LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Başa ifadesini içeren 254 kelime bulundu...

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

adem-i muvaffakiyet / عدم موفقيت

  • Başarısızlık.
  • Başarısızlık.

afet / âfet

  • Başa gelen üzücü hâl.

aftab-gerdan / aftâb-gerdan

  • Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. (Farsça)
  • Avcı kulübesi. (Farsça)

akim bırakma / akîm bırakma

  • Sonuçsuz bırakma, başarısız kılma.

akim kalma / akîm kalma

  • Başarısız ve sonuçsuz kalma.

aksa-yı terakki / aksâ-yı terakki

  • Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.

alamet-i muvaffakiyet / alâmet-i muvaffakiyet

  • Başarı belirtisi, işareti.

amame

  • Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve.

amare

  • (Çoğulu: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.

asaib

  • Cemaatler, tayfalar.
  • Başa sarılan sargılar, nesneler.

asar-ı pürnur / âsâr-ı pürnûr

  • Baştan başa nurlarla dolu olan eserler.

asife

  • Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.

aşva'

  • Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız.
  • Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.

atebat

  • (Tekili: Atebe) Eşikler, basamaklar.
  • İranlıların mukaddes ziyaret yeri.

atebe

  • (Çoğulu: Atebât) Basamak, eşik.

avazil

  • (Tekili: Âzil) Başa kakıcı kimseler.

aza'

  • Başa gelen musibete sabretmek.
  • Bir kimseyi babasına nisbet etmek.

bahtak

  • Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer. (Farsça)

basamak-ı miraciye

  • Mirac basamağı.

basari / basarî

  • (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.

başgun / başgûn

  • Uğursuz. (Farsça)
  • Ters, başaşağı. (Farsça)

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

bazgun / bazgûn

  • Uğursuz. (Farsça)
  • Ters, başaşağı. (Farsça)

berser-zeden

  • Başa kakmak, azarlamak. (Farsça)

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

burak

  • Binek. Cennet'e mahsus bir binek vâsıtası. (Kelimenin kökü; (Berk) dir. Burak'ın Hadis-i Şerife göre ta'rifi: "Merkepten büyük, katırdan küçük hacimde bir dâbbe ki; ayağını gözünün müntehasına basar." Bu ise bir berk ve elektrik sür'atini anlatır. (E.T. sh: 3150)

burak-ı tevfik

  • Bir Cennet bineği olan Burak gibi, Allah'ın sür'atle başarıya ulaştırması.

burak-ı tevfik-i ilahiye / burak-ı tevfik-i ilâhîye

  • Allah'ın burak gibi hızlı olan başarı ihsanı.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

darrab

  • Akça kesici, dârp edici, para basan.

derd-i ser

  • Sıkıntı, baş derdi, başağrısı.

derecat

  • (Tekili: Derece) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.

derece

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.

derece-i süllem

  • Merdiven basamağı.

derekat / derekât / دركات

  • Katlar. (Arapça)
  • Basamaklar. (Arapça)

dereke / دركه

  • Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe.
  • Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
  • Kat. (Arapça)
  • Basamak. (Arapça)

dereke-i mirkat

  • Merdivenin en alt basamağı.

derk

  • En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak.
  • Anlamak.

dervah

  • Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. (Farsça)
  • Başaşağı asılmış. (Farsça)
  • Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli. (Farsça)

destar

  • Sarık, imâme, başa sarılan tülbent. (Farsça)

devam-ı afiyet ve muvaffakiyet / devam-ı âfiyet ve muvaffakiyet

  • Sağlık, selâmet ve başarının devamı.

düsse

  • Başa soğuk geçmek.

ebsar / ebsâr

  • (Tekili: Basar) Gözler. Dikkat sahipleri. Görücüler.
  • "Basar"ın çoğulu. Gözler, görme hassaları.

enasi

  • (Tekili: Enâsiye) (İnsan) İnsanlar.
  • Basar, göz.

envar-ı tevfik-i ilahi / envâr-ı tevfik-i ilâhî

  • Allah'ın yardımı ve başarıya ulaştırmasındaki nurlar.

eskefe

  • Kapı basamağı, eşik.

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

fazl-ı tevfik

  • İhsan ettiği başarı nimeti.

feth

  • Açma, başlama.
  • Zaptetme. Ele geçirme. Zafer. Nusret.
  • Faydalı şeyleri elde etmek için yolları açmak. Muğlak şeyleri açmak. Bu iki suretle olur. Biri, basâr ile idrâk olunur. Gam ve kederi gidermek gibi. İkinci de: İki nevi olup birincisi; dünya işlerinde olur. Sürur vermekle g

fevz-i azim / fevz-i azîm

  • Büyük kurtuluş, büyük selamet, büyük başarı.

fütuhatlı

  • Fetihli, zaferli, başarılı.

galib / gâlib / غالب

  • Ağır basan. (Arapça)
  • Galip. (Arapça)

galibane / galibâne

  • Başarılı ve üstün olarak.

gıfare

  • Kat kat bulut.
  • Başa örtülen bez parçası.
  • Yama.

haddam

  • Muvaffakiyetli kişi.
  • İşlerinde başarılı ve becerikli kimse.
  • Çalışkan ve gayretli olan.
  • Hademe, hizmetçi.

hafc

  • Titremek.
  • Ayağını eğri basan.

halvet / خلوت

  • Tenha. (Arapça)
  • Başbaşa kalma. (Arapça)

halvetgah / halvetgâh / خلوتگاه

  • Başbaşa kalınacak yer. (Arapça - Farsça)

hane

  • Ev, mesken, beyt. (Farsça)
  • Mat: Basamak, bölüm, göz. (Farsça)
  • Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi. (Farsça)

hatim

  • Hitâma erdiren. Bitiren.
  • Mühür basan.

hatve

  • Basamak, mertebe.

hikka

  • Dört yaşına basan dişi deve.

hıncahınç

  • Ağzına kadar ve tıka basa dolu. Dopdolu. (Bu tabir bir yer veya taşıt için kullanılır.)

hübaşe

  • (Çoğulu: Hübâşât) Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.

humar / humâr

  • Sarhoşluğun verdiği sersemlik, başağrısı.

huşe / hûşe / خوشه

  • Salkım. (Farsça)
  • Başak, sümbül. (Farsça)
  • Salkım. (Farsça)
  • Başak. (Farsça)

huşe çin / huşe çîn

  • Başak toplayan. Salkım toplayan. (Farsça)

huşe-çin

  • Başak toplayan.

huşeçin / hûşeçîn

  • Başak toplayan; harman sonunda tarlada kalan başakları toplayan.

i'timad-ı nefs / i'timâd-ı nefs

  • Nefse güvenmek, bir iş için lâzım olan çalışmaları ve sebeplere yapışmayı bırakarak o işi başarırım diye kendine güvenmek.

ibtisar

  • (Basar. dan) Kalb gözüyle görme. Basiret.
  • Görüp hakikatına varma.

iftiat

  • Başa tülbent sarmak.

imtiyaz madalyası

  • 2. Abdülhamid'in 11/10/1885 tarihli emriyle devlet ve memleket yararına hizmet edenlere, vazifeyle gönderildikleri yerde başarı gösterenlere verilmek üzere çıkarılan madalya. Altun ve gümüşten olmak üzere iki çeşit olan bu madalyaların ön yüzünde II. Abdülhamid'in "Elgazi" tuğrası, bunun altında sal

inayet ve tevfik-i ilahiye / inayet ve tevfik-i ilâhiye

  • Allah'ın özel yardımı ve başarıya ulaştırması.

intikas / intikâs

  • (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.

ısabe

  • (Çoğulu: Asâib) Cemaat, topluluk.
  • Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı.
  • Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.

iskalarya

  • ing. Çarmıkların halat basamakları.

istidrac / istidrâc

  • Derece derece yükselme, hayırsız başarı.

ittiza'

  • Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik.
  • Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.

kabus / kâbûs / كابوس

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
  • Karabasan. (Arapça)

kademe / قدمه

  • Derece, sıra.
  • Merdiven basamağı.
  • Basamak. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

kademe kademe

  • Basamak basamak, derece derece.

kademe-i ulada / kademe-i ulâda

  • İlk basamakta. Başlangıçta.

kadim

  • (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan.
  • Azanın mukaddemesi olan insanın başı.

kafh

  • Başa vurmak.
  • İçi boş olan şeyi vurmak.

kahraman

  • Büyük işler başarmış kişi.

kalbzen

  • Kalpazan. Sahte para basan. (Farsça)
  • Yalancı. (Farsça)

kalensüve

  • Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh.
  • Mantarın başlığı, tablası.

kallab

  • (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr.
  • Kalpazan. Sahte para basan kimse.

kavnes

  • (Çoğulu: Kavânis) Atın iki kulağı arası.
  • Başa giyilen miğferin tepesi.

kefa'

  • Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.

kefiye

  • Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş.

kelle

  • Kafa, baş. (Farsça)
  • Ekinlerde başak. (Farsça)
  • Baş gibi yuvarlak olan nesne. (Farsça)

kellepuş

  • Başa giyilen şey. (Farsça)
  • Bir cins başörtüsü. (Farsça)

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kısra

  • Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.

kiza

  • Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık.

korsan gemisi

  • Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.

kuvve-i amile / kuvve-i âmile

  • İş yapan kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi olan, fâideli ve başarılı işlerin yapılmasını sağlayan bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapan kuvvet.

lemh-i basar

  • (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış.
  • Çok az bir zaman.

levaim

  • (Tekili: Lâime) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.

levm

  • Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.

levvam

  • (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.

likat

  • Tarlada kalan başakları toplama.
  • Hizada olma.

lühne

  • Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan.
  • Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey.
  • Kahvaltı.

ma'kus

  • Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı.
  • Uğursuz.

madalya

  • Başarılı kimselere takılan madeni nişan.

mahza / mahzâ

  • Tam, baştan başa.

mansuriyyet

  • Allah'ın (C.C.) yardımıyla muvaffak ve muzaffer olma, başarma.

matbaa-i ilahiye / matbaa-i ilâhiye

  • İlâhî matbaa; Allah'ın eserlerini bir kitap gibi basan İlâhî matbaa.

medrec

  • (Çoğulu: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven.
  • Meslek.
  • Tarikat.
  • Dar yol. Dağ yolu.

megafir

  • (Tekili: Miğfer) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.

menn

  • Nimet vermek. İyilik etmek.
  • Minnet.
  • Rıza.
  • Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek.
  • Kesmek.
  • Zayıf etmek.
  • Ettiği iyiliği başa kakmak.
  • İki batman ağırlık.
  • Kudret helvası.

meraki / merakî

  • Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse.
  • (Tekili: Mirkat) Merdivenler, basamaklar.

meratib

  • Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.

merdiven-i terakki

  • İlerleme merdiveni; bir merdivenin basamakları gibi yükselme.

mertebe

  • Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
  • Derece, basamak.
  • Pâye, rütbe.
  • Miktar.

mertebe-i muvaffakiyet

  • Başarı derecesi.

miftahu'n-nusret / miftâhu'n-nusret

  • Başarı ve zaferin anahtarı.

migfer

  • Ateşli silâhların icadından evvel, muharebede kılıç, mızrak ve ok gibi harp âletlerinden korunmak için başa giyilen bir nevi başlık idi. Miğfer, zırh ile beraber bir bütün teşkil ederdi. Osmanlı miğferleri çeşitli şekillerde olmakla beraber genel olarak iki kısma ayrılırdı. Bir kısmı ince bakırdan,

mimsaha

  • Adi basacak nesne.
  • Yüz silecek mendil.

minallahi't-tevfik / minallahi't-tevfîk

  • Tevfik, başarı sadece Allah'tandır.

minnet / مِنَّتْ

  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi.
  • Birisine iyilik etmek.
  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.
  • Yapılan bir iyiliği, verilen bir şeyi başa kakma. Minnetin bu kısmı İslâmiyet'te yasaklanmıştır.
  • Görülen iyiliğe karşı teşekkür etme.
  • Allahü teâlâya hamd ve senâ etmek, şükretmek.
  • Nîmete kendi eliyle, kendi çalışmasiyle kavuşmadığını, Allahü teâlânın lütfu ve ihsânı o
  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi, başa kakma.
  • Yapılan bir iyiliği başa kakma.

minnet etme

  • Başa kakma.

minnet etmeme

  • Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmama.

mirkat

  • Merdiven. Basamak. Derece.
  • Derece, basamak, merdiven; 11. Lem'a.

mirkatü's-sünnet

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sünnetine uymanın dereceleri, basamakları; On Birinci Lem'a.

mücevveze

  • Eskiden başa giyilen resmi kavuk.

mukadderat-ı beşer

  • İnsanın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar.

mukadderat-ı beşeriye

  • İnsanlığın kaderi; Allah tarafından insanlık için takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar.

mukadderat-ı hayatiye / mukadderât-ı hayatiye

  • Hayat boyu başa gelmesi takdir edilmiş olaylar.

mukadderat-ı nev-i beşer

  • İnsanlığın kaderi; Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar.

mukarri'

  • Azarlıyan, paylıyan, başa kakan.

münekkes

  • Başaşağı edilmiş.

müntekis

  • Başaşağı dönen. Tersine yuvarlanan.

musallat / مُسَلَّطْ

  • Başa bela olan.

musallat etmek

  • Sataştırmak, başa belâ etmek.

müşarata / müşârata

  • Şartlaşma, sözleşme. Nefs muhâsebesinin (nefsi hesâba çekmenin) ilk basamağı olup, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapma, beğenmediklerinden sakınma ve âhirete hazırlanma husûsunda nefsle sözleşme.

musibet / musîbet

  • Başa gelen acı verici olay.

mutasaddır

  • (Çoğulu: Mutasaddırin) (Sadr. dan) Baş köşeye kurulan. Başa geçip oturan.

mütebasbıs

  • (Basbasa. dan) Yaltaklanan, tabasbus eden.

mütebassır

  • (Basar. dan) Dikkatle bakan, ilerisini gören, iyice düşünen. Basiretli.

mütedessir

  • Elbise giyen, libasa bürünen.

mütenekkis

  • Ters dönüp başaşağı olan kimse.

müteveffık

  • Muvaffak olan, başaran.

muvaffak / موفق / مُوَفَّقْ

  • Başarmış. Gâyesine erişmiş. Ulaşmış. Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı.
  • Başarılı. (Arapça)
  • Muvaffak olmak: Başarmak, başarılı olmak. (Arapça)
  • Başarılı, yardıma mazhar.

muvaffak etmek

  • Başarılı etmek.

muvaffak eyleme

  • Başarılı kılma, nâil olma.

muvaffak olan

  • Başaran.

muvaffak olma

  • Başarılı olma, erişme.

muvaffak olmak

  • Başarmak.

muvaffak-un-bilhayr

  • Hayırlı işlerde, hayırlı hizmetlerde bulunmuş ve başarılı olmuş kimse.

muvaffakiyat / muvaffakiyât

  • Başarılar.
  • Başarılar.

muvaffakıyet

  • Başarı.

muvaffakiyet / موفقيت / مُوَفَّقِيَتْ

  • Başarı.
  • (Çoğulu: Muvaffakiyât) (Vefk. den) Allah'ın yardımıyla başarı gösterme.
  • Ele geçirme, başarma.
  • Başarı.
  • Başarı. (Arapça)
  • Muvaffakiyet ihraz etmek: Başarı göstermek. (Arapça)
  • Başarma, yardıma mazhar olma.

muvaffakiyet-i fevkalade / muvaffakiyet-i fevkalâde

  • Fevkalâde, olağanüstü bir başarı.

muvaffakiyet-i siyasiye

  • Siyasî başarı.

muvaffakiyetkarane / muvaffakiyetkârâne

  • Başarılı olarak.
  • Başarılı biçimde.

muvaffakiyetli

  • Başarılı.

muvaffakiyetsizlik

  • Başarısızlık.

muvaffakkıyetli

  • Başarılı.

muvaffaku'n-bilhayr

  • Hayırlı işlerde, hayırlı hizmetlerde başarılı olmuş kimse.

muvaffakun bilhayr

  • Hayırlı işlerde, hayırlı hizmetlerde başarılı olan.

muvaffık

  • Muvaffak eden, başarı ihsan eden.
  • Muvaffak eden. Başarıya ulaştıran.

muzaffer

  • Kahraman. Gâlip gelmiş. Başarmış. Muvaffak olmuş. Zafer kazanmış, zafer kazanan.

neks

  • Başaşağı etmek, ters döndürmek.
  • Aynı hastalığın geri gelmesi.

nigun

  • Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. (Farsça)
  • Ters, uğursuz, aksi. (Farsça)

nigunsar / nigunsâr

  • Başaşağı. (Farsça)

nühur

  • Göz, basar, ayn. (Farsça)

nusret

  • (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak.

pa-yab

  • Kuvvet, kudret, tâkat. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Havuzun dibi. (Farsça)
  • Kuyu basamağı. (Farsça)
  • Son, nihayet. (Farsça)

paşib

  • Basamak, merdiven. (Farsça)

paye / pâye / پایه

  • Rütbe, basamak, derece.
  • Rütbe, derece. (Farsça)
  • Basamak. (Farsça)

payin

  • Aşağı. Aşağı taraf. (Farsça)
  • Merdivenin ilk basamağı. (Farsça)

racih / râcih

  • Ağır basan, üstün gelen, diğerinden üstün.

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.
  • Derece, basamak.
  • Sıra, basamak.
  • Nicelik, derece.

sabr

  • Emirleri yapmakta, yasaklardan sakınmakta, başa gelen belâ ve musîbetlere tahammül etme, katlanma.

sabr-ı cemil / sabr-ı cemîl

  • Başa gelen belâ ve musîbetten dolayı feryad etmeden, insanlara şikâyette bulunmadan yapılan sabır, gösterilen tahammül.

sademat

  • (Tekili: Sadme) Vuruşlar, patlamalar.
  • Ansızın başa gelen belâlar.

sadme

  • Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma.
  • Birden bire patlama.
  • Ansızın başa gelen musibet.

sahib-zuhur

  • Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.

şakika

  • Ana baba bir kız kardeş.
  • Yarım başağrısı.

sarık

  • Başa sarılan bez.

sebid

  • Başa yağ sürmeyi terketmek.

şecce

  • Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.

senabil

  • Sünbüller. Başaklar.

serapa / serâpâ / سراپا

  • Tepeden tırnağa, baştan başa.
  • Baştan başa.
  • Baştan ayağa, bir baştan bir başa, tüm. (Farsça)

seraser / serâser / سراسر

  • Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen. (Farsça)
  • Baştan başa, her taraf.
  • Baştan başa.
  • Bir baştan bir başa. (Farsça)

serbend

  • Başa bağlanan veya sarılan şey. (Farsça)

serbeser / سربسر / سَرْبَسَرْ

  • Baştan başa. (Farsça)
  • Baştan başa.
  • Baş başa.
  • Bir baştan bir başa. (Farsça)
  • Baştan başa.

serencam / serencâm / سرانجام

  • Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. (Farsça)
  • Bir işin sonu. (Farsça)
  • Vak'a. (Farsça)
  • Başa gelen olaylar.
  • Son. (Farsça)
  • Başa gelen olay. (Farsça)

serkub

  • Başa vuran, başa kakan. (Farsça)
  • Başa vuracak şey. (Farsça)

sernigun / سرنگون

  • Başaşağı, tepetakla. (Farsça)
  • Sernigûn olmak: Tepetakla olmak, başaşağı gelmek, yenilmek. (Farsça)

sernüvişt

  • Yazı başlığı. (Farsça)
  • Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat. (Farsça)

serpuş

  • Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık. (Farsça)

serrişte

  • İp ucu. Emâre, delil. Vesile. (Farsça)
  • Başa kakmak. (Farsça)
  • Maksad. (Farsça)

sertapa / sertâpâ / سرتاپا

  • Baştan ayağa, baştanbaşa. (Farsça)

sertaser / sertâser / سرتاسر

  • (Serteser) Baştan başa, bütün, hep. (Farsça)
  • Baştanbaşa. (Arapça)

serteser

  • Baştan başa.
  • Baştan başa.

serüven

  • Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.

serzeniş / سرزنش

  • Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama. (Farsça)
  • Başa kakma, takaza.
  • Sitem, başa kakma. (Farsça)

şeyn-i temenna / şeyn-i temennâ

  • Eli başa getirerek "baş üstüne" deme kusuru, temenna kiri.

sıdar

  • Küçük gömlek.
  • Başa örttükleri bez, baş örtüsü.
  • Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.

sıfat-ı sübutiye / sıfât-ı sübutiye

  • Cenab-ı Hakk'ın sıfatları: Hayat, İlim, Sem', Basar, İrade, Kudret, Kelâm, Tekvin sıfatları. Bunlara "Sıfât-ı semaniye" de denir.

sikkezen

  • Madeni para basan. (Farsça)

silsile-i ilmiye

  • İlim öğrenme dereceleri, basamakları.

sorguç

  • Başa takılan tuğ.
  • Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs.

süllem

  • Merdiven, basamak.
  • Derece.
  • Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.

sünbül

  • Başak.
  • Başak, filiz.

sünbülat / sünbülât

  • (Tekili: Sünbül) Sünbüller, başaklar.

sünbüle / سنبله

  • Başak.
  • Başak. (Arapça)

sünbüllenmek

  • Filizlenmek, başaklanmak, çoğalmak.

tab eden

  • Basan.

tab' eden

  • Basan, yayınlayan.

tabassur

  • (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.

tabi / tâbi / tâbî

  • Kitap vs. basan, baskı işlemini yapan.
  • Kitap basan.

tabi' / tâbi' / طابع / طَابِعْ

  • Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
  • Basan, resmeden; yaratıcı, yaratan.
  • Kitap basan. (Arapça)
  • Tab' eden, basan.

takaza / takazâ

  • Başa kakmak.
  • Sıkıştırmak.
  • Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
  • Başa kakma.

takdirname / takdîrname / تقدیرنامه

  • Başarı belgesi. (Arapça - Farsça)

takri'

  • (Çoğulu: Takriât) Tevbih. Azarlama.
  • Birini telâşa düşürme.
  • Te'nif. Başa kakma.

takriat / takriât

  • (Tekili: Takri') Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar.

tasaddur

  • (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme.
  • Öğretmek.
  • Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.

tasallut / تَسَلُّطْ

  • Başa belâ olma.

tasdir

  • İcra etme. Vaz' etme.
  • Başlama.
  • Başlangıç yazma.
  • Örtme.
  • Başa geçirme, başa koyma.
  • Yazma.
  • Çıkarma, çıkartma.

tayalis

  • (Tekili: Taylasân) Başa ve boyna sarılan şallar.
  • Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.

taylasan

  • (Çoğulu: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal.
  • Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.

te

  • Dek, kadar, değin. Meselâ: Ser-te-ser : Baştan başa. (Farsça)

tebkit

  • Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak.
  • Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.

tedrici / tedricî

  • Aşama aşama, basamaklar halinde.

tekvir

  • Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak.
  • Toplamak. Cemolmak.
  • Başa sarık sarmak.

temenna

  • Eli ağza ve başa götürerek selam verme.

tenekküs

  • (Nüks. den) Başaşağı olma.

tenkis

  • Başaşağı etme. Sernigun etme.
  • Boşaltma.

terik

  • Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer.

teşni'

  • Başa kakmak.
  • Davara binmek.
  • Silâh takınmak.
  • Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak.
  • Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.

tesrib

  • Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır.
  • Darılma. Ayıplama.
  • Başa kakma.

tevaffuk

  • (Vefk. den) Muvaffak olma, başarma.

tevfik / توفيق

  • Uygun kılma, başarılı kılma.

tevfikat-ı samedaniye

  • Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve her şey Kendisine muhtaç olan Allah'ın başarılı kılması.

tevfikat-ı sübhaniye / tevfikat-ı sübhâniye

  • Bütün kusur ve eksikliklerden münezzeh ve uzak olan Allah'ın verdiği yardım ve başarılar.

tevfiksizlik

  • Başarısızlık.

teyessür

  • Kolaylıkla husule gelme.
  • Muvaffakiyet ve başarı ile bitme.

tille

  • Basamak.
  • Sıradağ.

turbuş

  • Takke, külah. Başa giyilen örtü. Fes.

varun / vârûn / وارون

  • Ters, başaşağı. (Farsça)

varune / vârûne / وارونه

  • Ters, başaşağı. (Farsça)

vatis / vatîs

  • (Çoğulu: Vutas) Kızdırıldığında kimsenin üzerine basamadığı yuvarlak taş.

ve minellahi't-tevfik / ve minellahi't-tevfîk

  • Başarmak sadece Allah'tandır.

veffakakellah

  • Allah seni muvaffak etsin, başarılı kılsın.

veffakakümüllah

  • Allah başarılı kılsın.

vekra

  • Hızlı yürüyen deve.
  • Ayağını yere kuvvetli basan kadın.
  • Bir nevi sıçramak.

yekser

  • Baştan başa. (Farsça)
  • Ansızın. (Farsça)
  • Yalnız başına. (Farsça)

zafer

  • Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra maksada erişme.
  • Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma.
  • Başarma, üstün gelme.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR