LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Bâl ifadesini içeren 688 kelime bulundu...

a

  • Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir "ey" mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. "rengârenk, lebaleb" gibi.

a'van

  • Yardımcılar. Etbâlar.

aba / âbâ / آباء

  • Babalar, atalar.
  • Babalar.
  • (Tekili: Eb) Babalar, pederler.
  • Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
  • Babalar, atalar.

aba ve ecdad / âbâ ve ecdâd

  • Analar, babalar, dedeler.

aba vü ecdad / âbâ vü ecdad

  • Babalar, dedeler, atalar.

aba' / âbâ' / آباء

  • Babalar. (Arapça)
  • Gezegenler. (Arapça)

abapuş / abâpûş / عباپوش

  • Abalı. (Arapça - Farsça)
  • Derviş. (Arapça - Farsça)
  • Yoksul. (Arapça - Farsça)

abel

  • (Çoğulu: Abâl) Yassı ve enli yaprak.

acc

  • Kalabalık.

ail

  • Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.

ajir

  • Göl, havuz. (Farsça)
  • Kalabalık, izdiham. (Farsça)
  • Bağırma, feryât. (Farsça)
  • Çekingen. (Farsça)
  • Akıllı, uyanık. (Farsça)
  • Amâde, hazır. (Farsça)

akarib

  • Akrabalar, yakınlar.
  • Akrabalar, yakınlar.

akibet-endiş / âkibet-endiş

  • Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen. (Farsça)

akil-üs semek / âkil-üs semek

  • Balıkla beslenen. Balık yiyici.

akilü's-semek / âkilü's-semek

  • Balık yiyen.

akilüssemek / âkilüssemek

  • Balık yiyen.

akraba-i taallukat / akraba-i taallûkat

  • Hısım akraba; yakın uzak bütün akrabalar, aile çevresi.

akya

  • Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmran soyundan gelenler. (İmran ikidir. Birisi: Hz. Musa ve Harun'un (A.S.) babaları olan İmran ibn-i Yashür ibn-i Lâvi ibn-i Yakub ibn-i İshak ibn-i İbrahim'dir (A.S.) İkincisi: Hz. Meryemin babası olan İmran ibn-i Metan ki, bu da Süleyman ibn-i Dâvud ibn-i İşa neslinden, bunlar da Yahuda ibn-i Yak

alabalık

  • Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık. (Türkçe)

alamana

  • İtl. Küçük odun gemisi.
  • Büyük balıkçı kayığı.
  • Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.

alamat

  • Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)

alay

  • (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet.
  • Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi.
  • Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç.
  • Fazla miktar, muhtelif ve müteaddit kişiler veya şeyler.

albora

  • İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması.
  • Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması.
  • Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması.

ale'l-hut / ale'l-hût

  • Balığın üzerinde.

aleka / علقه

  • (Çoğulu: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
  • Kan pıhtısı.
  • Uyuşmuş kan.
  • Sülük.
  • Kan pıhtısı. (Arapça)
  • Balçık. (Arapça)

allame / allâme

  • İslâmiyetin yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs ve evliyâlık derecelerinde yükselmiş, ayrıca lâzım olduğu kadar zamanın fen ve edebiyat ilimlerinde de yetişmiş zât. Âlim kelimesinin mübâlağalı ismi fâilidir.

anafet / anâfet

  • Kabalık, sertlik.

anber

  • Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
  • Derisinden kalkan yapılan bir balık.

anef

  • Kabalık (inceliğin zıddıdır).

ans

  • Sağlam, kuvvetli deve.
  • Yemen tâifesinden bir kabile.
  • Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.

arak

  • Kalabalık, izdiham.

aremrem

  • Kalabalık ordu, çok fazla asker.

arki / arkî

  • Balık avcısı.

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

asabat / asabât

  • Baba tarafından olan akrabalar.
  • Şer'an miras alamayan akrabalar.

asale

  • Bal peteği, petek.

asel / عسل

  • Bal. Şehd.
  • Tatmak.
  • Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık.
  • Cennette bir su.
  • Bal, Cennet suyu.
  • Bal. (Arapça)

asel-i musaffa / asel-i musaffâ

  • Süzme bal.
  • Süzülmüş, saf bal.

aseli / aselî

  • Bal gibi sarı renkte olan.
  • Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası.
  • Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.

aseliyyet

  • Bal hâli.

ashab-ı feraiz / ashâb-ı ferâiz

  • Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.

asil / âsil

  • (Çoğulu: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi.
  • Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.

assal / assâl

  • Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.

assale

  • Arı, bal arısı.
  • Arı kovanı, kovan.
  • Petek, bal peteği.

atyan

  • (Tekili: Tîn) Çamurlar, balçıklar.

avret

  • İslâmiyet'te akıllı ve bâliğ (ergen ve evlenecek yaşa gelmiş) olan kimsenin namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması haram (günâh) olan yerleri.
  • Kadın, hanım.

ayil

  • Ailesi kalabalık olan.
  • Ailesini besleyen.
  • Aşırı.
  • Fakir.
  • Dengede olmayan terazi.

ayn-ı istibdat

  • Baskı ve zorbalığın ta kendisi.

azamut / azamût

  • (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.

azm-i kasaba

  • Tıb: Baldır kemiği.

babayan

  • (Tekili: Baba) Tarikat babaları, şeyhleri. Bektaşi şeyhleri. (Farsça)

bade-i ikbal / bâde-i ikbal

  • İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.

bahit

  • Baht ve ikbalden vasıftır. Tâlii yaver olan adama denir. (Kamus'tan)

baht

  • Kader. Tâli. Uğur. Alın yazısı. Kısmet. İkbal. (Farsça)
  • Saadet. Lezzet. (Farsça)

balgam-ı cissi / balgam-ı cissî

  • Beyaz ve yoğun balgam.

baliğ / bâliğ / بالغ

  • (Bâliğa) Yetişmiş. Olgun yaşına gelmiş. Aklı kemal bulmuş, erişmiş, varmış.
  • Erişkin. (Arapça)
  • Tutan, varan. (Arapça)
  • Bâliğ olmak: (Arapça)
  • Erişkin olmak. (Arapça)
  • Tutmak, ulaşmak, varmak (Arapça)

balkanlar

  • (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.

balon

  • Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. (Fransızca)
  • Isıtılmış hava veya havadan daha hafif bir gazla doldurulan ve bununla havada uçabilen balon şeklindeki araç.

banket

  • Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer.
  • Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.

bargam

  • Levreğe benzer bir cins balık.

baştina

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.

batıl satış / bâtıl satış

  • Sahîh olmayan, yâni dînen bulunması lâzım gelen şartların hepsi veya bir kısmı bulunmayan satış, alış-veriş. Satılacak malın mütekavvim olması (kullanılmasına dînen izin verilmesi, kıymetli ve kullanılabilir olması) bu şartlardandır. Buna göre; domuz, içki ve denizdeki balık mütekavvim değildir.

bek'

  • Birbiri ardınca şiddetle vurmak.
  • Karşılayıp istikbâl etmek.

bekke

  • Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi.
  • Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak.
  • İzdihamlık, kalabalık.

belabil

  • (Tekili: Belbâl - Belbele) Vesveseler. Kederler. Tasalar.
  • (Bülbül) Bülbüller. Andelibler.

bem

  • Bazı sıfatlara katılarak mübalağa beyan eder.

berestuk / berestûk

  • Kırlangıç denilen deniz balığı.

berh

  • Balık, semek. (Farsça)
  • Parça, kısım, hisse, nasib. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Şimşek, berk. (Farsça)
  • Yaş olan odunun, yanarken çıkardığı yaşlık. (Farsça)

berhiz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden. (Farsça)

berik

  • Yıldırayıcı, çok parlak nesne. (Mübâlağası: Berrak)
  • Parıltı, ışık, ziya.

berka'

  • (Çoğulu: Berkavât) Yüksek yer.
  • Taşlı balçık.

beyah

  • (Çoğulu: Büyâh) Küçük balık.

beyyahe

  • Balık ağı.

bilad

  • Beldeler, şehirler, memleketler, kasabalar.

bilamübalağa / bilâmübalâğa

  • Mübalağasız, abartmasız.

bişing

  • Balyoz. Kazma. Küskü. Burgu. (Farsça)

bita'

  • Bal şerbeti.

biyah

  • (Çoğulu: Büyâh) Ufak balık.

bu'kuke

  • İzdiham, kalabalık.

bühar

  • Deniz balıklarından bir beyaz balık.

bukta

  • Perişan, pejmurde, dağınık, dökük saçık.
  • Cemaat, güruh, topluluk, kalabalık.

büniyye

  • (Çoğulu: Büniyyat) Her nesnenin aslı ve yaratılması, fıtrat.
  • Sazan balığı.
  • Meçhul yol.

burc-i abi / burc-i âbî

  • Suya ait burçlar: Yengeç, akrep, balık.

bürt

  • Nebat şekeri. Zelil, aşağılık kimse.
  • Balta.

butimar / bûtimar / بوتيمار

  • Balıkçıl, botimar. (Farsça)

ca'l

  • Yaratmak, halk.
  • Almak.
  • İş işlemek. Yapmak.
  • Bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır:1- Tafak ve ahz (inşâ ve ikbal) mânasına; bir işi işlemeğe müteveccih olup başlamak ve işler olmak.2- Halketmek, yaratmak.3- Kavl ve irsal.4- Tehiyye ve tesviye (tanzim

cahid / câhid / جاهد

  • Çalışıp çabalayan. (Arapça)

çar-baliş / çâr-bâliş

  • (Bak: ÇÂR-BÂLİŞT)

cebabire / cebâbire / جبابره

  • Cebredenler, zorbalar, zâlimler.
  • Zorbalar.
  • Zorbalar. (Arapça)

cebbarane / cebbârâne

  • Cebbârcasına, zorbalıkla.

cebbari / cebbârî / جباری

  • Zorbalık. (Arapça - Farsça)
  • Beceriklilik, tuttuğunu koparma. (Arapça - Farsça)

cebbarlık

  • Zorbalık, zâlimlik.

ceberut-u mutlak

  • Sınırsız baskı ve zorbalık.

cebr-i istibdat

  • Baskı ve zulmün zorbalığı.

ceffe

  • Kalabalık, kütle.
  • Kalabalığın verdiği uğultu.

cefvet

  • Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.

cehd / جهد

  • Çalışma, çabalama.
  • Çaba, çabalama.
  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Cehd etmek: Çalışıp çabalamak. (Arapça)

celafet

  • Kabalık, yontulmamışlık.

celef

  • Yerden balçık küremek ve gidermek.

cemaat

  • Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük.
  • Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali.
  • Aralarındaki münasebetleri din, örf ve âdetlere göre tanzim eden, akrabalık, komşuluk, hemşehrilik gibi rabıtalarla birbiri

cemm / جم

  • Kalabalık. (Arapça)

cemm-i gafir / cemm-i gafîr

  • Büyük cemâat, insan kalabalığı. Ekseriyet.
  • Muhâfızlar.
  • Kalabalık insan topluluğu.
  • Büyük cemaat, insan kalabalığı.

cereyan-ı nemrudane / cereyan-ı nemrudâne

  • Nemrud gibi zulüm ve zorbalıkla ve dinsizlikle iş gören akım.

çeşm-i istikbal-bini / çeşm-i istikbâl-binî

  • Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.

cess

  • Koparmak.
  • Bal mumu.
  • İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış olan şey.

cezr

  • Kök, asıl, temel. Bünyâd.
  • Kesmek.
  • Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur.
  • Derya, deniz.
  • Arı kovanından bal almak.
  • Ay ve güneşin câzibesi te'siri ile deniz

cezzaf

  • Ağ ile balık tutan balıkçı.

cihas

  • Kalabalık, müzâhame.

ciri / cirî

  • Yılan balığı. (Fâriside mermahi derler.)

ciris

  • Sazan balığı.

çopra

  • Balık kılçığı.
  • Sık çalılık veya sazlık.
  • Uzunca boylu olan tatlı su balığı.

cumhur / cumhûr / جمهور

  • Halk, kalabalık, ahâlî, çoğunluk.
  • Halk. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

cumhur-u nas / cumhur-u nâs

  • İnsanların ekserisi, halk kalabalığı.

cünah

  • Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, "günah" kelimesinin aslı budur.

cünban / cünbân

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)

dahamet / dahâmet

  • İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık.
  • Tıb: Hipertrophie.

dahk

  • Tere yağı.
  • Bal.
  • Kar.
  • Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu.

darab

  • Koyu beyaz bal.

davita

  • Havuzun dibinde olan balçık.
  • Çöküklük.
  • Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.

debbe

  • (Çoğulu: Debbât) Matara dedikleri su kabı.
  • Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.

debr

  • (Çoğulu: Dübur) Oğul kız topluluğu.
  • Bal arısı.

decl

  • Örtmek.
  • Devenin katranlanması.
  • Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak.
  • Bâtılı hak gösteren.
  • Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.

dekele

  • Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

dergiş

  • İzdiham, çok kalabalık. (Farsça)
  • Bir zerdali cinsi. (Farsça)

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

devre-i istibdat

  • Zulüm ve zorbalık dönemi.

dibs

  • Pekmez. Hurma pekmezi. Bal.
  • Çok cemaat.

dikta

  • Zorbalık.

dına

  • İzdihamlık, kalabalık, çokluk.

dırga

  • Sıvı, balçık.

dücye

  • (Çoğulu: Dücâ) Bal arısının kovanı.
  • Avcılar kümesi.
  • Zulmet, karanlık.

duhuliye

  • Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi.
  • Bir yere girmek için verilen para.

dülfin

  • Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık.

dünbale

  • (Bak: DÜNBAL)

dürüşti / dürüştî

  • Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk. (Farsça)

ebalis

  • (Tekili: Ebâlise) (İblis) İblisler, şeytanlar.

ebarik

  • Balçıklı, kumlu yer.
  • (Tekili: Ebrak) Alaca atlar.

eblim

  • Bal, asel.

ebrak

  • Fazlaca parıltılı.
  • Taşlı, kumlu, balçıklı yer.
  • Alaca renkli at.
  • İki renkli lekeli bir şey.

ebu-l meymun

  • Bal, asel.

ecdad

  • (Tekili: Cedd) Dedeler. Babalar. Büyük babalar.

eclah

  • Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe.
  • Başı kel olan adam.

efendi

  • (Rumcadan) Sahib, mâlik, mevlâ. Ağa. Şer'î hâkim, kadı, molla. (Saygı ve nezâket mübalağası olarak kullanılır. Eskiden büyüklere ve şâyân-ı hürmet zâtlara Efendimiz denildiği gibi, her zaman için Hz. Peygamber Aleyhissalâtu Vesselâm'a da, mü'minler Efendimiz diyerek hürmet ve sevgilerini ifade ederl

efhaz

  • (Tekili: Fahz) Akrabalar, yakın hısımlar.

efrad-ı adide / efrad-ı adîde

  • Çok kalabalık fertler.

ehl-i kura

  • Köylerde, kasabalarda yaşayan.

ehl-i sevahil / ehl-i sevâhil

  • Sahillerde yaşayanlar; geçimlerini denizcilik ve balıkçılıkla temin edenler.

ehl-i suffa

  • Medîne-i münevverede, akrabâları ve evleri bulunmayan, Peygamber efendimizin mescidinin suffa denilen ve üzeri hurma dallarıyla örtülü bölümünde kalan eshâb-ı kirâm.

ekarib / ekârib / اقارب

  • Akrabalar. Yakın hısımlar.
  • Yakınlar, akrabalar. (Arapça)

ektad

  • Cemaatler, topluluklar, kalabalıklar, bölükler, takımlar.
  • Misaller, temsiller, örnekler.

ekyas

  • (Tekili: Kis) Kisler, para keseleri. Torbalar.
  • (Keys) Akıllı kimseler.

emla'

  • (Tekili: Mele') Topluluklar, mele'ler, cemaatler, cemiyetler, bölükler, kalabalıklar.

emred

  • Bâliğ olmamış (ergenlik çağına gelmemiş), sakalı çıkmamış parlak genç.

emsar

  • (Tekili: Mısr) Büyük şehirler, beldeler, memleketler, kasabalar.

enbuh / enbûh / انبوه

  • Ziyade, çok, kalabalık. (Farsça)
  • Çokluk, ziyadelik, cemaat, izdiham. (Farsça)
  • Meclis, kurultay. (Farsça)
  • Kalın, yoğun. (Farsça)
  • Duvarın yıkılıp dökülmesi. (Farsça)
  • Kalabalık. (Farsça)
  • Gür. (Farsça)
  • Yoğun. (Farsça)

enfar

  • (Tekili: Nefir) Cemaatler, topluluklar, cemiyetler. Halk, ahali, kalabalıklar, izdihamlar.

engame

  • Topluluk, cemaat, kalabalık, izdiham. Toplanma yeri, meclis. (Farsça)
  • Muharebe yeri, ceng meydanı. (Farsça)
  • Oyuncular derneği. (Farsça)

engübin / انگبن

  • Bal. (Farsça)
  • Bal. (Farsça)

enzam

  • Balıkların karınlarında peydâ olan yumurta dizileri.

ergen

  • (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğre

erham / erhâm

  • (Tekili: Rahim) Döl yatakları, rahimler.
  • Yakın hısımlar, akrabalar.
  • Kadınlardaki çocuk yatağı, rahimler.
  • Akrabalar.

eskal

  • (Tekili: Sekal) Ağır yükler, ağır şeyler. Kalabalık, ağırlık.

esmak

  • (Tekili: Semek) Semekler, balıklar.

esnaf

  • Sınıflar. Sıralar. Türlüler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.

esnah

  • (Tekili: Sinh) Kökler, menbalar, menşe'ler, asıllar, esaslar.

evhal

  • (Tekili: Vahal) Sıvalar, balçıklar, çamurlar.
  • Mekânlar, hâneler, evler, durulacak veya oturulacak yerler.

eytam

  • (Tekili: Yetim) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.
  • Yetimler, babaları ölmüş çocuklar.

fa'al

  • (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.

faal

  • Balta sapı.
  • Kerem.

fahiş

  • Ahlâka uymaz ve terbiyesiz olan.
  • Haddi tecavüz eden. Mübalâğalı.
  • Çok bahil. Nekir ve yaramaz şey.

far

  • Otomobil, kamyon gibi nakil vasıtalarının önündeki kuvvetli lâmbalar. (Fransızca)

fart-ı izdiham

  • Fazla kalabalık.

fasid kan / fâsid kan

  • Üç günden yâni yetmiş iki saatten -beş dakika bile az olsa- gelen kan, yeni başlayan (baliğa, ergen) olan için on günden çok sürüp, onuncu günden sonra gelen kan, yeni olmayanlarda (kadınlarda) âdetten çok olup on günü de aştığında âdetten sonraki gü nlerde gelen kan, hâmile ve âyise (ihtiyar) kadın

fazazet

  • Sertlik, kabalık, kötü sözlülük.

fe's

  • İki yüzlü balta.
  • Balta ile vurmak.

fehc

  • (Çoğulu: Efhac-Fahcâ) İnsanın veya hayvanın iki baldırının arası birbirine yakın olması.

felces

  • Haris kimse.
  • Baldırı ve mak'adı zayıf olan kadın.

fels

  • (Füls) (Çoğulu: Fülüs) Pul, Bakır para.
  • Balık pulu.

fen ve san'at balonu

  • Fen ve san'at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.).

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

ferbale

  • (Bak: FERBAL)

ferfere

  • Farfara, akılsızlık, hafif meşreplik.
  • Patırtıcı, gürültücü, ağzı kalabalık.

ferik / ferîk

  • Tümen (Fırka) kumandanı. Korgeneral.
  • İnsan kalabalığı. Büyük insan bölüğü.

fevc

  • Dalga. Bölük. İnsan kalabalığı. Cemaat. Takım.
  • Koşmak. Sür'at etmek.
  • İyi kokunun dağılıp yayılması.

fiam

  • Çok kalabalık olan erkekler topluluğu.

fie

  • Kalabalık, topluluk, cemaat.

fırak

  • Tümenler, alaylar, bölükler.
  • Partiler.
  • Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.

fırka

  • İnsan kalabalığı grubu.
  • Tümen.

fülus

  • (Tekili: Fels) Bakır paralar.
  • Balık pulu.

füus

  • (Tekili: Fe's) İki yüzlü baltalar.

gabe

  • Sık ormanlar, balta girmemiş koru ormanı.

gabir

  • İstikbal.
  • Gr: Gelecek zaman.
  • Kalan.

gafak

  • Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.

gafir / gafîr

  • Çok fazla, sayısız, kalabalık.
  • Örten, etrafını çeviren.
  • Umumi.
  • Boyun, boğaz ve kafada olan tüyler.
  • Kalabalık.

galebe / غلبه

  • Baskın çıkma, ağır basma. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

galeri

  • San'at eserinin sergilendiği salon veya koridor. (Fransızca)
  • Tiyatroda seyircilere ait balkon. (Fransızca)
  • Üstü örtülü uzun yer. (Fransızca)
  • Yer altında açılmış uzun, dar yol. (Fransızca)

gamre

  • (Çoğulu: Gamerât) Tecrübesizlik, görgüsüzlük, anlayışsızlık.
  • İzdiham, kalabalık.
  • Fenalığa dalmak.
  • Şiddet.
  • Zahmet.

garabil

  • (Tekili: Gırbâl) Delikleri iri olan elekler, kalburlar.

garin / garîn

  • Havuz dibinde olan balçıklı su.
  • Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.

gark etme

  • Kaplama, sarma, içine balıp boğma.

gaşam

  • (Çoğulu: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.

gayb-bin / gayb-bîn

  • Gaybı gören. Herkesin bilemediği geleceği feraseti ile hissedip bilen. İstikbalden haber veren. (Farsça)

gayretkeş

  • Çalışkan, çabalayıcı.
  • Bir tarafı tutan, taraftar.
  • Kıskanç.

gazra

  • Ucuzluk.
  • Hayır.
  • Özlü balçık.

gil / گل

  • Kil, çamur, balçık.
  • Su ile ıslanmış toprak, balçık. Lüleci çamuru, kil. (Farsça)
  • Çamur, balçık. (Farsça)
  • Kil. (Farsça)

gılzet / غلظت

  • Kabalık, sertlik.
  • Kalınlık, galizlik.
  • Yoğunluk. (Arapça)
  • Kabalık. (Arapça)
  • Kalınlık. (Arapça)

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

gırbil

  • Havuzun dibinde kalan balçıklı su.
  • Bardak ve şişenin dibinde olan tortu.

götürü satış

  • Alış-verişte bir malı tartı veya ölçü ile olmayarak toptan pazarlık sûretiyle almak veya satmak; kabala.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

güngörmek

  • Mc: İkbal, refah, saadet, mutlu olarak yaşamak.

gurfe-i aliye / gurfe-i âliye

  • Yüksek çardak. Yüksek köşk.
  • Balkon, cumba.

guşiş

  • Çabalama, uğraşma, çalışma. (Farsça)

habail

  • (Tekili: Hibale) Ağ, tuzak, bağ, kement.

habaleyat

  • (Tekili: Habâlâ) Hâmileler, gebeler.

hadae

  • İki yüzlü balta.

hadalet

  • Baldırı ve kolu etli olma.

hadire / hadîre

  • Kalabalık olmayan topluluk.
  • Yaranın içinde toplanan kan ve irin.

hafave

  • Bir kimseyi mübâlâga ile sormak.
  • Şefaat etmek.
  • İkramda ve iltifatta mübâlağa etmek.

hafe

  • İçine bal konulan sahtiyan tuluk.

hafiy

  • Her şeyi arayıp bilmiş olan âlim.
  • Bir şeyi mübâlağa ile arayıp bilen kimse.

halhal

  • Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.

hama'

  • Kara balçık.

hame

  • Balçık, çamur

hame'

  • Uzun müddet su ile yumuşayıp değişmiş cıvık ve kokar çamur. Balçık.

hamein mesnun

  • Değişken balçık.

hamie

  • Balçıklı, çamurlu.

hamş

  • Baldırı ince olan.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

har

  • (Her) Merkep, himar, eşek. (Farsça)
  • Çay ve havuz diplerinde olan balçık. (Farsça)
  • Mc: İdraksiz kimse. (Farsça)
  • Kargaşa. (Farsça)

haraşif

  • (Tekili: Harşef) Balık pulları. Pul pul olan şeyler.
  • Yaprakları balık puluna benzeyen bitkiler.

harmed

  • Kokusu ve rengi değişen.
  • Kara balçık.

harpüşte

  • Balıksırtı şeklinde olan, harpuşta. (Farsça)

harşef

  • (Çoğulu: Harâşif) Kalkan balığı.
  • Balık pulu.
  • Enginar bitkisi.

hasin / hasîn

  • Küçük balta.

hasra gelmeyen

  • Sınır altına alınamayan, pek kalabalık.

haşv-i müfsid

  • Edb: İbarede yalnız kalabalık etmekle kalmayıp mânâyı da anlaşılmaz hale getiren söz.

havaric

  • (Tekili: Hâric ve Hârice) Asiler, zorbalar, isyankârlar.
  • Hâricîler. Hâriçte kalanlar.

havran

  • Şam diyarından bir yerin adı.
  • Balıkesir'in bir ilçesi.

havv

  • Bal, asel.

havyar

  • Balık yumurtası. Mersin balığı yumurtasından yapılan siyah, mugaddi ve leziz bir madde.
  • Balık yumurtası.

hazari / hazarî

  • Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli.
  • Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.

hazen

  • Baldız. (Farsça)

hemaluş

  • Kara balçık.

herçi-bad-abad / herçi-bâd-âbâd

  • "Battı balık yan gider", "Her ne olursa olsun" anlamında.

hergele

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.

hıbab

  • (Çoğulu: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.

hicr

  • Men etmek; akıl ve bâliğ olmamış çocuk, deli, bunak, sefih yâni malını kötü yere harcayan ve borçlu gibi kimseleri, tasarruf-i kavlîsinden yâni alış-veriş, kirâlama, havâle, kefillik, emânet ve rehin alıp-verme, hibe gibi işlerin tasarruflarından men' etme.
  • Dostluğu bırakmak, dargın

hiff

  • Yağmurunu döküp hafiflemiş bulut.
  • Biçilmediğinden tanesi dağılmış ekin.
  • Bir nevi balık.

hılk

  • Boğaz balgamı.

hılt / خلط

  • Safra, sevda, dem (kan) ve balgam olmak üzere insan vücudundaki dört ana maddenin herbiri. (Arapça)

himem / همم

  • Himmetler, çabalar. (Arapça)

hişan / hîşan

  • (Tekili: Hîş) Akrabalar. Aynı sülâleden olanlar. (Farsça)

hişavendan / hîşavendân

  • (Tekili: Hîşâvend) Akrabalar, soysoplar. (Farsça)

hızak

  • (Tekili: Hızka) Yığınlar, kalabalıklar.

hızka

  • Yığın, kalabalık.

hubre

  • Etten ve balıktan aldıkları hisse.

hulb

  • Kuyu dibinde olan balçık.
  • Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
  • Lif.

hürmet-i müsahere

  • Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendi

hürre-i mükellefe

  • Fık: Akıl ve bâliğ olan hürre kadın. Sevap ve günahtan mes'ul olan kadın.

hurt

  • (Çoğulu: Hurut-Ahrât) Balta. İğne deliği, balta deliği, kulak deliği.

hushus

  • Mübâlağa ile kandırmak.

huşunet / huşûnet

  • Kabalık, sertlik, inatçılık.
  • Kabalık, kırıcılık.

huşunet-i tab'

  • Tabiat ve huy kabalığı.

husyet-üs semek

  • Balık yumurtası.

hut / hût / حُوتْ

  • Balık.
  • Balık. Büyük balık.
  • Şubat ayı içinde güneşin girdiği ve semanın cenub yarısındaki burcun ismi.
  • Büyük balık; Balık burcu.
  • Balık.
  • Balık.

hut burcu / hût burcu

  • Balık Burcu.

huyul

  • (Tekili: Hayl) Atlı alaylar.
  • Atlar.
  • Kötülerin meydana getirdiği kalabalık.

huzunet

  • (Çoğulu: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik.

ibavet

  • Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.

iblim

  • Anber.
  • Bal.

iç kale

  • Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere "bâlâ hisâr" da denilirdi. Bu iç kaleler, düşmanın, surları geçmesi hâlinde veya şehirde bir isyân çıktığı zaman, hükümdar veya kumandanın çekilip kendini müdafaa etme (Türkçe)

ictihad / ictihâd / اجتهاد

  • Çalışma, çabalama. (Arapça)
  • Görüş. (Arapça)
  • Dinî kaynaklar ışığında görüş bildirme. (Arapça)

içtimaat-ı ünsiyetkarane / içtimâât-ı ünsiyetkârâne

  • Toplu alışkanlıklar ve hoşlanılan kalabalıklar.

idare fitili

  • Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların fitillerine de bu ad verilir.

idbar

  • Geriye gitmek. Geri dönmek.
  • İşlerin ters gitmesi.
  • Talihsizlik.
  • Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi. (Asıl tertibe göre gitmesine de ikbal denir.)

ifrazat

  • Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.

igrak

  • Suya batırmak, boğmak.
  • Kabı doldurmak.
  • Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.

igrakat

  • (Tekili: İgrak) Mübalâğalar, iğraklar, aşırı büyültmeler.

igrakiyyat

  • Aşırı büyültmelerle ve mübâlâğalarla söylenen sözler.

ıhşişan / ıhşîşan

  • Kabalığı, inatçılığı ve katılığı fazla olmak.

ihtişam

  • Debdebe. Şanlı görünüş.
  • Etbâ dairesi ve takımının kalabalığı.

ikbalcu

  • İkbal ve büyüklük arayan. Onların peşinde olan. (Farsça)

ikbalperest

  • Bir mevki ve makam için hırslı olan. İkbale çok hırs duyan. (Farsça)

im'an

  • Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde çok ileri gitmek.
  • Bir adamın hakkını ikrar eylemek.
  • Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalâğa ve içtihad etmek.

iman-ı kesbi / îmân-ı kesbî

  • Bir kimsenin âkıl (akıllı) ve bâliğ olduktan (ergen, gusül, boy abdesti alacak yaşa geldikten) sonra ettiği îmân.

inkılab-ı sayfi / inkılâb-ı sayfî

  • İlkbaharın bitip, yaz mevsiminin balayışı. Gün dönümü. (21 hazirana rastlar.)

inkilis

  • Yılan balığı.

inşibak

  • Şebeke şeklinde olma.
  • Balık ağı gibi birbirine geçme.

intıbaat

  • (Tekili: İntiba') Edinilen intibalar.

ırıp

  • Balık tutmak için atılan büyük ağ.

irmegan

  • Saadet. İkbal, mutluluk, uğurluluk. (Farsça)
  • Terbiye eden, mürebbi. (Farsça)

irtia'

  • Düşünmek, istikbali düşünme.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

ıskarmoz

  • Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara dikine sokulmuş tahta çiviler.
  • Bir cins küçük balık.

isti'sa'

  • (İsyan. dan) İsyan etme. Anarşistlik ve zorbalık yapma.

istibdad-ı ilmi / istibdad-ı ilmî

  • İlmî baskı, ilmî zorbalık.

istibdad-ı manevi-i umumi / istibdad-ı mânevî-i umumî

  • Genel mânevî baskı, zorbalık ve despotluk.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istikbal / istikbâl / استقبال

  • Karşılama. (Arapça)
  • Gelecek. (Arapça)
  • Kıbleye dönme. (Arapça)
  • İstikbal etmek: Karşılamak. (Arapça)

istikbali / istikbalî

  • Gelecek zamanla alâkalı. İstikbale mensub.

ıter

  • (Tekili: Itret) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.

ıtra'

  • Bir kimseyi mübalağa ile medhetmek. En güzel şekilde sena etmek.

izdiham / izdihâm / ازدحام / اِزْدِحَامْ

  • Kalabalık bir yerde halkın çok birikmesinden meydana gelen sıkıntı.
  • Yoğun kalabalık.
  • Aşırı kalabalık, aşırı yığılma. (Arapça)
  • Aşırı kalabalık.

kanun-u müstebidane / kanun-u müstebidâne

  • Baskı ve zorbalığa yönelik kanun.

karabet / karâbet / قرابت / قَرَابَتْ

  • Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
  • Soy, süt ve evlilik yoluyla yakınlık, akrabâlık.
  • Yakınlık, akrabalık.
  • Soyca yakınlık, hısımlık, akrabalık.
  • Yakınlık, akrabalık. (Arapça)
  • Akrabalık, yakın olma.

karabet-i nesebiyye

  • Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.

karabet-i nesliye / karâbet-i nesliye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i rahmiye

  • Soy yakınlığı, akrabalık.

karabet-i sıhriyye

  • Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

karis

  • Donmuş, câmid.
  • Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.

karya

  • Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.

kaş'

  • (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam.
  • Açmak.
  • Gidermek. Dağıtmak.
  • Kuru deri. Deriden olan çadır.
  • Hamam pisliği.
  • Deriden yapılmış döşek.
  • Balgam.

kasa

  • Kabalık.
  • Şiddet.
  • Katılık.

kasabat

  • (Tekili: Kasaba) Bronşlar.
  • Kasabalar.

kaside-i ercuze / kaside-i ercûze

  • (Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.
  • Hz. Ali tarafından yazılan ve istikbalden haber veren kaside.

kaytas

  • Balina balığı.
  • Kadırga balığı.

kebbe

  • İzdihamlık, kalabalık.
  • Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

kedd

  • Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.

keffaret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.

kelale / kelâle

  • Akrabalığı uzaktan olma.
  • Yorulma, tükenme.
  • Bıçak kör olma.

kelalet / kelâlet

  • Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık.
  • Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması.
  • Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi).
  • Kör ve kesmez olan.

kelb-ül ma' / kelb-ül mâ'

  • Köpek balığı. (Farsça)
  • Kunduz. (Farsça)

ken'ad

  • (Çoğulu: Kenâıd) Balık kılçığı.

ken'at

  • Bir balık cinsi.

kera'

  • Baldırları ince olmak.
  • Yağmur suyu.

kerbele

  • Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek.
  • Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.

kervan

  • (Çoğulu: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.

kesafet

  • Sıkılık, tokluk.
  • Kalınlık, yoğunluk.
  • Saydam olmama.
  • Koyuluk.
  • Kalabalık.

kesafet-i nüfus

  • Nüfus çokluğu, nüfus yoğunluğu, nüfus kalabalığı.

kesret

  • Çokluk, bolluk, ziyadelik.
  • Kalabalık.

kevar

  • Meyve veya üzüm küfesi. (Farsça)
  • Bal arısı gömeci, petek. (Farsça)
  • Geceleri havada peyda olan bulut. Sis. (Farsça)

kevsec

  • Köse kişi.
  • Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi.

kevser

  • Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları.
  • Bereket.
  • Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey.
  • Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah.
  • Cennet ırmaklarının kaynakları.

kezbere

  • Kanbel otu.
  • Baldırıkara otu.

kıbale

  • (Bak: KIBAL)

kibt

  • Bal arısı, nahl. (Farsça)

kindare

  • Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

kırkıs

  • Küçük üvez.
  • Köpeği çağırmak.
  • Yüzük yapılan özlü balçık.

kırla

  • Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

kırris / kırrîs

  • Sazan balığı.

kirzim

  • (Çoğulu: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse.
  • Büyük balta.

kırzin / kırzîn

  • (Çoğulu: Kerâzin) Büyük balta.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum

kıytas

  • Balina balığı, kadırga balığı.

kizbere

  • Baldırıkara adı verilen ot.

kulaa

  • Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık.
  • Büyük taş.

kura

  • (Tekili: Karye) Karyeler, köyler, kasabalar.

küra'

  • (Çoğulu: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı.
  • Koyun ve sığır baldırı.

kurab

  • (Tekili: Kurbet) Yakınlar, akrabalar.

kurban

  • Allahü teâlâya yakınlık. Mükîm (yolcu olmayan), âkıl (akıllı), bâliğ (ergen, evlenecek çağa gelmiş), hür ve dînen zengin sayılan, müslüman erkek ve kadın tarafından, Allah rızâsı için kurban niyetiyle kurban bayramının ilk üç gününde (Zilhicce ayının on, on bir ve on ikinci günlerinin her hangi biri

kurbet

  • Yakınlık, Allah'a yakınlık.
  • Hısımlık, akrabalık.

kurfusa

  • Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.

kuşiş

  • Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma. (Farsça)

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutehendiş / kûtehendiş

  • Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü. (Farsça)

küvar

  • (Kivar) Petek, bal peteği, kiler. (Farsça)

laubali / lâubali

  • Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ("Lâ" harfi ile" Ubâli" muzari fiilinden müteşekkildir.)

laubalilik / lâubâlilik

  • Laubali olma hali; saygısızlık, seviyesizce davranma.

laubaliyane / lâubaliyane

  • Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak. (Farsça)

lazuk

  • Yapışkan nesne.
  • Yapışkan balçık.

lezen

  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.

li-ebeveyn

  • Ana ve babaları bir olan kardeşler.

lübna

  • Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.

lücc

  • Engin sular.
  • Gümüş.
  • Ayna.
  • Kalabalık cemaat.

lücce / لجه

  • Kalabalık. (Arapça)
  • Gümüş. (Arapça)
  • Deniz, engin su. (Arapça)

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

lühm

  • Kevsec dedikleri balık.
  • Yemen diyârında bir kabile.
  • Etli ve kaba olmak.

lümme

  • Nişan. Alâmet. Damga. Nokta.
  • Vesvese, kuruntu.
  • Çok cemaat, çok kalabalık.

lüvb

  • Çokluk, kalabalık, izdihamlık.

ma-halakallah

  • Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey.
  • Kalabalık, izdiham.

magre

  • (Çoğulu: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık.

mahalle

  • (Çoğulu: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.

mahdem

  • Baldırın köstek takacak yeri.

mahi / mâhî / ماهى

  • Balık. Semek. (Farsça)
  • Balık.
  • Balık. (Farsça)

mahidan

  • Balık havuzu. (Farsça)

mahifüruş

  • Balık satan. Balıkçı. (Farsça)

mahigir

  • Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan. (Farsça)

mahihar

  • Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl. (Farsça)

mahiyan

  • (Tekili: Mâh) Aylar.
  • (Mâhî) Balıklar, semekler.

mahleb

  • Bal.
  • Süt sağacak kap.
  • Bir cins ot.

mahşer / محشر

  • Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı.
  • Çok kalabalık.
  • Kıyamet yeri. (Arapça)
  • Aşırı kalabalık. (Arapça)

mahşer-i mev'ud

  • Büyük kalabalık, topluluk.

mahya

  • Ramazan-ı şerîf ayında, geceleri çift minâre bulunan câmilerde iki minâre arasına gerilen ve halata (kalın ipe) asılarak kandillerle (lambalarla) yazılan yazı ve şekiller.

makamat

  • (Tekili: Makam ve makame) Makamlar, mertebeler.
  • Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

makame

  • (Çoğulu: Makamât) Meclis.
  • Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık.
  • Nutuk tarzında söylenen sözler.

mal-i mütekavvim

  • Huk: İki mânada kullanılır: Birisi, intifâı mübah olan şeydir. Diğeri, mâl-i mührez demektir. Meselâ, denizde iken balık gayr-i mütekavvim olup, tutmak ile ihraz olundukta, mâl-i mütekavvim olur. İntifâı mübah olmayan mal veya elde edilmemiş olan mal gayr-ı mütekavvimdir. Şirâ ile intifa' mübah oldu

malamal

  • Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.

marhic

  • Yılan balığı.

maşrık-ı istikbal

  • Geleceğin doğusu; istikbâlin doğuş yeri.

matain

  • (Tekili: Matin) Balçıkla sıvanmış yerler.

matin / matîn

  • (Çoğulu: Metâyın) Balçıklı yer.

matita / matîta

  • (Çoğulu: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.

maziye

  • Şarap, hamr.
  • Beyaz iyi bal.
  • Beyaz ince yumuşak gömlek.

mecazi rızık / mecâzî rızık

  • Yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler.

mecl

  • Elin kabarması.
  • Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

mecma-ı azim / mecma-ı azîm

  • Büyük, kalabalık topluluk.

medar-ı tahakküm

  • Baskı, zorbalık sebebi.

meddah

  • (Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden.
  • Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.

meder

  • Tezek, toprak tezeği.
  • Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık.
  • Köy, mahalle.

meges-i engübin

  • Bal sineği. Arı. Nahl.

mele'

  • (Çoğulu: Emlâ) Bir cemâatin ileri gelenleri.
  • Hırs, tama'.
  • Zan.
  • Güzellik.
  • Fls: Kâinatta hiçlik şeklinde boşluk olmadığını, her yerin dolu olduğunu ifade eden bir tabirdir.
  • Dolu mekân.
  • Kalabalık, güruh, cemaat, topluluk. Halk.
  • Doldurma, dolma, doluluk.
  • Kalabalık, topluluk.

melk

  • Kudret, kuvvet. Şiddet.
  • Mübalağa.

memdude

  • Balçıklı ve kesekli yer.

memkure

  • Sirkeli ve sarmısaklı balık.

memsus

  • Massolunmuş, emilmiş.
  • Baldır, incik.

merabi'

  • (Tekili: Mürabba) Mürabbalar, kareler.
  • (Merba) İlkbaharda oturulan evler.

meratib-i külliye / merâtib-i külliye

  • Büyük ve kalabalık mertebeler.

merdum-girizane / merdum-girîzâne

  • İnsanlardan sıkılarak, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyerek.

merdümgiriz

  • İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.

merdümgirizane

  • Kalabalıktan sıkılıp yalnızlık isteyerek.

merdümgirizlik

  • İnsanlardan sıkılganlık, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteme hâli.

mesabih / mesâbih

  • (Tekili: Misbah) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.
  • Lambalar.

mesai-yi şer'iye / mesâi-yi şer'iye

  • Şeriata uygun olan çalışma ve çabalar.

meşarib

  • Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar.
  • Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar.
  • Su içecek şeyler. Maşrabalar.
  • Köşkler.

metalib-i istikbal

  • İstikbale aid istekler. Gelecek için olan arzu ve talebler.

mevakib

  • (Tekili: Mevkib) Cemaatler, kalabalıklar, güruhlar, topluluklar.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mı'vel

  • (Çoğulu: Meâvi) Sivri külünk ve balta.

mihadde

  • Baş ve yüz altına koydukları yastık.
  • Kazma.
  • Balta.

mıhtab

  • Balta gibi odun kesmekte kullanılan âlet.

mihtab

  • Balta. Odun kesmekte kullanılan âlet.

mikdam

  • (Çoğulu: Makadim) Çok ayaklı.
  • Kıdemli.
  • Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.

mıkra'

  • Balta gibi bir âlet olup, onunla taş parçalanır.

mikra'

  • Balta gibi bir alettir ve onunla taş parçalarlar.

milat

  • Duvara yaptıkları çamur. Sıva balçığı.

miras / mîrâs

  • Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.
  • Vefât eden kimsenin, geride kalan akrabâlarına bıraktığı mal ve haklar.

miş'

  • Aşı dedikleri kızıl balçık.

mis'eb

  • Bal konulan tulum, bal tulumu.

misbah-ı zenebi / misbah-ı zenebî

  • Balıkların kuyruğu.

mişvar

  • Tarz, tavır, gidiş, gidişât.
  • Gümeçten bal peteği sağılan âlet.
  • Davar satılacak yer.

muassel

  • İçine bal katılmış. Ballı.

mübalaga

  • (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.
  • Haddini aşmak.
  • Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."

mübalağa / مبالغه

  • Abartma. (Arapça)
  • Abartı. (Arapça)
  • Mübalağa edilmek: Abartılmak. (Arapça)
  • Mübalağa etmek: Abartmak. (Arapça)

mübalağacuyane / mübalağacuyâne

  • Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. (Farsça)
  • Mübâlağa arayan. (Farsça)

mübalağalı ism-i fail / mübalağalı ism-i fâil

  • Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.

mübalagat / mübalâgat

  • (Tekili: Mübâlağa) Mübâlağalar.
  • Mübalâğalar, abartılar.

mücahafe

  • İzdiham etmek, kalabalık yapmak.
  • Birbirine kılıç ve bıçak çekip vuruşmak.

müdakee

  • Kalabalık, izdiham, müzahame.

müfrit

  • (Fart. dan) İfrat eden. Haddini aşan.
  • Ölçüsüz ve taşkın hareket eden.
  • Mübalağalı.

muhrez

  • Kazanılmış, elde edilmiş.
  • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

mükabere / mükâbere

  • Münakaşada ağız kalabalığı ile karşısındakini yenmeye çalışma, yanlışta direnme, büyüklenme.

mukarebet

  • (Kurb. dan) Akrabalık, yakınlık.

mukbil

  • Mübârek. İkbali kutlu, mutlu. Mes'ud. Bahtiyar.

mükebbire

  • Büyük camilerde müezzinlerin, son cemaat yerlerinde namaz kılan halka, imamın tekbirlerini tekrar etmek üzere bulundukları çıkıntılı balkonlara verilen addır.

mükellef

  • Bir şeyi yapmaya ve yerine getirmeye mecbûr olan; Allahü teâlânın emir ve yasaklarından mes'ûl (sorumlu) olan; îmânı olan, âkil (akıllı) ve bâliğ (evlenme yaşına, ergenlik çağına ulaşmış) olan kimse.

müllah

  • Mübâlağa ile güzel.
  • Ekşi ot.

mümarete

  • Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.

mürahık / mürâhık

  • Âkıl ve bâlig yâni ergenlik çağına ulaşmadığı hâlde ulaşmış gibi gösteren erkek çocuk.

mürahik

  • Büluğ yaşına yaklaşmış erkek çocuk. Büluğ yaşına, yani oniki yaşına girip de baliğ olmayan erkek çocuğa denir. On beş yaşına kadar baliğ olmasa yine bu isim verilir. Kız çocuğuna ise: Mürâhika denir.

mürahıka / mürâhıka

  • Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.

musahere / musâhere

  • (Sıhr. dan) Evlenme ile meydana gelen akrabalık.
  • Akrabalık.

müşakehe

  • Benzemek.
  • Hısımlık, akrabalık.

müşakele-i cinsiye / müşâkele-i cinsiye

  • Tür veya soyla ilgili yakınlık, akrabalık.

müsennem

  • Balık sırtı gibi yuvarlak.

müstakbel

  • Karşılanan, istikbâl edilen, önde bulunan. İlerdeki, gelecek.
  • Gelecek zaman.

müstakbil

  • İstikbâl eden, karşılayan.
  • Kıbleye dönen.

müstakbilin / müstakbilîn

  • (Tekili: Müstakbil) (Kabl. dan) Karşılayanlar, karşılayıcılar, istikbâl edenler.
  • Kıbleye dönenler.

müstekbelat / müstekbelât

  • (Tekili: Müstakbel) Gelecek zamanlar, istikbâller.
  • Önde bulunanlar.

mutayyen

  • Balçıklanmış, sıvanmış.

müteallikat

  • Alâkalılar, ilgililer, yakınlar, akrabalar.

mütecebbirane / mütecebbirâne

  • Zorbalıkla, cebren.

mütegallibin / mütegallibîn

  • (Tekili: Mütegallib) Zorbalar, mütegallibler.

mütehakkim

  • Zorba, zorbalık eden, tahakküm eden. Hâkimlik taslayan.

mütehakkimane / mütehakkimâne

  • Mütehakkim bir surette. Tahakkümle, zorbalıkla. (Farsça)

mütehakkimin / mütehakkimîn

  • (Tekili: Mütehakkim) Zorbalar. Tahakküm edenler. Mütehakkimler.

mütehaşşin

  • Sertlik gösteren, kabalaşan.

mütekaşşi'

  • (Kaş'. den) Balgam çıkaran hasta.
  • Balgam söktüren ilâç.

mütenahhim

  • Balgam çıkaran.

mütenattı'

  • Boğaz içinden konuşan kişi.
  • İşlerinde mübâlağa eden.

mütezahim / mütezâhim

  • (Çoğulu: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık.
  • Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.
  • Kalabalıktan sıkıntı çeken.

mütezahimin / mütezahimîn

  • (Tekili: Mütezahim) İzdihamdan dolayı birbirinin üstüne çıkanlar. Kalabalıktan sıkışanlar.

müzahamet

  • Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma.
  • Bir yere itişe kakışa hücum etme.

müzdahim

  • (Müzdehim) Kalabalık, izdihamlı, yığılmış.
  • İzdiham ve kalabalık eden.

müzdeham

  • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı.

müzdehim

  • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı, pek sıkışık.

müzdehimgah / müzdehimgâh

  • Kalabalık yer. (Farsça)

muzur

  • Sütün ekşimesi. Mübâlagalı ism-i fâil.

na'ra

  • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
  • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

na-balig

  • Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. (Farsça)
  • Erişmemiş, yetişmemiş. (Farsça)

na-mahrem

  • Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. (Farsça)
  • Yabancı. (Farsça)

nacak

  • Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

nacileyn

  • Ana ve baba, ecdad ve evlâd, dedeler ve babalar.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nahl / نحل

  • Bal arısı.
  • Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey.
  • Sövmek, iftira etmek.
  • Balarısı.
  • Bal arısı. (Arapça)

nahl-bend

  • Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. (Farsça)
  • Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu. (Farsça)

nakka'

  • Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.

nazc

  • Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme.
  • Büluğa erme. Bâliğ olma.

nebale

  • (Bak: NEBALET)

nehhas

  • Nehs'in mübalağası.
  • Bir kişinin lakabı.

nehk

  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Eskitmek.
  • Mübâlağa etmek.

nekz

  • Gayret etme, uğraşma, çok çabalama.

neseb

  • Soy, şecere. Çocuğu ana ve babaya bağlayan kan bağı. Ekseriya baba yönünden olan yakınlık için kullanılır. Babalar ve yukarıya doğru büyük babalar ile oğullar ve aşağıya doğru oğullar arasındaki alâkaya amûdî yakınlık; erkek kardeşler ile bunların oğ ulları ve amca oğulları arasındaki alâkaya ufkî y

nesil

  • Erimiş mumsuz bal.

nesl

  • Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak.
  • Halk.
  • Çocuk hâsıl etmek.
  • Kıl yolmak.
  • Mumsuz, süzme bal.

neşut

  • Bir balık cinsi.
  • Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.

nevres

  • Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.

ninan

  • (Tekili: Nun) Balıklar, semekler.

nuhame

  • Balgam.

nühul

  • Arık, zayıf olmak.
  • Arılar. Bal arıları.

nun

  • Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir.
  • Divid, kalem.
  • Kılıcın ağzı. Kılıç.
  • Çene çukuru.
  • Balık, semek.

nüsur

  • (Tekili: Nesr) Kartallar. Akbabalar (kuş).

nutk-u beliğane / nutk-u beliğâne

  • Balâgatli nutuk; kusursuz ifadelerle muhatapların hallerine ulgun olarak akıl ve kalplerini aydınlatan nutuk.

nüvb

  • Bir siyahi kabile adı.
  • Bal arısı sürüsü.

nüzhet

  • İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. (Farsça)
  • Temizlik, paklık. (Farsça)
  • Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud. (Farsça)

orhan gazi

  • (Mi: 1288 - 1359) Osmanlı Devletinin kurucusu olan Babası Osman Gazi vefat edince (1326) Onun yerine tahta geçti. Onu yetiştiren, Hocası Şeyh Edebâli idi. Genç yaşta gazi akıncılar arasına karıştı, çok cesur ve atılgandı. Akıncı Gaziler onun oğlu Süleyman Paşa kumandasında Rumeli'ye geçtiler. Türbes

palavra

  • (İspanyolca) Mübalâğalı söz, yalan söylenen söz.

pedender

  • Üvey baba. Babalık. (Farsça)

pederi / pederî / پدری

  • Babalık, pederlik. (Farsça)
  • Babalık. (Farsça)
  • Babaya ait, baba tarafı. (Farsça)

perviz

  • Üstün, galib, muzaffer. (Farsça)
  • Elek. Süzgeç. (Farsça)
  • Güzellik. (Farsça)
  • Balık. (Farsça)
  • Cilve. (Farsça)
  • Tar: İran Hükümdarı Husrev'in lâkabı. (Farsça)

peşiz

  • (Peşize) Akçe, mangır. Pul. (Farsça)
  • Balık pulu. (Farsça)

pişhane

  • Balkon. (Farsça)
  • Bir yere gidileceği zaman önceden gönderilen çadır ve yol eşyası. (Farsça)

ra'ad

  • Geveze kimse. Çok konuşan adam.
  • Torpil balığı.

radga

  • (Çoğulu: Radg-Ridag) Sulu ve sıvı balçık.

rahih

  • Yumuşak, sulu balçık.

rahim

  • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
  • Karabet, akrabalık.
  • Dölyatağı, rahim.
  • Akrabalık.
  • Döl yatağı, akrabalık.

rahiye

  • (Çoğulu: Revâhi) Bal arısı.

rahm

  • Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek.
  • Hısımlık, karabet, akrabalık.

rahmut

  • Mübalağa ile esirgemeklik.

rasaa

  • (Çoğulu: Rusâ) Bal arısının yavrusu.

recrace

  • Asker kalabalığı.
  • Ses çokluğu.

reht

  • (Çoğulu: Erhüt-Erhât-Erâhit) Cemaat, kalabalık.
  • Kavim, kabile.
  • Ondan az olan adamlar.
  • Göbekle diz arası miktarı deri. (Hayızlı avretler giyerler)

rekub

  • Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın.
  • Evlâdı durmayan avret.
  • Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve.

renv

  • Bakma hususunda mübâlağa etmek.

reşid / reşîd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâta (yarattıklarına) doğru yolu gösterip, dilediğini bu yolda bulunduran.
  • Rüşd sâhibi yâni, dînî vazîfelerini yerine getiren ve malını tasarruf edebilen, âkıl bâliğ olan, aklını ve malını yerinde kullanan.

revahi

  • (Tekili: Râhiye) Bal arıları.

rezag

  • Sıvı balçık.
  • İnce çamur.

ribbi / ribbî

  • (Çoğulu: Ribbiyyun) Büyük kalabalık.

rıddis

  • (Mübalağa ile) Taş atan.

rind

  • Kalender. Aldırışsız, dünya işlerini hoş gören. (Farsça)
  • Laübali meşreb feylesof. (Farsça)
  • Bâtını irfan ile müzeyyen olduğu halde zâhiri sâde görünen hakîm. Dış görünüşü laübali olduğu halde, aslında kâmil olan kimse. (Farsça)

rişa'

  • (Çoğulu: Erşiye) Kuyudan su çekmekte kullanılan urgan.
  • Menazil-i Kamer'den "Balık karnı" dedikleri menzilin adı.

rüsg

  • (Çoğulu: Ersâg) Bilek.
  • Hayvanların tırnağıyla baldırı arasında olan incecik yer.

şa'riyye

  • Çorbalık makarna, şehriye.

sa'y

  • Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma.
  • Hızlı yürüme.
  • Cür'et etme.
  • Ziyaret etme.
  • Gammazlık yapma.
  • Ist: Hac veya Umre'de Safâ ile Merve arasında usulüne göre yedi defa gelip gitmektir.

saadet-saray-ı istikbal / saâdet-saray-ı istikbal

  • İstikbalin saâdetli sarayı.

sabil

  • Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar).
  • Yolcu kimse.

sadef

  • İnci kabuğu, içinde inci bulunan kabuk ambalaj.

şahbal

  • (Şehbal) Kuş kanadının en uzun tüyü. (Farsça)

sak / sâk / ساق

  • Bir şeyin aslı.
  • Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri.
  • Mc: Şiddet.
  • Baldır. (Arapça)
  • Sap. (Arapça)

sakalan / sakalân

  • İnsanlar ve cinler.
  • Kıymetlerini bildirmek için, Kur'ân-ı kerîm ve Ehl-i beyte (yâni Peygamber efendimizin akrabâlarına) verilen isim.

sakur

  • Sivri burunlu büyük balta. Külünk.

salabet

  • Metanet, katılık, sulbiyet.
  • Peklik, dayanma. Sağlamlık.
  • Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik)

salenbac

  • Uzun ince balık.

salsal

  • Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık.
  • Çok anırgan eşek.

sarsarani

  • (Çoğulu: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi.
  • Bir cins balık.

şass

  • (Çoğulu: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.

şast

  • Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)
  • Balık oltası. (Farsça)

sayd-ı mahi / sayd-ı mahî

  • Balık avı.

se'te

  • (Çoğulu: Set) Kara balçık.

şeaf

  • Hırs.
  • Mübâlağa.
  • Kalbin aşktan yanması.

sebeb-i tahakküm

  • Baskı ve zorbalık sebebi.

şebeke / شبكه

  • Balık ağı.
  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk.
  • Kafes şeklinde olan yer.
  • Hüviyet sureti.
  • Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı.
  • Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular.
  • Ağ. (Arapça)
  • Balık ağı. (Arapça)
  • Dokular. (Arapça)

şebike

  • Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. (Farsça)
  • Balık ağı. (Farsça)
  • Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Farsça)

seblet

  • (Çoğulu: Sibâl) Bıyık.

sebükruh

  • Hafif ruhlu. (Farsça)
  • Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. (Farsça)
  • Mc: Lâübâli. (Farsça)

şefakat-ı übüvvet

  • Babalık şefkati.

sefat

  • (Çoğulu: Esfât) Sele, sepet.
  • Ağaç veya balık pulu.

şehbal

  • (Bak: şahbal)

şehd / شهد

  • Bal. Gömeç balı, asel.
  • Bal.
  • Bal. (Arapça)

şehd ü şehadet

  • Şehadet balı.

şehd-ab

  • (şehd-âbe) Bal şerbeti. (Farsça)

şehd-amiz

  • Bal gibi tatlı. Balla karışık. (Farsça)

şehd-i şehadet / شَهْدِ شَهَادَتْ

  • İmanın, şehadetin verdiği saadet, tatlılık ve huzur. Şehadet balı.
  • Şehadet balı; İlâhî hakikatleri bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti.
  • Şâhid olma, görme balı.

sehek

  • Balık kokusu.
  • Demir pası.
  • Rüzgârın yerden savurduğu toprak.
  • Bir şeyin pis pis kokması.

sehha'

  • (Sehh'ten mübalağa sigası) "Çok dökücü" mânasına gelir.

sehhah

  • (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.

şehnişin

  • Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon. (Farsça)

şehristan-ı istikbal / şehristân-ı istikbâl

  • Geleceğin büyük şehri, istikbal memleketi.

selva

  • Bal, asel.
  • Bıldırcının büyüğü.

şem' / شمع

  • Mum. (Arapça)
  • Balmumu. (Arapça)

şem'-i asel

  • Bal mumu.

semek / سمك / سَمَكْ

  • Balık.
  • Balık.
  • Balık.
  • Balık. (Arapça)
  • Balık.

semere-i sa'y

  • Çalışma ve çabalamayla ortaya çıkan netice, meyve.

semmak

  • Balıkçı.

serabil

  • (Tekili: Sirbâl) Gömlekler.

serdi / serdî

  • Soğukluk, bürudet. (Farsça)
  • Kabalık, sertlik, hoyratlık. (Farsça)

serer

  • (Çoğulu: Esirre) Ayın son gecesi.
  • Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça.
  • Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya Çoğulu: Esrâr ve C: Esârir).

sermeta

  • Yaş balçık.

şerz

  • (Çoğulu: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet.
  • Zorluk.
  • Kuvvet.
  • Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.

şest

  • Balık oltası. (Farsça)
  • Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük. (Farsça)

setr-i avret

  • Mükellef olan yâni akıllı ve bâliğ (ergenlik, evlenme yaşına erişmiş) bir kimsenin namazda veya her zaman başkasına göstermesi haram olan yerlerini örtmek.

sevad

  • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
  • Ekseri insanlar.
  • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
  • Karartı. Yazı karalama.

sevda

  • Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. (Farsça)
  • Hırs. Tama. (Farsça)
  • Heves, istek. (Farsça)
  • Siyah. (Farsça)
  • Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. (Farsça)
  • Gam. Keder, Sıkıntı. (Farsça)

şevkeran

  • Baldıran otu.

sevl

  • Bal arısı.

şevr

  • Davarı baharda otlamağa bırakmak.
  • Kovandan bal almak.
  • Satılığa çıkarmak.

sevr ve hut / sevr ve hût

  • Öküz ve balık.

sı'sıa

  • Sığınacak yer, sığınak, melce'.
  • Her nesnenin aslı.
  • Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.

siga-i mübalağa / siga-i mübâlağa / sîga-i mübalâğa

  • Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi.
  • Mübalağa sigası; birşeyin pek mühim veya çok fazla olduğunu ifade eden kelime hâli.

sıhna'

  • (Sıhnat) Balık yahnisi.

sıhr / صهر

  • Damat yahut enişte.
  • Huk: Karı-kocadan biri ile diğerinin kan hısımları arasındaki akrabalık.
  • Evlilikten doğan akrabalık. (Arapça)

sıhri / sıhrî

  • Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.

sıhriyet / صهریت

  • Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
  • Evlilikten doğan akrabalık, kan bağı. (Arapça)

şikke

  • (Çoğulu: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı.
  • Girecek deliğe sıkışıp tutmak için sokulan çivi.

sıla-i rahim

  • Akrabalık bağı, yakınlarla bağ kurma.
  • Akrabaları ziyaret.

sılairahim / sılâirahim

  • Akrabalarla alâkayı kesmeyip devam ettirmek.

simak

  • (Tekili: Semek) Balıklar.
  • Parlak yıldız.
  • İki parlak yıldızdan birisi.
  • Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.

sine

  • An. Bir lahzacık.
  • İki ağızlı balta.

sir

  • Yarık. Delik.
  • Balık yahnisi.

sirac-üs sürc

  • Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.

sirb

  • (Çoğulu: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası.
  • Sığır sürüsü.

siya'

  • Samanlı balçık.

sokrat

  • Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunu

subaşı

  • Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.

şübbut

  • Kalkan balığı.

şübke

  • (Çoğulu: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.

sühme

  • Nasip.
  • Hısımlık, akrabalık, karâbet.

sühumet

  • Akrabalık, hısımlık.

sükala'

  • (Tekili: Sakil) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.

sülale

  • Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık.
  • Meni akıntısı.

şümu'

  • (Tekili: Şem') Mumlar.
  • Balmumları.

şürruf

  • Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.

ta'did

  • Mübâlağa ile ısırmak.

ta'sil

  • (Asel. den) Bal katma, ballandırma.

ta'sil-i kelam / ta'sil-i kelâm

  • Sözü ballandırma. Kelâmı tatlılaştırma.

ta'zir-i te'dib

  • Âkıl bâliğ olduğu halde henüz mükellefiyet çağında bulunmayan bir çocuğun yaptığı bir suçtan dolayı hakkında te'dib ve ta'zib maksadıyla yapılan ta'zirdir.

taallukat / taallukât / taallûkat

  • Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
  • İlgililer, yakınlar, akrabalar.
  • Yakın akrabalar.

tagallüb / تغلب

  • Zorbalık.
  • Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek.
  • Üstün gelmek.
  • Üstün gelme, zorbalık, baskı.
  • Zorbalık. (Arapça)

tagallüb etmek

  • Baskı ve zorbalık yapmak.

tagallübat / tagallübât

  • (Tekili: Tagallüb) Zorbalıklar, tahakkümler.

tagliz

  • (Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma.
  • Kaba söyleme.
  • Pahalanma.

tahakküm

  • (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.
  • Hükmetme, zorbalık.

tahakkümat / tahakkümât

  • Baskılar, zorbalıklar.
  • (Tekili: Tahakküm) Tahakkümler, zorbalıklar.

tahallüm

  • Bâliğ olmak.

tahkik

  • Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak.
  • Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin hakikatına ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek demektir. Kur'an kıraat ıstılahında ise: He

takayyüd

  • Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak.
  • Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak.
  • Dikkatli davranmak.

takli'

  • (Kal'. den) Yarmak.
  • Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.

tamele

  • Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu.

tanne

  • Balçığı çok olan yer.

taras

  • İzdihamlık, çok kalabalık.

tasre

  • (Süt) koyu olmak.
  • Su dibinde olan balçık.
  • Balçıklı su.
  • Dirlik, iyi olmak.

tayyan

  • Balçık yapan kimse.

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tebe'a / تبعه

  • Tebalar, uyruklar. (Arapça)

teber / تبر

  • Balta. (Farsça)
  • Balta. (Farsça)

teberdar / teberdâr / تبردار

  • Baltacı. (Farsça)

teberzin / تبرزین

  • Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası. (Farsça)
  • Savaş baltası. (Farsça)

tecebbür

  • Zorbalaşma.

tedaüm

  • Kalabalık, izdiham.

tegallüb

  • Galip olma, zorbalık, kuvvete dayalı baskı.

tegarbül

  • (Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.

tekaşşu'

  • (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.

temdih

  • Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.

temdihat / temdihât

  • (Tekili: Temdih) Mübalâğa ile medhetmeler.

temni'

  • (Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.

temşik

  • Kırmızı balçıkla renk etmek.

tenevvuk

  • Tabiat, huy.
  • Hâtır.
  • Bir işte mübalağa etmek.

tenkil

  • Mübâlağa ile nakletmek.

tentif

  • Mübâlağa ile yolmak.

teşmi'

  • (Şem'. den) Mumlama, bal mumuna batırma.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

tevellüdat-ı semekiye / tevellüdât-ı semekiye

  • Balıkların yumurtadan çıkmaları.

tevgir

  • (Mübalağa ile) Sıcaklatmak.

tevşiye

  • Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.

tezahüm

  • Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.

tıbl

  • (Çoğulu: Tubul-Atbal) Davul.

tin / tîn

  • (Çoğulu: Etyân) Balçık.
  • Mektup gibi şeyleri mühürlemek.

tine / tîne

  • (Tıynet) Balçık.
  • Hilkat, yaratılış.

tırrih

  • Tuzlu balık, sardalya.

tişe / tîşe / تيشه

  • Muharebede kullanılan başı sivri ve keskin balta, keser. (Farsça)
  • Keser. (Farsça)
  • Balta. (Farsça)

tıyn

  • Çamur. Balçık.

tubale

  • (Çoğulu: Tubâlât) Dişi koyun.

türnuk

  • Sel yolunda arta kalan balçık.

übüvvet / ابوت

  • (Eb. den) Babalık, atalık.
  • Babalık. (Arapça)

übüvveten

  • Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.

ukub

  • Toz.
  • Çömlek kaynaması.
  • Kalabalık.

ukuk

  • Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etmek. Zorbalık, tanımamak, âsi olmak.

umumet

  • Amcalık. Amca akrabalığı.

unf

  • Kabalık. Sertlik. Cebir ve zor.
  • Sertlik, kabalık.

unfen / عنفا

  • Sertçe, şiddet kullanarak, kabalıkla. (Arapça)

urban

  • Çöl arabaları.
  • Aşiretler.

usat

  • (Tekili: Asi) Asiler, zorbalar, itaat etmeyenler.
  • Günahkârlar.

useyle

  • Bal gibi tatlı olan küçük bir şey.
  • Çiftleşme, cinsî münasebet.

vahl

  • Sıvı çamur. Balçık. Tîn-i rakik.

validiyyet

  • Annelik ve babalık vasfı.

varis / vâris

  • Mîrasçı, akrabâlık veya başka yolla, vefât eden kimsenin bıraktığı mîrâs denen maldan almaya hak kazanan.
  • İlim ve ma'rifette mîrasçı.

vath

  • Kuşların burnuna ve ayağına necasetten veya balçıktan yapışıp kalan nesne.

yehmur

  • Çok sözlü, çok konuşan adam.
  • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
  • Yeri götüren balık.

yetama

  • (Tekili: Yetim) Yetimler. Babaları ölmüş çocuklar.

yetim

  • Babası ölmüş olan çocuk.
  • Tek, eşsiz, yalnız. (Çocuk baliğ olduktan sonra yetimlik ondan kalkar. Anası ölene ise daha çok öksüz denir.)

yuh

  • (Yuhâ) Güneşin isimlerindendir.
  • Türkçede, birisine karşı hakaret için söylenen kelimedir. Kalabalıkla haykırılan hakaret kelimesidir. Buna "yuha çekmek" denir.

zaviye / zâviye

  • Eskiden büyük kervanların geçtiği ıssız yollarda veya köy ve kasabalarda; dînî ilimlerin, İslâm ahlâkının ve fen ilimlerinin öğretilmesi, yolcuların barınması maksadıyla kurulan yer; küçük tekke.
  • Tasavvufta bulunan kimselerin, ibâdet için çekildiği tenhâ yer.

zecel

  • Avaz, ses, savt.
  • Mübâlağa ile çağırmak.

zecr

  • Menetme, engel olma. Nehyetme.
  • Zorlama, zorla yaptırma.
  • Önleme. Sıkma.
  • Kovma. Eziyet etme.
  • Angarya olarak çalıştırma.
  • Köpek balığı.
  • Çağırma.
  • Sürme.