LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Be kelimesini içeren 936 kelime bulundu...

a'mal-i bedeniye / a'mâl-i bedeniye

  • Bedenle yapılan ameller; namaz gibi.

a'rabi / a'râbî

  • Bedevi arap.

a'raz / a'râz / اعراض

  • Belirtiler. (Arapça)

acib / acîb

  • Benzeri görülmeyen, şaşırtıcı.

aciz / âciz

  • Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.

acizleri / âcizleri

  • Bendeniz, ben. (Arapça - Türkçe)

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

adil / adîl

  • Benzer, eş, akran.

aferin / âferin

  • Beğenme sözü.

afetli / âfetli

  • Belâlı, felâketli.

afetresan / âfetresân / آفت رسان

  • Bela getiren. (Arapça - Farsça)

afetzede / âfetzede / آفت زده

  • Belaya uğramış, afet görmüş. (Arapça - Farsça)

afur

  • Belâ kasırgası.

agsem

  • Beyazı siyahından daha fazla olan saç.

ahid

  • Belirlilik, bilinen bir şey olma.

ahkam-ı bi-nazir / ahkâm-ı bî-nazîr

  • Benzersiz hükümler, esaslar.

ahlak-ı hamide / ahlâk-ı hamide

  • Beğenilen güzel ahlâk.

ahzel

  • Beli kırılmış olan adam.

ak anber

  • Beyaz cins anber.

aktab-ı hamse-i azime / aktâb-ı hamse-i azîme

  • Beş büyük kutup.

aktar-ı beden / aktâr-ı beden / اَقْطاَرِ بَدَنْ

  • Bedenin her tarafı.
  • Bedenin her tarafı.

akvam-ı bedevi / akvâm-ı bedevî

  • Bedevî kavimler; çölde yaşayan kavimler, topluluklar.

alamet / alâmet / علامت

  • Belirti.
  • Bellik, belirti.
  • Belirti.

alay

  • Beş bölük erden oluşan askerî topluluk.

alem-i berzah / âlem-i berzah

  • Berzah âlemi. Kabir âlemi.

arabi / ârâbî

  • Bedevî. Çölde yaşayan köylü.

araz

  • Belirti, sonradan meydana gelen özellik.

arz-ı beyza / arz-ı beyzâ

  • Beyaz dünya, kötülüklerden arınmış dünya.

ashab-ı kalib / ashâb-ı kalib

  • Bedirde öldürülüp kuyuya atılmış olan müşrikler.

aşikar / aşikâr

  • Belli, meydanda, açık. Bedihi. (Farsça)

aşikare / âşikâre

  • Belli ederek, açıkça.

asr-ı bedeviyet

  • Bedevîlik asrı, dönemi.

asumani / asumanî

  • Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.

atik

  • Berrak, saf, temiz, karışmamış, değerli.

ayan / ayân

  • Belli, açık seçik.

ayan beyan / ayân beyân

  • Besbelli, apaçık.

ayes

  • Beyazlık, aklık.

ayn-ı belagat / ayn-ı belâgat

  • Belâgatın ta kendisi.

azab / عزب

  • Bekar. (Arapça)

azamet-i bedeniye

  • Bedenin büyüklüğü.

azeb

  • Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.

ba-berat

  • Berat ile.

bab-ı feyz

  • Bereket kapısı.

bahir / bâhir

  • Belli, açık.

bahire / bâhire

  • Belli ve açık olan.

bahr-i belağat / bahr-i belâğat

  • Belâğat denizi.

balgam-ı cissi / balgam-ı cissî

  • Beyaz ve yoğun balgam.

bana sebkat eden

  • Beni geçen, ilerleyen.

bargir / bârgîr / بارگير

  • Beygir. (Farsça)

barimetri

  • Beden ölçümü yardımıyla hayvanların ağırlığını tayin etme. (Fransızca)

bariz / bâriz / بارز / بَارِزْ

  • Belirgin. (Arapça)
  • Belli.

bay

  • Bey. Mir. Emir. Zengin. (Farsça)

bedaat / bedâat

  • Benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik.

bedava / bedâva

  • Beleş, parasız.

bedavet / bedâvet

  • Bedevilik, göçebelik; şehirlilikten uzak köy ve göçebe hayatı.
  • Bedevilik, göçerlik.

bedbini / bedbinî

  • Bedbinlik, kötümserlik, ümitsizlik, fenâ görürlük. (Farsça)

bedelat / bedelât / بدلات

  • Bedeller. (Arapça)

bedelen

  • Bedel ve karşılık olarak.

bedeni ibadet / bedenî ibadet

  • Bedene ait, bedenle yapılan ibadet—namaz gibi.

bedestan / bedestân / بزستان

  • Bedesten. (Farsça)

bedeviyane / bedeviyâne

  • Bedevilere uygun şekilde, çölde yaşayanlar gibi. (Farsça)
  • Bedevice, çölde yaşayanlar gibi.

bedeviyet

  • Bedevilik, medeniyetten uzaklık.
  • Bedevîlik, göçebelik.

bedi / bedî

  • Benzersiz güzel, üstün, özgün.

bedi' / bedî' / بَد۪يعْ

  • Benzersiz olan ve öyle yaratan (Allah).

bedia / bedîa

  • Benzersiz güzel olan.

bedii / bedîî

  • Bedi' ve güzel olan. Ebedî ve güzel olan. İlahî ve güzel eserlere müteallik bulunan.

bedir muharebesi

  • Bedir Savaşı; Peygamberimizin (a.s.m.) Medine'ye hicretinden sonra, 624 tarihinde Mekkeli müşriklerle yapılan ve Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan savaş.

bediülbeyan

  • Beyanındaki görülmedik güzellik.

bedr

  • Bedir, dolunay.

bedr muharebesi

  • Bedir, Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer olup; Hz. Peygamber Efendimizin hicretinin ikinci senesi orada Kureyşîlere karşı kazandıkları muzafferiyetle meşhurdur. Bedir, bir ovanın kenarında olup Mescid-ül Gamame isminde bir câmi ve Bedir muharebesinde şehid olan sahabelerden 1

behişti / behiştî

  • Behiştle ilgili, cennetlik. (Farsça)

bektaşi / bektâşî

  • Bektâşîlik tarikatından olan kimse.

bektaşiyan / bektaşiyân

  • Bektâşiler. Yeniçeriler. (Farsça)

bel / بل

  • Belki. (Arapça)

bela-cu / belâ-cû

  • Belâ arayan. Belâsını istiyen.

bela-dide / belâ-dide

  • Belâ görmüş, belâya çatmış. (Farsça)

bela-ender / belâ-ender

  • Belâ içinde.

bela-ender-bela / belâ-ender-belâ

  • Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet. (Farsça)

bela-zede

  • Belaya uğramış, başına musibet gelmiş olan. (Farsça)

belabil / belâbil

  • Belâlar, tasalar, musibetler.

beladide / belâdîde / بلادیده

  • Belaya uğramış. (Arapça - Farsça)

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

belağatçe

  • Belâgat ilmine göre.

belakeş / belâkeş

  • Belâ çeken. Sıkıntı içinde olan. (Farsça)

belaya / belâyâ / بلایا

  • Belâlar.
  • Belalar. (Arapça)

belediyye / بلدیه

  • Belediye. (Arapça)

belgin

  • Belâ, zahmet, dâhiye.

beliğ / belîğ

  • Belagâtçi; belâğat ilminin inceliklerini bilen, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen kimse.

beligane / beligâne

  • Beliğcesine, düzgün ve fasih olarak. (Farsça)
  • Beliğ bir şekilde, noksansız ve güzel bir şekilde.

beliğane / belîğâne

  • Beliğ biçimde.

beliyyat / beliyyât / بليات

  • Belâlar, musibetler, sıkıntılar.
  • Belâlar.
  • Belalar. (Arapça)

beliyye

  • Belâ.
  • Belâ.

belve

  • Belâ.

bencileyin

  • Benim gibi. (Türkçe)

bend

  • Bent, bağlanmış.

bendehane / bendehâne / بنده خانه

  • Benim evim. (Farsça)

bengi / bengî

  • Beng tiryakisi, esrarkeş. (Farsça)

benu-d dünya

  • Beni Âdem, insanlar.

benzol

  • Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.

berahime / berâhime

  • Berehmenler. Bâtıl ve sapkın Hind ve Mecûsi dinindekilerin reisleri.
  • Berehmenler; bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusî dinlerinin reisleri.
  • Berehmenler, bazı batıl dinlerin önderleri.

berekat / berekât / بركات

  • Bereketler.
  • Bereketler, hayırlar, iyilikler, bolluklar. Bereket'in çokluk şekli.
  • Bereketler.
  • Bereketler. (Arapça)

berekat-ı ilahiye / berekât-ı ilâhiye

  • Bereketli ve feyizli İlâhî hediyeler.

berevat / berevât / بروات

  • Beratlar. (Arapça)

beşarat / beşârât

  • Beşaretler, müjdeler.

beşaret-aver / beşaret-âver

  • Beşaret veren, müjdeci.

besmele-han / besmele-hân

  • Besmele çeken. (Farsça)

besmele-keş

  • Besmele çeken; bir şeye başlama.

besmelekeş

  • Besmele çeken.

beste-kar / beste-kâr

  • Besteliyen. Besteci.

bestekar / bestekâr / بسته كار

  • Besteci. (Farsça)

bevahen

  • Belli olarak, âşikar.

beyan ilmi

  • Belâgat ilminin,hakikat, mecaz, kinaye, teşbih ve istiare gibi konularından bahseden bölümü.

beyanın felsefesi

  • Beyan ilminin felsefesi, hikmet ve gayesi.

beyt

  • Beyit, şiirde iki mısra.

beyyin

  • Belli, açık, âşikar.

beyza / beyzâ / بيضا

  • Beyaz, parlak.
  • Bembeyaz, çok beyaz. (Arapça)

beyzan

  • Beyazlar, aklar.

bezazet

  • Bezcilik. Manifaturacılık.

beze

  • Bez.

bezistan / bezistân / بزستان

  • Bedesten. (Arapça - Farsça)

bi-beka / bî-beka

  • Bekasız, devamsız.

bi-hemal / bî-hemal

  • Benzersiz, eşsiz. (Farsça)

bi-nazir / bî-nazir

  • Benzeri olmayan. Nasirsiz. (Farsça)

bid'at-ı hasene

  • Beğenilebilir, güzel yenilikler.

bihemta / bîhemta / bîhemtâ / بى همتا

  • Benzersiz.
  • Benzersiz. (Farsça)

bihnane

  • Beyaz ve has ekmek. (Farsça)

bil / bîl / بيل

  • Bel. (Farsça)

bil'ayan

  • Belli, açık bir şekilde.

bila bedel / bilâ bedel

  • Bedelsiz, karşılıksız.

bila teşbih / bilâ teşbih

  • Benzetme olmaksızın; Allah'ı yaratılmışlara benzemekten uzak tutmak için kullanılır.

bila teşbih vela temsil / bilâ teşbih velâ temsil

  • Benzetme ve temsil olmaksızın; Allah'ın zâtını hiçbir şeye benzetmemekle beraber.

bila-bedel / bilâ-bedel

  • Bedelsiz. Ücretsiz, meccanen.

bila-teşbih / bilâ-teşbih

  • Benzetmek gibi olmasın, benzetme olmaksızın.

bilabedel / bilâbedel

  • Bedelsiz.

bilad / bilâd

  • Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.
  • Beldeler, ülkeler.
  • Beldeler, memleketler.

bilateşbih / bilâteşbih

  • Benzetmesiz.

bimisal / bîmisâl / بى مثال

  • Benzersiz. (Farsça - Arapça)

binamaz / bînamaz / بى نماز

  • Beynamaz. (Farsça)

binazir / bînazîr / بى نظير

  • Benzersiz.
  • Benzersiz. (Farsça - Arapça)

bistuh

  • Beceriksiz, âciz. zayıf, cılız kimse. (Farsça)

bizar / bîzar

  • Bezmiş, usanmış.

bızr

  • Beyhûde, boşu boşuna.

büdela / büdelâ

  • Bedeller. Ricâlü'l-Gayb denilen Allahü teâlânın insanlardan gizlediği evliyâ zâtlar. Bedîl'in çokluk şeklidir. Ebdâl de denir.

büldan / büldân / بلدان

  • Beldeler, diyarlar, ülkeler. (Arapça)

bülega

  • Belâğatçiler, edebiyatçılar.
  • Belegat sahipleri, düzgün ve güzel konuşanlar, beliğ olanlar.

büleğa / büleğâ / بلغاء

  • Belâgatçılar; belâgat ilminin inceliklerini bilen söz ve ifade uzmanları.
  • Belagat sahipleri. (Arapça)

bülega'-i beşer

  • Belegat ilmi mütehassısları.

bülega-i ulema / bülegâ-i ulemâ

  • Belagat bilginleri ve âlimler.

burc

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

burç

  • Belli bir şekil ve surete benzeyen sabit yıldız kümesi.

büsul

  • Beddua, lânet.

celi / celî

  • Belli, açık.

cemaati / cemaatî

  • Belli bir cemaate yönelik, cemaate ait.

cemal-i bimisal / cemâl-i bîmisâl

  • Benzersiz güzellik.

cemil-i bimisal / cemîl-i bîmisâl

  • Benzersiz güzellik sahibi Allah.

çerb-pehlu

  • Besili, semiz, gövdeli, yağlı. (Farsça)

cerbeze / جربزه

  • Beceriklilik. (Arapça)

cesed / جسد

  • Beden.
  • Beden.

çeşm-dar

  • Bekliyen, gözliyen. (Farsça)

cevher-i beyani / cevher-i beyanî

  • Beyâna dair cevher.

cevher-i ferid

  • Benzeri bulunmayan, tek olan cevher.

cezalet-i beyaniye

  • Beyan ilmine ait ve beyan sahasındaki cezâlet.

cihazat-ı bedeniye

  • Bedendeki organlar.

cihet-i müşabehet

  • Benzeme yönü, benzeyiş itibariyle.

cihetiyet

  • Belli bir yönde oluş; Allah hakkında bir yön tayin etme.

cilas

  • Beraber oturma.

cilve-i bedayi / cilve-i bedâyi

  • Benzersiz san'atların tecellîleri, görüntüleri.

cilve-i feyzi

  • Bereketinden gelen yansıma, iz düşümü.

cilve-i kudret-i fatır / cilve-i kudret-i fâtır

  • Benzersiz şeyler yaratan Allah'ın kudretinin cilvesi, yansıması.

cinsiyet

  • Belli bir tür ve milletten olma.

çire-dest

  • Becerikli, eli işe yatkın olan. (Farsça)

cisim

  • Beden.

cism ü can / cism ü cân

  • Beden ve ruh.

cismani alem / cismânî âlem

  • Beden dünyası.

cismaniyet / cismâniyet

  • Bedenle, maddî vücutla ilgili oluş.

cismen / جسما

  • Beden olarak.
  • Bedenen. (Arapça)

cüfaen

  • Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.

cülcülan-ı habeşe / cülcülân-ı habeşe

  • Beyaz haşhaş.

cümle-i mübareke

  • Bereketli, hayırlı cümle.

cur

  • Belde ismi.

cürub

  • Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler.

cüzaze

  • Bez kırpıntısı.

dafi-i beliyyat / dâfi-i beliyyat

  • Belâları uzaklaştıran.

dahdar

  • Beyaz bez.

dahh

  • Bevlin uzaması.

dahiye / dâhiye / دَاهِيَه

  • Bela, musibet.

dam-ı bela / dâm-ı belâ

  • Bela tuzağı.

debh

  • Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.

def'-i bela / def'-i belâ / دَفْعِ بَلَا

  • Belâyı savma, uzaklaştırma.

def-i bela / def-i belâ

  • Belânın def edilmesi, giderilmesi.

def-i beliyyat / def-i beliyyât

  • Belâların def edilmesi, uzaklaştırılması.

deharis

  • Belâ. Şiddet.

derece-i belağat / derece-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

derece-i istidat ve kabiliyet

  • Beceri ve kabiliyet derecesi.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

desatir-i rabbaniye / desâtir-i rabbaniye

  • Besleyen, yetiştiren, verdiği nimetlerle varlıkları terbiye eden, idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah'ın düsturları, prensipleri.

dibl

  • Belâ ve zahmet.

dimağ / dimâğ / دِمَاغْ

  • Beyin. Kafanın içi.
  • Beyin.
  • Beyin, kafanın içi; akıl, bilinç.
  • Beyin.
  • Beyin.

dirayet / dirâyet / دِرَايَتْ

  • Beceriklilik.

duhat-ı belagat / duhât-ı belâgat

  • Belâgat ilminin dahileri.

duhtere

  • Bekârlık, kızlık. (Farsça)

dümlus

  • Berrak, yumuşak nesne.

dürhamin

  • Belâ. Zahmet, meşakkat.

dürr-i nab / dürr-i nâb

  • Beyaz, parlak inci.

dürr-i yekta / dürr-i yektâ

  • Benzeri olmayan, tek inci.

ebdal / ebdâl

  • Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

ebdan / ebdân / ابدان

  • Bedenler. (Arapça)

ebyat / ebyât / ابيات

  • Beyitler.
  • Beyitler. (Arapça)

ebyaz / ابيض

  • Beyaz. Akça. Parlak. Daha parlak. Sefid olan.
  • Beyaz, aydınlık.
  • Bembeyaz. (Arapça)

ecel

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

ecir-i has / ecîr-i hâs

  • Belli zamanda, belli işi yapmak için husûsî tutulan işçi.

ecirni / ecirnî

  • Beni koru.

ecza-yı bedeni / ecza-yı bedenî

  • Bedenin parçaları, organlar.

eddai / eddâî

  • Belli bir duacı, duacınız.

edvar-ı hamse / edvâr-ı hamse

  • Beş devir, beş vakit.
  • Beş devir.

ego

  • Ben, ene.

egoist

  • Bencil, hodpesent, hodbin, kendini beğenmiş, menfaatperest.

egoizm

  • Bencillik. Kendi menfaatını ön plâna alma. Her işi ve davranışta kendini düşünme. Bencillik, hem ahlâk, hem de dinde reddedilen kötü bir huydur. Bencillikten kurtulmanın çaresi, İslâm terbiyesidir. (Fransızca)

ehl-i belagat / ehl-i belâgat

  • Belâgatçılar.

ehl-i enaniyet / ehl-i enâniyet

  • Bencil kişiler.

ehl-i vifak

  • Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.

ekulü

  • Ben derim, ben söylüyorum (meâlinde.)

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

emanet-i kübra / emanet-i kübrâ

  • Benlik duygusu; büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler.

emare / emâre / اماره / اَمَارَه

  • Belirti, iz.
  • Belirti.
  • Belirti.

emaret / emâret / امارت

  • Beylik.
  • Beylik, emirlik. (Arapça)

emir / emîr / امير

  • Bey, başkan.
  • Bey, emirlik başkanı, emir. (Arapça)

emr-i vaki' / emr-i vâki'

  • Beklenilmeyen iş, sürpriz. Zorlayıcı bir baskı ile bir işi yapmaya mecbur etmek.

emsal / emsâl / امثال / اَمْثَالْ

  • Benzer.
  • Benzerler.
  • Benzerler.

emsali / emsalî

  • Benzeri.

emsalsiz / emsâlsiz

  • Benzersiz.

emsen

  • Bevlin akması.

enaniyet / enâniyet / انانيت

  • Benlik.
  • Benlik, gurur.
  • Benlik.

enaniyetli / enâniyetli

  • Bencil, gururlu.

endad

  • Benzerler, misiller.

endad ü ezdad

  • Benzerler ve zıtlar.

endam / endâm

  • Beden, boy.

ene / انا / اَنَا

  • Ben, benlik.
  • Ben, benlik.
  • Ben, benlik.
  • Ben.
  • Ben. (Arapça)
  • Ben.

enterne

  • Belirli bir yerde oturmağa mecbur edilen yahut gözaltına alınan kimse. (Fransızca)

erbab-ı belagat / erbab-ı belâgat

  • Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san'atını bilenler.

erbab-ı belağat

  • Belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları.

erid

  • Besili, semiz.

erkan-ı hamse / erkân-ı hamse

  • Beş esas, şart.

eşbah / eşbâh

  • Benzeyenler.
  • Benzerler.
  • Benzeyenler, nazirler.

eser-i bedia / eser-i bedîa

  • Benzersiz, harika eser.

eshed

  • Becerikli, maharetli, mahir, açıkgöz, uyanık olan kişi.

esrar-ı belagat / esrar-ı belâgat

  • Belâgatın sırları.

esrar-ı beyaniye

  • Beyân ilminin sırları; söze sırlar katmak.

evkat-ı hamse

  • Beş vakit, namaz vakitleri.
  • Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.

evkat-ı muayyene

  • Belli vakitler, belli zamanlar.

evlad-ı beşer / evlâd-ı beşer

  • Beşeroğlu, insanoğlu.

eyyim

  • Bekâr, dul. Eyyim; gerek bikir, gerek seyyib olsun zevci olmayan kadına ve zevcesi olmıyan erkeğe denir ki, buna bekâr denir. Bundan başka eyyim; hür kadına ve bir kimsenin kızı, hemşiresi, teyzesi gibi yakın hısmına da ıtlak edilir.

ez-men

  • Benden. (Farsça)

fakad

  • Beş parmak dedikleri otun tohumu.

fakirhane / fakirhâne / فقيرخانه

  • Bendenizin evi. (Arapça - Farsça)

fasafıs

  • Beyaz söğüt dedikleri ağaç.

fatır / fâtır

  • Benzeri bulunmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah.
  • Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)
  • Benzeri bulunmayan eserleri yaratan Allah.

fatır-ı bimisal / fâtır-ı bîmisal

  • Benzersiz şeyleri hârika ve üstün sanatıyla yaratan Allah.

felaket / felâket

  • Belâ, musibet, âfet, dâhiye. Bedbahtlık.
  • Belâ, musibet.

felaketzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş, acınacak hale gelmiş olan. (Farsça)

felekzede

  • Belâya uğramış, bir musibete düşmüş.

felsefe-i beyan

  • Beyan ilminin felsefesi, gaye ve hikmeti.
  • Beyan İlmindeki kaidelerin vaz'ediliş sebeb ve gayelerinin açıklanması.

fenn-i belağat / fenn-i belâğat

  • Belâğat ilmi.

fenn-i beyan / fenn-i beyân / فَنِّ بَيَانْ

  • Belağat ilminin bir meramı anlatma yollarını gösteren dalı.

fenn-i beyan ve maani / fenn-i beyan ve maânî

  • Belâgatin iki bölümü olan beyan ve mânâ ilimleri.

fenn-i menafi-ül a'za

  • Bedendeki âzâların, uzuvların faydalarını anlatan ilim.

ferd-i manevi / ferd-i mânevî

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, tüzel kişi.

ferdiferid / ferdiferîd

  • Benzeri görülmemiş, eşsiz.

fersah

  • Beş kilometrelik mesafe.

feth-i bilad

  • Beldelerin istilâsı, şehirlerin zabtı.

fetkelin / fetkelîn

  • Belâ. Zahmet.

feyizli

  • Bereketli, hayırlı.

feylesof

  • Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatıp, yaldızlı, heyecanlı sözlerle inandırmaya çalışan kimse. Felsefeci.

feyz / فيض

  • Bereket.

fina-i belde / finâ-i belde

  • Beldenin civarı.

fülan / fülân

  • Belirsiz bir şey, filan.

fütur

  • Bezginlik, gevşeklik.

gade

  • Bedeni yumuşak olan kadın.

gaf

  • Beceriksizce ve yersiz söz yahut davranış. (Fransızca)

gahvare / gâhvâre / گاهواره

  • Beşik. (Farsça)
  • Beşik. (Farsça)

garibe

  • Benzersiz, garip şey.

gayr-ı muayyen

  • Belirlenmemiş, belirsiz.

gayr-i muayyen / غير معين

  • Belirsiz.

gazve-i bedir

  • Bedir Savaşı.
  • Bedir Gazvesi. Bedir Muharebesi.

gehvare / gehvâre / گهواره

  • Beşik. (Farsça)
  • Beşik. (Farsça)

gehvare-ger

  • Beşikçi. (Farsça)

gehvare-nişin

  • Beşikteki çocuk. (Farsça)

gıda / gıdâ / غدا

  • Besin.
  • Besin, gıda. (Arapça)

gıpta

  • Beğeni, hayranlık.

gudde / غده

  • Bez.
  • Bez, salgı bezi. (Arapça)

gufl

  • Belirsiz, işaretsiz.

gurr

  • Beyaz leke.

gusül

  • Bedenin her yerini yıkamak biçimindeki temizlik.

güzide-suhen / güzîde-suhen

  • Beğenilmiş söz söyleyen, seçkin sözler konuşan. (Farsça)

haber

  • Berelenme, yaralanma. Çürüme.

habevkera

  • Belâ, mihnet.

hadd-i muayyene

  • Belirlenmiş bir sınır, çizgi.

hadisat-ı bereket / hâdisât-ı bereket

  • Bereket ile ilgili hâdiseler, olaylar.

hadise-i bedeniye / hâdise-i bedeniye

  • Bedende var olan bir rahatsızlık.

hadise-i bereket / hâdise-i bereket

  • Bereket hâdisesi, olayı.

hadma'

  • Beyaz koyun.

hafa

  • Berdi denilen otun beyaz ve yaş olan kökü.

hafıza / حافظه

  • Bellek.
  • Bellek. (Arapça)

hal-dar

  • Benli, benekli. (Farsça)

hal-i intizar / hâl-i intizar

  • Bekleme hâli.

haldar / haldâr / خالدار

  • Benli. (Farsça)

halid bin sinan

  • Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiştir.

halita-i dimaği / halita-i dimağî

  • Beyindeki karışım.

hamarat

  • Becerikli, elinden iş gelir, cerbezeli.

hamis / hamîs / hâmis / خامس

  • Beşinci. Hamis günü. Perşembe günü.
  • Beşinci. (Arapça)

hamisen / hâmisen / خامسا

  • Beşinci olarak.
  • Beşinci olarak, beşinci olmak üzere.
  • Beşinci olarak.
  • Beşincisi. (Arapça)

hams / خمس

  • Beş. (Arapça)

hamse / خمسه

  • Beş (sayısı).
  • Beş.
  • Beş mesnevîlik eser. (Arapça)

hane-i huda

  • Beytullah, Kâbe.

hane-i mübarek

  • Bereketli ev.

hanşefir

  • Bela, zahmet.

hanya'

  • Beli bükülmüş kadın.

haps-i beden

  • Beden hapsi.

harac

  • Beyazdan ve siyahtan meydana gelen, iki renk olan.

hareket-i kasdiye

  • Belli bir amaçla bilerek, plânlı yapılan hareket.

haris / hâris / حارس

  • Bekçi. (Arapça)

hatme / خَتْمَه

  • Belirli zikirleri okuma.

hatn

  • Beraberlik, misil, denk olma, eşitlik.

havass-ı hamse / حَوَاسِّ خَمسَه

  • Beş duygu.
  • Beş duyu. (Görme, tatma, işitme, dokunma, koklama)
  • Beş duyu.

havass-ı hamse-i batına / havâss-ı hamse-i bâtına / حَوَاسِّ خَمْسَۀِ بَاطِنَه

  • Beş iç duygu.

havass-ı hamse-i zahire / havâss-ı hamse-i zâhire / حَوَاسِّ خَمْسَۀِ ظَاهِرَه

  • Beş dış duyu.

havassü'l-hams-ı zahire ve batına / havâssü'l-hams-ı zâhire ve bâtına

  • Beş içinde, beş dışında olmak üzere insanın duyguları. İçindeki duygular.

hayal-i sefid

  • Beyaz hayal. (Farsça)

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

hediy

  • Beytullah için getirilen kurbanlar.

hellüm

  • Beri gel (mânasına gelir.)

hem-ber

  • Beraber olan, birlikte oturan. (Farsça)

hem-zen

  • Beraber vuran. Birlikte olan. (Farsça)

hemanend

  • Benzer, gibi. (Farsça)

hemzend

  • Beraber olanlar. Beraber çalışanlar. (Farsça)

hikmet-i beşer / حِكْمَتِ بَشَرْ

  • Beşerî fen ve ilimler.

hikmetli

  • Belli bir amaç ve hedefe yönelik olan.

hilaf-ı me'mul / hilâf-ı me'mul

  • Beklenilenin tersine.

hilaf-ı memul / hilâf-ı memul

  • Beklenenin aksine.

hısane

  • Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.

hiss-i nefs-i cisim

  • Bedene ait nefsani duygu.

hodbin / hodbîn / خودبين

  • Bencil, kibirli.
  • Bencil, kendini gören.
  • Bencil. (Farsça)

hodgam / hodgâm

  • Bencil, egoist, kendini beğenmiş.

hodgami / hodgâmî

  • Bencil, kendini düşünen.

hodgamlık / hodgâmlık

  • Bencillik.

hüceyrat-ı bedeniye / hüceyrât-ı bedeniye

  • Beden hücreleri.

hüceyre-i beden

  • Bedeni oluşturan hücrecik.

hudperest / خودپرست

  • Bencil. (Farsça)

hudperestlik

  • Bencillik, kendini düşünme. (Farsça - Türkçe)

hukuk-u milel

  • Beynelmilel hukuk. Milletlerarası hukuk.

hums / خمس

  • Beş bölükten birisi. Beşte bir.
  • Beşte bir.
  • Beşte bir; ganîmetten, mâdenlerden ve bulunan defînelerden beytülmâl denen devlet hazînesine ayrılan beşte bir hisse.
  • Beşte bir.
  • Beşte bir.
  • Beşte biri. (Arapça)

humsu

  • Beşte biri.

hüner

  • Beceri, ustalık.

hünerver

  • Becerikli.

hüsn-ü arazi / hüsn-ü arazî

  • Ber şeyin aslen kendisinde olmayan ve kendisine sonradan gelmiş olan güzellik.

iaşe / iâşe / اِعَاشَه

  • Besleme, yedirip içirme.
  • Besleme.

iaşe etmek / iâşe etmek

  • Beslemek.

iaşe ettiren / iâşe ettiren

  • Besleyen.

ibadet-i bedeniyye / ibâdet-i bedeniyye

  • Beden ile yapılan ibâdetler.

ıbare

  • Beyan etmek, açıklamak.

ibda / ibdâ

  • Benzersiz güzellikte yaratma.

ibda-ı san'at

  • Benzeri olmayan mükemmellikte san'at eseri. İbda' yapabilene mübdi', eserlerine bedi'a denir.

ibda-i san'at / ibdâ-i san'at

  • Benzersiz güzellikte sanat eseri meydana getirme.

ibham / ibhâm / ابهام

  • Belirsizlik. (Arapça)

ibhamat / ibhâmât / ابهامات

  • Belirsizlikler. (Arapça)

ibhamvari / ibhamvarî

  • Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak. (Farsça)

ibraz / ibrâz

  • Belirtme, ortaya koyma, gösterme.

ibtida'

  • Benzeri olmayan bir şey yaratmak.

ibtila / ibtilâ

  • Belaya uğramak, musibete düşmek, kötü şeye düşkünlük.

ibyizaz

  • Beyazlama, ağarma.

icare / icâre

  • Belli bir menfaati belli bir bedel karşılığında satmak, kirâlamak.

icare-i mün'akide

  • Bey'ide olduğu gibi in'ikad şartlarını tamamen câmi' olan icaredir.

icaz / îcâz

  • Benzerini yapmakta insanı âciz bırakan.

icazkarane / îcâzkârâne

  • Benzerini yapmakta insanı âciz bırakırcasına.

idare-i beden

  • Bedenin idaresi.

iddet

  • Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.

idman-ı beden

  • Beden idmanı, jimnastik.

ihtimal ki / احتمال كه

  • Belki de, muhtemelen. (Arapça - Farsça)

ihtira' / ihtirâ' / اِخْتِرَاعْ

  • Benzersiz yaratma.

ilm-i belagat / ilm-i belâgat

  • Belâgat ilmi.

ilm-i belağat / ilm-i belâğat

  • Belağat ilmi.

ilm-i beyan / ilm-i beyân

  • Belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı.
  • Belâgat ilminin, yâni edebiyatın, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinaye kısımlarından bahseden ilim dalıdır.
  • Belâgât ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbîh (benzetme) ve istiâre gibi konularından bahseden ilim.

iltibas / iltibâs / التباس

  • Benzeyen şeyleri birbirine karıştırma. Şaşırıp yanılma.
  • Benzerlik. (Arapça)

ilyas

  • Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, ç

imkan-ı örfi / imkân-ı örfî / اِمْكَانِ عُرْف۪ي

  • Benzeri olabilen ihtimâl.

inde'l-büleğa

  • Belâgat âlimleri yanında.

infirad eden

  • Benzeri bulunmayan, özellikleriyle tek ve ender olan.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

intizar / intizâr / انتظار / اِنْتِظَارْ

  • Bekleme.
  • Bekleme, gözleme.
  • Bekleme, bekleyiş. (Arapça)
  • İntizâr etmek: Beklemek. (Arapça)
  • Bekleme.

intizar eden

  • Bekleyen.

intizar edilen

  • Beklenen.

intizar etme

  • Bekleme.

intizar etmek

  • Beklemek.

intizar salonu

  • Bekleme salonu.

intizaren

  • Bekleyerek, gözleyerek.
  • Bekleyerek.

ırk-ı ebyaz / عرق ابيض

  • Beyaz ırk.

isfid

  • Beyaz, ak. (Farsça)

işgüzar

  • Becerikli, iş görür.

istibda'

  • Bedi' ve güzel bulma.

istidad-ı belagat / istidad-ı belâgat

  • Belâgat kabiliyeti.

istihsan / istihsân / استحسان / اِسْتِحْسَانْ

  • Beğenme, iyi ve güzel bulma.
  • Beğenme, güzel bulma.
  • Beğenme.
  • Beğenme.

istihsan edici

  • Beğenen, güzel bulan.

istihsan etme

  • Beğenme, güzel bulma.

istihsan etmek

  • Beğenmek, güzel bulmak.

istihsanen

  • Beğenerek, istihsan ederek.

istihsankarane / istihsânkârane

  • Beğenircesine.

istikrah

  • Beğenmeme, kötü ve kerih görme.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

istirdaf

  • Beraber olmayı istemek, beraber gitmeği arzu etmek.

istishaben

  • Beraber götürerek, yanına alarak.

istisvaben

  • Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.

istisvabgerde

  • Beğenilmiş. Doğru bulunmuş, tasvib olunmuş, mâkul görülmüş. (Farsça)

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

ittifak

  • Beraber hareket için sözleşmek. İttihad ve muvafakat etmek. Söz birliği etmek. Anlaşmak.(İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.)

ityan / ityân

  • Belirleme.

izar / izâr

  • Belden yukarıya mahsus örtü, peştemal, futa.

ızaz

  • Berk muhkem yer.

izhar-ı belagat / izhar-ı belâgat

  • Belâgat gösterme.

kabilinden

  • Benzerinden, türünden.

kaide-i beyaniye / kaide-i beyâniye

  • Belâgat ilminin bir dalı olan ve teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konuları ele alan beyân ilminin bir kuralı.

kalhebe

  • Beyaz bulut.

kanun-u belağat / kanun-u belâğat

  • Belâğat kanunu.

kanun-u mübin-i rabbani / kanun-u mübîn-i rabbânî

  • Besleyen, yetiştiren, verdiği nimetlerle varlıkları terbiye eden, idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın apaçık kanunu.

kanun-u taayyün

  • Belirleme kanunu.

kargüzar

  • Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen. (Farsça)

karine / karîne

  • Belirti.

karine-i taayyün

  • Belli edici ve tayine yardım eden iz, işaret, delil.
  • Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.

karperverd / kârperverd

  • Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen. (Farsça)

karsaz / kârsaz

  • Becerikli, elinden iş gelen. (Farsça)

karye

  • Belde.

kavanin-i muayyene / kavânîn-i muayyene

  • Belirli kanunlar.

kaziyye-i bedihiyye

  • Bedîhî kaziyye, isbata muhtaç olmayan açık hüküm.

kehvare

  • Beşik. (Farsça)

kelam-ı beliğ / kelâm-ı belîğ

  • Belâgatli söz; açık ve kusursuz ifade.

kemer / كمر

  • Bel. (Farsça)

kemerbend / كمربند

  • Bel kayışı. (Farsça)

kılyan

  • Beyaz nohut.

kinnar

  • Bez ve keten parçası.

kıntar

  • Belâ, meşakkat, zahmet.

kirbas / kirbâs / كرباس

  • Bez. (Arapça)

kirbasi / kirbasî

  • Bez satıcı kimse.

kırmaz

  • Beyaz ekmek.

kırta'be

  • Bez parçası.

kıyasat-ı temsiliye / kıyâsât-ı temsiliye

  • Benzetmeye dayanan kıyaslar.

kiyfe

  • Bez parçası.

komite

  • Belli bir amaç için bir araya gelen ve faaliyet gösteren topluluk.

komiteci

  • Belli bir amaç için bir araya gelip, faaliyet gösteren.

komitecilik

  • Belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme.

kubbiti / kubbitî

  • Beyaz helva satan kimse.

kudret-i harika / kudret-i hârika

  • Benzersiz kudret, güç.

külli kaide / küllî kaide

  • Belli bir sınıf veya türe ait genel kanun ve kural.

kundak

  • Bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.

kur'an-ı mu'ciz-ül beyan

  • Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.

kurb-i ebdan / kurb-i ebdân

  • Bedenlerin birbirine yakın olması.

kürizi / kürizî

  • Beli bükük ve sefil ihtiyar. (Farsça)

kuva-i hamse / kuvâ-i hamse

  • Beş duygu.

kuvve-i bedeniye

  • Beden gücü.

kuvve-i hafıza / kuvve-i hâfıza

  • Bellek, hafıza duyusu.

küzinyak

  • Bez yıkayanların tokmağı.

la'net

  • Bedduâ; bir kimsenin kötülüğünü, Allahü teâlânın af ve merhametinden mahrum olmasını, ihânet edenlerin veya kötülüklerin gerektiği cezâya çarptırılmasını istemek.

labe's

  • Beis yok, zararsız.

lafügüzaf

  • Beyhude, faydası olmayan söz. Boş laf, lakırtı. (Farsça)

lahiz / lahîz

  • Benzer, misil, nazir.

lanet / lânet

  • Beddua.

lateşbih / lâteşbih

  • Benzetmeksizin. Benzetmek olmasın.
  • Benzetmek gibi olmasın!

leda

  • Beden.

leffen

  • Beraber sararak. İliştirilmiş olarak. Rabtedilmiş olarak.

len-terani / len-teranî

  • Beni aslâ göremezsin (meâlinde).

lenf

  • Beyaz kan.

lenterani / lenterânî

  • Beni asla göremezsin!

letafet-i beyaniye

  • Beyan ilmine ait güzellik ve şirin özellik.

letaif-i belağat / letâif-i belâğat

  • Belâğattaki incelikler, ifadelerdeki edebî güzellikler.

leyle-i berat / leyle-i berât

  • Berat Gecesi; hicrî ayların sekizincisi olan Şaban ayının on beşinci gecesi.

lisan-ı beliğane / lisân-ı beliğâne

  • Belâgatli dil, maksadı muhatabın hâline tam bir uygunluk içinde anlatan dil.

lisan-ı hal ve kàl

  • Beden ve konuşma dili.

lisan-ı hal ve kal / lisan-ı hâl ve kal

  • Beden ve konuşma dili.

lütufname-i fazılane-i mergube / lütûfname-i fâzılane-i mergube

  • Beğeniyi ifade eden üstün, yüksek iltifatlara mazhar olan mektup.

ma'iyyet

  • Berâberlik. Her an Allahü teâlâ ile berâber olma. Huzur, cem'iyyet, vilâyet-i Hâssa-i Muhammedî de denir.

maa

  • Beraber, birlikte.

maani-i beyaniye / maâni-i beyâniye

  • Beyân ve maânî ilimleri (beyân; teşbih, istiâre, mecaz, kinâye gibi konularından bahseder; maânî; sözün maksada uygunluğundan bahseder.).

mabsara

  • Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.

maddi hastalık / maddî hastalık

  • Beden hastalığı.

maddi temizlik / maddî temizlik

  • Bedenin, elbisenin ve oturulan yerin temizliği.

maharet / مهارت / mahâret

  • Beceri, hüner.
  • Beceri.
  • Beceri. (Arapça)

maharetli

  • Becerikli, yetenekli.

mahir / ماهر

  • Becerikli, hünerli, san'atkâr.
  • Becerili, maharetli. (Arapça)

mahv

  • Benlik bakımından silinme.

mahviyetkar / mahviyetkâr

  • Benliğini silen.

mahviyetkarane / mahviyetkârane

  • Benliğini silercesine.

maiyyet

  • Beraberlik, arkadaşlık, bir büyük memurun emrinde bulunma.

makbuh

  • Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.

makbuliyet

  • Beğenilmişlik, makbullük.

makine-i dakika-i bedia-i ilahiye / makine-i dakika-i bedîa-i ilâhiye

  • Benzersiz ve çok ince özelliklerle donanmış İlâhî makine.

makis / makîs

  • Benzer, denk.

malzeme-i mübareke

  • Bereketli, değerli malzeme.

manend / mânend

  • Benzer. Denk. Eş. Gibi. (Farsça)
  • Benzer, eş.

manende

  • Benzeyen, mümâsil.

manevi şahsiyet / mânevî şahsiyet

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk, tüzel kişilik.

marife / mârife

  • Belli, bilinen.

marr-ül beyan / mârr-ül beyan

  • Beyânı yukarıda geçmiş olan.

maşaallah / mâşâallah

  • Beğenilen şeyler görüldüğünde söylenilen; "Bu, Allahü teâlânın dilediği ve ihsân ettiği şeydir" mânâsına mübârek bir söz.

masdar-ı feyz

  • Bereket, nimet kaynağı.

mashuben

  • Beraberce, birlikte olduğu halde. Yanında bulunarak.

maye-i bekà / mâye-i bekà

  • Bekà mayası; bekàyı ve süreklilği sağlayan maya.

me'mulün hilafına

  • Beklenilenin aksine.

me'mume

  • Beyine ulaşan yara.

me-ra

  • Beni. Benim. Bana. (Farsça)

mecaz-ı mürsel

  • Benzetme dışında başka bir ilişki sebebiyle kullanılan mecaz: Meselâ: "O köye sor" demek, "o köyden birine sor" demektir.

meccanen / meccânen

  • Bedava, parasız.

meccani / meccanî

  • Bedavacı. Parasız.

mecfer

  • Beli kalın olan at.

meçhuliyet

  • Belirsizlik, bilinmezlik.

mecleb

  • Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

mecmua

  • Belli bir konuda kaleme alınan yazıların toplandığı eser.

medar-ı bereket / medâr-ı bereket / مَدَارِ بَرَكَتْ

  • Bereket sebebi, vesilesi.
  • Bereket sebebi.

medar-ı bereket ve tebrik

  • Bereket ve tebrik sebebi, vesilesi.

medeniyet-i sefihe / medeniyet-i sefîhe / مَدَنِيَتِ سَفِيهَه

  • Beyinsizce haramlara dalan medeniyet.

meftur / meftûr

  • Bezgin.

mehd / مهد

  • Beşik, yatak, döşek.
  • Beşik.
  • Beşik. (Arapça)

mehd-ara

  • Beşik süsleyen. (Farsça)

mehul

  • Benli, benekli.

mekan-ı muayyen / mekân-ı muayyen

  • Belirli bir mekân.

mekan-ı muayyene / mekân-ı muayyene

  • Belirli mekân, yer.

meleke / مَلَكَه

  • Beceri.

memduh / memdûh

  • Beğenilen, övülen.

memul / memûl

  • Beklenen.

men / من

  • Ben. (Farsçada birinci şahıs zamiri) (Farsça)
  • Ben. (Farsça)

men ene

  • Ben kimim?

meni / menî / منى

  • Benlik. Benlik iddiası. Hodbinlik. (Farsça)
  • Benlik. (Farsça)

mensucat / mensucât

  • Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar.

mergup

  • Beğenilen, taleb edilen, istenilen.

merih

  • Beyaz servi.

mertebe-i belağat / mertebe-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

meş'ale-i adimü'l-misal / meş'ale-i adîmü'l-misâl

  • Benzersiz meş'ale.

meşakkat-i bedeniye

  • Bedenen çekilen zorluklar, sıkıntılar.

mesalih-i beden / mesâlih-i beden

  • Bedene gerekli ve faydalı işler.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

meşaş

  • Beyaz servi.

mesbuk-ul emsal / mesbuk-ul emsâl

  • Benzerleri ve emsali önceleri de görülmüş ve geçmiş.

mesel

  • Benzer, örnek.

meshut

  • Beğenilmeyen iş.

mesil

  • Benzer. Misil. Gibi. Şibih. Eş. Nazir.

meşim

  • Benli kimse.

meskukat / meskûkât

  • Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralar.

mesleksiz

  • Benimsediği herhangi bir yolu, düşüncesi olmayan.

mesleksizlik

  • Belli bir fikri, tarzı olmama.

mesna

  • Bevlini tutmaya kadir olmayan kadın. (Müz: Emsen)

meşrep ehli

  • Belli bir hareket tarzı ve metod sahibi olan.

meşyum

  • Bedeninde beni olan, benli adam.

mevsukan / mevsûkan

  • Belgeli bir biçimde.

meymenet

  • Bereket, uğur, kutluluk.

meymenetsiz

  • Bereketsiz.

meymun

  • Bereketli, uğurlu. Kuvvetli. Kutlu.

meziyet-i belagat / meziyet-i belâgat

  • Belâgatin üstün özelliği.

meziyet-i belağat / meziyet-i belâğat

  • Belâğatın meziyeti, üstün özelliği.

miktar-ı muayyen

  • Belirlenmiş miktar, ölçü.

miktar-ı muayyene

  • Belirlenmiş miktar.

mir / mîr

  • Bey, amir.

miri toprak / mîrî toprak

  • Beytülmâle yâni devlete âit toprak.

mirza / ميرزا

  • Beyzade. (Farsça)

misak-ı ezeli / mîsak-ı ezelî

  • Bezm-i elest veya Kalû-Belâ ile de tabir edilir; ezelî sözleşme; Allah ruhları yarattıktan sonra, onlara.

misal / misâl

  • Benzer, örnek.

misalsiz

  • Benzersiz.

mishab

  • Bel âletinin sapı.

misil / مِثِلْ

  • Benzer.
  • Benzer, denk.

misilli

  • Benzeri.

misillü

  • Benzeri, gibi.

misilsiz

  • Benzersiz.

misl

  • Benzer.

mislen

  • Benzer olarak.
  • Benzer olarak.

misli

  • Benzeri.

misliyet

  • Benzerlik, misliyet.
  • Benzeri ve misli olmak. Benzerlik.
  • Benzerlik, eşlik.

mösyö

  • Beyefendi.

mu'ciz-ül beyan

  • Beyanı herkesi âciz bırakan.

mu'cize-i bereket

  • Bereketle ilgili mu'cize.

mü'temir

  • Berd-i acûz günlerinin beşinci günü.

muaccele

  • Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım.

muallak / muallâk

  • Belirsiz

muayeşe

  • Beraberce hoşça geçinme.

muayyen / معين / مُعَيَّنْ

  • Belirli, bilinen.
  • Belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.
  • Belli, ölçülü, tartılı.
  • Belirli.
  • Belirli. (Arapça)
  • Belirli.

mübarek / mübârek / مبارك / مُبَارَكْ

  • Bereketli, hayırlı, uğurlu.
  • Bereketli, hayırlı.
  • Bereketli, feyizli, hayırlı, fâidesi bol.
  • Bereketli, hayırlı.
  • Bereketli.

mübarekat / mübârekât

  • Bereketli ve güzel şeyler.

müberra

  • Beri. Müstesnâ. Fenalıktan uzak kalmış. Münezzeh. Temiz. Noksansız.

mübhem / مبهم / مُبْهَمْ

  • Belirsiz.
  • Belirsiz. (Arapça)
  • Belirsiz.

mübhemat

  • Belirsiz olan şeyler, mübhem olan şeyler.

mübhemiyet

  • Belirsizlik, anlaşılmazlık.

mücerret

  • Bekâr.

müddet

  • Belli ve muayyen vakit.

müfasere

  • Beyan edişmek.

müft

  • Beleş, bedava, parasız. (Farsça)

müftac

  • Bevletmek için iki ayağını ayırıp duran deve.

müfti-i belde

  • Belde ve şehir müftüsü.

mugaddi / mugaddî / مُغَدّ۪ي

  • Besleyici.
  • Besleyici.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen şey.
  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

mugayyebatıhamse / mugayyebâtıhâmse

  • Beş bilinmeyen şey.

mühakat

  • Benzerini yapma, taklit.

muhaki / muhakî / muhâkî

  • Benzeyen, benzer olan.
  • Benzer.
  • Benzer.

muhalebe

  • Beraberce süt sağmak.

muhayene

  • Belirli bir zaman için kiralama.

mühebbel

  • Beddua olunmuş.

mühefhefe

  • Beli ince olan kadın. (Müz: Mühefhef)

muheyh

  • Beyincik.

mühlet

  • Belli zaman, vade.

muhtelis

  • Beylik maldan çalan. Çalıp çırpan.

müjde

  • Beşâret. Sevinç haberi. (Farsça)

mukabele-i bilmisl

  • Benzeriyle, aynıyla karşılıkta bulunma.

mükafee / mükâfee

  • Beraberlik, eşitlik, müsavat.

mukallidane / mukallidâne

  • Benzetmeğe, taklide özenircesine. Taklid edercesine. Benzemeğe çalışırcasına. (Farsça)

mukarin

  • Beraber, yakın olan.

mukteza-yı belağat / mukteza-yı belâğat

  • Belâğatın gereği.

mümaşatsız / mümâşatsız

  • Beraber hareket etmeksizin, uysallık göstermeksizin.

mümaselet / mümâselet / مماثلت

  • Benzeyiş, müşabih olmak. şekilce, suretçe birbirine benzeyiş.
  • Benzerlik.
  • Benzerlik. (Arapça)

mümasil / mümâsil / مماثل / مُمَاسِلْ

  • Benzeyen, benzer. Gibi.
  • Benzeri, misli, dengi.
  • Benzer.
  • Benzer, andıran. (Arapça)
  • Mümasil olmak: Berbirine benzemek. (Arapça)
  • Benzer.

mümhika

  • Bereket gidermek.

mumiyan

  • Belleri ince olan güzeller. Kıl belliler. (Farsça)

mümtaz bulunmak

  • Benzerlerinden ayrılmış, seçilmiş bulunmak.

münasebe

  • Benzemek.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

münasib

  • Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.

münasip / münâsip

  • Benzer, uygun.

müncezib

  • Beriye çekilen, cezbedilen. İncizab eden.

muntamıs

  • Belirsiz olan. İntımâs eden.

muntazar

  • Beklenen.
  • Beklenen.

muntazır / منتظر

  • Bekleyen.
  • Bekleyen. Gözleyen. Birisinin gelmesini bekleyen.
  • Bekleyen.
  • Bekleyen. (Arapça)

muntazır kalmak

  • Beklenti içinde olmak.

muntazıran

  • Bekliyerek, intizâr ederek.
  • Bekleyerek.

muntazırane / muntazırâne

  • Beklercesine.
  • Bekliyerek, muntazıran, intizâr ederek. (Farsça)
  • Beklenti içinde.

müphem / مبهم

  • Belirsiz, belli belirsiz. (Arapça)

murafakat

  • Beraberlik, arkadaşlık.

mürteza / mürtezâ

  • Beğenilmiş, seçilmiş, ihtiyar olunmuş.
  • Beğenilmiş, râzı olunmuş mânâsına hazret-i Ali'nin lakabı.

musa

  • Beni İsrâil peygamberlerinden Hz. Musa'nın (A.S.) ismi. Dört büyük kitaptan birisi olan Tevrat, vahiy yoluyla kendisine gelmiştir. Yahudilerin en büyük peygamberidir. Şeriatı, İsa'ya (A.S.) kadar devam etti. Yusuf'un (A.S.) soyundan Yuşa nâmındaki peygamberi yerine tâyin ederek vefat etmiştir. Mısır

müşabbih

  • Benzeten.

müşabehet / müşâbehet / مشابهت

  • Benzeyiş.
  • Benzerlik.
  • Benzerlik. (Arapça)

müşabih / müşâbih / مشابه / مُشَابِهْ

  • Benzeyen, benzer.
  • Benzer.
  • Benzer, benzeyen.
  • Benzer. (Arapça)
  • Benzer.

musahib

  • Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan.

müşakele

  • Benzeme, uygunluk, şekilce bir olma.

müşebbeh

  • Benzetilen.
  • Benzeyen.
  • Benzetilen.

müşebbih

  • Benzeten, iltibas eden.

müsecher

  • Beyaz. Ak nesne.

musibet-zede

  • Belâya uğrayan. Hastalık veya başka musibete uğrayan.

musibetli

  • Belâya uğramış.

müstahsen / مُسْتَحْسَنْ

  • Beğenilen.
  • Beğenilen.

müstahsin

  • Beğenen, iyi gören, iyi bulan.
  • Beğenen, güzel bulan.
  • Beğenen.

müstahsinane / müstahsinâne

  • Beğenerek, güzel bularak.
  • Beğenerek, beğenmek suretiyle, beğenircesine. (Farsça)

mustalık gazası

  • Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı sen

müste'cel

  • Belirli bir vakte kadar geciktirilen. Muayyen bir zamana kadar te'hir edilmiş olan.

müşterek-ül menfaa

  • Beraberce ve ortaklaşa faydalanma.

müteazzib

  • Bekâr kalan, evlenmeyen.

müteazzibane / müteazzibâne

  • Bekâr kalana evlenmeyene yakışır surette. (Farsça)

müteberriz

  • Beliren, meydana çıkan, teberrüz eden.

mütehayyile

  • Beyinde hayal kurma merkezi.

mütemasil

  • Benzer, eş.

mütemessil / مُتَمَثِّلْ

  • Benzeyen, sûretlenen.
  • Benzeyen.

müterabbıs

  • Bekleyen.

müterafık

  • Beraber bulunan, bir arada olan.

müteşabihat-ı kur'aniye / müteşabihât-ı kur'aniye

  • Beşer lisanının, lügatını vaz etmediği, sezip düşünemediği, misalini göremediği hakikatların teşbih ve temsiller ile anlatıldığı âyet-i kerimeler.

müteşabik

  • Beraber ve karışık olanlar, birbirine karışanlar. Birbirine karışmış ve girmiş vaziyette olan. Girift.

müteşebbih

  • Benzeyen, andıran.
  • Benzeyen.

müttefikan

  • Beraber olarak, anlaşarak, birlikte.

müttehid

  • Beraberce, birlikte, birleşmiş.

müyemmen

  • Bereketli, yümünlü.

müzafünileyh

  • Belirtili isim tamlamasında belirtilen isme denir.

muzahi / muzahî

  • Benzeyen, benzeyici.

müzamele

  • Beraberlik, muâdele.

muzaraa

  • Benzemek.

müzeyyen

  • Bezenip süslenmiş, ziynetli.

na-marzi

  • Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan. (Farsça)

na-mergub

  • Beğenilmeyen, rağbet olunmayan. (Farsça)

na-mesbuk

  • Benzeri hiç olmamış, geçmemiş. (Farsça)

na-pesend

  • Beğenilmez. (Farsça)

nahiye / nâhiye

  • Belde.

nakş-ı belagat / nakş-ı belâgat

  • Belâgat nakşı.

natıf

  • Beyaz kaba helva.

nazair / nazâir

  • Benzerler.

nazar-ı belagat / nazar-ı belâgat

  • Belâgat ilmine göre.

nazar-ı belağat / nazar-ı belâğat

  • Belağat ilmine göre.

nazar-ı fakirane / nazar-ı fakirâne

  • Benim bakış açım anlamında, tevazu göstermek için kullanılan ifade.

nazir / nazîr / نظير / نَظ۪يرْ

  • Benzer.
  • Benzer. (Arapça)
  • Benzer.

nazır-ı binazir / nâzır-ı bînazîr

  • Benzersiz bakıcı, dikkatle bakan.

nazır-ı mahir / nâzır-ı mâhir

  • Becerikli gözlemci.

nazire / nazîre / نَظ۪يرَه

  • Benzeri, misli.
  • Benzerini yapma maksadlı örnek.

naziresi

  • Benzeri, misli.

nazirsiz / nazîrsiz

  • Benzersiz, eşsiz.

ne-şebem

  • Ben karanlık gece gibi nursuz değilim anlamında (Farsça)

need

  • Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat.

nefaset

  • Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.

nefes-i mübarek

  • Bereketli, uğurlu nefes.

nefsani / nefsanî

  • Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.

nehar-ı ebyaz

  • Beyaz gündüz, gözün gündüz aydınlığına benzeyen beyazı.

nekre

  • Belirsiz olan, harfi tarifsiz kelime.
  • Belirsiz.

neşasa

  • Beyaz yüksek bulut.

nevbet-zen

  • Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan. (Farsça)

nezair / nezâir

  • Benzerler.
  • Benzerler.

nigahban / nigâhban

  • Bekçi. Gözcü. Gözleyen.

nigahbani / nigâhbanî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

nigehbani / nigehbânî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

nil-i mübarek

  • Bereketli Nil nehri.

nişane / nişâne / نشانه

  • Belirti, işaret. (Farsça)

nizamat-ı muayyene / nizâmât-ı muayyene

  • Belirli düzenler.

nokta

  • Benek, konu.

nükte-i belagat / nükte-i belâgat

  • Belâgat nüktesi, ifade inceliği.

nükte-i belağat / nükte-i belâğat

  • Belâğat inceliği.

nur-u belagat / nur-u belâgat

  • Belâgat nuru, ışığı.

nutfe

  • Bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.

ölgünlük

  • Bezginlik, bıkkınlık; hayata küsme.

ömr-ü mübarek

  • Bereketli, hayırlı ömür.

pasban / pâsban / پاسبان

  • Bekçi, gece bekçisi. (Farsça)

pasbani / pasbanî

  • Bekçilik. (Farsça)

pasdari / pasdarî

  • Bekçilik, gözcülük. (Farsça)

penc / پنج

  • Beş. (Farsça)
  • Beş. (Farsça)

pencgane

  • Beşli, beşten ibâret, beş tâneli. (Farsça)

penckuşe

  • Beş köşeli. Muhammes. (Farsça)

pencpay

  • Beş ayaklı. Yengeç. (Farsça)

pencsale

  • Beş yaşında. (Farsça)

pencşenbih

  • Beşinci gün. Perşembe. (Farsça)

pencüdü / پنج و دو

  • Beş ve iki. (Farsça)

pencüm

  • Beşinci. (Farsça)

pencümin

  • Beşinci. (Farsça)

pencüse / پنج و سه

  • Beş ve üç. (Farsça)

pencüyek / پنج و یك

  • Beş ve bir. (Farsça)

pervar

  • Besili, beslenmiş. (Farsça)

perverde / ﭘََرْوَرْدَه

  • Beslenmiş, yetiştirilmiş.
  • Beslenmiş, korunmuş, sevilmiş.
  • Beslenen.

perverde eden

  • Besleyen.

perverde edilmek

  • Beslenmek, yetiştirilmek.

pesend / پسند

  • Beğenmek, kabul eylemek. Beğenici. Muvâfık. (Farsça)
  • Beğenen.
  • Beğenen. (Farsça)

pesendane / pesendâne

  • Beğenecek yolda, beğenmek suretiyle.

pesendide / pesendîde / پسندیده

  • Beğenilmiş, seçilmiş, müntehab. (Farsça)
  • Beğenilmiş, makbul. (Farsça)

rağbetli

  • Beğenilen, taleb edilen, istenilen.

rahmet ve istirahat alemi / rahmet ve istirahat âlemi

  • Berzâh âlemi; öldükten sonra ruhların gittiği, dünya ile âhiret arasındaki âlem.

rakım

  • Belâ, musibet. Zahmet. Dâhiye.

rasadgah / rasadgâh

  • Bekleme yeri, gözetleme yeri. Gözlemevi. (Farsça)

refakat-i zikriye

  • Beraber zikredilme, birlikte anılma;.

remma'

  • Beyaz tenli kadın.

riya-yı mütecessid / riyâ-yı mütecessid

  • Beden giymiş ve gözle görülür hale gelmiş gösteriş.

sa

  • Benzetme edâtı olan "âsâ" nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ : Anber gibi. (Farsça)

şabaşhan / şabaşhân

  • Beğenip alkışlayan. (Farsça)

sabhid

  • Bey, emir.

sabi / sabî

  • Bebek, küçük çocuk.

sadaka-i maneviye / sadaka-i mâneviye

  • Belâları uzaklaştıran mânevî sadaka.

sadk

  • Berk, sağlam, muhkem süngü.

sahife-i beyaz

  • Beyaz sayfa.

şahsiyet-i maneviye / şahsiyet-i mâneviye

  • Belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik; Sahabe mânâsını oluşturan ortak kimlik, ortak mânâ.

salar-ı beyt-ül haram / sâlâr-ı beyt-ül haram

  • Beyt-ül Haram'ın reisi ve başkumandanı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm.

salat-ı hamse / salât-ı hamse

  • Beş vakit namaz.

san'at-ı belagat / san'at-ı belâgat

  • Belâgat san'atı.

san'at-ı beyaniye

  • Beyân ilmi ile ilgili san'at (beyân.

sanayi-i garibe

  • Benzersiz ve hayranlık verici san'atlar.

sand

  • Bendetmek, bağlamak.

sanife

  • Bez kenarı.

sarih / sarîh

  • Belli, açık, meydanda olan. Kendisinden kasd edilen mânânın açıkça anlaşıldığı lafız (söz).

satih / satîh

  • Bedeni kemiksiz etten ibaret olan hilkat garibesi bir kâhin, falcı.

şayan-ı teberrük / şâyân-ı teberrük

  • Bereketli ve mübarek olmaya lâyık.

şayed / şâyed / شاید

  • Belki, şayet. (Farsça)

şebahet / şebâhet / شباهت

  • Benzeme, benzeyiş.
  • Benzerlik. (Arapça)

sebeb-i bereket

  • Bereketin sebebi.

sebeb-i def'-i musibet / سَبَبِ دَفْعِ مُص۪يبَتْ

  • Belâyı uzaklaştırma sebebi.

sebeb-i def-i musibet

  • Belâyı uzaklaştırma sebebi.

sebeb-i ref-i bereket

  • Bereketin ortadan kalkmasının sebebi.

şebgerd / شبگرد

  • Bekçi. (Farsça)

şebih / şebîh / شبيه

  • Benzer.
  • Benzer.
  • Benzer, benzeyen. (Arapça)

sefid / sefîd / سفيد

  • Beyaz, ak. (Farsça)

sefidi / sefidî

  • Beyazlık, aklık.

sefih / sefîh / سَف۪يهْ

  • Beyinsizce haramlara dalan.

şehremini

  • Belediye başkanı. (Farsça - Arapça - Türkçe)

şekl-i muayyen

  • Belli bir şekil.

şekt

  • Bedel etmek, karşılık vermek.

sels

  • Beyaz boncuk dizilen iplik.

semiz

  • Besili, iri, büyük.
  • Besili.

senedat / senedât / سندات

  • Belgeler. (Arapça)

sepid / sepîd / سپيد

  • Beyaz, ak. (Farsça)

şerda

  • Benzemek. Misil.

sete'

  • Bezin hatâsı.

seva

  • Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi.

şevk-i taklidi

  • Benzerini yapma arzusu ve isteği.

sezdirme

  • Belirtme, işaret etme.

şibh

  • Benzer. Benzeyen şey.

şiddet-i belagat / şiddet-i belâgat

  • Belâgatın en üst seviyesi.

şiddet-i belağat / şiddet-i belâğat

  • Belağatın kuvvetliliği, etkinliği.

sihr-i beyani / sihr-i beyanî

  • Beyanın büyü gibi olan tesiri. (Hadis-i Şerife telmih var.)

silsile-i emsal

  • Benzer unsurların oluşturdukları silsile.

sima

  • Beniz, çehre.

siyaset-i beşeriye

  • Beşerin, insanların siyaseti.

sohbet

  • Berâberlik. İnsanın derece bakımından kendinin üstünde veya altında yahut akranı ile bir araya gelip, Allahü teâlânın ve Peygamber efendimizin beğendiği, hoşnud olduğu şeyleri konuşması.

suda-ger

  • Bezirgân, tüccar. (Farsça)

süleyman

  • Beni İsrail Peygamberlerindendir. Davud (A.S.) ın oğludur. Babasının vasiyyeti üzerine Beyt-ül Makdisi yedi senede inşa ettirdi. Kudüste büyük bir hükümet sarayı yaptırdı. Şark ve garb melikleri kendisine itaate geldiler. Kırk sene hem peygamberlik, hem padişahlık yaptı. Beni İsrailden Yahuda ve Bün

sürpriz

  • Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey. (Fransızca)

sütre-i beyza / sütre-i beyzâ

  • Beyaz perde.

ta'yin / تعيين / ta'yîn / تَعْي۪ينْ

  • Belirleme, atama.
  • Belirleme.

ta'yin-kerde

  • Belirtilmiş. Tâyin edilmiş. (Farsça)

ta'yinat / ta'yînât / تَعْي۪ينَاتْ

  • Belirlenmiş yiyecekler.

taab-ı dimaği / taab-ı dimağî

  • Beyin ve zihin yorgunluğu.

taadül

  • Beraberlik, eşitlik.

taayyun

  • Belirlenme.

taayyün / تَعَيُّنْ

  • Belirme, görünme.
  • Belli olma.

taayyün eden

  • Belirlenen.

taayyün etmek

  • Belli olmak, açık seçik olmak.

taayyünat / taayyünât

  • Belirlenmeler.
  • Belirmeler.

tabiat-ı belagat / tabiat-ı belâgat

  • Belâgat ilminin kendine mahsus şekil karakteri ve mizacı.

tadabbüb

  • Besililik. Semizlik.

tagaddi / tagaddî / تغدی

  • Beslenme. (Arapça)
  • Tagaddî etmek: Beslenmek. (Arapça)

tagazzi / tagazzî / تغذی

  • Beslenme. (Arapça)
  • Tagazzî etmek: Beslenmek. (Arapça)

tağdiye / تغذیه

  • Besleme. (Arapça)
  • Tağdiye etmek: Beslemek. (Arapça)

tahayyür

  • Beğenip seçmek, muhayyer olmak.

tahiyyat-ı muayyene / tahiyyât-ı muayyene

  • Belirli zamanlarda okunan, canlıların hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar.

tahsin / تحسين / tahsîn / تَحْس۪ينْ

  • Beğenme, güzelliğini ilân etme.
  • Beğenme, güzel görme.
  • Beğenme.
  • Beğenme, güzel bulma, takdir etme. (Arapça)
  • Beğenme.

tahsin etme

  • Beğenme, güzelliğini ilân etme.

tahsinkarane / tahsinkârâne

  • Beğenerek.

tahsinkerde

  • Beğenilmiş. (Farsça)

taht-ı belkıs

  • Belkıs'ın tahtı. (Çok eski mecusi Yemen padişahlarından Şerahil'in kızı Belkıs, başka kardeşi olmadığından babasının yerine Yemen'e hükümdar olmuş idi. Sonra Süleyman Aleyhisselâm ile evlendi. Onun mu'cizeleriyle imana geldi.) Bak: Hüdhüd, Süleyman (A.S.)

takat-ı beşer / tâkat-ı beşer

  • Beşer gücü ve kuvveti. İnsana mahsus kuvvet.

takdir

  • Beğeniyi dile getiren ifade.
  • Belirleme, ölçüleme, beğenme.

takdir eden

  • Beğendiğini dile getiren.

taklid

  • Benzemeye çalışma, öykünme.

takvit

  • Besleme. Tagaddi.

talim ve terbiye etme / tâlim ve terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde eğitme ve geliştirip olgunlaştırma.

tamsetmek

  • Belirsiz kılma, silme.

tanzir / tanzîr / تَنْظ۪يرْ

  • Benzetme.
  • Benzerini yapma.
  • Benzerini yapma.

tanzir etmek

  • Benzerini yapmak.

taravet-i bimisal / tarâvet-i bîmisâl

  • Benzersiz tazelik.

tarık / târık

  • Belâ, yıldız.

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarik-i berzahiye / tarîk-i berzahiye

  • Berzaha giden ve ona ait yol.

tarz-ı belağat / tarz-ı belâğat

  • Belâğat tarzı.

tasavvuf

  • Beden ve ruhun eğitilmesiyle bazı mânevî mertebelerin katedilmesini sağlayan yol.

tasrih

  • Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.

tavk-ı beşer

  • Beşer takatinin, güç ve kudretinin son haddi.

tayin / tâyin

  • Belirleme, görevlendirme.

tayin etmek

  • Belirlemek.

tayin olunan

  • Belirlenen.

tebarüz / tebârüz / تَبَارُزْ

  • Belirme, görünme.
  • Belli olma.

tebarüz eden

  • Belli olan, belirtilen, görülen.

tebayü'

  • Bey'edişmek, bir malı diğer bir malla değişmek.

tebdil-i beden

  • Beden değiştirme.

teberrük / تَبَرُّكْ

  • Bereket umma.
  • Bereket vesilesi.
  • Bereketlenme, mânen istifâde etme, faydalanma.
  • Bereket sayma.

teberrüken / تَبَرُّكًا

  • Bereket vesilesi olarak.
  • Bereket umarak.
  • Bereket sayarak.

tebevvül

  • Bevl etmek. İşemek.

tebeyyün / تَبَيُّنْ

  • Belli olma, belirme.
  • Belli olmak, açığa çıkmak, görülüp anlaşılmak.
  • Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
  • Belli olma.

tebeyyün eden

  • Belli olan, ortaya çıkan.

tebrie etmek

  • Beraat etmek, kusur ve noksanlıktan uzak tutmak.

tebrik

  • Bereket dileme, kutlama.

tebyin

  • Belirtme.

teceddüd-ü emsal

  • Benzerlerinin yenilenmesi.

tecelligah / tecellîgâh

  • Belirme yeri.

tecr

  • Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.

tedbirü'l-ceset

  • Beden eğitimi.

tefvif

  • Bezi alacalı dokutmak.

tegaddi / tegaddî

  • Beslenme.

tekafü' / tekâfü'

  • Beraberlik, eşitlik, müsâvilik.

tekbil

  • Bendetmek.

telafif-i dimağiye / telâfif-i dimağiye

  • Beyinde bulunan kıvrımlar.

temasil-i belagat / temasil-i belâgat

  • Belâgat abideleri.

temasül / temâsül / تماثل

  • Benzeşme. (Arapça)

temessül / تَمَثُّلْ

  • Benzer şekil ve sûrete girme, sûretlenme.

temessül eden

  • Beliren, görünen.

temessül etme

  • Benzeme, aynı görüntüyü yansıtma.

temessülat / temessülât

  • Belirmeler, görünmeler.

temeyyüz

  • Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
  • Benzerlerinden farklı, üstün olan.

temsillerin darbı

  • Benzetmelerin getirilmesi, örneklemelerin yapılması.

tenavül / tenâvül

  • Beslenme olayı.

tenkir

  • Belirsizleme, yadırgama.

tenyir

  • Beze ve kumaşa işaret koymak.

terbiye

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

terbiye eden

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştiren, olgunlaştıran.

terbiye etme

  • Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, yetiştirme.

terk-i enaniyet / terk-i enâniyet

  • Bencilliği terk etmek.

terkin

  • Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme.

teşabüh / teşâbüh / تشابه

  • Benzeşme. Birbirine benzeme.
  • Benzeşme. (Arapça)

teşahhus

  • Belirlenme, şahıslanma, bir birey hâline gelme.

teşahhusat / teşahhusât

  • Belirlenmeler, şekillenmeler.

teşbih / تشبيه / teşbîh / تَشْب۪يهْ

  • Benzetme.
  • Benzetme.
  • Benzetmek, benzetiş. Bir nitelikte saymak ve zannetmek.
  • Benzetme.
  • Benzetme. (Arapça)
  • Teşbîh edilmek: Benzetilmek. (Arapça)
  • Teşbîh etmek: Benzetmek. (Arapça)
  • Benzetme.

teşbihat / teşbihât

  • Benzetmeler.
  • Benzetmeler.

teşbihperest

  • Benzetme düşkünü.

teşebbüh

  • Benzemek, müşâbehet etmek. Zorla benzemeğe çalışmak.
  • Benzemek.
  • Benzeme.

teşebbüh etme

  • Benzeme.

teşhis eden

  • Belirleyen.

tevafukat-ı belagat / tevafukat-ı belâgat

  • Belâgat kuralları gözetilerek yazılmış ifadeler arasındaki uyum.

tevakku' / توقع

  • Beklenti. (Arapça)

tevsik

  • Belgeleme.

tezahür / tezâhür

  • Belirme, görünme.
  • Belirme, görünme.

tezahüriyet / tezâhüriyet

  • Belirme, ortaya çıkma.

tezkere

  • Belge.

tibyan

  • Beyan etme, açıklama.

timsal-i belagat / timsal-i belâgat

  • Belâğat örneği, sembolü.

tinnü

  • Beraberlik, eşitlik.

tip

  • Benzerlerinin ana vasıfları kendinde görülen ideal örnek, misal. (Türkçe)

tuhye

  • Benî Temim kabilesinden bir cemaat.

ubudiyyet

  • Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek. Allah'a teslim olup, Kur'an ve Peygamber (A.S.M.) vasıtası ile verilen emirleri aynen icra ve tatbike çalışmak.

ugviyye

  • Belâ. Zahmet. Musibet.

ukusa

  • Berklik, muhkemlik, sağlamlık, sertlik.

umera-i belagat / umera-i belâgat

  • Belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri.

umera-yı belagat / umera-yı belâgat

  • Belâgat ilminin emirleri, ileri gelenleri.

ümm-üd dimağ

  • Beyin zarı.

unsur-u belagat / unsur-u belâgat

  • Belâgat unsuru, Muhâkemât'ın ikinci makâlesi.

unsuru'l-belagat / unsuru'l-belâgat

  • Belâgat maddesi; belâgatin esaslarını ele alan bölüm.

ürba

  • Belâ, mihnet.

üslub-u belağat / üslûb-u belâğat

  • Belâğat üslûbu, tarzı.

üstad-ül beşer

  • Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.

uzubet / uzûbet / عزوبت

  • Bekarlık. (Arapça)

uzvi / uzvî

  • Bedensel.

vade / vâde

  • Belirli süre.

vahy-i semavi / vahy-i semavî

  • Beşerin düşünerek yapmasına inkân olmayan, Allah (C.C.) tarafından melek vasıtasıyla Peygambere gönderilen vahiy.

vak'a-yı bereket

  • Bereketle ilgili vakıa, olay.

vakıa-i bereket

  • Bereketle ilgili vakıa, olay.

vakt-i merhun

  • Belli edilen, muayyen bir zaman.

vakt-i muayyen

  • Belirlenmiş vakit.

vari

  • Benzer, gibi. (Farsça)

vazah

  • Beyaz ve güzel yüzlü adam.

vehim

  • Belirsiz korku, kuruntu.

velvele-i istihsan / وَلْوَلَۀِ اِسْتِحْسَانْ

  • Beğenmenin yüksek sesle ifadesi.

veresiye satış

  • Bedelini, parasını sonra ödemek üzere yapılan alış-veriş.

vesaik / vesâik / وثائق

  • Belgeler.
  • Belgeler. (Arapça)

vesika / vesîka / وثيقه / وَس۪يقَه

  • Belge.
  • Belge, senet.
  • Belge. (Arapça)
  • Belge.

vesile-i bereket

  • Bereket sebebi.

vesile-i def-i bela / vesile-i def-i belâ

  • Belâları ortadan kaldırma, uzaklaştırma vesilesi, aracı.

vücud-u hissi olmayan / vücud-u hissî olmayan

  • Beş duyuyla hissedilemeyen; görülüp işitilemeyen.

vuku-u muayyen

  • Belirlenmiş olay.

yed-i beyza / yed-i beyzâ

  • Beyaz, parlak el; burada mecaz olarak Kur'ân'ın mu'cizeli yapısı kastedilmiştir.

yed-i mübareke

  • Bereketli mübarek el.

yezek

  • Bekçi, gece bekçisi. (Farsça)

yümin

  • Bereket, uğur.

yümünlü

  • Bereketli.

yunus

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Kur'an-ı Kerim'de bahsi geçenlerdendir. Elyesa (A.S.) dan sonra Ninova şehrine gönderildi. Şehir ahalisi kendisine itaat etmediği için müteessir olarak bir gemiye binmiş ve oradan denize atılmış. Cenab-ı Haktan emir almadan şehri terk ettiğinden bu hâl başına gelmişt

za'r

  • Bedende kılın az olması.

zabıta-i belediye / zâbıta-i belediye

  • Belediye zâbıtası.

zaman ve mekan-ı muayyen / zaman ve mekân-ı muayyen

  • Belirli bir zaman ve mekân.

zat-ı ferd ve ehad / zât-ı ferd ve ehad

  • Benzeri olmayan ve herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah.

zekat / zekât

  • Belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi.

zekeriyya

  • Benî İsrail peygamberlerinden ve Hz. Süleyman Aleyhisselâm'ın neslindendir. Beytül-Makdis'de Tevrat yazan ve kurban kesen reis idi. Zevcesi, Hz. Meryem'in teyzesi idi. Benî İsrail'in büyüklerinden olan İmran namındaki zatın karısı Hanne, Zekeriyya (A.S.) ın karısının kardeşidir. Hz. Meryem İmran kız

zemime / zemîme

  • Beğenilmeyecek kötü hal ve davranış.

zemzeme-i belağat / zemzeme-i belâğat

  • Belâğat nağmesi.

zerrat-ı bedeniye / zerrât-ı bedeniye

  • Bedendeki zerreler.

zerrat-ı cisim / zerrât-ı cisim

  • Bedenin zerreleri, hücreleri.

zerrat-ı vücud / zerrât-ı vücud / zerrât-ı vücûd

  • Beden zerreleri.
  • Bedeni oluşturan zerreler, atomlar.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın