LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Ayak ifadesini içeren 465 kelime bulundu...

a'sam

  • (Tekili: Usme) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.

ab-dest

  • Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve enseye meshetmektir. (Farsça)
  • Azarlama, paylama. (Farsça)

abdest

  • Namaz ve diğer bâzı ibâdetlerin yerine getirilebilmesi için yapılması lâzım gelen yüzü, dirseklerle berâber kolları yıkamak, başın dörtte birini mesh etmek ve topuklarla berâber ayakları yıkamaktan ibâret temizlik. Namazın dışındaki farzlardan biri.

abdest-hane

  • Ayak yolu, helâ. (Farsça)
  • Abdest alacak yer. (Farsça)

acibe-i hilkat

  • Her zaman yaratılan şekilden farklı olarak yaratılmış olan. (Meselâ: Normalinden çok fazla büyük cüsseli veya üç ayaklı olmak gibi)

afv

  • Ayakla basılmadık yer.
  • Malın iyisi, helâli ve fazlası.
  • Terketmek.
  • Mahvetmek.

ahfec

  • Ayakları eğri.

ahmas

  • (Çoğulu: Ehâmis) İnce belli.
  • Ayak altında yere değmeyen yer.

ahmas-ül kadem

  • Ayak tabanı.

ahnef

  • Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.

ahred

  • Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.

ahtapot

  • Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. (Fransızca)
  • Canlı yengece benzeyen bir çıban. (Fransızca)

ahu-pay

  • Ceylan ayaklı. Çevik, atik. (Farsça)
  • Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk. (Farsça)

akar

  • Köşk, yüksek bina.
  • Bâbil vilayetinde bir yer adı.
  • Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak.
  • Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi.

akdam / akdâm / اقدام

  • Kademler, ayaklar.
  • (Tekili: Kadem) Ayaklar, kademler.
  • Ayaklar. (Arapça)

akfer

  • Çok kısır, en kısır.
  • İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at

akifan

  • Uzun ayaklı karınca.
  • Araptan bir kabile adı.

akrebe

  • Dişi akrep.
  • Çevik ve zeki cariye.
  • Ayakkabı bağcığı.
  • Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.

aksat

  • Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan.

amile / âmile

  • (Çoğulu: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.

amiletan / âmiletân

  • İki ayak, çift bacak.

aserat

  • Sürçmeler, yanılmalar.
  • Ayak kayması.

asfad

  • (Tekili: Safed) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.

asre

  • (Çoğulu: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.

atban

  • Tek ayak üstüne sıçramak.
  • Davarın üç ayak üstüne yürümesi.

avamil

  • (Tekili: Amil) Sebepler.
  • Ayaklar.
  • Valiler. Hâkimler.
  • Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab.
  • Birgivi Hazretlerinin "Nahiv" ilmine dâir olan kitabının ismi.

ayn harfi

  • Kur'ân-ı kerîmde Ömer-ül-Fârûk'un radıyallahü anh namaz kıldırırken, ayakta okumayı bitirip, rükû'a eğildiği yeri gösteren işâret. Ayn harfi hep âyet-i kerîmelerin sonunda bulunmaktadır.

bahas

  • Deve tırnağı.
  • Ayak eti.
  • Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri.
  • Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.

bahayim / bahâyim / بهایم

  • (Tekili: Behaim) (Behime) Suriye'de bir sıradağ ismi.
  • Canavarlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar.
  • Dört ayaklı hayvanlar. (Arapça)

basarık

  • Çulha tezgâhının ayaklığı.
  • Piyano ayaklığı gibi çifte ayaklık.

başmak

  • Eskiden kullanılan bir çeşit ayakkabı.

bedel

  • (Çoğulu: Bedelât) Elde ve ayakta olan zahmet ve ağrı.
  • Karşılık. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey. İvaz.
  • Başkasının adına hacca giden.
  • Gr: Söz esnâsında bir şeyi sıfatı veya vasfı ile beraber söylersek ve fakat kasdımız o şeyin vasfı veya sıfatı değil de zâ

behaim

  • Dört ayaklı hayvanlar.
  • Suriye'de bir sıradağ.

behim

  • (Behime) Dört ayaklı hayvan.

behime-i en'am

  • Deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvanlar.

behrek

  • Yaralardan çıkan iltihap. (Farsça)
  • Çok çalışmaktan dolayı el ve ayak derilerinin sertleşmesi, nasırlaşması. (Farsça)

bel

  • Ökçe. Ayakkabı altının topuğa rastlayan yüksek kısmı. (Farsça)

belak

  • Ayakları alacalı at.

berhast

  • Ayaklanmış, kalkmış. (Farsça)

berkaa

  • Dört ayak üstüne durmak.

berpa / berpâ / برپا

  • Ayakta, ayak üzerinde, dik. (Farsça)
  • Ayakta. (Farsça)

bevani

  • Kaburga kemikleri.
  • Deve ayakları.

beyn

  • Arası, arasında, aralık. İki şeyin arası. İkisinin ortası. Firkat. Ayrılık.
  • Burnu ve ayakları uzun karga.

beyz

  • (Çoğulu: Büyuz) Yumurta.
  • Kuşun yumurtlaması.
  • Hayvanların bilhassa atın ayaklarında çıkan yumurta iriliğindeki şişler.

çaçele

  • Postal, ayakkabı, çarık, pabuç. (Farsça)

cahh

  • Ayakları uzun, yeşil çekirge.
  • Adamın beli bükülüp eğilmek.

cahid

  • Bildiği halde inkâr eden. Ayak direyen.

çal

  • Alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.

cariha

  • (Müe.) Yaralayan.
  • Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

çarpa / çârpâ / چارپا

  • Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar. (Farsça)
  • Dört ayaklı. (Farsça)

cazi

  • Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi.

çehar-pa / çehâr-pâ

  • Dört ayaklı hayvan. (Farsça)

celenza

  • Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.

cenab-ı kadir-i kayyum / cenâb-ı kadir-i kayyûm

  • Herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi olan ve herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan Allah.

cevarih

  • El, ayak gibi vücud azaları.

cevca'

  • Uzun ayaklı adam.

çığır

  • t. Yeni açılan patika yolu.
  • Ayak izi ile karlı yerde açılan yol.
  • Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol.
  • Çığın açtığı iz, yol.

çihilpa / çihilpâ / چهل پا

  • Kırkayak. (Farsça)

cilf

  • Boş küp.
  • Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı.
  • Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı.
  • Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun.
  • Her nesnenin parçası.
  • Hoyrat, kaba. Ayak takımından.

cilve-i kayyumiyet / cilve-i kayyûmiyet

  • Allah'ın her şeyi kendi varlığıyla ayakta tutmasının cilvesi.

cu'l

  • Ücret, mukabil, karşılık.
  • Ayak kirası.
  • Padişahın etbâından aldığı mal.

çuhadar

  • Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.

cuhdub

  • (Çoğulu: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge.

cüzare

  • Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

dabiret-üt tuyur / dâbiret-üt tuyur

  • Kuşların, ayakları arasındaki parmak.

dafn

  • Ayakla tekme vurmak ve atmak.

decucat

  • Ayakları kısacık dişi deve.

defif

  • Ağır ağır gitmek.
  • Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.

dehs

  • İçine ayak batan yumuşak yer.

denen

  • Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması.
  • Kolları çok kısa olmak.
  • Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.

dest ü pay / dest ü pây

  • El ve ayak.

doru at

  • Gövdesi kızıl, ayakları ve yelesi koyu renkli olan at.

dü-pa

  • İki ayaklı.

düztaban

  • Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler. (Türkçe)

ecza-yı asliye / eczâ-yı asliye

  • Asıl parçalar; vücuttaki el, ayak, göz gibi.

eftel

  • (Çoğulu: Fütul) Ön ayaklarının arası geniş olan at.

efzar

  • Ayakkabı, kundura. (Farsça)
  • Gemi yelkeni. (Farsça)
  • Yemeklere koku ve tad vermesi için konulan baharat. (Farsça)
  • San'atkârların kullandıkları san'at âletleri. (Farsça)

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ehl-i kıyam

  • Ayaklananlar, ihtilal girişiminde bulunanlar, isyan edenler.

ercal

  • (Tekili: Ricl) Ayaklar.

ercel

  • Büyük ayaklı kişi.
  • Ayakları siğilli olan at.

ercül

  • (Tekili: Ricl) Ricller, ayaklar.

ermel

  • (Çoğulu: Erâmil) Ayakları siyah olan koyun.
  • Kadını olmayan erkek.

esabi-ül kadem

  • Ayak parmakları.

est

  • Ayakları uzun olan.

evbaş / evbâş / اوباش

  • Ayak takımı, külhanbeyler. (Arapça)

evbaşan

  • (Tekili: Evbaş) Aşağılık kimseler, âdi kişiler, alçak ve rezil insanlar. Ayak takımları.

evkaf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen

evkaş

  • Ayak takımı. Terbiyesiz, ahlaksız, adi ve alçak kimse.

evşab

  • Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.

evşaz

  • Yardımcılar, tarafdarlar. Aşağılık ve ayak takımı olan kişiler.
  • Vücuttaki mafsallar, oynak yerler.

feha

  • Horultulu uyku.
  • Şişman kadın.
  • Ayaklarda olan gevşeklik.

ferşeha

  • İki ayak arasını açmak.

forsa

  • Buharlı gemilerin icadından evvel yelkenli gemilerde kürek çekmeğe mahkum harp esirleri. Bunlar, kaçmamaları için birer ayakları güvertelere çakılı bulunurlardı. Ayaklarından bağlı olmaları münasebetiyle bunlara payzen namı da verilirdi. Bununla birlikte payzen tabiri, daha çok cürüm ve cinayet erba

füşürde-kadem

  • Ayak direyen, inad eden, ısrar eden. (Farsça)

gam / gâm / گام

  • Köy, karye. (Farsça)
  • Hatve, adım. (Farsça)
  • Ayak, kadem. (Farsça)
  • Adım. (Farsça)
  • Ayak. (Farsça)

gamc

  • Suyu sora sora içmek.
  • Deve yavrusunun anasının karnı ve ayaklarının altına gelmesi.

gasl

  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.

gull

  • Kelepçe. Suçlunun boynuna veya ayaklarına takılan zincir, pranga.

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

gulüvv-i amm / gulüvv-i âmm

  • Genel ayaklanma, umumi isyan.

habhab

  • Takunye.
  • Canbaz ayaklığı.

hacelan

  • Ayağında köstek olan kişinin yürümesi.
  • Bir ayak üstüne yürümek.

hacevca'

  • Uzun ayaklı adam.
  • Uzun adam.

hacil

  • Ayaklarından üç tanesi beyaz olan at.

hacla'

  • Ayakları beyaz olan koyun.

hafa'

  • Yalın ayak yürümek.

hafelleh

  • Ayaklarının uç kısmı birbirine yakın olup, ökçeleri uzak olan.

haffaf

  • Ayakkabı, terlik vb. gibi şeyler yapan ve satan. Kavaf.

hafi / hâfî / حافى

  • Yalın ayak yürüyen veya koşan.
  • Çok ikram eden insan. İnsanı güler yüzle karşılayan.
  • Yalınayak koşan. (Arapça)

hafif necaset / hafif necâset

  • Eti yenen dört ayaklı hayvanların bevli (idrarı) ve eti yenmeyen kuşların pisliği.

hafiyen

  • İkram ederek.
  • Yalınayak olarak.

hal-i ihtilal / hâl-i ihtilâl

  • Ayaklanma durumu, karışıklık hâli.

hala' / halâ'

  • Boş, hâli.
  • Ayak yolu, abdesthane.
  • Devenin çökmesi.

halaca

  • Ayak yolu, abdesthane. (Farsça)

halahil

  • (Tekili: Halhal) Arap kadınlarının süs olarak ayak bileklerine taktıkları halkalar. Bunlar altun veya gümüşten yapılır.

halhal / خلخال

  • Eskiden kadınların süs için ayaklarının topuklariyle baldırları arasına yani ayak bileklerine taktıkları altundan veya gümüşten yapılmış halka. Ayak bileziği.
  • Kadınların ayak bileklerine taktıkları altın veya gümüş halka, ayak bileziği.
  • Ayak bileziği, halhal. (Arapça)

hanef

  • İstikamet, doğruluk.
  • Ayak eğriliği.
  • Eğrilik, udûl.

harca'

  • Ayakları beline varana kadar beyaz olan koyun.

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

hatve

  • (Hutve) Adım. Bir adım atışta iki ayak arasındaki mesafe. Bir adım atmak.

havrem

  • Ayak ovup kir gidermekte kullanılan, kırmızı renkli delikli taş.

hayat-ı ihtilal / hayat-ı ihtilâl

  • Karışıklığın, ayaklanmanın hayatı ve sebebi.

hayfane

  • (Çoğulu: Hayfân) Alacalı çekirge.
  • Ayakları uzun olan at.

hayy u kayyum / hayy u kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum / hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-ı kayyum-u ezeli / hayy-ı kayyûm-u ezelî

  • Varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah.

hayy-u kayyum / hayy-u kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi ayakta tutup varlığını devam ettiren Allah.

hebenka

  • Ayak parmaklarını dikip ökçesi üzerine oturmak.

hefevat

  • (Tekili: Hefve) Yanlışlıklar, yanılmalar.
  • Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar.

hefvan

  • Yanılma, yanlışlık.
  • Süratle gitme, hızla gitme.
  • Ayak kayıp sürçme.

hefve

  • (Çoğulu: Hefevât) Sürçme, ayak kayması.
  • Mc: Hata, yanılma. Zelle.

hem-pa

  • Ayakdaş. Arkadaş. Yoldaş. (Farsça)

hezarpa / hezârpâ / هزارپا

  • Çok ayaklı, bin ayaklı. (Farsça)
  • Kırkayak. (Farsça)
  • Kırkayak. (Farsça)

hicri şemsi takvim / hicrî şemsî takvim

  • Resûlullah efendimizin Medîne'ye hicreti esnâsında Kubâ köyüne ayak bastığı Rebî'ul-evvel ayının sekizinci Pazartesi gününe rastlayan mîlâdî Eylül ayının yirminci gününü başlangıç ve güneş yılını esas alan takvim.

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

hıfy

  • Yalın ayak yürümek.

hilallemek / hilâllemek

  • Abdest alırken, el ve ayak parmakları ile sakalın ve kadınlarda sık saçların arasına ıslak parmaklarını sokarak hareket ettirmek.

hımare

  • (Çoğulu: Hamâyir) Ayak üstü.
  • Havuzun etrafına koydukları taş.
  • Avcıların av vurmak için çevrelerine ev gibi dizdikleri taşlar.

hırseme

  • Ayakkabının başı.

hiza

  • Bir şeyin karşısı, mukabili. Bir doğru çizginin devamı ile hâsıl olan cihet, düzlük, sıra.
  • Devenin ve atın ayakları altında yere bastığı yerler.
  • Nalin.
  • Taraf.

hubul

  • El ve ayak kesmek.

huff

  • Abdest alınırken üzerine meshedilebilen mest vs. gibi ayakkabı.
  • Deve tabanı isimli bir nebat.

hufve

  • Yalın ayak olmak.

huruc / hurûc / خروج

  • Çıkma. Dışarı çıkma, çıkış.
  • Ayaklanma, isyan etmek.
  • Çıkış. (Arapça)
  • Ayaklanma. (Arapça)

hutve

  • Adım atıldığı zaman iki ayak arasındaki mesafe.
  • İz.

i'sar

  • Sürçtürmek, ayak kaydırmak.
  • Zemmetmek, kötülemek.

i'tikal

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma.
  • Devenin dizini büküp bağlama.
  • Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma.

ifhac

  • Davarın ayaklarını ayırıp sağmak.

ihtifa'

  • Çıplak ayakla yürüme.

ihtilal / ihtilâl / اِخْتِلَالْ

  • (Çoğulu: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık.
  • Şerre çalışmak, düzensizlik.
  • Ayaklanma, karışıklık.
  • Ayaklanma, kargaşalık.
  • Karışıklık, ayaklanma.

ihtilalat / ihtilâlât

  • (Tekili: İhtilâl) Ayaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.
  • İhtilâller, ayaklanmalar.

ihza'

  • Ganimetten pay ayırma.
  • Ayakkabı giydirme.

ikal

  • Ayak bağı, ayak köstegi.
  • Bağ, bend.
  • Bağ.
  • Ayak bağı.

ikna'

  • Kanaat vermek. Râzı etmek. Râzı edilmek. İnandırmak. İnandırılmak.
  • Ayakta iki tarafa bakmadan durmak.

ikrah-ı nakıs / ikrah-ı nâkıs

  • Huk: Dayak ve hapis gibi keder ve elemi gerektiren şeylerden meydana gelen mecburiyet.

inad / inâd

  • Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
  • Ayak direme, inat.

inkar / inkâr

  • Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme.
  • Yapmadım deme ve ayak direme.
  • Reddetme.

inkılab ale-l a'kıb / inkılâb ale-l a'kıb

  • Ökçeler üzerine dönmek demektir ki, asker yürüyüşünde olduğu gibi, tam sağdan veya soldan geri dönmektir. İki ökçeyi birden yerinde çevirmek suretiyle inkılâb ale-l a'kıb, ayakları çaprazlaştırdığından yürümeyi imkânsız bırakır. Kur'an'da bu tâbir ya harbde firardan kinaye veya dinde irtidaddan meca

intihaz

  • Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak.
  • Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek.

isbat

  • Bir hastalığın devamlı olması, müzmin oluşu, ayak kaydırma.

ıskaça

  • Gemi direğinin ayaklığı.

iskarpin

  • Konçsuz veya yarım konçlu zarif ayakkabı. Alafranga hafif kundura. (Fransızca)

ıslihmam

  • Ayak üstüne durmak.

ism-i hayy ve kayyum / ism-i hayy ve kayyûm

  • Gerçek hayat sahibi olan, her canlıya hayat veren, her şeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah'ın ismi.

ism-i kayyum / ism-i kayyûm

  • Allah'ın herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tuttuğunu ifade eden ismi.

ısnan

  • Israr etme, inat etme, ayak direme.
  • Gücenme, darılma.
  • Gururlanma, kibirlenme.

isr

  • Alâmet. Nişane.
  • Ayak izi.
  • Yol. Meslek.
  • Başlamak ve azimet etmek.

ısrar

  • Ayak direme.

işsa

  • (Teşsi') Ayakkabısına tasma takma, kayış geçirme.

istade

  • Ayakta durmuş. (Farsça)

istiare-i musarraha

  • (Açık istiare) Teşbihin iki temel unsurundan yalnız kendisine benzetilen ile yapılan istiare.Meselâ: Büyük âlimlere; ayaklı kütüphane veya yaşlı kimselere hayatının son baharında denilmesi gibi.

ıstıham

  • Ayak üstüne dikili durmak.

istikdam

  • Önde bulunma, öne geçme.
  • Çok ayaklı olma. Ayaklarının adedi fazla olma.

isyan / isyân

  • İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.
  • Ayaklanma, başkaldırma.

isyan eden

  • Başkaldıran, ayaklanan.

itka' / itkâ'

  • Koltuk altına yastık veya dayak koyma. Dayanacak bir şey kullanma.
  • Yaslanma.

ızlak-ı akdam / ızlak-ı akdâm

  • Ayakların sürçüp kayması.

jerfin

  • Kapı sürmesi. Kapının ardına konulan dayak. (Farsça)

ka'b

  • Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği.
  • Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük.
  • Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

kadem / قدم / قَدَمْ

  • Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın.
  • Uğur.
  • Adım, ayak.
  • Ayak, adım.
  • Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü.
  • Uğur.
  • Ayak, adım.
  • Adım. (Arapça)
  • Ayak. (Arapça)
  • Ayak.

kadem-bus

  • Ayak öpen. (Farsça)

kadem-i mübarek

  • Mübarek ayak.

kadem-nihade-i saha-i vücut / kadem-nihâde-i saha-i vücut

  • Varlık âlemine ayak basma.

kademi / kademî

  • Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.

kademiyye

  • Ayak bastı parası.
  • Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.

kademnih

  • Ayak basıcı. (Farsça)

kademnihade

  • Gelmiş, ayak basmış olan. (Farsça)

kadim

  • (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan.
  • Azanın mukaddemesi olan insanın başı.

kadir-i kayyum / kadîr-i kayyûm

  • Sonsuz kudret sahibi olan, herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah.

kàdir-i kayyum / kàdir-i kayyûm

  • Ezelden ebede kadar bütün varlıkları ayakta tutan sonsuz kudret sahibi, Allah.

kaf'a

  • Yumuşak kuru ot.
  • Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.

kafs

  • Sıçramak.
  • Hafiflik.
  • Sevinç, neşat.
  • Hayvanın ayaklarını bağlamak.

kaide

  • Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık.
  • Dip taraf.
  • Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus.
  • Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri.
  • Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.
  • Esas, temel.
  • Usul, nizam, kural.
  • Taban.
  • Ayaklık.
  • Yaprakların köke birleştiği yer.

kaim / kâim / قائم

  • Ayakta duran. Mevcut. Baki.
  • Vaktini ibadetle geçiren.
  • Ayakta duran.
  • Ayakta duran, var olan.
  • Ayakta olan, uyanık olan, namaz kılan.
  • Ayakta. (Arapça)
  • Yerine geçen. (Arapça)
  • Dik. (Arapça)
  • Kâim olmak: Yerine geçmek. (Arapça)

kaim değildir

  • Ayakta durması mümkün değildir.

kaim olan

  • Ayakta kalan.

kaime

  • Ayakta sağlam duran, esaslı.

kaimen

  • Ayakta durarak. Yıkılmamış.
  • Canlı olarak.

kalavra

  • Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.

kalus

  • (Çoğulu: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve.
  • Yüksek.
  • Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.

kamet / kâmet

  • Kalkmak, ayakta durmak; farz namazlardan önce okunması sünnet olan ve ezana benzeyen sözler.

kanun-u kayyumiyet / kanun-u kayyûmiyet

  • Allah'ın yarattıklarının varlıklarını ayakta tutup devam ettirme kanunu.

kararet

  • Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun.
  • Düz yuvarlak yer.

karenba

  • Ayakları uzun bir böcek.

kariye

  • (Çoğulu: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş.
  • Süngü demirinin keskin yeri.
  • Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

karun

  • İki şeyi bir araya getiren.
  • Tez terleyen hayvan.
  • Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan.
  • İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

kasat

  • Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.

kasta'

  • Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.

kavaf

  • Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan.

kavayim

  • Davarın ayakları.
  • Evin direkleri.

kavim

  • Doğru, dik, ayakta.
  • Dürüst.
  • İsabetli.
  • Boyu düzgün ve güzel.

kavme

  • Namaz kılarken rükûdan kalkıp uzuvlar hareketten kesildikten sonra en az bir kerre sübhânallah diyecek kadar ayakta durmak.

kaynan

  • At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.

kayyum / kayyûm

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren.
  • Herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Allah.

kayyum-u baki / kayyûm-u bâkî

  • Devamlı hayat sahibi olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kayyum-u sermedi / kayyûm-u sermedî

  • Varlığı sürekli olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kayyum-u zülcelal / kayyûm-u zülcelâl

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve yücelik sahibi Allah.

kayyumiyet / kayyûmiyet

  • Allah'ın daimî mevcudiyeti ve herşeyi her an ayakta tutması.
  • Allah'ın bütün herşeyi ayakta tutması, varlığını devam ettirmesi.

kebkeb

  • Ayak patırtısı. (Farsça)

kefş / كفش

  • Ayakkabı. (Farsça)

kele'

  • Ayakta olan yarıklar.
  • Kir.

kenef

  • (Çoğulu: Eknâf) Yön, taraf.
  • Sığınılacak yer. Korunulacak mekân.
  • Tuvâlet, helâ, ayakyolu.

kenif

  • (Çoğulu: Künüf) Hıfzedici, koruyan.
  • Örtücü.
  • Kalkan.
  • Deve ağılı.
  • Ayakyolu, tuvalet.

kerbele

  • Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek.
  • Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.

kes'

  • El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak.
  • İttibâ etmek, tâbi olmak.
  • Yemen'de bir kabile adı.

keysan

  • Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak.
  • Özür, mâzeret.

kıbal

  • (Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme.
  • Pabucun ayak üstüne gelen yeri.

kıvamı / kıvâmı

  • Ayakta tutanı, gelişip yayılmasını sağlayanı.

kıyam / kıyâm / قيام / قِيَامْ

  • Bk. kıyâm
  • Kıyam etmek: Başkaldırmak, isyan etmek, ayaklanmak.
  • Kalkma, ayakta durma, ayağa kalkma.
  • Namazın ayakta kılınan kısmı.
  • Bir işe kalkışma.
  • Karşı koyma, ayaklanma.
  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri
  • Ayaklanma.
  • Ayakta durmak. Namazın içindeki farzlardan birisi.
  • Ayakta durma, ayaklanma.
  • Kalkma. (Arapça)
  • Ayaklanma. (Arapça)
  • Ayakta (varlıkta) durma.

kıyam-ı avam / kıyâm-ı avâm / قِيَامِ عَوَامْ

  • Halk ayaklanması.
  • Sıradan halkın ayaklanması.

kıyas-ı hadi-i müşebbit / kıyas-ı hâdi-i müşebbit

  • Aldatıcı ve ayak kaydırıcı kıyas.

kudum / kudûm

  • Uzak ve uzun bir yoldan gelmek.
  • Ayak basmak.
  • İleri geçmek. İlerilik.
  • Uzak bir yerden, uzun bir yoldan gelme.
  • Ayak basma.Teşrif etme.
  • Uzaktan gelme, ayak basma.

kuffaz

  • Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası.
  • Eldiven.

künde

  • Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. (Farsça)
  • Kalın ve yüksek ağaç. (Farsça)

kunut

  • Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek.
  • Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.

kuvam

  • Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

la kayyume illallah / lâ kayyûme illâllah

  • Allahtan başka varlıkları ayakta tutan ve onlara bekâ veren yoktur.

lalek

  • (Lâlekâ) Taç. (Farsça)
  • Papuç, ayakkabı. (Farsça)
  • Horoz ibiği. (Farsça)

lecac

  • (Lecâcet) Çekişme, inad etme, ayak direme (düşmanlıkta). Taannüd.

lecc

  • Dar şey.
  • Düşmanlıkta ve husumette inad edip ayak direme.

leccac

  • İnatçılık. Muannidlik.
  • İnatçı, inad edip ayak direten. Muannid.

lekedkub

  • Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen. (Farsça)

lesa

  • Islak ayakla bir şeye basmak.
  • Yaş olmak, ıslanmak.

let

  • Dayak, kötek. (Farsça)
  • Dövme, vurma. (Farsça)
  • şiddetle çarpma. (Farsça)

lethurde

  • Dayak yemiş, dövülmüş, kötek yemiş. (Farsça)

lett

  • Bağlama.
  • Karıştırma.
  • Vurma, dövme, dayak atma.
  • Yanaşma, yaklaşma.

makam-ı ibrahim

  • Kâbe'de bulunan ve Hz. İbrahim'in ayak izi olduğu söylenen taş.

mal

  • "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen) (Farsça)

medhaza

  • (Çoğulu: Medâhız) Ayak kayacak yer.

memşa

  • (Meşy. den) Ayak yolu. Üzerine basıp yürüdükleri yer.

menkel

  • Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.

merdane

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)

merkuz

  • Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş.
  • Ayakla tepilmiş.

mesh

  • Mest denilen ayakkabıyı abdestle giydikten sonra, abdest bozulup, yeniden alırken, ayakları yıkamayıp elleri ıslatarak, sağ elin yaş beş parmağını sağ mest, sol elinkini de sol mest üzerine boylu boyunca yapıştırıp ayak parmakları ucundan bacağa do ğru çekme.
  • Bir uzva veya sargıya ıs

meşkul

  • Ön ayaklarıyla arka ayağının birisi bileklerine varana kadar beyaz olan at.

mest

  • Abdest alırken ayağın yıkanması farz olan yerini yâni topuklarla birlikte ayakları örten deriden yapılmış su geçirmez ayakkabı.
  • Ayakkabı.
  • Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında "mest olmak" şeklinde kullanılır.
  • Ayakkabı, hazla kendinden geçen.

metalib-i seb'a / metâlib-i seb'a

  • Yedi istek; 31 Mart Hâdisesinde ayaklananların yedi isteği.

mevati

  • (Tekili: Mevti) Ayak basılan yerler.

mevkıf

  • Durak. Durulacak yer. Ayakta duracak yer. İstasyon.

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

mezalik

  • (Tekili: Mezlaka) Kaygan yerler. Ayak kayacak yerler.

mezillet

  • Yanlışlığa sebeb olacak şey.
  • Ayak kayacak yer.

mezlaka

  • Ayak kayacak yer. Kaypak yer.
  • Mc: Yanlışlığa düşmeye sebeb olan hal.

mı'la

  • Çulhaların çukur içinde ayak ile basıp oynadıkları nesne.

mikdam

  • (Çoğulu: Makadim) Çok ayaklı.
  • Kıdemli.
  • Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.

miş'al

  • (Çoğulu: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.

mishab

  • (Çoğulu: Mesâhib) Sacayak.

mu'kıb

  • Ökçeli ayakkabı.

mu'tekil

  • Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına çekip alan.
  • Devenin dizini büküp bağlıyan.
  • Güreşte rakibini sarmaya getirip yıkan.

muanede

  • (Anud. dan) İnad etme, ayak direme.

mübagi / mübagî

  • İsyan etme. Ayaklanma. Bâgi olma.

müddei / müddeî

  • İddia eden. İddiacı. Davacı.
  • Bir hükümde ayak direyen. Hak olduğunu veya herhangi hakkın zayi olduğunu dâvâ eden.
  • İnatçı, muannid.

muharrik

  • Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran.

mukim / mukîm

  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

mülessen

  • Dil gibi uzun ve yumuşak olan ayak veya ayakkabı.

munis / mûnis

  • Canayakın, dost.
  • Canayakın, sevimli.

müntesıb

  • Bekleyen. Muntazır kimse.
  • Ayak üstüne dikilip duran.

müşebbıt

  • Ayak kaydıran, tehlikeye atan.

musırr

  • Direnen. Ayak direyen. Vaz geçmeyen. Sebat eden. Sözünden dönmeyen.

musırrane / musırrâne

  • Israr ve inatla, ayak direyerek. (Farsça)

müşşat

  • (Tekili: Mâşi) Ayak üstü yürüyen insan ve hayvan.

müşt

  • (Çoğulu: Emşât) Taramak.
  • Ayak üstündeki ufak kemikler. (Ayak tarağı derler.)

muşt-ül kadem

  • Ayak tarağı.

müstakdim

  • (Kıdem. den) İleride ve önde bulunan. İstikdam eden.
  • (Kadem. den) Çok ayaklı olan.

müstenfir

  • Ayaklandırma. Ürkme, kaçma.

müsterah

  • (Rahat. dan) Dinlenme yeri. Rahat edecek yer.
  • Abdesthane, ayakyolu, helâ.

müsul

  • Hürmet ve saygıdan dolayı ayakta durma.

müteannid

  • İnad eden, ayak direyen, inatçı.

mütenassıb

  • Dikilen. Ayakta dikilip duran.

mütesallika

  • Papağan gibi ayakları çengelli olan kuşlar.

muzayaka

  • (Bak: Müzayaka)

müzill

  • (Zelle. den) Yanlış iş gördüren, hata işleten, ayak kaydırıcı.

na'l

  • Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir.
  • Oturulacak yerlerin en aşağısı.

na'l-tıraş

  • Ağaç ayakkabı yapan kimse. (Farsça)
  • Nalıncı. (Farsça)

na'leyn

  • Bir çift ayakkabı.
  • Bir çift nalın.

na'lin

  • Altı deri, üstü açık ve tasmalı ayakkabı.

nakile

  • (Çoğulu: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama.

nakş-ı kadem

  • Ayak izi.

nakş-i kadem-i nebi / nakş-i kadem-i nebî

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem mübârek ayaklarının taş üzerindeki izi.

nalçe

  • Küçük nal.
  • Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları.

neam

  • "Evet, olur" mânâsında cevap edâtıdır.
  • Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir.
  • At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.

necl

  • (Çoğulu: Encâl) Oğul, evlât, çocuk.
  • Kuşak, nesil, sülâle.
  • Atmak.
  • Ayak ucuyla vurmak.
  • İstihrac etmek, meydana çıkarmak.
  • Yerden çıkan su.

nekad

  • (Çoğulu: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun.
  • Büyümesi geç olan çocuk.
  • Ağızda dişler çürüyüp ufanmak.
  • Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.

nekib

  • Deve, at ve eşek ayaklarının dâiresi.

nial

  • (Tekili: Na'l) Ayakkabılar, pabuçlar.
  • Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.

nıkris

  • (Nıkrîs) (Çoğulu: Nekaris) Ayak ağrısı.

nu'man

  • (Tekili: Niam) Dört ayaklı hayvanlar.
  • Kan.
  • İmam-ı Azam Hazretlerinin adı.
  • Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.

organ

  • t. Uzuv. Canlılarda belli bir vazifeyi yapmak için bir arada yaratılmış nesiclerin teşkil ettiği vücud parçası. (El, ayak, baş, göz.. gibi)
  • Bir fikre, bir gayeye hizmet için çalışan.
  • Âlet.

pa / pâ / پا

  • Ayak. (Farsça)
  • Takat, mukavemet. (Farsça)
  • İz. (Farsça)
  • Ayak.
  • Ayak. (Farsça)

pa-bend / pâ-bend

  • Ayak bağı. Köstek. Ayağa vurulan zincir.
  • Engel, mâni.

pa-bürehne / pâ-bürehne

  • Yalın ayak. (Farsça)

pa-bus / pâ-bus

  • Ayak öpen. (Farsça)

pa-çe

  • Küçük ayak. Pantolon, şalvar gibi şeylerin dizden aşağı olan kısmı. Paça. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağı. (Farsça)
  • Koyun, keçi ve sığır ayağından yapılan yemek. (Farsça)

pa-çile

  • Karda yürüyüp yol açmak gayesiyle ayağa giyilen bir çeşit ayakkabı. (Farsça)

pa-dam

  • (Ayaktan yakalayan) Kuş tuzağı. (Farsça)

pa-hast

  • Ayak altında kalmış, çiğnenmiş olan. (Farsça)

pa-mal

  • Ayak altında kalmış, çiğnenmiş., (Farsça)

pa-mal-i adüv

  • Düşmanların ayakları altında çiğnenmiş.

pa-nihade

  • Ayak koymuş, ayak basmış. Gelmiş, ulaşmış, vâsıl olmuş. (Farsça)
  • Doğmuş, tevellüd etmiş. (Farsça)

pa-puş

  • Ayak örten. Ayakkabı, pabuç. (Farsça)

pa-renc

  • Ayak teri. Ücret. (Farsça)

pa-sitade

  • Ayakta duran. Kaim. (Farsça)

pabend / pâbend / پابند

  • Ayak bağı. (Farsça)

paberca / pâbercâ / پابرجا

  • Yerinde, duran, ayakta duran. (Farsça)

pabirehne / pâbirehne / پابرهنه

  • Yalınayak. (Farsça)

pabuç

  • Ayakkabı.

pabusi / pâbûsî / پابوسى

  • Ayak öpme. (Farsça)

padaşan / padaşân

  • (Tekili: Padaş) Arkadaşlar, ayakdaşlar. (Farsça)
  • Mükâfatlar. (Farsça)

paderpa

  • (Pâ-der-pâ) : Ayak ayağa. Yanyana. (Farsça)

paldüm

  • Hayvanın semerinin ileri geri kaymaması için arka ayaklarının kaba etleri üzerinden geçirilen kayış. (Farsça)

pamal / pâmâl / پامال

  • Ezilmek, çiğnenmek. (Farsça)
  • Pâmâl olmak: Ezilmek, çiğnenmek, ayaklar altında kalmak. (Farsça)

parir

  • Dayak, destek, direk. (Farsça)

pay / pây / پای

  • Ayak. (Farsça)
  • Dip. (Farsça)

pay-efzar

  • Ayakkabı. (Farsça)

pay-endaz

  • Ayak atan, ayak atmış. (Farsça)
  • Büyük kişilerin geçecek olduğu yerlere serilen halı gibi şeyler. (Farsça)
  • Duvar ve möbleleri kaplamada kullanılan bir cins kumaş. (Farsça)

paybend / pâybend / پایبند

  • Ayakbağı. (Farsça)
  • Mani, engel. (Farsça)
  • Köstek. (Farsça)
  • Ayak bağı. (Farsça)
  • Engel. (Farsça)

paybusi / pâybûsî / پایبوسى

  • Ayak öpme. (Farsça)

payende

  • (Çoğulu: Payendegân) Payanda, destek, dayak. (Farsça)
  • Duran, sürekli. (Farsça)

payimal / pâyimâl

  • Çiğnenmiş, ayak altına alınmış.
  • Ayak altında kalmış.

payimal eden / pâyimâl eden

  • Ayak altına alan, mahveden.

payimal olmasın / pâyimal olmasın

  • Ayaklar altına alınmasın, çiğnenmesin.

paykub

  • Ayak vuran. (Farsça)
  • Mc: Rakseden, köçek. (Farsça)

paymal

  • (Pâyimal) Ayak altında kalmış, mahvolmuş, telef olmuş, sürünmüş. (Farsça)

paymüzd

  • Bahşiş, ayak teri. (Farsça)

payzar

  • Ayakkabı, pabuç. (Farsça)

payzede

  • Çiğnenmiş, ayak altında kalmış. (Farsça)

pazir

  • Destek, payanda, dayak.

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

pencpay

  • Beş ayaklı. Yengeç. (Farsça)

peysiper

  • Çiğnenmiş, ayak altında kalmış. (Farsça)

pineduz

  • Yamacı.
  • Ayakkabı tamircisi, eskici.

pişdar

  • Öncü. Harpte ileriden düşmana gönderilen askerler. (Farsça)
  • Önde giden. Önayak olan. (Farsça)
  • San'at, meslek. (Farsça)
  • Kumandan. (Farsça)
  • Mc: Yüzsüz. Yüzsüzlükle iş beceren. (Farsça)

pranga

  • İng. Eskiden ağır cezalı mahkûmların ayaklarına takılan kalın zincir.
  • Halkalarıyla beraber iki okka yüz dirhem ağırlığındaki demire verilen addır.
  • Umumi hapishanelerde, hapishanenin iç nizamını bozan ve taşkınlık gösteren mahkûmların ayaklarına da pranga vurulurdu.

pür-paye

  • Kırkayak. (Farsça)

püşt-pa

  • Ayak tabanı. (Farsça)

refs

  • Ayakla vurmak.

rehs

  • Bir şeyi ayakla çiğniyerek ezme.

rekz

  • Harıl harıl ayak ile tepmek. Hayvana tekme ile vurmak. Kakıvermek.
  • Kaçmak. Seğirtmek, koşmak.
  • Hicret. Gaza.

remla'

  • Ayakları siyah, diğer tarafları beyaz olan dişi koyun.

resag

  • Devenin ayaklarında olan gevşeklik.

resiyy

  • Hayır veya şerde musırrâne direnen.
  • Çatıyı ayakta tutan direk.

ricl

  • Ayak, kadem.

rifas

  • Ayakla vurmak, tepmek.

rikbe

  • (Çoğulu: Rikeb-Rekebât) Diz. (Diz, insanın ayaklarında olur; dört ayaklının ön ayaklarında olur.)

rubuz

  • Koyun, sığır, at, katır ve köpeğin ayaklarını büküp yatması. (Yattıkları yere "merbaz" derler)

rüku' / rükû'

  • Namazın içindeki farzlarından biri. Namazda kıyamdan (ayakta durduktan sonra) elleri dizlere koyup eğilme.

rusg-ül kadem

  • Ayak bileği.

şacir

  • Ayak altında ızdırap çekmek.

şafe

  • Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban.

safeviler devleti

  • (1499-1737) Safeviler adında bir hanedana mensub olan Şah İsmail'in kurduğu bir devlettir. İran'da kurulmuş olan bu devlet şii idi. Osmanlılarla münasebetleri iyi değildi. Çaldıran'da 1514'de Yavuz Sultan Selim tarafından büyük bir mağlubiyete uğratıldılar. Nihayet 1737'de bir ayaklanma neticesinde

şagrabiyye

  • (Çoğulu: Şegârib) Ayak bağlamak.

şagzebiyye

  • (Çoğulu: Şegâzib) Ayak bağlamak.

şah

  • Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. (Farsça)
  • Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. (Farsça)
  • Asıl. (Farsça)
  • Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması. (Farsça)

sahib-huruc

  • Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse. (Farsça)

sahib-i huruc / sâhib-i huruc

  • İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. (Farsça)
  • Büyük kahraman. (Farsça)
  • Şarktan zuhuru beklenen mehdi. (Farsça)

sahib-zuhur

  • Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.

şahide

  • (Müe.) Kadın şâhid. (Farsça)
  • Mezar taşı. (Farsça)
  • Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. (Farsça)
  • Dilber, güzel. (Farsça)

sahire

  • Yer yüzü, arz.
  • Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza.
  • Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl.
  • Cehennem.

salibe

  • Ayakları yarık olan kadın.

sani-i hayy-ı kayyum / sâni-i hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratıp ayakta tutan Allah.

şap

  • (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim.
  • Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.

se-pa

  • Üç ayaklı. Sehpâ. (Farsça)

şecaat-i maddiye

  • Maddî kahramanlık, yiğitlik (Maddî bakımdan ilerlerken ifrat ve tefritten uzak olan orta ve doğru hâli ayakta tutma).

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.
  • Namazın içindeki farzlarından; namazda alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koyma.

segil

  • Yaramaz huylu kimse.
  • Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.

sehba

  • Üç ayaklı küçük masa.
  • İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.

seki

  • Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme yerlerinde kullanılır bir tabirdir.
  • Atın ayağındaki beyaz nişana da bu ad verilir.

sela'

  • Bir acı ağaç.
  • Medine'de bir dağ.
  • Yarmak. Parçalamak.
  • Ayak yarığı. (Bu mânâya Çoğulu: Sülu)

selika

  • Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
  • Tabiat.

şeş-pa

  • Altı ayaklı. (Farsça)

şesu'

  • Uzak.
  • Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.

şeva

  • Kolay.
  • Vücut organları. (El, ayak gibi).
  • Malın kötüsü.

şıkak

  • Ayak yarığı.
  • Ot.
  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.

şikal

  • Devenin palanını bağlıyan ip.
  • Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek.
  • El ve ayak zinciri.
  • Üç ayağı beyaz olan at.

şirdah

  • Büyük ayaklı.

sırr-ı kayyumiyet / sırr-ı kayyûmiyet

  • Allah'ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır.

sufvan

  • Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.

süm

  • Dört ayaklı hayvanların tırnağı. (Farsça)

süraka

  • (Ebu Süfyan Sürâka b. Mâlik) Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hz. Ebu Bekir ile beraber hicret için Mekke'den çıktıklarında, Kureyş Rüesasının mühim bir mal mukabilinde onları öldürmek için gönderdikleri cesur bir adam olup, Hz. Peygamber'in mu'cizesiyle atının ayakları kuma saplanmış ve bu üç

şürse

  • Papuç. Nâlin. Ayakkabı.

şüsu'

  • Uzak olma.
  • Ayakkabıya kayış tasma takma.

şütürpa / şütürpâ

  • Deve ayaklı. (Farsça)
  • Kekik otu. (Farsça)

ta'dil-i erkan / ta'dîl-i erkân

  • Namazda rükûda, secdelerde, kavmede (rükûdan kalktıktan sonra ayakta durmada) ve celsede (iki secde arasında oturmada) her âzâ hareketsiz olduktan sonra bir miktar durmak.

taannüd

  • (İnad. dan) İnad etme. Ayak direme.
  • İnat etme, ayak direme, direnme.

taannüdat / taannüdât

  • (Tekili: Taannüd) İnad etmeler, ayak diremeler.

tahdim

  • Hizmet ettirmek.
  • Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahnib

  • Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.

tahrikat

  • Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.

taktaka

  • (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses.
  • Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.

tandır

  • Ufak fırın.
  • Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük mangal.

tarim

  • Kalın bulut.
  • Elleri ve ayakları kaba olan kimse.

te'sif

  • Sacayak üstüne çömlek koymak.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tecbib

  • Ürkmek. Kaçmak.
  • Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.

techil

  • Atın ayaklarını beyazlatmak.

tefahhuc

  • Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.

telkin / telkîn

  • Definden sonra meyyitin (vefât edenin) yüzüne karşı ayakta durarak okunan, kabir suâllerini ve cevaplarını bildiren sözler.

teneşir

  • Serîr; ölünün yıkandığı masa şeklindeki dört ayaklı uzun tahta zemin.

tenzik

  • (At) ayaklarını yukarı kaldırmak.

teravuh

  • Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol ayak üzerine durmak.

terfik / terfîk / ترفيق

  • Ayak uydurma. (Arapça)
  • Arkadaş etme. (Arapça)
  • Terfîk etmek ayak: Uydurmak. (Arapça)

teslim

  • Diş diş etme. Merdiven haline getirme, ayak ayak düzme.

tesnid

  • Dayak vurmak.

teverrük

  • Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak.
  • Kadınların namazda oturma şekli; kaba etlerini yere koyup, uyluklarını birbirine yaklaştırarak, ayaklarını sağ taraftan dışarı çıkarıp, sol uylukları üzerine oturmaları.

tevhid-i kayyumiyet / tevhid-i kayyûmiyet

  • Allah'tan başka varlıkları ayakta tutup varlıklarını devam ettiren kuvvet ve kudretin olmaması.

tinae

  • Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.

tumaninet / tumânînet

  • Namaz kılarken rükû' ve secdelerde ve kavmede (rükû'dan kalktıktan sonra ayakta durmakta) ve celsede (iki secde arasında oturmada) bütün âzânın (uzuvların) hareketsiz kalması. Sübhânallah diyecek kadar bir miktar durması ise, ta'dîl-i erkândır.

tuvvel

  • Ayakları uzun olan bir cins su kuşu.

ucruf

  • (Çoğulu: Acârif) Uzun ayaklı karınca.

ünsiyetkarane / ünsiyetkârâne

  • Dostça, canayakın bir şekilde.

ünsiyetli

  • Canayakın, dost.

urret

  • (Çoğulu: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban.
  • Ulaşmak, varmak.
  • Kuş tersi.

üstur

  • At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan. (Farsça)

utüv

  • (Atiy-Utiy) Haddini aşma, tecavüz. Kibir. Serkeşlik.
  • Ayaklanma. İsyan.

vaka'

  • Yufka bulut.
  • Taş.
  • Yerin taşlı olmasından ayak incinmek.
  • Cefa, eza.
  • Vurma, darp.

vakib / vâkib

  • Ayak üstüne duran kişi.

vakıf / vâkıf

  • Bilen, haber sahibi. Aşina. Bir işten iyi haberi olan.
  • Vakfeden.
  • Duran, ayakta duran.

vata'

  • Bir şeyi ayakla çiğneme.

vatı'

  • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
  • Cima'.
  • Uygun hale koyma.
  • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.
  • Ayak altına alıp çiğneme, uygun hale getirme, cima.

vatm

  • Ayakla çiğneme.
  • Perdeyi salıverme.

vats

  • Kazmak.
  • Kırmak.
  • Ayakla yere vurmak.
  • Somak denilen ot.

vaty

  • Ayak altında çiğneme, ezme, basma.
  • Çiftleşme.

vehs

  • Kırma.
  • Ayak altında çiğneme, basma, ezme.

veka'

  • Ayak parmaklarından baş parmağın, şehâdet parmağı üstüne gelmesi.

vıtae

  • Ayak basmak.

yekpa

  • Tek ayaklı. Topal. (Farsça)

yengeç

  • Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. (Türkçe)

yetn

  • Doğum ânında çocuğun ayaklarının evvel çıkması.

zahf

  • (Çoğulu: Zuhuf) Ayaklarını sürüyerek yürüme. Sürünerek yürüme.
  • (Çocuk) emekleme.
  • Askerin, düşmana karşı emekliyerek ilerlemesi.

zamm-ı sure / zamm-ı sûre

  • Farz namazın ilk iki rek'atinde, sünnet namazların ve vitrin her rek'atinde ayakta Fâtiha'dan sonra okunan sûre veya en az üç kısa âyet.

zat-ı baki-i hayy-ı kayyum / zât-ı bâki-i hayy-ı kayyûm

  • Varlığının sonu olmayan, hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıkların ayakta durmaları, devam ve bekàları Kendine bağlı olan Zât; Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum / zât-ı hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah.

zat-ı hayy-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı hayy-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah.

zat-ı kayyum / zât-ı kayyûm

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren Zât, Allah.

zat-ı kayyum-u ezeli / zât-ı kayyûm-u ezelî

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, kendi varlığının da başlangıcı olmayıp sürekli var olan Zât, Allah.

zat-ı kayyum-u zülcelal / zât-ı kayyûm-u zülcelâl

  • Herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve haşmet sahibi Allah.

zelh

  • Bir ok atımı yer.
  • Islaklığından dolayı ayak kayan yer.

zelic

  • (Ayak) kaymak.

zelle

  • Ayak sürçüp kayma.
  • Hata, suç.

zerafe

  • (Çoğulu: Zürâfât) Deveye benzer, boynu uzun ve art ayakları kısa bir hayvan. Zürafa.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın