LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Bagì ifadesini içeren 466 kelime bulundu...

afi / afî

  • Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan.
  • Affedilmiş, bağışlanmış.
  • Yalvaran.
  • Uzun saçlı.
  • Tencere altında artaya kalan.

afv / عفو

  • Bağışlama.
  • Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek.
  • Bağışlama. Allahü teâlânın, ihsânı ile, âsî ve günâhkâr kullarının kusur ve günâhlarını bağışlaması.
  • Bir kimsenin, düşmanından veya suçludan intikâm almaya, karşılığını yapmaya gücü yettiği halde bir şey yapmaması, intikâm almaması.
  • Affetme, bağışlama.
  • Affetme, suçu bağışlama.
  • Bağışlama, af. (Arapça)

afv ü gufran / afv ü gufrân

  • Bağışlama ve yarlığama.

afv-i anil ceraha

  • Huk: Kendisine cinayet yapılmış olan kimsenin, yaralanmadan dolayı malik olduğu kısas, diyet veya hükümet-i adl; yani, ehl-i vukufca tayin edilen diyet hakkını caniye bağışlamasıdır.

agfer

  • Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.

agvas

  • (Tekili: Gavs) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.

ahşa'

  • (Tekili: Haşâ) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar.
  • Mahaller, bölgeler, cihetler.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

ajirak

  • Gürültü, ses. Bağırış. (Farsça)

akd

  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.

aksab

  • (Tekili: Kusb) Kalın bağırsaklar.

aksam-ı ihsanat / aksâm-ı ihsânât

  • Bağışların kısımları.

alaka-i sınıfi / alâka-i sınıfî

  • Sınıf bağı.

amim-ül ihsan / amîm-ül ihsan

  • Bağışı, bahşişi, ihsanı bol ve umumi olan.

amir-i müstakil / âmir-i müstakil

  • Bağımsız, hiçbir ortağı olmayan âmir, idareci.

amirz-kar / âmirz-kâr

  • Bağışlayan, affeden Allah. (Farsça)
  • Affeden, bağışlayan. (Farsça)

amirziş / âmirziş

  • Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. (Farsça)
  • Bağışlama, afvetme. (Farsça)

amme nevaluhu / amme nevâluhu

  • "Allah'ın bağış ve ikramı bütün varlığı kaplamıştır".

amürz

  • Afveden, bağışlayıcı. (Farsça)

amürzende

  • Bağışlayan, afveden. (Farsça)

amürzgar / amürzgâr / âmürzgâr / آمرزگار

  • Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah. (Farsça)
  • Bağışlayıcı, Tanrı. (Farsça)

amürziş

  • Bağışlayış, afvediş. (Farsça)

amurziş / âmurziş / آمرزش

  • Bağışlama, affetme. (Farsça)

amürziş / âmürziş / آمرزش

  • Bağışlama. (Farsça)

asal

  • (Çoğulu: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak.
  • Bağırsak.

asar-ı ihsan / âsâr-ı ihsan

  • Bağış ve iyilik eserleri.

asar-ı lütuf ve merhamet / âsâr-ı lütuf ve merhamet

  • İyilik, bağış ve merhamet eserleri, neticeleri.

asi / âsî

  • İsyân eden, emre karşı gelen, itâatsizlik eden.
  • Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, günâhkâr.
  • Hükûmete, devlete baş kaldıran. Bâgî.

asib

  • Dolmuş bağırsak.
  • Katı nesne, şedid.
  • Şiddetli sıcak, çok sıcaklık.
  • Talihsizlik.

ata / atâ / عطاء

  • Verme. Bağışlama. Bahşiş. Lütuf. İhsan.
  • İhsân, lütuf, bağış. Buna atiyye de denir.
  • Bağış, bahşiş, ihsan.
  • İhsan, lütuf, bağışlama.
  • Bağış, ihsan, bahşiş. (Arapça)

ata-ender / atâ-ender

  • Lütuf ve bağış içinde.

ata-yı mahz / atâ-yı mahz

  • Sâf, halis lütuf, bağış, Allah vergisi.

ataya / atâyâ / عطایا

  • Bağışlar, ihsanlar, bahşişler. (Arapça)

ataya-yı ilahi / atâyâ-yı ilâhî

  • Allah'ın bağış ve ihsanları.

ataya-yı rahmaniye / atâyâ-yı rahmâniye

  • Sonsuz merhamet sahibi Cenâb-ı Hakkın bağış ve hediyeleri.

atiye

  • Hediye, bağış, ihsan.

atiyyat / atiyyât / عطيات

  • Bağışlar, ihsanlar. (Arapça)

atiyye

  • İhsan, lütuf, muhtaç olanlara yapılan bağış.

attat

  • Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.

avaze / âvâze / آوازه

  • Bağırma. (Farsça)
  • Ün. (Farsça)

avle

  • Bağırma, feryat.

azade-gan / azade-gân

  • (Tekili: Azâde) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar. (Farsça)

bagaya

  • (Tekili: Bagiyy) Fahişeler.

bahş / بخش / بَحْشْ

  • Bağış, ihsan.
  • Bağış. Verme. İhsan. (Farsça)
  • Bağış, verme.
  • Bağışlayan. (Farsça)
  • Bahş edilmek: (Farsça)
  • Bağışlanmak. (Farsça)
  • Verilmek. (Farsça)
  • Bahş etmek: (Farsça)
  • Bağışlamak. (Farsça)
  • Vermek. (Farsça)
  • İyilik, bağışlama.

bahş eden

  • Veren, bağışlayan.

bahşayende

  • Bağışlayıcı, afvedici. (Farsça)

bahşayiş / bahşâyiş / بخشایش

  • Bağışlayış. İhsan. İhsan etmek. Afv. Atiyye. (Farsça)
  • Bağışlama. (Farsça)
  • Bağış, ihsan. (Farsça)

bahşende

  • Bağışlayan, ihsan eden. Afveden. (Farsça)

bahşiş / بخشش

  • Bağış. (Farsça)
  • Bahşiş. (Farsça)

bahşude / bahşûde

  • Bağışlanmış, verilmiş. (Farsça)
  • Afvedilmiş. (Farsça)

basur / bâsûr

  • (Çoğulu: Bevâsir) Tıb: Mayasıl. Kalın bağırsakta ve makadın etrafındaki siyah kan damarlarının şişmesi ve bazen iltihablanması sebebiyle, makadın içinde ve dışında meydana gelen memeler yüzünden makaddan kan ve cerahat gelmesi hastalığı.

bekà-yı istiklaliyet / bekà-yı istiklâliyet

  • Bağımsızlığın devamını sağlamak.

beka-yı istiklaliyet-i islam / bekâ-yı istiklâliyet-i islâm

  • İslâmın bağımsızlığının devamı.

ber

  • Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) (Farsça)
  • Göğüs, sine, bağır, sadır. (Farsça)
  • Fayda. (Farsça)
  • Hamil. (Farsça)
  • Hıfz. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Taraf. (Farsça)
  • Nâkil. Götürücü. (Farsça)
  • Meyve. (Farsça)
  • Yaprak. Varak. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)
  • Genç kadın. (Farsça)
  • E (Farsça)

berbere

  • Kızgınlık ânında söylenip çağırmak bağırmak.

bevc

  • Berk, şimşek.
  • Yorulma.
  • Bağırma, haykırma.

bicu gufran

  • Bağışlanma iste.

birr

  • İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat.
  • Dininde ibadetinde kuvvetli olan.
  • Bağışta bulunma.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

boşamak

  • Nikâh bağını çözmek, evliliğe son vermek.

boşanmak

  • Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse (Türkçe)

bugat

  • (Tekili: Bâgî) Haksızlık edenler, âsiler, serkeş kimseler.

buğat / buğât

  • Bâğîler, âsîler. Haksız olarak devlete isyan eden, karşı gelenler. Bâğî'nin çokluk şeklidir.

bumbar

  • Koyun ve benzeri gibi hayvanların kalın bağırsağı. (Farsça)
  • İçine kıyma, pirinç vs. doldurulmuş bağırsakla yapılan bir cins yemek. (Farsça)

bumehen

  • (Bumehin) Deprem, zelzele, yer sarsıntısı. (Farsça)
  • Koyun bağırsağı. (Farsça)

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

çağrışım

  • Psk: Bir idrakla kazanılan bir fikrin başka bir idrak (algı) ile kazanılan fikir arasında bağıntı kurulması, birinin diğerini hatıra getirmesidir. Bu bağıntı zaman ve mekânda yakınlık, benzerlik ve zıdlık sebebiyle kurulur. Sevap deyince günahın; abdest deyince namazın; Cennet deyince Cehennem'in de

can-bahş

  • Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah. (Farsça)

canbahş

  • Can veren, hayat bağışlayan.

car

  • Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.

cehir

  • (Cehr. den) (Çoğulu: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen.
  • Güzel, dikkate değer.

cenab-ı vahibü'l-ataya / cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ

  • Sayısız iyilik ve ihsanlar bağışlayan, hibe eden Allah.

cerze

  • (Çoğulu: Cürüz) Yaş ot bağı.

ciğer

  • Ciğer. Bağır. (Farsça)
  • Keder, sıkıntı, elem. (Farsça)
  • Avaz. (Farsça)

cümle-i müste'nefe

  • Kendinden önceki cümleden bağımsız, müstakil cümle.

cun

  • Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.

dacir

  • Gamkin ve gönlü dar kimse.
  • Bağırgan dişi deve.
  • Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.

dad-ı ezel / dâd-ı ezel

  • Ezelî bağış, lütuf ve ihsan.

dehaz

  • Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme. (Farsça)

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

dihiş

  • Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye. (Farsça)

dıkak

  • Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı.
  • Şirden adı verilen bağırsak.

dua-i mağfiret

  • Allah'ın bağışlaması için yapılan dua.

dürece

  • Süllem, merdiven.
  • Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)

efgan

  • Acı ile bağırıp çağırmalar. Feryatlar ve istimdat. (Farsça)

efza'

  • (Tekili: Fezâ) Korku ile bağırıp çağırmalar.

ehl-i sehavet ve ihsan / ehl-i sehâvet ve ihsan

  • Bağış, ikram sahibi ve cömert olanlar.

eltafı

  • Lütufları, bağışları.

em'a / em'â / امعا

  • (Tekili: Miâ) Bağırsaklar.
  • Bağırsaklar. (Arapça)

em'a-i galiza / em'â-i galiza

  • Kalın bağırsaklar.

em'a-i rakika / em'â-i rakika

  • İnce bağırsaklar.

enva-ı ihsan / envâ-ı ihsan

  • Bağışların türleri.

enva-ı ihsanat / envâ-ı ihsânât

  • İyiliklerin çeşitleri, bağışların türleri.

eşcar-ı bağ

  • Bahçenin, bağın ağaçları.

estağfirullah

  • Allahü teâlâdan hatâ ve kusurlarımı bağışlamasını dilerim, mânâsına; mübârek, kıymetli bir söz.

ezir

  • Haykırma, bağırma. (Farsça)

fazl

  • Lütuf, ihsan, bağış.

fazl u ihsan / fazl u ihsân

  • Cömertlik ve bağışta bulunmak.

fekk-i rabıta / fekk-i râbıta

  • Alâkayı kesme. Bağı koparma.

ferah-bahş

  • Sevinç veren, sevindiren. Ferah bağışlayan. (Farsça)

feryad / feryâd / فریاد

  • Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma.
  • Bağırma, çığlık. (Farsça)
  • İmdat isteme. (Farsça)
  • Feryâd etmek: Bağırmak, çığlık atmak (Farsça)

feryad eden

  • Bağıran.

feryad ü figan

  • Bağırıp çağırma, ağlayıp sızlama.

feryad u fizar / feryad u fîzar

  • Yüksek sesle bağırıp haykırmak, yardım istemek.

feryad-bahşa

  • Feryâd ettiren, bağırttıran. (Farsça)

feryad-ı matem

  • Matem hâlinde derin üzüntülerin bağırıp çağırarak dile getirilmesi.

feryat

  • Bağırma.

feyz

  • İhsan, bağış, kerem.

feyz-bahş

  • Feyiz ve bereket veren, feyiz bağışlayan. (Farsça)

figan / figân / فغان

  • Ağlayıp sızlama, bağırıp çağırma. (Farsça)
  • Feryat etme, ah çekme. (Farsça)
  • Figân eylemek: Bağırmak, feryat etmek, inlemek. (Farsça)

figan-perver / figân-perver

  • Feryad ettiren, bağırtan. (Farsça)

gabgab

  • (Çoğulu: Gebâgıb) Çifte gerdan çene altı. Şakak.

gaferahullah

  • Allah onu bağışlasın.

gaffar / gaffâr / غفار / غَفَّارْ

  • (Gufran. dan) Günahları örten, günahları bağışlayıcı. Mağfireti çok.
  • Kullarının günahlarını afveden Cenâb-ı Hak (C.C.)
  • Ne kadar çok ve büyük olursa olsun, dilediği kullarının her türlü suç ve günahını defalarca bağışlayan Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Günah, kusur ve kabahatları çok bağışlayan.
  • Günahları affeden ve bağışlayan Allah.
  • Bağışlayıcı Tanrı. (Arapça)
  • Çok bağışlayan (Allah).

gafir-üz zenb

  • Günahları örtüp afveden, suçları bağışlayan Cenab-ı Hak (C.C.) (Farsça)

gafur / gafûr / غفور

  • Çok merhamet eden, günahları bağışlayan Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kulların günâh, ayıb ve hatâlarını pek çok örtüp, bağışlayan.
  • Çok bağışlayan, çok affeden. (Allah'ın adlarından biri)
  • Bağışlayıcı. (Arapça)

gafurü'r-rahim / gafûrü'r-rahîm

  • Kullarının günahlarını çok bağışlayan ve kullarına özel rahmet, merhamet ve şefkat gösteren Allah.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.
  • Bağırtı, haykırış.

gatata

  • (Çoğulu: Gıtât) Bağırtlak cinsinden bir kuş.

gazefe

  • Bağırtlak kuşu.

gerden-bend

  • Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. (Farsça)
  • Gerdanlık. (Farsça)

girih-küşa

  • Düğüm açan, bağı çözen. (Farsça)
  • Mc: Müşkülâtları yenen, zorlukları halleden. (Farsça)

gıriv / gırîv

  • Bağırma, feryat etme, çığlık atma, bağrışma. (Farsça)

gisu-bend / gîsu-bend

  • Saç örgüsü, saç bağı. (Farsça)
  • Altundan yapılmış kadın tarağı. (Farsça)

gisubend / gîsûbend / گيسوبند

  • Saç bağı. (Farsça)

gufran / gufrân / غفران

  • Mağfiret, bağış.
  • Bağışlama. (Arapça)

gurrende

  • Hiddetle bağıran, şiddetle gürliyen. (Farsça)

guvas

  • Feryâd edip, "imdat!" diye bağırmak.

habis

  • Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.

hablü'l-metin-i islamiye / hablü'l-metin-i islâmiye

  • İslâmiyetin sağlam bağı, ipi.

hadaik-ı hassa / hadaik-ı hâssa

  • Saray bahçeleri. Bunlar biri saray içinde, diğeri saray dışında olmak üzere iki kısımdı. Saray içindeki bahçe ve bostan işleriyle meşgul olanlara "Has Bahçe Bostancıları"; saray dışındakilere ise "Hassa Bostancıları" denilirdi. Saray dışı bahçe ve bostanların bazıları şunlardı: Kadıköy bağı, Davut P

hadreban

  • Feryadı şiddetli olan, çok fazla bağıran.

hakile / hakîle

  • Uzun buğday.
  • Bağırsak içinde olan su.

halid bin sinan

  • Benî Abes kabilesinin Bin-Bagis'ten ehl-i tevhid bir zat olup; Hz. Peygamber Efendimiz, bu zat hakkında: "O bir nebi idi, fakat onun kavmi onu zâyi etti" buyurmuşlardır. Kendisi Peygamberimizin zamanına yetişememiştir.

haliyye

  • Bağından boşanmış deve.
  • Yabancı bir yavru emziren deve.
  • Büyük gemi.
  • Arı kovanı.
  • Ahlâktan kinâyedir.
  • (Çoğulu: Haliyyât) Bekâr kadın, evlenmemiş kız.

hannan-ı mennan / hannân-ı mennân

  • Rahmetlerin en hoş cilvesini kullarına bağışlayan ve sonsuz minnete lâyık olduğunu gösterecek şekilde kullarını nimetlendiren Allah.

hanzal

  • Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.

haşa-i batın / haşâ-i batın

  • Bağırsaklar.

hatabahş

  • Kabahatleri affeden, kusurları bağışlayan. (Farsça)

hatat

  • Bağırma, çağırma, feryâd etme.

hatt-ı münasebet

  • Bağlantı hattı, ilgi bağı.

haviyye

  • (Çoğulu: Havâyâ) Yağlı bağırsak.
  • Bağırsak.
  • Deve palanı.

havsa

  • Bağır.
  • Bağırın yanındakiler.

havtel

  • Büluğa eren oğlan.
  • Bağırtlak yavrusu.

hayat-bahş

  • Hayat bağışlayan, hayat veren, zindelik veren. (Farsça)

hayt-ı münasebet

  • İlişki bağı.

hayt-ı vasıl

  • Birleştirici bağ, irtibat bağı.

hayt-ı vuslat

  • Kavuşma bağı.

hazaze

  • Tıb: Bulaşıcı, müzmin bir cilt hastalığı olup sonradan bağırsaklara geçerse öldürücü olur.

hazine-i ihsan ve kerem

  • İyilik ve bağış hazinesi.

heb

  • (Vehb. den) Bağışla, lutfet (mânasına emir, duâ)

heb-lena / heb-lenâ

  • Bize lutfet. Bize ihsan et, bağışla.

hedaya

  • (Tekili: Hediye) Hediyeler. Lütuf ve ihsanlar. Bağışlar.

hedhede

  • Bağırma, ötme.
  • Devenin bağırması, kuşun ötmesi.

hediye

  • Fakir veya zengin bir kimseye ikrâm için hîbe (bağış) olarak verilen veya gönderilen mal.
  • Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.

heds

  • Sürmek.
  • Reddetmek.
  • Haykırıp bağırmak.

hemheme

  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.
  • Aslan bağırması.
  • Deve sesi.

hevde

  • Bağırtlak kuşu.

heys

  • Atâ etmek, vermek, bağışlamak.
  • Hareket.

hibale-i izdivac

  • Evlilik bağı.

hibat

  • (Tekili: Hibe) Bağışlar, hibeler.

hibe / هبه

  • Bağışlamak. Parasız ve karşılıksız vermek. Bağışlanan şey.
  • Hal ve şân.
  • Bağış. Bir malı karşılıksız olarak başkasına verme. Hibe edilen mala hediye denir.
  • Bağışlama bağış.
  • Bağış.
  • Bağışlama, hibe. (Arapça)

hibe-name

  • Bir kimseye birşey hibe edip bağışlamak üzere yazılan kâğıt. (Farsça)

hıyata

  • Terzilik, dikiş dikme işi.
  • Tıb: Ameliyat esnasında kesilip yarılan yerin tekrar kaynaması için dikilmesi.
  • Ameliyatta dikiş için kullanılan bağırsak ve benzeri şeylerden yapılan iplik.

hizam

  • Kolan ve bağırdak denilen nesne. (Beşikte çocuklara bağlarlar.)

huruş / hurûş

  • Coşma, bağırma.

huvar

  • Bağırış, çığlık, sayha, avaz.

hüzahiz

  • Bağırgan deve.
  • Keskin kılıç.
  • Çok su.
  • Fitne.

i'tifa'

  • Bağış dileme, afvedilmesini isteme.

ianat / iânât / اعانات

  • Yardımlar, bağışlar. (Arapça)

iane / iâne / اعانه

  • Yardım, bağış. (Arapça)

ibra / ibrâ

  • Bağışlanma, temize çıkma, aklanma.

icdaf

  • Bağırıp çağırma.

idade

  • Kol bağı.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

iddet

  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

ifdal

  • (Fadl. dan) Lütuf ve bağış. İhsan.

igrik

  • Çok bağırıp böğüren (hayvan).

ihab

  • Verme, bağışlama.

ihbas

  • Eteğinde bir şey gizleme.
  • Hapsetme.
  • Vakfetme. Hayır yollarında mal ve hayvan bağışlama.

ihsan / ihsân / احسان

  • İyilik, lütuf, bağışlamak.
  • Sahilik etmek, cömertlik yapmak.
  • Allah'ı görür gibi ibadet etmek.
  • Güzel bilmek. Güzel eylemek.
  • İyilik etme.
  • Bağış, bağışlama.
  • Sağlamlaştırma.
  • Bağış, ikram, lütuf.
  • Bağış. (Arapça)
  • İyilik. (Arapça)

ihsan eden

  • Bağışlayan, veren.

ihsan etmek

  • Bağışlamak.

ihsan-ı ilahi / ihsan-ı ilâhî

  • Allah'ın ihsanı, ikramı, bağışı.

ihsan-ı ilahiye / ihsan-ı ilâhiye

  • Allah'ın ihsanı, ikramı, bağışı.

ihsan-ı mahsus

  • Özel iyilik ve bağış.

ihsan-ı rabbani / ihsan-ı rabbânî

  • Herşeyi terbiye ve idare eden Allah'ın ihsanı, ikramı, bağışı.

ihsan-ı rahmani / ihsan-ı rahmânî

  • Bütün yarattıklarına karşı çok merhametli olan Allah'ın ikramı, bağışı.

ihsan-ı şahane / ihsan-ı şâhâne

  • Padişahın ihsanı, bağışı.

ihsanat / ihsânât

  • İyilikler, bağışlar, lütuflar.

ihsanat-ı hususiye-i rabbaniye / ihsanat-ı hususiye-i rabbâniye

  • Allah'ın terbiye ve idaresinin özel yardım ve bağışları.

ihsanat-ı ilahiye / ihsânât-ı ilâhiye

  • Allah'ın lûtuf ve bağışları.

ihsanat-ı külliye-i ilahiye / ihsânât-ı külliye-i ilâhiye

  • Allah'ın herşeyi kuşatan bağış ve iyilikleri.

ihsanat-ı mahsusa / ihsânât-ı mahsusa

  • Özel ihsanlar, yardımlar, bağışlar.

ihsanat-ı rabbaniye / ihsânât-ı rabbâniye

  • Allah'ın lütuf ve bağışları.

ihsanat-ı şahane / ihsânât-ı şahane

  • Padişahın bağış ve iyilikleri.

ihsanat-ı uhreviye / ihsânat-ı uhreviye

  • Ahiretteki ihsanlar, bağışlar.

ihsandide

  • (Çoğulu: İhsandidegân) İhsan görmüş, bağış almış. Birinin lütfunu görmüş, minnettar. (Farsça)

ihsanen

  • İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.

ihsanperver

  • Bağışta bulunmayı pek seven.

ihsanperverane / ihsanperverâne

  • Bağışta bulunmayı pek sever şekilde.

ikal

  • Ayak bağı, ayak köstegi.
  • Bağ, bend.
  • Bağ.
  • Ayak bağı.

ikram

  • Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek.
  • İltifat olarak bir şeyler vermek.
  • Bağış.
  • Hesap dışı verilen şey veya yapılan indirme, tenzilât.
  • Allah'ın lütfu ve ihsanı. (İkramın izharı, yani Allah'ın lütfu ve ihsanı olan ikramın izharı tahdis-i nimettir. İnsanın ne
  • Bağış, iyilik.

ikram buyurma

  • İhsan etme, bağışlama.

ikram buyurulan

  • Bağışlanan, ihsan edilen.

ikram-ı rabbani / ikram-ı rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın bağış ve ihsanı.

ikram-ı sübhani / ikram-ı sübhânî

  • Her türlü kusur ve eksiklikten uzak olan Allah'ın bağış ve ihsanı.

ikramat / ikrâmât

  • (Tekili: İkram) İkramlar, hürmetler, bağışlar.
  • Bağışlar, ikramlar, ihsanlar.

ilcac

  • Feryad etme, bağırma.

ilm-i muhtar

  • Seçim serbestliği bulunan ve bağımsız hareket eden bir ilim sahibi.

iltihab-ı a'ver

  • Tıb: Körbağırsağın iltihabı.

iltiva-yi em'a / iltiva-yi em'â

  • Tıb: Bağırsağın kendi üzerine helezoni biçimde kıvrılması.

imma

  • (Terdid edatıdır) "Ya, veya" diye tercüme edilir.. Şek, şüphe, ibahe, bağışlamak, hayret vermek mânâlarını da ifade eder.

in'am / in'âm / انعام

  • Bağış, ihsan. (Arapça)
  • Bahşiş. (Arapça)

in'amat-ı rahmaniye / in'âmât-ı rahmâniye

  • Allah'ın sonsuz şefkat ve merhametiyle bağışladığı nimetler.

inale

  • Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma.
  • Yemin, kasem, and.
  • İhsanda bulunma, bağışta bulunma.

insidad-ı em'a / insidad-ı em'â

  • Tıb: Bağırsakların birbirine dolanması neticesinde tıkanması.

intisab-ı ubudiyet

  • Kulluk bağı.

ira

  • Bağış yapma, iyilikte bulunma.
  • Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama.

irfad

  • Yardım etme, bağışta bulunma. Hediye verme.

irhem yareb

  • Tıb: Bağırsak tıkanması veya dolanması.

ısam

  • Göze çekilen sürme.
  • Kırba bağı.
  • Kırba örtüsü.

işfak

  • Acıyarak sakınma. Şefkat ve inayet etme.
  • Sevme.
  • Sakınma ve korkma.
  • Azaltma.
  • Lütfetme, bağış, ihsan.

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

isti'fa

  • Affını, azlini, bağışlanmasını istemek.
  • Kendisinin memuriyetten affını taleb etmek.

istiğfar / istiğfâr

  • (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. " Estağfirullâh" demek.
  • Mağfiret (bağışlanmak) istemek. Allahü teâlâdan kusurlarının ve günâhlarının affedilmesini bağışlanmasını dilemek. Tövbe etmek.

istiğna-yı istiklaliyet / istiğnâ-yı istiklâliyet

  • Minnetsiz ve tam bağımsızlık.

istihab

  • (Hibe. den) Hibe ve hediye olarak isteme. Bağış olarak arzulama.

istiklal / istiklâl / استقلال / اِسْتِقْلَالْ

  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık. (Arapça)
  • Bağımsız olma.

istiklal harbi / istiklâl harbi

  • Bağımsızlık, Kurtuluş Savaşı.

istiklal-i islam / istiklâl-i islâm

  • İslâmın bağımsızlığı.

istiklaldarane / istiklâldârâne

  • Bağımsızca.

istiklaliyet / istiklâliyet

  • Bağımsızlık.
  • Bağımsızlık.

istiklaliyet-i mutlaka / istiklâliyet-i mutlaka

  • Kesin ve sınırsız bağımsızlık.

ittihab

  • (Hibe. den) Karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme.

jartiyer

  • Çorap bağı. (Fransızca)

kaat

  • Gadap, hiddet, öfke.
  • Darlık.
  • Yaşlı koyun.
  • Davar memesi.
  • Bağırma ve çığlık şiddeti.

kabkaba-i ibil

  • Devenin bağırması.

kahhar / kahhâr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Düşmanlarından, cebbâr (kibirli, zorba, zâlim), inâdcı, nîmetlere nânkörlük edenleri öldürüp, onları zelîl (aşağı, hakîr) etmekle dünyâda kahreden, âhirette düşmanları olan kâfirlere ebedî; îmâ nlı ölen mü'minlere, af ve mağfiret etmezse (bağı

kambahş / kâmbahş

  • Herkesin isteğini yerine getiren. (Farsça)
  • Bağışçı, ihsan edici. (Farsça)

kanun-u kerem

  • Cömertlik, bağış ve ikram kanunu.

karabet-i nesebiye

  • Kan bağından gelen yakınlık.

karamil

  • Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.

kat'-ı intisap

  • Mensubiyet bağını kesme.

kavkal

  • Bağırtlak kuşunun erkeği.
  • Keklik.
  • Turaç kuşu.

kayd-ı esaret

  • Esaret zinciri, bağı.

kayd-ı istibdat

  • Baskı ve despotluk bağı, kelepçesi.

kefareten / kefâreten

  • Günahın bağışlanmasına vesile olarak, bedel olarak.

keffaret / keffâret

  • İşlenen bir hata veya günahın bağışlanmasına vesile olması için verilen sadaka veya tutulan oruç, karşılık.

keffaretü'z-zünub / keffaretü'z-zünûb

  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.
  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.

keffáretü'z-zünub / keffáretü'z-zünûb

  • Günahların bağışlanmasına vesile.

keffaretü'z-zünub / keffâretü'z-zünub / keffâretü'z-zünûb

  • Günahların bağışlanmasına vesile.
  • Günahlara kefaret, günahların bağışlanmasına vesile.

keffaretüzzünub / keffâretüzzünub

  • Günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile.

kemerbend

  • Kemer bağı. (Farsça)
  • Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. (Farsça)
  • Mc: Derviş. (Farsça)

keramat-ı kur'aniye / kerâmât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın kerametleri; ikramları, bağışları.

keramet

  • Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli.
  • Bağış, kerem.
  • İkram, ağırlama.

keremkar / keremkâr

  • Lûtfeden, bağışlayan.
  • Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan. (Farsça)

kımat

  • Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı.
  • Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

kıtb

  • (Çoğulu: Aktâb) Bağırsak.

kulunç

  • Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.

kusb

  • (Çoğulu: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak.

kusbe

  • (Çoğulu: Kuseb) Göden bağırsak.

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

lutf / lûtf

  • İyilik, bağış.

lutf-u dest-i manevi / lûtf-u dest-i mânevi

  • Mânevî elin bağışı, ihsanı.

lütf-u ihsan

  • Bağışın, ikramın güzelliği.

lütf-u irşad

  • İyilik ve bağışla doğru yola erdirme.

lütf-u rabbani / lütf-u rabbânî

  • Herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın ihsanı, bağışı.

lütf-u rahman / lütf-u rahmân

  • Rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah'ın iyilik ve bağışı.

lütf-u rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı.

lutuf / lûtuf

  • İyilik, ihsan, bağış.

lütuf / lütûf

  • İyilik, ihsan, bağış.
  • Yardım, iyilik, bağış.

lütuf ve kerem-i binihaye / lütuf ve kerem-i bînihaye

  • Sonsuz cömertlik, ikram ve bağış.

lütufkar / lütufkâr

  • İyilik ve bağışta bulunan.

ma'fuv

  • Affedilen, bağışlanan.

ma'füvv

  • Suçu bağışlanmış, affolunmuş.
  • Muaf tutulan, istisna edilen.
  • Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış.
  • İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.

mafüvv / mâfüvv

  • Bağışlanmış.

mağfiret

  • Örtme; Allahü teâlânın, kullarının günâhlarını bağışlaması.
  • Bağışlama.

mağfiret-i ilahiye / mağfiret-i ilâhiye

  • Allah'ın bağışlaması.

mağfiret-i kamile / mağfiret-i kâmile

  • Tam bir bağışlayıcılık.

mağfur

  • Günahları bağışlanmış, ölmüş kimse, rahmetli olmuş.

mağrifet

  • Allah'ın kullarını bağışlaması, yarlıgaması.

mags

  • Bağırsak ağrısı.

mah-ı gufran / mâh-ı gufrân

  • Günahların bağışlandığı ay.

mahiyet-i mücerrede / mâhiyet-i mücerrede / مَاهِيَتْ مُجَرَّدَه

  • Bir şeyin ne olduğunun, kendi maddi vücudundan ve ona has kimliğinden bağımsız soyut hali.

mahz-ı fazl

  • İyilik ve bağışın ta kendisi.

masarin / masarîn

  • Bağırsaklar.

masvat

  • Çok bağıran.

medbee

  • Kabaklık, kabağı çok olan yer.
  • Kul, abd.

mennan / mennân

  • İhsan, bağış, nimeti çok olan ve çok veren, Allah.

merfud

  • İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.

merhamet

  • Şefkat, acıma, bağışlama.

merhamet-i şahane

  • Mükemmel merhamet, bağış, ihsan.

mest

  • Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması.
  • Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevhibe / موهبه

  • Bahşiş, ihsan, bağış.
  • Allah vergisi, ihsan, bağış, hediyesi.
  • İhsân, bağış, Allahü teâlânın kuluna ihsânı.
  • Bağış. (Arapça)

mevhub

  • (Çoğulu: Mevâhib) (Vehb. den) İhsan edilmiş, verilmiş, hibe olunmuş, bağışlanmış.
  • Fık: Karşılıksız olarak birine verilmiş.

mevhubat

  • (Tekili: Mevhub) Bağışlar, ihsanlar, bahşişler.

mia' / miâ'

  • (Çoğulu: Em'â) Bağırsak.

mia-i a'ver / miâ-i a'ver

  • Körbağırsak.

mia-i galiz / miâ-i galiz

  • Kalınbağırsak.

mia-i isna-aşer / miâ-i isnâ-aşer

  • Oniki parmak bağırsağı.

mia-i rakik / miâ-i rakik

  • İncebağırsak.

miai / miâî

  • (Miâiyye) Bağırsakla alâkalı.

mihmel

  • (Çoğulu: Mehâmil) Kılıç bağı.
  • Büyük mahfe.

mikat

  • Bağırdak ipi, (oğlancıkları beşikte onunla bağlarlar.)
  • Kesilme ânında koyunun ayağını bağladıkları ip.

mikram

  • Çok ikram ve kerem eden. Bağışlayan, ihsan eden.

mısvat

  • Çok haykıran, çok bağıran.
  • Ses kuvveti.

muaf

  • Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest.

muafiyet / muâfiyet / معافيت

  • Muaf tutulma. (Arapça)
  • Bağışıklık. (Arapça)

muafiyyet

  • Bir hastalığa karşı aşı ile elde edilen hâl.
  • Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma.

mübagi / mübagî

  • İsyan etme. Ayaklanma. Bâgi olma.

mubend

  • Saç bağı. (Farsça)

muhsin

  • Yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah.

muhsin-i kerim / muhsin-i kerîm

  • Yarattıklarına sonsuz bağış ve ikramda bulunan Allah.

muktezay-ı rahmet / muktezây-ı rahmet / مُقْتَضَايِ رَحْمَتْ

  • Bağışlama, şefkat etme, lutfetmenin gereği.

mülayemet

  • Lâtife etmek, şaka yapmak.
  • Sevinç izhar etmek.
  • Yumuşaklık. Uygunluk. Yumuşak huyluluk.
  • Bağırsakların yumuşaklığı.

münşid

  • (Neşide. den) İnşad eden, iyi şiir okuyan.
  • Bir şeyi zâyi edip " Varmı" diye bağıran.

müptela / müptelâ

  • Bağımlı, düşkün.

müptela olan / müptelâ olan

  • Bağımlı olan.

müsakat

  • (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.

müşeyyea

  • Bir şeyin ardından bağırıp çağıran kadın.
  • Koyun sürüsünün ardına uyan koyun.

müshil

  • (Çoğulu: Müshilât) (Sehl. den) Kolaylaştıran.
  • Bağırsakları temizleyen. İshal veren. Kazuratı kolaylıkla dışarı attıran ilâç.

müshilat / müshilât

  • (Tekili: Müshil) İshal veren, bağırsakların temizlenmesine yardımcı olan ilâçlar.

müsta'fi

  • Bir işten isteği ile çekilen, istifa eden.
  • Suçunun bağışlanıp afvedilmesini isteyen.

müstagfir

  • (Gufran. dan) İstiğfar eden. Günahlarının örtülmesini, bağışlanmasını Allah'tan (C.C.) isteyen.

müstağfir / müstağfîr

  • İstiğfâr eden, Allahü teâlâdan günâhlarının bağışlanmasını isteyen.

müstakil / مستقل

  • Başlı başına, bağımsız.
  • Kendi başına, bağımsız.
  • Bağımsız. (Arapça)

müstakil-i bizzat

  • Kendi kendine; bağımsız.

müstakill

  • Kendini idare edebilen. Başlıbaşına. Bağımsız.

müstakillen / مستقلا

  • (Kıllet. den) Yalnız, ancak.
  • Başlı başına olarak, kendi başına, bağımsız olarak.
  • Bağımsız olarak, başlı başına.
  • Bağımsız olarak.
  • Bağımsız olarak, ayrıca. (Arapça)

mustasrih

  • Bağırıp ağlayan. Meded bekleyen.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

müsteşfi'

  • Bağışlanmasını dileyen, affını isteyen. Şefaat için yalvaran.

müteattıf

  • (Atf. dan) şefkat eden, bağışlayan, esirgeyen.

müteattıfane / müteattıfâne

  • Şefkat göstererek, bağışlayarak, esirgeyerek. (Farsça)

müteberri'

  • Bağışlayan, teberru eden. Bağışta bulunan.

muvahebe

  • Çok bağışlama.

muy-bend

  • Saç bağı. (Farsça)

na'ra

  • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
  • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

na're

  • Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma.
  • Burun içinden çıkan ses.

na're-endaz / na're-endâz

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

na'rezen

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

naik

  • Karga ötüşü veya horoz sesi.
  • Çobanın koyuna bağırması.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

namus-u ikram

  • Bağış ve iyilik kanunu.

nara / nâra

  • Yüksek sesle bağırma, haykırma.
  • Bağırma.

nehk

  • Eşek bağırışı.

neşat-bahş

  • Sevinç ve neşe bağışlayan. (Farsça)

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nevh

  • Ağıt etmek.
  • Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.

nezr-i muayyen

  • Hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâbını falan velîye bağışlamak adağım olsun diye bir şarta bağlanarak yapılan adak.

nicad

  • Kılıç bağı.

nida'

  • Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
  • Gr: ünlem (!)

nimmüstakil

  • Yarı bağımsız, yarı hür.

nisbet-i vatani / nisbet-i vatanî / نِسْبَتِ وَطِنِي

  • Vatan bağı.
  • Vatan bağı.

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

pabend / pâbend / پابند

  • Ayak bağı. (Farsça)

paybend / pâybend / پایبند

  • Ayakbağı. (Farsça)
  • Mani, engel. (Farsça)
  • Köstek. (Farsça)
  • Ayak bağı. (Farsça)
  • Engel. (Farsça)

periz

  • Haykırma, bağırma. Feryâd. (Farsça)
  • Su kenarlarında yetişen yeşil saz, ot. (Farsça)

peşkeş

  • (Pişkeş) Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek. (Farsça)

rabıta-i dini / rabıta-i dinî

  • Din bağı.

rabıta-i dini ve sınıfi ve vatani / rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî

  • Din, sınıf ve vatan bağı.

rabıta-i dini ve vatani ve sınıfi / rabıta-i dinî ve vatanî ve sınıfî

  • Din, vatan ve sınıf bağı.

rabıta-i diniye / râbıta-i diniye

  • Din bağı.

rabıta-i hayat

  • Hayat bağı.

rabıta-i iman

  • İman bağı, imanla ortaya çıkan bağ.
  • İman bağı, insanları hususan iman edenleri birbirine bağlayan iman.

rabıta-i islamiye / rabıta-i islâmiye

  • İslâm bağı.

rabıta-i ittihad

  • Birlik bağı.

rabıta-i kalbiye

  • Kalbî bağ, kalp bağı.

rabıta-i milliye

  • Milliyet bağı.

rabıta-i vahdet

  • Birlik bağı.

rabıta-yı dini, vatani, sınıfi / rabıta-yı dinî, vatanî, sınıfî

  • Din, vatan ve sınıf bağı.

rahim

  • (Rahmet. den) Rahmet edici, merhamet eyleyen. Rahmedici. Muhafaza eden, bağışlayan. Rahmet ve merhamet sahibi, şefkat eden, gufran sahibi. (Kur'an-ı Kerim'de bu isim 220 defa zikredilir.)

rahmet / رَحْمَتْ

  • Bağış, acıma, esirgeme.
  • Bağışlama, şefkat etme, lutfetme.
  • Esirgeme, bağışlama, şefkat etme.

rebaz

  • Şehrin yarısı ve etrafı.
  • Her nesnenin eğlenecek ve duracak yeri.
  • Koyun ağılı.
  • "Göden bağırsak" denilen büyük bağırsak.

renin

  • Bağırma, haykırma.
  • İnleme, inilti.

resve

  • (Çoğulu: Rasa) Kadınların kollarına boncuktan veya inciden yaptıkları kolbağı.

revan-bahş

  • Canlandırıcı, can bağışlayıcı. (Farsça)

ribka

  • Kement. Kement bağı. İlmekli ip.

rişte-i hürmet

  • Sevgi, hürmet bağı.

rude

  • (Çoğulu: Rudegân) Bağırsak. (Farsça)

ruga'

  • Sada, ses.
  • Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.

rukbi / rukbî

  • İki kişinin karşılıklı olarak, öldükten sonra sâhib olmaları şartıyla birinin malını diğerine bağışlaması yâni sen ölürsen evin benim olsun, ben ölürsem evim senin olsun şeklindeki hibe.

sade

  • (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur.
  • Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.

safh

  • Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme.
  • Bir şeyin bir tarafı.
  • Bir şey içirme.
  • Yüz çevirme.
  • Suç bağışlama, affetme.
  • Bağışlama.

şafi'

  • (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.

sahc

  • Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi.
  • Kaşımak.
  • Tırmalamak.

sahha

  • Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

sarad

  • Yer bağırsağı.

sarha

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.

savt

  • Ses. Bağırmak.

sayha-i gurab / sayha-i gurâb

  • Karga bağırışı.

şebaman

  • Paça bağı.

şeddad

  • Kâfir.
  • Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani taraftarlariyle birlikte gazaba uğramış, çarpılmış, yerin dibine geçmiştir.

şefaat / şefâat

  • Bağışlanmasını dileme, birine arka olma.
  • Peygamberlerin ve velilerin kıyamette günah-kâr müminlerin bağışlanması için Allah katında dilekte bulunmaları.
  • Günahların bağışlanması için, peygamberlerin ve Allah katında makbul kişilerin, Allah'ın izniyle aracılık yapması.

şefaat-i kübra

  • Büyük şefaat; günahlarımızın bağışlanması için Peygamber Efendimizin aracılık etmesi.

şefi' / şefî'

  • Şefâat eden, bir suçun, günâhın bağışlanması için vâsıta, aracı olan.

şefiü'l-müznibinin varisi / şefiü'l-müznibînin vârisi

  • Âhiret âleminde günahkârların bağışlanması için şefaatte bulunacak olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) mirasçısı.

şehr-i rahmet ve mağfiret

  • Rahmet ve bağışlama ayı; Ramazan ayı.

şematetkarane / şematetkârane

  • Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak. (Farsça)

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

serupay

  • Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek. (Farsça)

settar-ül uyub

  • Ayıpları, kusurları örten. Kusurları göstermeyen, günahları bağışlayan Allah (C.C.)

settarü'l-uyub / settârü'l-uyûb

  • Ayıpları, günahları örten, bağışlayan Allah.

seyyid-ül-istiğfar / seyyid-ül-istiğfâr

  • Duâ ve istiğfârların başı. İstiğfâr duâlarının büyüğü. Allahü teâlâdan günâhın bağışlanmasını istemek için yapılacak duâların en üstünü, en kıymetlisi.

sihae

  • (Çoğulu: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı.

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sıhriyet / صهریت

  • Evlilikten doğan akrabalık, kan bağı. (Arapça)

sıla-i rahim

  • Akrabalık bağı, yakınlarla bağ kurma.

sine-bend

  • Göğüs bağı, sütyen. (Farsça)

sıyah

  • (Tekili: Sayha) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar.

siyonist

  • (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. Yahudilik.
  • Yahudi dinine giren.

sofra-i ihsan

  • Bağış, iyilik, lütuf sofrası.

şüfea'

  • (Tekili: Şefi') Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.

taattufat / taattufât

  • (Tekili: Taattuf) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.

tadavvür

  • Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • İnlemek.
  • Açlık.

talac

  • Bağırma, feryad, çığlık. (Farsça)
  • Ses, sada. (Farsça)
  • Kavga. (Farsça)
  • Meş'ale. (Farsça)

talak / talâk

  • Nikâh bağını çözmek; nikâh akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nikâhta, boşama hakkı olanın, nikâhlı olduğu kişiyi boşaması.

taltifat / taltifât

  • (Tekili: Taltif) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.

tavil-ün nicad

  • Kılıç bağı uzun.
  • Mc: Uzun boylu.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

te'zin

  • Ezan okutma.
  • Bağırıp ilân etme.

teberru / teberrû / تبرع

  • Bağış, bir malın veya paranın karşılıksız olarak verilmesi.
  • Bağış.
  • Bağış. (Arapça)

teberru etme

  • Bağışta bulunma.

teberru etmek

  • Bağışlamak, karşılıksız olarak vermek.

teberru'

  • Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.

teberruan / تبرعا

  • Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
  • Bağışlayarak. (Arapça)

teberruat / teberruât / teberrûât / تبرعات

  • Bağışlar.
  • (Tekili: Teberru') Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.
  • Bağışlar.
  • Bağışlar. (Arapça)

tefazzul

  • Üstünlük taslama, fazilet satma.
  • Bağışlama, iyilik.

tefellüt

  • Halâs olmak, kurtulmak.
  • Aniden bağından boşanmak.

tehdir

  • Hastalıklı devenin bağırması.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

tehdiye

  • Hediye verme, bağışlama.

tekabkub

  • Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.

tenad

  • Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.

tenadüs

  • Birbirine lâkap koyup bağırışmak.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tevbe etmek

  • Pişmanlık duyup bağışlanma dilemek.

tevbegah / tevbegâh

  • Tevbe etme ve bağışlanma yeri.

tevbekar / tevbekâr

  • Pişmanlık duyup bağışlanma dileyen.

tevekkün

  • Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.

tiryaki

  • Tutkun, bağımlı.

tiryakilik

  • Bağımlılık.

ufuc

  • (Çoğulu: Afâc) Vurmak.
  • Göden bağırsağı denilen bağırsak.

vahib / vâhib

  • Bağış yapan, veren.
  • (Vâhibe) Bağışlayan, veren, ihsan eden, hibe eden.

vahib-i hayat / vâhib-i hayat

  • Hayat bağışlayan Allah.

vahib-ül ataya / vâhib-ül atâyâ

  • Hediyeler bağışlayan. Bağışlar ihsan eden. (Cenab-ı Hak (C.C.)

vahib-ül hayat / vâhib-ül hayat

  • Hayatı bağışlayan, hayat veren Allah (C.C.).

vakf

  • Alıkoyma, bağış.

vasiyyet

  • Bir kimsenin vefâtından sonra yapılmasını istediği şey veya sonraya bağlı olmak üzere bir malı veya menfeatini (faydayı) bir şahsa veya bir hayır işine teberrû' (bağış) yoluyla temlik etmek (sâhib ve mâlik kılmak). Vasiyet edene mûsî, vasiyet edilen şeye mûsâbih, kendisine vasiyet yapılan şahsa mûsâ

vehb / وهب

  • Hibe. Bağış. Vergi.
  • Bağış, vergi. (Arapça)

vehhab / vehhâb / وهاب / وَهَّابْ

  • Çok fazla ihsan eden. Çok bağışlayan.
  • Çok fazla bağışlayan, ihsan eden, Allah'ın isimlerinden biri.
  • Çok ihsan eden, bağışlayan, Allah.
  • Çokça ve sürekli olarak ihsan eden ve bağışlayan Allah.
  • Çok bağışlayıcı Tanrı. (Arapça)
  • Çok hibe eden, fazlaca bağışlayan (Allah).

vehhab-ı rezzak / vehhâb-ı rezzâk

  • Çok bağışta bulunan ve bütün yaratılmışların rızkını veren; Allah.

vehhabiyet / vehhâbiyet / vehhâbîyet

  • Bağışlayıcılık.
  • Allahın bol bol ihsan etmesi ve bağışlaması.

velvele-i gına / velvele-i gınâ

  • Şarkı bağırtısı.

velvele-i hayret

  • Hayret ve şaşkınlık bağırtısı, sesi.

velvele-i istiğrab

  • Garip karşılayarak bağırma, hayret feryadı.

vesile-i şefaat

  • Bağışlanma sebebi.

vücud-u ebter

  • Kesik, sona ermiş varlık; kendisiyle Rabbi arasındaki bağı kesen varlık.

vühub

  • Çok fazla bağışta bulunan, çok bağışlayan.

za'k

  • Çağırmak, bağırmak.

zakv

  • Çağırıp bağırmak.

zat-ı zülcelal ve'l-ikram / zât-ı zülcelâl ve'l-ikram

  • Sonsuz yücelik, haşmet sahibi olan, çok ihsan ve bağışta bulunan Allah.

zecre

  • Çağırmak, bağırmak, sayha.
  • Men'etmek, engel olmak.

zemare

  • Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR