LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Azık ifadesini içeren 183 kelime bulundu...

agyed

  • Uykucu, tenbel.
  • Esmer vücutlu.
  • Nazik derili.

akvat

  • (Tekili: Kut) Yiyecekler, azıklar.

avah

  • Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri.
  • Rızık, kısmet, nasib.

azerm-cu / azerm-cû

  • Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik. (Farsça)

azuf / azûf

  • Yiyecek, erzak. Azık.

badd

  • Az az akmak.
  • Nazik deri.

balyoz

  • Vaktiyle Avrupa devletlerinin büyükelçi ve büyük konsoloslarıyla, general ve amiral gibi kişilerine verilen bir ünvandır. (Fransızca)
  • (Yunancadan) Kazık çakmak, büyük taşları kırmak için kullanılan uzun saplı, iri ve ağır çekiç. (Fransızca)

berehrehe

  • Güzel, nâzik kadın.

berg

  • Yaprak. (Farsça)
  • Azık. (Farsça)
  • Azm, kasd. (Farsça)
  • Hazırlık. Mal, mülk. (Farsça)
  • İntizam-ı hal. (Farsça)
  • Serencam. (Farsça)

berze

  • İpekli kumaş (Farsça)
  • Yakışıklı, nâzik. (Farsça)
  • Ekin, zirâat. (Farsça)
  • Dal, budak. (Farsça)
  • Letâfet, zerâfet. (Farsça)

betat

  • Azık. Bir yolculukta gereken öteberi.
  • Ev eşyası.
  • Kesin, kat'i.

beyadıka

  • (Tekili: Beyâzıka) (Beydak ve Beyzak) Küçük yapılı, bodur boylu ve çabuk yürüşlü adamlar, paytaklar.
  • Satranç oyununda paytaklar, piyadeler.

bezle

  • Lâtife, hoşa giden kibar ve nâzik söz. Şaka tarzında söylenen söz. (Farsça)
  • Ahenk ile okunan şiir. (Farsça)

bıdada

  • Derinin nazik ve yumuşak olması.

billit

  • Akıllı, hâzık ve mâhir kimse.

caize

  • (Cevaz. dan) (Çoğulu: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği.
  • Hediye, armağan, bahşiş.
  • Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve bahşişler.

candar

  • Diri, canlı, zihayat, ziruh. (Farsça)
  • Silâhlı kimse. (Farsça)
  • Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. (Farsça)
  • Yol yiyeceği, azık. (Farsça)

cevzeka

  • (Çoğulu: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı.

cezr-i vetedi / cezr-i vetedî

  • Kazık kök. Kazık gibi yere derinliğine giden kök. (Havuç gibi.)

dakik

  • (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.
  • İnce, ufak, nâzik.
  • Toz haline getirilmiş şey, un.
  • Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.

derda / derdâ / دردا

  • Yazık! Vah vah! (Farsça)
  • Ne yazık ki, eyvahlar olsun. (Farsça)

diriğ

  • Men'etmek, korumak, esirgemek. (Farsça)
  • Eyvâh, yazık. (Farsça)

diriga

  • Yazık, eyvahlar olsun! (Farsça)

diriğa / dirîğâ / دریغا

  • Ne yazık ki, vah vah, eyvahlar olsun. (Farsça)

efsus / efsûs / افسوس

  • Yazık! Hay! Eyvah! gibi bir teessür edatı. (Farsça)
  • Yazık, çok yazık, eyvahlar olsun. (Farsça)

efvaf

  • Nâzik, ince kumaşlar.

eltaf

  • (Tekili: Lutf) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.

emled

  • En genç, çok körpe ve nazik vücut veya dal (Müennesi: Meldâ)

erzak

  • (Tekili: Rızık) Rızıklar. Azıklar. Yiyecek içecek maddeler. İhtiyaçlar. Maddi, mânevi muhtaç olduğumuz şeyler.

esefa / esefâ / اسفا

  • Vâ esefâ! Eyvah, yazık!
  • Eyvah, yazık!.
  • Yazık!
  • Vah vah, eyvahlar olsun, yazık! (Arapça)

etraf

  • (Tekili: Türfe) Nazik ve zarif şeyler.
  • Lezzetli taamlar, güzel yemekler.

evtad / evtâd / اوتاد

  • (Tekili: Veted) Direkler. Kazıklar.
  • Ricâlullahtan birine verilen isim.
  • Direkler, kazıklar.
  • Direkler, kazıklar.
  • Kazıklar. (Arapça)

eyvah

  • Heyhât, yazık. (Farsça)

firezdek

  • (Çoğulu: Ferâzık) Hamur yuvarlağı, hamur parçası.

füsus

  • Eyvah! Yazık! (Farsça)

gabn / غبن

  • Kazıklama, alışverişte aldatma. (Arapça)

gannac

  • (Gunc. dan) Çok işveli, çok nâzik.

gayda

  • (Çoğulu: Guyed) Nazik ve yumuşak tenli genç kadın. (Müz.: Agyed)

gayed

  • Nazik ve yumuşak tenli olmak.

gazir

  • Mülâyim, yumuşak. Nâzik, uysal.

gülbeden

  • Vücudu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

gülendam

  • Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

gülten

  • Gül gibi lâtif ve nâzik vücutlu. (Farsça)

gürmih

  • Çivi. (Farsça)
  • Hayvan bağlanan büyük kazık. (Farsça)

havare

  • Yiyecek, azık. (Farsça)

hayf / حيف

  • (Hayfâ) Emansızlık. Haksızlık. Zulüm. Cevr. (Vah vah, yazık, eyvah, yazıklar olsun meâlinde söylenir.)
  • Yazık, vah vah. (Arapça)

hayfa / hayfâ / حَيْفَا

  • Yazık!
  • Yazık.

hayfa ki / hayfâ ki

  • Ne yazık ki.

hayta

  • Kazık.

hazık

  • (Çoğulu: Havâzik) Mesti dar olan.
  • Cânip, taraf.

hazıkıyyet

  • Mâhirlik, ehillik, ustalık, hâzıklık.

heba / hebâ / هبا

  • Boş. (Arapça)
  • Hebâ etmek: Yitirmek, yazık etmek, elden kaçırmak. (Arapça)
  • Hebâ olmak: Yitmek, yazık olmak, yok olmak. (Arapça)
  • Hebâya gitmek: Boşa gitmek, yazık olmak. (Arapça)

heder / هدر

  • Yazık olma, boşa gitme. (Arapça)
  • Heder etmek: Yazık etmek, yitirmek, boşa harcamak. (Arapça)
  • Heder olmak: Yazık olmak, yitmek, kaybolmak. (Arapça)

heyhat / heyhât / هيهات / هَيْهَاتْ

  • Teneffür ve tehassür ifâde eder; "sakın, savul, yazıklar olsun, uzak ol" mânalarına geldiği gibi, daha ziyade; Eyvah, yazık, ne yazık, ne kadar uzak... gibi mânalar için söylenir.
  • Ne yazık ki; çok uzak!.
  • Yazık, ne yazık!
  • Yazık. (Arapça)
  • Ne yazık.

hırrit

  • (Çoğulu: Harârit) Delil.
  • Hâzık.
  • Mâhir, maharetli.

hurd

  • (Hurdenî) Yiyecek, azık. (Farsça)

huvela'

  • Çocuk anasından doğduğunda beraber çıkan ince nâzik deri. (Onda yeşil ve kızıl hatlar olur.)

huzzak / huzzâk

  • (Tekili: Hâzık) İşinin ehli olanlar, ustalar, mütehassıslar. Hazâkatli kimseler.

ıdva'

  • Azık yapmak.

igtiyar

  • Faydalanma, istifâde etme.
  • Azık edinme.

ıkva'

  • Ev boşalmak.
  • Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

itad

  • Kazık çakma.

kafave

  • Sütten yapılan azık.

kalb-i hassas / kalb-i hassâs

  • Hassas, nazik ve duyarlı kalp.

kasisa

  • (Çoğulu: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve.
  • Bir ot.

kastar

  • (Çoğulu: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse.
  • Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.

kelb

  • (Çoğulu: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it.
  • Meşhur bir yıldız.
  • İki adım arasına koyarak dikilen kayış.
  • Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel.
  • Şiddet.
  • Hırs.

kesis

  • Hurma şarabı.
  • Darı bozası.
  • Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et.

kibar

  • İnce, nazik.

kibarane

  • Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. (Farsça)

kifaf

  • (Tekili: Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık.
  • Bir şeyin güzide ve hayırlısı.
  • (Keffe) Terazi kefeleri.

kıyate

  • Azık vermek.

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

kürrez

  • İki yaşına girmiş doğan kuşu.
  • Kötü ve hâzık kimse.

kut / kût / قوت

  • Gıda, azık.
  • Azık, yiyecek. (Arapça)

latif / latîf

  • Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip.
  • Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden.
  • Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen.
  • Çok lutf edici.
  • Derin, gizli.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından. Lütf ve ihsân edici, dâimâ güzel muâmelede bulunan.
  • Yumuşak, hoş, güzel, nâzik. Âdem oğlu aç gözünü, yeryüzüne kıl bir nazar, Gör bu latîf çiçekleri, hangi kuvvet yapar, bozar.
  • Gözle görülmeyen.

latife / lâtife

  • İnce duygu, hoş söz, nazik şaka.

lul

  • (Luli) Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. (Farsça)
  • Nâzik ve zarif. (Farsça)
  • Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın. (Farsça)

lüzk

  • (Lâzık) Yapışmak.
  • Ulaşmak varmak.

maa't-teessüf / مَعَ التَّأَسُّفْ

  • Ne yazık ki.

maa-t-teessüf

  • Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber.

maal-esef

  • Yazık ki. Maalesef.

maalesef / مع الأسف

  • Yazık ki.
  • Ne yazık ki. (Arapça)

maatteessüf / مع التأسف / مَعَ التَّأَسُّفْ

  • Ne yazık ki.
  • Üzülerek, yazık ki.
  • Ne yazık ki.
  • Ne yazık ki, üzülerek, maalesef. (Arapça)
  • Ne yazıkki.

maattessüf

  • Ne yazık ki.

maavin

  • (Tekili: Maunet) Yardımlar, muâvenetler.
  • Yol yiyecekleri. Azıklar.

macid

  • Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim.
  • Hoş. Nâzik meşreb.

maunet

  • Yardım. İmdat.
  • Azık. Yol yiyeceği.
  • Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti.
  • Huk: Masarif.

mazayık

  • (Tekili: Mazîk) Zor güç işler.
  • Sıkıntılı ve dar yerler.

medeni / medenî

  • Şehirli.
  • Medine'li.
  • Terbiyeli, kibar, nazik,
  • Medine'de nazil olan sûre veya âyet.
  • Topluluk hâlinde yardımlaşarak yaşayan, kibâr, nâzik, terbiyeli, görgülü kimse.
  • Medîne'de nâzil olan âyet-i kerîmeler ve sûreler.

mehdur

  • (Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş.

melda

  • Çok genç ve körpe vücud veya dal. İnce ve nâzik bedenli kız.

meled

  • Tazelik, körpelik, nâziklik, gençlik.

mih / mîh

  • Çivi, mıh. Kazık. (Farsça)

mismar

  • Ensiz çivi, mıh. Demir kazık.

mismar-ı ahenin / mismar-ı âhenin

  • Demir kazık.

mizac-ı nazik / mizac-ı nâzik

  • İnce yaradılış. Nâzik tabiat.

mizved

  • (Çoğulu: Mezâvid) Azık koyacak kab.

mühefhef

  • Nârin. İnce. Nâzik.
  • Narin, ince, nazik.

mühelhil

  • Lâtif ve nâzik söz söyleyen.
  • Bir şeyi lâtif ve zarif bir şekilde yapan.

muid / muîd

  • Yardımcı. Mubassır.
  • Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı.
  • Geri çevirtici.
  • Bir şeyi âdet edinmiş olan.
  • Tecrübeli. Hâzık.
  • Güçlü. Kuvvetli.
  • Arslan.
  • Gazâ ve cihad eden kimse.

mürefref / مُرَفْرَفْ

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.
  • Dalları sallanan nazik, lâtif ağaç gibi.
  • Grup grup / Nazik, ince.

mütelatıf

  • (Lütf. dan) Kibar ve nazik muamele yapan. Lütf ile muamele eden.

mütelattıf

  • (Lütf. dan) Yumuşak ve nazik davranan.

mütelattıfane

  • Naziklikle, incelikle. (Farsça)

müteşekkir

  • Şükreden, iyiliğe karşı nazikâne davranan.

mütezevvid

  • (Çoğulu: Mütezevvidîn) (Zâd. dan) Yanına azık veya erzak alan.

mütezevvidin / mütezevvidîn

  • (Tekili: Mütezevvid) Yanlarına azık, erzak alanlar.

na'me

  • Derinin nazik olması.
  • Hoş dirlikli olmak.

nabil

  • Ok yapan.
  • Üstad, hâzık kimse.
  • Irgaç.

nadd

  • Azık, rızık.

nahife

  • Zayıf, nazik, ince.

narin

  • İnce, zayıf, nazik. (Farsça)
  • İç oda. (Farsça)

nazeki / nazekî

  • Nâziklik, incelik.

nazen / nâzen

  • Nazik, ince.

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

nazif

  • Temiz, pâk, nazik.

nazik-beden / nâzik-beden

  • Vücudu, bedeni nâzik olan. (Farsça)

nazik-eda / nâzik-edâ

  • Nâzik tavırlı, kibar. (Farsça)

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nazik-güzin / nâzik-güzin

  • Çok nâzik. Seçkin, nâzik. (Farsça)

nazik-hulk / nâzik-hulk

  • Yaradılışı ve tabiatı nâzik olan.

nazik-ten / nâzik-ten

  • Nâzik vücudlu. (Farsça)

nazik-ter / nâzik-ter

  • Çok nâzik. (Farsça)

nazik-terin / nâzik-terin

  • En nâzik, daha nâzik. (Farsça)

nazikane / nâzikâne / نازكانه / نَازِكَانَه

  • Nazikçe.
  • Nazikçe.
  • Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice. (Farsça)
  • Kibarca, nazikçe. (Farsça)
  • Nâzik bir şekilde.

naziki / nâzikî

  • Nâziklik. Nezaket. (Farsça)

nazüki / nazükî

  • Nâziklik, incelik. (Farsça)

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

neva

  • Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. (Farsça)
  • Musikide bir makam ismi. (Farsça)
  • İntizamlı hâl. (Farsça)
  • Azık, zahire, rızık. (Farsça)

nevale / nevâle / نواله

  • Kısmet. (Arapça)
  • Azık. (Arapça)

nezaket / nezâket

  • Naziklik, incelik, zariflik. Kaba olmamak. Edeb, terbiye.
  • Naziklik, incelik, zariflik.

nobran

  • Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

ömr-ü nazenin / ömr-ü nazenîn

  • Lâtif ömür, nazik hayat.

rakik

  • İnce, nazik.

rakraka

  • Nâzik ve derisi yumuşak olan kadın.

rekaik

  • (Tekili: Rakik) İnce ve nâzik olan şeyler.

revzeke

  • (Çoğulu: Revâzik) Küçük kuzu ve oğlak.

rızk

  • Yiyecek içecek şey, azık, kut.
  • Allah'ın herkese nasip kıldığı nimet.

rüveyde

  • (Rüvide) İnce, hoş, nazik.
  • Bitmiş, neşvünema bulmuş.

ruzi / ruzî

  • Azık, rızık. Nasib, kısmet. (Farsça)
  • Gündüzle alâkalı. Gündüze âit. (Farsça)

sefn

  • Keser.
  • Timsah derisi gibi olan sert deri.
  • Yutmak.
  • Kazık.

şegaf

  • Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri.
  • Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık.
  • Bir nesneyi çevirip kaplamak.

seviş

  • Misafire yemek ve azık vermek.

sitem

  • Haksızlık, zulüm. (Farsça)
  • Nâzikâne çıkışma. (Farsça)
  • Eziyet, cefa. (Farsça)

süfre

  • Sofra, mâide.
  • (Çoğulu: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.

sühulet / sühûlet

  • Kolaylık. Kolaylık vasıtası.
  • Yavaşlık. Nâzik muamele.
  • Elverişli. Kullanışlı.
  • Paraca kolaylık.
  • Kolaylık, kolaylık aracı, yavaşlık, nazik muamele, elverişli, kullanışlı, paraca kolaylık.

tebessüm

  • Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.

tekavvüt

  • (Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.

telattuf

  • (Çoğulu: Telattufât) (Lutf. den) Lütuf ve nezaketle davranma. Nâzikâne muamelede bulunma.

telattufat / telattufât

  • (Tekili: Telattuf) Nâzikâne muameleler.

telatuf

  • (Çoğulu: Telâtufât) Nezaket ve lütufla hareket etme, nâzikâne muamelede bulunma.

terkik

  • İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma.
  • Tecvidde: Harfi ince okumak.
  • Bir kimseyi köle veya cariye etme.
  • Yumuşatma.
  • İnceltme.

tevtid

  • Kazık kakma.

tezevvüd

  • Azıklanma. Yanına yiyecek alma.

tu'm

  • (Tu'me) Azık, yiyinti, yiyecek şey.
  • Tad, çeşni.

tuam

  • (Tekili: Tu'me) Azıklar, yiyecek şeyler.
  • Çeşniler, tadlar.

turfe

  • (Çoğulu: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık.
  • Nimet.
  • Güzel yemek.
  • Zarif, iyi nesne.
  • Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye "etref" derler.

tuşe / tûşe / توشه

  • Azık. Ölmeyecek kadar yenecek şey. (Farsça)
  • Azık. (Farsça)

ucale

  • Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık.
  • Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.

ükl

  • (Ükül) Meyve, yiyecek, azık.
  • Zekâ.

ükül / اكل

  • Meyva. (Arapça)
  • Azık. (Arapça)
  • Zeka. (Arapça)

va

  • "Vah, yazık" meâlinde olup hayf, hasret, esef gibi kelimelerle birlikte söylenir. (Buna Arabçada "edât-ı nüdbe" denir.)Türkçede bunun yerine; vâh, vây, eyvâh edatları kullanılır. Bunlar bâzan şiddet ve te'yid için tekrar edilir.

va esefa / vâ esefâ

  • Vah, esefler olsun! Eyvah, çok yazık!
  • "Yazıklar olsun".

va esefa, va hasreta / vâ esefâ, vâ hasretâ

  • "Esefler olsun/yazıklar olsun" anlamında bir ifade.

va hasreta / vâ hasretâ

  • Vah vah! Ne yazık ki! (Teessür bildirir.)
  • Ne yazık ki.

vaesefa / vâesefa

  • Esefler olsun, yazık!

vah / vâh / واه

  • Vah, yazık. (Arapça)

vahayfa / vâhayfâ / واحيفا

  • Eyvah, yazık.
  • Yazıklar olsun, eyvahlar olsun, vah vah. (Arapça)

vaveyla / vâveylâ / واویلا

  • Çığlık, yaygara, feryat.
  • Eyvah, yazık gibi üzüntü ifadeleri.
  • Yazık, eyvahlar olsun. (Arapça)
  • Çığlık. (Arapça)
  • Vâveylâ düşmek: Çığlıklar atılmak. (Arapça)

veted / وتد

  • Çadır kazığı. Ağaç kazık. Demir mıh.
  • Edb: Aruzda üç harfden meydana gelen nazım.
  • Kazık. (Arapça)

veyl / وَيْلْ / ویل

  • Vay hâline, yazık, felâket, hüzün ve hüsran.
  • Cehennem'de bir çukur ismi veya Cehennem'in bir kapısına bu isim verilmiştir.
  • Vaid, tehdid makamında kullanılan azab kelimesidir.
  • Yazık.
  • Vay hâline, yazıklar olsun.
  • Bir kimse veya topluluğun işledikleri kötülükler sebebiyle karşılaşacakları azâbı, kötü hâlleri ve acınacak bir hâlde bulunduklarını ifâde eden bir söz.
  • Cehennem'de bir vâdinin adı.
  • Vay hâline, yazık!
  • Vay haline, yazık, hüzün ve hüsran. Cehennemde bir çukurun adı.
  • Yazık.
  • Yazık, yazıklar olsun, eyvahlar olsun. (Arapça)

yahni

  • Et yemeği, yahni. (Farsça)
  • Azık, zahire. (Farsça)
  • Pişmiş şey. (Farsça)

zad / zâd / زاد

  • Azık. Yolda yenecek veya içilecek gıda maddesi.
  • Azık.
  • Azık. (Arapça)

zad ü zahire / zâd ü zahîre

  • Azık ve yiyecek.

zad ve zahire / zad ve zahîre

  • Azık, yolda yenilecek ve içilecek şeyler.

zagafe

  • (Çoğulu: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek.
  • Geniş nesne.

zahire / zahîre / ذَخ۪يرَه

  • Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
  • İlerisi için saklanan yiyecek. Azık.
  • Ambardaki tahıl, azık.
  • Azık.

zarafet

  • Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.

zarif / zarîf / ظریف

  • Zarafetli. İnce ve nâzik tavırlı. Güzel. Şık. İnce nükteli.
  • İnce nükteli ve güzel tâbirlerle konuşan.
  • İnce, nazik, narin.
  • Zarafet sahibi, nazik, nüktedan. (Arapça)

zevad

  • Azıklar, yiyecekler.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR