. (Farsça)

payedari / payedârî

  • İtibarlılık, rütbelilik, pâyedarlık. (Farsça)

rabb-i hakim / rabb-i hakîm

  • Herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayıp idare eden Allah.

rabb-i muhtar-ı hakim / rabb-i muhtar-ı hakîm

  • Herbir varlığın her türlü ihtiyacını karşılayan, dilediğini dilediği gibi yapan, herşeyi belirli maksat ve faydalara uygun ve tam yerli yerinde yaratan Allah.

rek'at

  • (Rik'ât) Huzur-u İlâhîde beli eğip yüzü üzeri kapanmak.
  • Bir kıyam, bir rüku' ve iki secdeden ibaret olan namazın bir rüknü.

revm

  • Maksad. Taleb, istek.
  • Tevcidde: Sükûndan ayırd edilmeyecek derecede olan belirsiz hareke.

ribe'n-nesie / ribe'n-nesîe

  • Gecikme ribâsı. Bir cinsten olan iki şeyin birini, diğeri karşılığında veresiye olarak satmak veya başka başka cinslerden olup; ağırlık, hacim veya uzunluk ölçüsüyle yâhut belirli ölçülerde olup, sayıyla alınıp satılan iki şeyi veresiye değişmek. Mik tarlar eşit olsa bile ribâ sayılır.

rical

  • Erkekler, adamlar.
  • Yaya olanlar.
  • Rütbeli, mevki sahibi kimseler, hadis ravileri.

rumi tarih / rumî tarih

  • Rûmî takvime göre belirlenen tarih.

rumuzat-ı hayat / rumuzât-ı hayat

  • Hayat belirtileri, işaretleri.

rumuzat-ı hayatiye / rumûzât-ı hayatiye

  • Hayatın belirtileri, işaretleri.

sabıkan mezkur / sabıkan mezkûr

  • Daha önceden belirtilen.

şadırvan

  • Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
  • Etrafı musluklu kubbeli çeşme.

şafak

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.

şafak vakti

  • Güneş doğmadan az önce beliren aydınlık.

şahıs

  • (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan.
  • Belirten.

sahn / صحن

  • Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk.
  • Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık.
  • Sahne.
  • Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer.
  • Büyük kâse. Sahan.
  • Zil.
  • Avlu. (Arapça)
  • Boşluk. (Arapça)
  • Sahne. (Arapça)
  • Üstü kubbeli alan. (Arapça)

şakirtlik

  • Talebelik, öğrencilik.

sal-dide

  • Yaşlı, ihtiyar. (Farsça)
  • Tecrübeli, gün görmüş. (Farsça)

salat

  • Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet.
  • Tebrik, tezkiye.
  • Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua.
  • İstiğfar.
  • Rahmet.

salifü'z-zikr / sâlifü'z-zikr

  • Bahsi geçen, belirtilen.

saray-ı vücud

  • Bin kubbeli harika bir saraya benzetilen insan vücudu.

sarih

  • Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.

sarihan

  • Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.

sefif

  • Deve beline çekilen kolan.

selis

  • Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade.

şeret

  • (Çoğulu: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.

şeyhülislam / şeyhülislâm

  • Osmanlı Devleti zamanında dînî meselelerle şerîat mahkemelerine bakan en yüksek rütbeli din adamı.

sezdirme

  • Belirtme, işaret etme.

şiar / şiâr

  • İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet.
  • Üstünlük veren işaret.
  • İnsanın gömleği.
  • Ölüm.
  • (Tekili: Şa'r) Kıllar.
  • Sembol, belirgin işaret.

şiar-ı raz / şiar-ı râz

  • Sırların şiarı, sırları gizleyen perde, alamet, belirti.

sıfat terkibi

  • Sıfat tamlaması. Meselâ: "Kâmil insan" kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre "kâmil insan" terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci kelime ise mevsuf (belirtilen) dir. Farsça kâideye göre "insan-ı kâmil" diye söylenir.

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)

siga-yı meçhul

  • Gr. belirsizlik kipi; öznenin zikredilmediği fiil kalıbı; meselâ "denildi" fiilinde, kimin dediği belli değildir.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakim

  • Dinin belirlediği dosdoğru yol.

sırat-ı müstakim ehli / sırat-ı müstakîm ehli

  • Dinin belirlediği dosdoğru yolda olanlar.

sittin sene / ستتين سنه

  • Altmış sene.
  • Belirlenemeyecek kadar uzun bir zaman.

sıyga

  • Gr. kip fiillerde belirli bir zamanla konuşanın, dinleyenin ve konuşulanın teklik veya çokluk olarak belirtilmiş biçimi.

ta'rif / ta'rîf / تَعْر۪يفْ

  • Bir ismi, bir şeyi belirli kılma.

ta'yin / تعيين / ta'yîn / تَعْي۪ينْ

  • Belirleme, atama.
  • Belirleme. (Arapça)
  • Belirlenme. (Arapça)
  • Atama. (Arapça)
  • Atanma. (Arapça)
  • Tayın. (Arapça)
  • Belirleme.

ta'yin-kerde

  • Belirtilmiş. Tâyin edilmiş. (Farsça)

ta'yinat / ta'yînât / تَعْي۪ينَاتْ

  • Belirlenmiş yiyecekler.

taayyun

  • Belirlenme.

taayyün / تعين

  • Tayin edilme, belirlenme.
  • Belirme, görünme.
  • Ortaya çıkma, belirme. (Arapça)

taayyün eden

  • Belirlenen.

taayyünat / taayyünât

  • Belirlenmeler.
  • Belirmeler.

tabldot

  • Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek. (Fransızca)

tafv

  • Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması.
  • Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi.
  • Bir işe girmek.
  • Hayvanın tepe üzerine çıkması.
  • Ceylânın koşması.

tahasür

  • Birbirinin beline elini sokup yürümek.
  • Eli böğürüne koymak.

tahiyyat-ı muayyene / tahiyyât-ı muayyene

  • Belirli zamanlarda okunan, canlıların hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahmin

  • Aşağı yukarı belirleme.

tahnib

  • Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.

tahsis

  • Hâs kılma, özelleştirme; genel bir mânâ ve hüküm ifade eden bir sözü, belirli bir hükme mahsus kılma, belirli bir mânâda kullanma.

taka / tâka

  • Kubbeli mahfe. Pencere.
  • Takat. Güç, kuvvet, iktidar.

takannün

  • Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.

takdih

  • Beğenmeme, zemmetme.
  • Atın belini inceltmek.

takdir / takdîr / تَقْدِيرْ

  • Belirleme, ölçüleme, beğenme.
  • Ölçüleri belirleme, planlama.

takdir-i kelam / takdir-i kelâm

  • Sözün gelişi; sözde zikredilmeyen bir lafzı sözün gelişinden anlayıp belirtmek.

takrir

  • İyi ifade etmek. Bildirmek.
  • Ağzından anlatmak.
  • Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek.
  • Resmî olarak yazı ile bildirmek.
  • Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek.
  • Siyasî nota.

takyid

  • Sınırsız, genel bir mânâ ifade eden bir sözü, nitelik, durum, gaye bakımından belirli şartlara bağlı olarak bir mânâya gelecek şekilde sınırlama.

tams

  • Yok etme, belirsiz kılma.
  • Eskimek.
  • Mahvolmak.

tamsetmek

  • Belirsiz kılma, silme.

tantik

  • Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.

tarif / târif

  • (Ar. gr.) Marife yapma; tanımlama; bir amaca binaen bir ismi belirlilik anlamı katan eliflâm takısı ile birlikte zikretmek.

tarifiyle / târifiyle

  • Arapça belirlik takısı olan "el" ile birlikte gelmesiyle.

tarih-i arabi / tarih-i arabî

  • Arap takvimine göre belirlenen tarih.

tarih-i mu'cem

  • Bir mısra, beyit veya cümledeki noktalı harflerin ebced hesabı ile yekûnunun delâlet ettiği tarih.
  • Edb: Ebced hesabında noktalı harflerin hesap edilerek düşürülen tarih. Bir ilmi, müfredâtı ile belirten eser.

tasrih / tasrîh / تصریح

  • Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.
  • Açıkça belirtme. (Arapça)
  • Tasrîh etmek: Açıkça belirtmek. (Arapça)

tasrihen

  • Açıkça belirterek.

tavsifname / tavsifnâme

  • Özellikleri belirten yazı.

tayin / tâyin

  • Yerini belirleme, atama.
  • Belirleme, görevlendirme.

tayin etmek

  • Belirlemek.

tayin olunan

  • Belirlenen.

tayinat / tayinât

  • Tayinler, belirlemeler.

teayyün

  • Bellibaşlı olmak.
  • Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek.
  • Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma.

tebarüz / tebârüz

  • Belli olma, belirtme. Görünme.
  • İki hasım cenk için meyadan çıkma.
  • Belirme, görünme.

tebarüz eden

  • Belli olan, belirtilen, görülen.

tebehhüm

  • Şüpheli ve belirsiz olma.

tebeyyün

  • Belli olma, belirme.

tebyin

  • Belirtme. Açıkça anlatma.
  • İsbat etme.
  • Belirtme.

tecelli / tecellî

  • Görünme, belirme.

tecelli-i timsal / tecellî-i timsal

  • Görüntünün belirmesi, yansıması.

tecellidar / tecellîdâr

  • Görünen, beliren.

tecelligah / tecellîgâh

  • Belirme yeri.

tecelliyat / tecellîyât

  • Görünmeler, belirmeler.

tefe'ül

  • Kapalı bir kitabı, belirli dualar okuyarak rastgele açma ve açılan sayfayı ibret alma maksadıyla okuma işlemi.

tekzib / tekzîb

  • Yalan isnad etme, yalancı çıkarma, yalan olduğunu belirtme.

telemmüz

  • Talebelik etmek. Çömezlik etmek.
  • Talebelik.

temessül eden

  • Beliren, görünen.

temessülat / temessülât

  • Belirmeler, görünmeler.

temyiz

  • Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.
  • Yargıtay.
  • Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: "İşrune dirhemen" (yirmi dirhem) ve "Retle zeyten" (Bir retl zeytin yağı) tâbirlerinde "dirhemen" ve "zeyten" gibi.
  • <

tenebbüh

  • Uyanış; filizlenip hayat belirtisi kazanma.

tenkir / tenkîr

  • Tanınmayacak bir hale koymak.
  • Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak.
  • Belirsizleme, yadırgama.
  • Gr. belirsiz kılma; bir kelimeyi nekre yapıp mânâyı kapalı, belirsiz yapma.

tenvin-i tenkir

  • Gr. nekre tenvini; kelime sonlarına gelerek o kelimeye kapalılık ve belirsizlik mânâsı veren iki üstün (en), iki esre (in) ve iki ötre (ün) işareti.
  • Kelimenin belirsizliğine işaret olan tenvin işareti. Harf-i tarifsiz kelime tenvin kabul ettiğinden yani, nekre olduğundan tenvinli olan harfin durumu.

tenvin-i tenkiri / tenvin-i tenkirî

  • Kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime.

tereşşuhat / tereşşuhât

  • Sızıntılar, belirtiler.

tereşşuhat-ı siyasiye ve dünyeviye / tereşşuhât-ı siyasiye ve dünyeviye

  • Siyasî ve dünyevî menfaat olduğunu gösteren belirtiler.

teşahhus

  • (Çoğulu: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme.
  • Belirlenme, şahıslanma, bir birey hâline gelme.
  • Şahıslanma, belirme.

teşahhusat / teşahhusât

  • Belirlenmeler, şekillenmeler.

teşahhusat-ı mülkiye

  • Varlıkların maddî yönleriyle belirgin olarak ortaya çıkması, diğer fertlerden ayrılabilir özellikleriyle kendini göstermesi.

teşahhusat-ı vechiye / teşahhusât-ı vechiye

  • Yüze ait belirmeler, insanın simasındaki ayırdedilme özelliği.

teşahhusat-ı zahiriye / teşahhusât-ı zâhiriye

  • Dış belirmeler, dış kimlik.

tesbihat-ı cezbe-eda / tesbihat-ı cezbe-edâ

  • Cezbeli tesbihler.

tesbit / tesbît / تثبيت

  • Sağlamlaştırma, tutturma. (Arapça)
  • Kanıtlama. (Arapça)
  • Tesbît edilmek: (Arapça)
  • Tutturulmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlenmek. (Arapça)
  • Tesbît etmek: (Arapça)
  • Tutturmak. (Arapça)
  • Kanıtlamak. (Arapça)
  • Belirlemek. (Arapça)

teşhis eden

  • Belirleyen.

tevbekar / tevbekâr

  • Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan. (Farsça)

tevcib

  • (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek.
  • Bir iş için vakit belirlemek.

teverri

  • Gizlenmek.
  • Belirsiz etmek.

tevessüm

  • Bir işaret, belirti ortaya çıkma, görünme, bir şeyi işaretlerinden hareketle bilme, iyice anlama.

tevki'

  • Alâmet, işaret, belirti, nişan.
  • Sultan.
  • Kılıca nakış yapmak.

tevkifi / tevkifî

  • Şeriatın belirlediği ve dondurduğu hüküm.

tezahür / tezâhür / تظاهر

  • Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş.
  • Birbirini korumak, birbirine arka olmak.
  • Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek.
  • Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.
  • Belirme, görünme.
  • Belirme, görünme.
  • Ortaya çıkma, belirme. (Arapça)
  • Tezâhür etmek: Ortaya çıkmak, belirmek. (Arapça)

tezahür-ü rahmet

  • Rahmet belirmesi, görünmesi.

tezahürat / tezâhürât

  • Görünmeler, belirmeler.

tezahürat-ı hayat

  • Hayat belirtileri ve görüntüleri.

tezahürat-ı hayatiye / tezahürât-ı hayatiye

  • Hayat belirtileri ve görüntüleri.

tezahüriyet / tezâhüriyet

  • Belirme, ortaya çıkma.

tilmiziyet

  • Talebelik, tilmizlik, öğrencilik.

töhmet

  • Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat.
  • İtham altında olma.

ümera

  • (Tekili: Emir) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler.
  • Yüksek rütbeli zabitler.

umurdide

  • (Çoğulu: Umurdidegân) İş görmüş, işten anlar ve tecrübeli kimse. (Farsça)

usluc

  • (Çoğulu: Asâlic) Yeni belirmeğe başlamış ağaç budağı.

vade / vâde

  • Belirli süre.

vakt-i muayyen

  • Belirlenmiş vakit.

vaz'

  • (Çoğulu: Evza') Koyma, konulma. Bırakmak. Atlamak. Tayin etme, belirtmek. Duruş, hareket, tarz.

vehhabi / vehhabî

  • Muhammed İbn-i Abdulvehhab nâmında birisinin sebeb olduğu İslâmî bazı mes'elelerde ifrat gösteren ve dört hak mezheb hâricinde bir mezhepten olan. Fıkıhta Hanbelî, itikadda İbn-i Teymiye'ye bağlıdırlar. Tarikatlarına Muhammediye ismi verirler.

vehim

  • Belirsiz korku, kuruntu.

vehm

  • (Vehim) Mübhem ve mânasız korku.
  • Belirsiz fikir ve düşünce.
  • Cüz'i mânaların anlaşılmasına yarayan bir idrak kuvveti.

vücud taayyün etme

  • Varlık verilme, varlık olarak belirme.

vukū'u muayyen / وُقُوعُ مُعَيَّنْ

  • Meydana gelmesi belirlenmiş olan şey.

vuku-u muayyen

  • Belirlenmiş olay.

ya hakim / yâ hakîm

  • Ey herşeyi belirli maksat ve gayelere uygun olarak faydalı ve tam yerli yerinde yaratan, hikmet sahibi Allah.

yaver-i ekrem / yâver-i ekrem

  • Çok değerli, yüksek rütbeli memur.

zabit / zâbit

  • (Çoğulu: Zâbitân) Askere kumanda eden rütbeli asker.
  • Kuvvetli, yavuz.
  • Zabteden. Başkalarını zabtedip idare etmeğe memur olan.
  • Subay.
  • Mc: Dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan kimse.

zalifen

  • Birisinin izine uyup gitmek.
  • İzini gizlemek, belirsiz etmek.

zaman ve mekan-ı muayyen / zaman ve mekân-ı muayyen

  • Belirli bir zaman ve mekân.

zarf

  • Kap, kılıf. Mahfaza.
  • İçine mektup konulan kılıf kâğıt.
  • Gr: Bir fiilin veya bir sıfatın veya başka bir zarfın mânasına "yer, zaman, mâhiyyet" (Nicelik, nitelik) gibi cihetlerden başkalık katan vasıflarını belirten kelime.

zaruriyat / zaruriyât

  • Dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen işler.

zaruriyat-ı dini / zaruriyât-ı dinî

  • Dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen emirler.

zat-ı hakim / zât-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Zât, Allah.

zekat / zekât

  • Belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR