LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Bel kelimesini içeren 270 kelime bulundu...

a'raz / a'râz / اعراض

  • Belirtiler. (Arapça)

afetli / âfetli

  • Belâlı, felâketli.

afetresan / âfetresân / آفت رسان

  • Bela getiren. (Arapça - Farsça)

afetzede / âfetzede / آفت زده

  • Belaya uğramış, afet görmüş. (Arapça - Farsça)

afur

  • Belâ kasırgası.

ahid

  • Belirlilik, bilinen bir şey olma.

ahzel

  • Beli kırılmış olan adam.

alamet / alâmet / علامت

  • Belirti.
  • Bellik, belirti.
  • Belirti.

araz

  • Belirti, sonradan meydana gelen özellik.

aşikar / aşikâr

  • Belli, meydanda, açık. Bedihi. (Farsça)

aşikare / âşikâre

  • Belli ederek, açıkça.

ayan / ayân

  • Belli, açık seçik.

ayn-ı belagat / ayn-ı belâgat

  • Belâgatın ta kendisi.

bahir / bâhir

  • Belli, açık.

bahire / bâhire

  • Belli ve açık olan.

bahr-i belağat / bahr-i belâğat

  • Belâğat denizi.

bariz / bâriz / بارز / بَارِزْ

  • Belirgin. (Arapça)
  • Belli.

bedava / bedâva

  • Beleş, parasız.

bel / بل

  • Belki. (Arapça)

bela-cu / belâ-cû

  • Belâ arayan. Belâsını istiyen.

bela-dide / belâ-dide

  • Belâ görmüş, belâya çatmış. (Farsça)

bela-ender / belâ-ender

  • Belâ içinde.

bela-ender-bela / belâ-ender-belâ

  • Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet. (Farsça)

bela-zede

  • Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan. (Farsça)

belabil / belâbil

  • Belâlar, tasalar, musibetler.

beladide / belâdîde / بلادیده

  • Belaya uğramış. (Arapça - Farsça)

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

belağatçe

  • Belâgat ilmine göre.

belakeş / belâkeş

  • Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan. (Farsça)

belaya / belâyâ / بلایا

  • Belâlar.
  • Belalar. (Arapça)

belediyye / بلدیه

  • Belediye. (Arapça)

belgin

  • Belâ, zahmet, dâhiye.

beliğ / belîğ

  • Belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse.

beligane / beligâne

  • Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak. (Farsça)
  • Beliğ bir şekilde, noksansız ve güzel bir şekilde.

beliğane / belîğâne

  • Beliğ biçimde.

beliyyat / beliyyât / بليات

  • Belâlar, musibetler, sıkıntılar.
  • Belâlar.
  • Belalar. (Arapça)

beliyye

  • Belâ.
  • Belâ.

belve

  • Belâ.

bevahen

  • Belli olarak, âşikar.

beyan ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.

beyyin

  • Belli, açık, âşikar.

bil / bîl / بيل

  • Bel. (Farsça)

bil'ayan

  • Belli, açık bir şekilde.

bilad / bilâd

  • Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
  • Beldeler, ülkeler.
  • Beldeler, memleketler.

büldan / büldân / بلدان

  • Beldeler, diyarlar, ülkeler. (Arapça)

bülega

  • Belâğatçiler, edebiyatçılar.
  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

büleğa / büleğâ / بلغاء

  • Belâgatçılar; belâgat ilminin inceliklerini bilen söz ve ifade uzmanları.
  • Belagat sahipleri. (Arapça)

bülega'-i beşer

  • Belegat ilmi mütehassısları.

bülega-i ulema / bülegâ-i ulemâ

  • Belagat bilginleri ve âlimler.

burc

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

burç

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

celi / celî

  • Belli, açık.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cihetiyet

  • Belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme.

cinsiyet

  • Belli bir tür ve milletten olma.

cur

  • Belde ismi.

dafi-i beliyyat / dâfi-i beliyyat

  • Belâları uzaklaştıran.

dahiye / dâhiye / دَاهِيَه

  • Bela, musibet.

dam-ı bela / dâm-ı belâ

  • Bela tuzağı.

debh

  • Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.

def'-i bela / def'-i belâ / دَفْعِ بَلَا

  • Belâyı savma, uzaklaştırma.

def-i bela / def-i belâ

  • Belânın def edilmesi, giderilmesi.

def-i beliyyat / def-i beliyyât

  • Belâların def edilmesi, uzaklaştırılması.

deharis

  • Belâ. Şiddet.

derece-i belağat / derece-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

dibl

  • Belâ ve zahmet.

duhat-ı belagat / duhât-ı belâgat

  • Belâgat ilminin dahileri.

dürhamin

  • Belâ. Zahmet, meşakkat.

ecel

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

ecir-i has / ecîr-i hâs

  • Belli zamanda, belli işi yapmak için husûsî tutulan işçi.

eddai / eddâî

  • Belli bir duacı, duacınız.

ehl-i belagat / ehl-i belâgat

  • Belâgatçılar.

emare / emâre / اماره / اَمَارَه

  • Belirti, iz.
  • Belirti.
  • Belirti.

enterne

  • Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse. (Fransızca)

erbab-ı belagat / erbab-ı belâgat

  • Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san'atını bilenler.

erbab-ı belağat

  • Belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları.

esrar-ı belagat / esrar-ı belâgat

  • Belâgatın sırları.

evkat-ı muayyene

  • Belli vakitler, belli zamanlar.

felaket / felâket

  • Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
  • Belâ, musibet.

felaketzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan. (Farsça)

felekzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş.

fenn-i belağat / fenn-i belâğat

  • Belâğat ilmi.

fenn-i beyan / fenn-i beyân / فَنِّ بَيَانْ

  • Belağat ilminin bir meramı anlatma yollarını gösteren dalı.

fenn-i beyan ve maani / fenn-i beyan ve maânî

  • Belâgatin iki bölümü olan beyan ve mânâ ilimleri.

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

feth-i bilad

  • Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.

fetkelin / fetkelîn

  • Belâ. Zahmet.

fina-i belde / finâ-i belde

  • Beldenin civarı.

fülan / fülân

  • Belirsiz bir şey, filan.

gayr-ı muayyen

  • Belirlenmemiş, belirsiz.

gayr-i muayyen / غير معين

  • Belirsiz.

gufl

  • Belirsiz, işaretsiz.

habevkera

  • Belâ, mihnet.

hadd-i muayyene

  • Belirlenmiş bir sınır, çizgi.

hafıza / حافظه

  • Bellek.
  • Bellek. (Arapça)

hanşefir

  • Bela, zahmet.

hanya'

  • Beli bükülmüş kadın.

hareket-i kasdiye

  • Belli bir amaçla bilerek, plânlı yapılan hareket.

hatme / خَتْمَه

  • Belirli zikirleri okuma.

hikmetli

  • Belli bir amaç ve hedefe yönelik olan.

ibham / ibhâm / ابهام

  • Belirsizlik. (Arapça)

ibhamat / ibhâmât / ابهامات

  • Belirsizlikler. (Arapça)

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

ibraz / ibrâz

  • Belirtme, ortaya koyma, gösterme.

ibtila / ibtilâ

  • Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.

icare / icâre

  • Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak.

ihtimal ki / احتمال كه

  • Belki de, muhtemelen. (Arapça - Farsça)

ilm-i belagat / ilm-i belâgat

  • Belâgat ilmi.

ilm-i belağat / ilm-i belâğat

  • Belağat ilmi.

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı.
  • Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.
  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

inde'l-büleğa

  • Belâgat âlimleri yanında.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

istidad-ı belagat / istidad-ı belâgat

  • Belâgat kabiliyeti.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

ityan / ityân

  • Belirleme.

izar / izâr

  • Belden yukarıya mahsus örtü, peştemal, futa.

izhar-ı belagat / izhar-ı belâgat

  • Belâgat gösterme.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kanun-u belağat / kanun-u belâğat

  • Belâğat kanunu.

kanun-u taayyün

  • Belirleme kanunu.

karine / karîne

  • Belirti.

karine-i taayyün

  • Belli edici ve tayine yardım eden iz, işaret, delil.
  • Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.

karye

  • Belde.

kavanin-i muayyene / kavânîn-i muayyene

  • Belirli kanunlar.

kelam-ı beliğ / kelâm-ı belîğ

  • Belâgatli söz; açık ve kusursuz ifade.

kemer / كمر

  • Bel. (Farsça)

kemerbend / كمربند

  • Bel kayışı. (Farsça)

kıntar

  • Belâ, meşakkat, zahmet.

komite

  • Belli bir amaç için bir araya gelen ve faaliyet gösteren topluluk.

komiteci

  • Belli bir amaç için bir araya gelip, faaliyet gösteren.

komitecilik

  • Belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme.

külli kaide / küllî kaide

  • Belli bir sınıf veya türe ait genel kanun ve kural.

kürizi / kürizî

  • Beli bükük ve sefil ihtiyar. (Farsça)

kuvve-i hafıza / kuvve-i hâfıza

  • Bellek, hafıza duyusu.

letaif-i belağat / letâif-i belâğat

  • Belâğattaki incelikler, ifadelerdeki edebî güzellikler.

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

marife / mârife

  • Belli, bilinen.

mecfer

  • Beli kalın olan at.

meçhuliyet

  • Belirsizlik, bilinmezlik.

mecmua

  • Belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser.

mekan-ı muayyen / mekân-ı muayyen

  • Belirli bir mekân.

mekan-ı muayyene / mekân-ı muayyene

  • Belirli mekân, yer.

mertebe-i belağat / mertebe-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

mesleksizlik

  • Belli bir fikri, tarzı olmama.

meşrep ehli

  • Belli bir hareket tarzı ve metod sahibi olan.

mevsukan / mevsûkan

  • Belgeli bir biçimde.

meziyet-i belagat / meziyet-i belâgat

  • Belâgatin üstün özelliği.

meziyet-i belağat / meziyet-i belâğat

  • Belâğatın meziyeti, üstün özelliği.

miktar-ı muayyen

  • Belirlenmiş miktar, ölçü.

miktar-ı muayyene

  • Belirlenmiş miktar.

mishab

  • Bel âletinin sapı.

muallak / muallâk

  • Belirsiz

muayyen / معين / مُعَيَّنْ

  • Belirli, bilinen.
  • Belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.
  • Belli, ölçülü, tartılı.
  • Belirli.
  • Belirli. (Arapça)
  • Belirli.

mübhem / مبهم / مُبْهَمْ

  • Belirsiz.
  • Belirsiz. (Arapça)
  • Belirsiz.

mübhemat

  • Belirsiz olan şeyler, mübhem olan şeyler.

mübhemiyet

  • Belirsizlik, anlaşılmazlık.

müddet

  • Belli ve muayyen vakit.

müft

  • Beleş, bedava, parasız. (Farsça)

müfti-i belde

  • Belde ve şehir müftüsü.

muhayene

  • Belirli bir zaman için kiralama.

mühefhefe

  • Beli ince olan kadın. (Müz: Mühefhef)

mühlet

  • Belli zaman, vade.

mukteza-yı belağat / mukteza-yı belâğat

  • Belâğatın gereği.

mumiyan

  • Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler. (Farsça)

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

muntamıs

  • Belirsiz olan. İntımâs eden.

müphem / مبهم

  • Belirsiz, belli belirsiz. (Arapça)

musibet-zede

  • Belâya uğrayan. Hastalık veya başka musibete uğrayan.

musibetli

  • Belâya uğramış.

müste'cel

  • Belirli bir vakte kadar geciktirilen. Muayyen bir zamana kadar te'hir edilmiş olan.

müteberriz

  • Beliren, meydana çıkan, teberrüz eden.

müzafünileyh

  • Belirtili isim tamlamasında belirtilen isme denir.

nahiye / nâhiye

  • Belde.

nakş-ı belagat / nakş-ı belâgat

  • Belâgat nakşı.

nazar-ı belagat / nazar-ı belâgat

  • Belâgat ilmine göre.

nazar-ı belağat / nazar-ı belâğat

  • Belağat ilmine göre.

need

  • Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat.

nekre

  • Belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.
  • Belirsiz.

nevbet-zen

  • Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan. (Farsça)

nişane / nişâne / نشانه

  • Belirti, işaret. (Farsça)

nizamat-ı muayyene / nizâmât-ı muayyene

  • Belirli düzenler.

nükte-i belagat / nükte-i belâgat

  • Belâgat nüktesi, ifade inceliği.

nükte-i belağat / nükte-i belâğat

  • Belâğat inceliği.

nur-u belagat / nur-u belâgat

  • Belâgat nuru, ışığı.

nutfe

  • Bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.

rakım

  • Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.

sadaka-i maneviye / sadaka-i mâneviye

  • Belâları uzaklaştıran mânevî sadaka.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

san'at-ı belagat / san'at-ı belâgat

  • Belâgat san'atı.

sarih / sarîh

  • Belli, açık, meydanda olan. Kendisinden kasd edilen mânânın açıkça anlaşıldığı lafız (söz).

şayed / şâyed / شاید

  • Belki, şayet. (Farsça)

sebeb-i def'-i musibet / سَبَبِ دَفْعِ مُص۪يبَتْ

  • Belâyı uzaklaştırma sebebi.

sebeb-i def-i musibet

  • Belâyı uzaklaştırma sebebi.

şehremini

  • Belediye başkanı. (Farsça - Arapça - Türkçe)

şekl-i muayyen

  • Belli bir şekil.

senedat / senedât / سندات

  • Belgeler. (Arapça)

sezdirme

  • Belirtme, işaret etme.

şiddet-i belagat / şiddet-i belâgat

  • Belâgatın en üst seviyesi.

şiddet-i belağat / şiddet-i belâğat

  • Belağatın kuvvetliliği, etkinliği.

ta'yin / تعيين / ta'yîn / تَعْي۪ينْ

  • Belirleme, atama.
  • Belirleme.

ta'yin-kerde

  • Belirtilmiş. Tâyin edilmiş. (Farsça)

ta'yinat / ta'yînât / تَعْي۪ينَاتْ

  • Belirlenmiş yiyecekler.

taayyun

  • Belirlenme.

taayyün / تَعَيُّنْ

  • Belirme, görünme.
  • Belli olma.

taayyün eden

  • Belirlenen.

taayyün etmek

  • Belli olmak, açık seçik olmak.

taayyünat / taayyünât

  • Belirlenmeler.
  • Belirmeler.

tabiat-ı belagat / tabiat-ı belâgat

  • Belâgat ilminin kendine mahsus şekil karakteri ve mizacı.

tahiyyat-ı muayyene / tahiyyât-ı muayyene

  • Belirli zamanlarda okunan, canlıların hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

takdir

  • Belirleme, ölçüleme, beğenme.

talim ve terbiye etme / tâlim ve terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde eğitme ve geliştirip olgunlaştırma.

tamsetmek

  • Belirsiz kılma, silme.

tarık / târık

  • Belâ, yıldız.

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarz-ı belağat / tarz-ı belâğat

  • Belâğat tarzı.

tasrih

  • Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.

tayin / tâyin

  • Belirleme, görevlendirme.

tayin etmek

  • Belirlemek.

tayin olunan

  • Belirlenen.

tebarüz / tebârüz / تَبَارُزْ

  • Belirme, görünme.
  • Belli olma.

tebarüz eden

  • Belli olan, belirtilen, görülen.

tebeyyün / تَبَيُّنْ

  • Belli olma, belirme.
  • Belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.
  • Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
  • Belli olma.

tebeyyün eden

  • Belli olan, ortaya çıkan.

tebyin

  • Belirtme.

tecelligah / tecellîgâh

  • Belirme yeri.

temasil-i belagat / temasil-i belâgat

  • Belâgat abideleri.

temessül eden

  • Beliren, görünen.

temessülat / temessülât

  • Belirmeler, görünmeler.

tenkir

  • Belirsizleme, yadırgama.

terbiye

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

terbiye eden

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran.

terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, yetiştirme.

terkin

  • Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme.

teşahhus

  • Belirlenme, şahıslanma, bir birey hâline gelme.

teşahhusat / teşahhusât

  • Belirlenmeler, şekillenmeler.

teşhis eden

  • Belirleyen.

tevafukat-ı belagat / tevafukat-ı belâgat

  • Belâgat kuralları gözetilerek yazılmış ifadeler arasındaki uyum.

tevsik

  • Belgeleme.

tezahür / tezâhür

  • Belirme, görünme.
  • Belirme, görünme.

tezahüriyet / tezâhüriyet

  • Belirme, ortaya çıkma.

tezkere

  • Belge.

timsal-i belagat / timsal-i belâgat

  • Belâğat örneği, sembolü.

ugviyye

  • Belâ. Zahmet. Musibet.

umera-i belagat / umera-i belâgat

  • Belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri.

umera-yı belagat / umera-yı belâgat

  • Belâgat ilminin emirleri, ileri gelenleri.

unsur-u belagat / unsur-u belâgat

  • Belâgat unsuru, Muhâkemât'ın ikinci makâlesi.

unsuru'l-belagat / unsuru'l-belâgat

  • Belâgat maddesi; belâgatin esaslarını ele alan bölüm.

ürba

  • Belâ, mihnet.

üslub-u belağat / üslûb-u belâğat

  • Belâğat üslûbu, tarzı.

vade / vâde

  • Belirli süre.

vakt-i merhun

  • Belli edilen, muayyen bir zaman.

vakt-i muayyen

  • Belirlenmiş vakit.

vehim

  • Belirsiz korku, kuruntu.

vesaik / vesâik / وثائق

  • Belgeler.
  • Belgeler. (Arapça)

vesika / vesîka / وثيقه / وَس۪يقَه

  • Belge.
  • Belge, senet.
  • Belge. (Arapça)
  • Belge.

vesile-i def-i bela / vesile-i def-i belâ

  • Belâları ortadan kaldırma, uzaklaştırma vesilesi, aracı.

vuku-u muayyen

  • Belirlenmiş olay.

zabıta-i belediye / zâbıta-i belediye

  • Belediye zâbıtası.

zaman ve mekan-ı muayyen / zaman ve mekân-ı muayyen

  • Belirli bir zaman ve mekân.

zekat / zekât

  • Belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi.

zemzeme-i belağat / zemzeme-i belâğat

  • Belâğat nağmesi.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın