LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Avas ifadesini içeren 422 kelime bulundu...

agza

  • (Tekili: Gazâ) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.

aheste / âheste / آهسته

  • Yavaş, ağır. (Farsça)
  • Yavaş, ağır.
  • Yavaş.
  • Yavaş, usul, ağır. (Farsça)

aheste-rev

  • Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen. (Farsça)

ahestegi / ahestegî / âhestegî / آهستگى

  • Yavaşlık, acele etmemeklik. (Farsça)
  • Yavaşlık. (Farsça)

akbenek

  • Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.

amazon

  • Eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın.

ami

  • Senevî, yıllık.
  • Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.

ampul

  • İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. (Fransızca)
  • İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe. (Fransızca)

an-be-an

  • Gittikçe, yavaş yavaş, zaman ilerledikçe.

arsa-i kar-zar / arsa-i kâr-zâr

  • Muharebe alanı, savaş meydanı.

aşi

  • (Çoğulu: Avâş) Kastedici.

asil / âsil

  • (Çoğulu: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi.
  • Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.

asur / âsûr

  • (Çoğulu: Avâsir) Tuzak, ağ.
  • Şer.
  • Şiddet.

ateş

  • Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. (Farsça)
  • Kızgınlık, hararet. (Farsça)
  • Hiddet, gazab, şiddet. (Farsça)
  • Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. (Farsça)
  • Yangın. (Farsça)
  • Gözyaşı. (Farsça)
  • Hastalık. (Farsça)
  • Harb, savaş. (Farsça)

atim

  • Yavaş, sessiz, ağır.

avcı hattı

  • Savaş cephesi.

avcıhattı

  • Savaş cephesi.

averd

  • Harp, muhârebe, savaş, cenk. (Farsça)

averd-gah / averd-gâh

  • Muharebe meydanı, savaş alanı. (Farsça)

avukat

  • Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu.
  • Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.

bahtak

  • Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer. (Farsça)

balimez

  • 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top.

balon

  • Hava veya hafif gazlarla doldurulan küre. Bugünkü uçaklar balonculuğun geliştirilmesiyle elde edilmiştir. Zeplin adı verilen güdümlü balonlar hava ulaşımında ve savaşta kullanılmıştır. (Fransızca)

başıbozuk

  • Askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı.

bataet / batâet / بطائت

  • Tenbellik, yavaşlık. Ağırlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

bati / batî / بطى

  • Ağır hareketli. Ağır. Yavaştan.
  • Ağır, yavaş. (Arapça)

be's

  • Azab, şiddet. Korku.
  • Zarar, ziyan.
  • Zorluk, meşakkat, zahmet.
  • Fenalık. (Arapçada: "Savaşta şiddetli harekette bulunmak veya sıkıntı ve fakirlikten fenâ durumda olmak" mânâlarına gelir.)

bedad / bedâd

  • Gözükme, zahir olmak.
  • Sayış, sayma.
  • Fırka.
  • Savaşacak akran.
  • Nasib, hisse, pay.

bedir muharebesi

  • Bedir Savaşı; Peygamberimizin (a.s.m.) Medine'ye hicretinden sonra, 624 tarihinde Mekkeli müşriklerle yapılan ve Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan savaş.

bedr gazvesi

  • Peygamber efendimizin Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaş. Bu muhârebede müslümanlar üç yüz on üç, müşrikler bin kişiydi.

beruz / berûz

  • Kavga, savaş, muhârebe. (Farsça)

beşm

  • Kırağı; çiy. Şebnem. (Farsça)
  • Taberistan ile Rey arasında havası çok soğuk olan bir mevki. (Farsça)
  • Dinsiz, mezhebsiz. (Farsça)

betaet / betâet / بطائت

  • Ağır olma, yavaşlık.
  • Ağırlık, yavaşlık. (Arapça)

beyza / beyzâ

  • Çok beyaz.
  • Demirden savaşçı başlığı.
  • Yumurta.
  • Millet-i beyzâ: Beyaz millet, müslümanlar.

bıranda

  • Alm. Savaş gemilerinde, askerlerin yattığı asılı yatak.

biraz

  • Karşı karşıya kavga etme. Savaşa atılma.

birinci cihan harbi

  • Birinci Dünya Savaşı.

birinci harb-i umumi / birinci harb-i umumî

  • Birinci Dünya Savaşı.

birkil / birkîl

  • Tüfek.
  • Zemberek adı verilen bir savaş aleti.

bittedric

  • Yavaş yavaş.

cahid / câhid

  • Din için savaşan.

çaliş / çâliş

  • Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. (Farsça)
  • Mukabil, karşı durma. (Farsça)
  • Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. (Farsça)
  • Birleşme. (Farsça)

cariye / câriye

  • Savaşta gayr-i müslimlerden esir olarak alınan kız ve kadınlar.
  • Hizmetçi kız.

cebhe

  • Cephe, alın, yön, yüz, savaş bölgesi.

çekide

  • Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. (Farsça)
  • Damlamış. (Farsça)

cem'iyyet-i akvam / cem'iyyet-i akvâm

  • (Milletler Cemiyeti) Birinci Dünya Savaşından sonra kurulan ilk Birleşmiş Milletler Cemiyetinin bizdeki adıdır.

ceng / جنگ

  • Top, tüfek ile harbetmek. Muharebe. Kavga. Harb. Savaş. (Farsça)
  • Savaş. (Farsça)
  • Ceng etmek: (Farsça)
  • Savaşmak. (Farsça)
  • Dövüşmek. (Farsça)

ceng-azmüde

  • Savaş tecrübesi olan kişi. (Farsça)

cengaver / cengâver / جنگاور

  • Savaşçı.
  • Savaşçı. (Farsça)

cengaveri / cengâverî / جنگاوری

  • Savaşçılık. (Farsça)

cengcu / cengcû / جنگجو

  • Savaşçı. (Farsça)
  • Kavgacı. (Farsça)

cenk

  • Savaş.

cephe-i harp

  • Savaş cephesi.

cerrar

  • Cer yapan, para toplayan.
  • Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu.
  • Desti satıcısı.
  • Ağır ağır giden.
  • Traktör.

ceste ceste

  • Bölüm bölüm, yavaş yavaş.

cidal / cidâl

  • Uğraşma, savaş.

cihad / cihâd / جهاد

  • İslâm için düşmanla yapılan maddî, manevî savaş.
  • Nefisle yapılan her türlü mücadele.
  • Din uğrunda savaş.
  • Din uğrunda savaş. (Arapça)
  • Cihâd etmek: Din uğrunda savaşmak. (Arapça)

cihad alemi / cihad âlemi

  • Allah yolunda savaş yapılmasıyla ilgili alan.

cihad etmek

  • Allah için, kutsal değerleri korumak için savaşmak.

cihad-ı asgar

  • Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.

cihad-ı ekber

  • Büyük savaş.
  • Benlikle savaş.

cihadi / cihadî

  • (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı.
  • II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.

cihangir / cihângîr

  • Cihanın büyük bir kısmını elde eden savaşçı.

cihazat-ı harbiye

  • Savaş aletleri.

dahdaha

  • Yorulmak, yorultmak.
  • Yavaşlamak.
  • Muti etmek, emre itaat ettirmek.
  • Hor etmek.

damia

  • Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.

dar ü gir / dâr ü gir

  • Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng.

dar-ı harp / dâr-ı harp

  • Müslümanlarla savaş halinde olan gayri müslim ülke.

darıharb / dârıharb

  • Savaş yeri, düşman ülkesi.

darülharb / dârülharb

  • Savaş yeri, düşman ülkesi.

dava-yı ahmediye / dâvâ-yı ahmediye

  • Hz. Muhammed'in dâvâsı.

dava-yı risalet / dâvâ-yı risalet

  • Peygamberlik dâvâsı.

debbabe

  • Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.

deber

  • Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.

debre

  • (Çoğulu: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması.
  • Bir evlek yer.
  • Vaktinden sonra gelmek.

deccal

  • Kıyamet kopmadan önce gelen, İslâmı kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan yalancı ve aldatıcı kimse.

delif

  • Yavaş yürümek.

dendene

  • Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz. (Farsça)

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

derem

  • Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi.
  • Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması.
  • Davarın yavaş yürüyüp adımlarını birbirine yakın atması.

deri

  • Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan "der" ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi "deriyye" yapılmıştır.) (Farsça)
  • Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol olan dağ eteği. (Farsça)

dess

  • Yavaş yağan yağmur.
  • Acıtıcı derecede dövmek.
  • Def'etmek.

dest-vane

  • Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. (Farsça)
  • Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. (Farsça)
  • Meclisin baş kısmı. (Farsça)

destroyer

  • ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.

dı've

  • Nesep dâvâsı etmek.
  • Yalan dâvâ etmek.

direng

  • Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. (Farsça)
  • Dinlenme, karar, istirahat, aram. (Farsça)

diritnot

  • Büyük savaş gemisi.

div-came

  • Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi. (Farsça)

duru'

  • (Tekili: Dır) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler.

eblak-süvar

  • Alaca ata binmiş kişi. (Farsça)
  • Mc: Savaşçı, cenkçi yiğit. (Farsça)

egarib

  • Firak anı, ayrılış zamanı. Savaş ânı.

ehl-i gaza / ehl-i gazâ

  • Din için cihad edenler, savaşanlar.

ekşef

  • Açık nesne.
  • Savaşta kalkanı olmayan kimse.

elendes

  • Şiddetli savaş eden kimse.

enaet

  • Acele etmeyip teenni üzere olmak. Yavaş hareket.

esbriz

  • (Esb-riz) At koşusu. (Farsça)
  • Savaş meydanı. (Farsça)

eshab-ı bedr / eshâb-ı bedr

  • İslâm târihinin ilk ve en önemli muhârebesi olan Bedr savaşında Peygamber efendimiz ile birlikte Mekkeli müşriklere (puta tapanlara) karşı harbedip kıyâmete kadar unutulmayacak şanlı bir zafer kazanan üç yüz on üç kahraman mücâhid.

eşhuru'l-hurum

  • Haram aylar. Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları. İslâm'dan önce Araplar bu aylarda savaş yapmayı haram sayarlardı.

esir / esîr

  • Savaşta teslim alınan kimse.
  • Köle. Savaşan iki taraftan birinin eline geçen karşı tarafa âit kimse.

eski harb-i umumi / eski harb-i umumî

  • Birinci Dünya Savaşı.

esna-i harb

  • Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.

fahl

  • Yavaşlık, hilm.

fasıla-i saltanat / fâsıla-i saltanat

  • Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.

fedai / fedaî

  • Dâvası ve gayesi uğruna herşeyini çekinmeden feda edebilen.

fedakar / fedakâr

  • Her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden. (Farsça)

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

fedakarlık / fedakârlık

  • Varlığını feda edip her türlü sıkıntılara göğüs gererek dâvası uğruna sebat etme.

fenn-i harb

  • Savaş sanatı.

fenn-i harp

  • Harp ilmi, harp sanatı, savaş tekniği.

feragat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.

ferhaş

  • Kavga, savaş, muharebe, dövüş. (Farsça)

feth

  • Açma, açılma.
  • Bir yeri savaşla ele geçirme.

fey'

  • Savaşta elde edilen mal ve ganimet.

fey'üz ganaim / fey'üz ganâim

  • Savaşta elde edilen mallar ve ganimetler.

filo

  • Birkaç savaş gemisinden mürekkep donanma parçası. Donanmanın bir kısım ve bölüğü.

fir'avn

  • Mısır'da, hususan Hazret-i Musa (A.S.) zamanında Allah'a isyan edip ilâhlık dâvasında bulunan, Musa Peygamber'e inanmayan hükümdar.
  • İlâhlık iddia eden dinsiz, azgın ve şaşkın insan.

firavun / firâvun

  • İlâhlık davası güden ünlü bir ulu önder.

gafak

  • Yağmurun yavaş yavaş yağması.GAFER (Gufâr)Ğ : Kadının baldırında, alnında veya başka yerinde olan kıl.

gaile / gâile / غائله

  • Uğraşı, telaş, meşakkat. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)

ganaim / ganâim

  • Savaşta elde edilen mallar.

ganimet / ganîmet / غنيمت

  • Savaşta düşmandan ele geçirilen değerli şeyler; büyük nimet.
  • Savaşta düşmandan alınan mal.
  • Savaşta elde edilen mal.
  • Savaşta düşmandan alınan her türlü eşya. (Arapça)
  • Bedelsiz kazanç. (Arapça)

gasgase

  • Silahsız savaşmak.

gavga / gavgâ / غوغا

  • Döğüşme, kavga, vuruşma. Gürültü. Savaş, muhârebe, harp. (Farsça)
  • Kavga. (Farsça)
  • Savaş. (Farsça)

gaye-i harp

  • Savaşın gayesi, sonucu.

gaza / gazâ / غزا

  • Din uğrunda kâfirlere karşı yapılan savaş, cihad.
  • Din uğruna savaş.
  • Savaş. (Arapça)

gaza ordusu / gazâ ordusu

  • Allahü teâlânın rızâsı için O'nun dînini yaymak, din, nâmus ve vatanı korumak için düşmanla savaşan müslüman askerler.

gazavat / gazavât / غزوات

  • Savaşlar, harpler. (Arapça)

gazevat / gazevât

  • Gazveler, savaşlar .

gazi / gâzi / gazî / غازی

  • Savaşta yaralanan, sağ dönen kimse.
  • Allahü teâlânın dînini yaymak, din, nâmus ve vatanına saldıran düşmanı kovmak için savaştıktan sonra geri dönen müslüman.
  • Savaşmış, gaza yapmış. (Arapça)

gazi-i şehid

  • Savaşta gazi ve şehid olan.

gazv

  • Kasdetmek.
  • Küffarla cenk edip savaşmak.

gazve / غزوه

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) bizzat katıldığı savaşlar.
  • Savaş.
  • Savaş, din savaşı. (Arapça)

gazve-i bedir

  • Bedir Savaşı.

gazve-i meşhur

  • Meşhur savaş.

gazve-i meşhure-i bedir

  • Meşhur Bedir Savaşı.

gırajova ateşi

  • Tar: Eskiden kale müdafaalarında hücum edenlere karşı ve deniz savaşlarında düşman gemilerini tutuşturmak için kullanılan ve su ile sönmeyen bir cins ateş. Balmumu, kükürt, ispirto, kâfuru karmasından ibarettir. Bu ya doğrudan doğruya tutuşturulur veya buna batırılmış yuvarlak yün parçaları ateşlene

girudar / gîrudar

  • Savaş, muharebe, cenk, cidâl, kavga. (Farsça)

guzat / guzât

  • Gâziler. Düşmanla savaşmış İslâm askerleri.
  • Gaziler, din için savaşanlar.

hadi / hâdî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından dilediğine doğru yolu gösteren, kullarının havâssına (seçilmişlerine) doğrudan insanların avâmına (havâsstan aşağı derecede olanlara) yarattıkları varlıkları vâsıtasıyla kendini tan ıtan yüce Allah.

hadim ağası

  • Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi.

haftan

  • Eskiden savaşlarda zırh üzerine giyilen bir cins pamuklu elbise.
  • Kaftan.

hafz

  • Aşırı olmama hali.
  • Refah ve ferahlık. Huzur ve rahat.
  • Yavaş yavaş mülayim yürüyüş, itidal. Alçak.
  • Kelimenin son harfini esre, yâni "i" diye okumak.
  • Sözü boğaz içinden söylemek.

halife

  • Öncekinin yerine geçen.
  • Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâs

hame

  • Yaş ot demeti, taze ekin destesi, bir sap üzere bitmiş taze ekin.
  • Havası bozuk hastalıklı yer.

hamele-i kur'an / hamele-i kur'ân

  • Kur'ân davasını omuzlayan, onu sonraki nesillere ulaştıran.

harb / حرب

  • Savaş.
  • Savaş.
  • Harp, savaş. (Arapça)

harb-gah / harb-gâh

  • Harp meydanı, savaş alanı, muharebe yeri. (Farsça)

harb-i iktisadi / harb-i iktisadî

  • Ekonomik savaş.

harb-i umumi / harb-i umumî / harb-i umûmî / حرب عمومى / حَرْبِ عُمُوم۪ي

  • Birinci Dünya Savaşı.
  • Genel harp, umumî savaş. 1914 senesinde başlayan Birinci Cihan Harbi.
  • Birinci Dünya Savaşı.
  • Dünya savaşı.

harb-i umumi inkılabı / harb-i umumî inkılâbı

  • Birinci Dünya Savaşının etkisiyle meydana gelen değişimler.

harb-i umumiye / harb-i umumîye

  • Dünya Savaşı.

harb-i vahşiyane

  • Vahşice savaş.

harbcu

  • Kavga çıkarmaya istekli olan, savaş arzu eden.

harben

  • Savaşarak, harbederek, döğüşerek. Muharebe etmek suretiyle.

harbi / harbî

  • Harble ilgili.
  • Savaş yerinde bulunan ve müslüman olmayan kimse.
  • Anlaşma yapılmamış düşman.
  • Tüfek doldurma âleti.

hareket-i milliye

  • Birinci Dünya Savaşının ardından İstanbul'u işgal eden İngilizler'e karşı ortaya çıkan direniş hareketi.

harp

  • Savaş.

hasaret-i azime-i harbiye / hasâret-i azîme-i harbiye

  • Savaşın büyük zararı.

hasb

  • (Çoğulu: Havâsıb) Taş atmak.
  • Ufak taşları savuran rüzgâr.

hasek

  • Kin, adavet, hased.
  • Savaş âletlerinden, üç köşeli diken şeklinde bir silâh.

hass / hâss

  • (Çoğulu: Havass) Hususi. Hâlis. Kıymetli ve ileri gelen mühim yakınların topluluğu.
  • Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan. Umumi olmayıp mahsus olan.
  • Tam ayar olan, yabancı maddelerle karışık olmayan ve içinde bozuk bulunmayan. Tek, münferid.
  • Saf.
  • Tar: Osman

hassa

  • (Çoğulu: Havass) İnsanın kendisine tahsis ettiği şey. Bir şeyde bulunup başkasında bulunmayan şey. Bir şeye mahsus kuvvet. Te'sir. Menfaat.
  • Adet ve alâmet. Ekâbir, kavmin ileri geleni.

hatt-ı harp

  • Savaş hattı, düşmanla savaş yapılan alan.

hava-yı nesim / havâ-yı nesîm

  • Hoş ve hafif rüzgar havası.

hayt-i esved

  • Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

hazine-i hümayun

  • Hazine-i Hümayun'da bulunan savaş eşyasından bir kısmının manevî değeri büyüktü. Diğer kısmının ise maddî değeri fazla idi. (Savaşlarda ele geçirilen kıymetli ganimet, padişahlardan kalmış olan değerli eşyalar gibi.)

hedcan

  • Yavaş yürüyüş.

hem-averd

  • Savaşan iki kişiden herbiri. (Farsça)

hem-neberd

  • Savaş arkadaşı, muharebe arkadaşı. (Farsça)
  • Rakib. (Farsça)

hevade

  • Yavaşlık.
  • Yumuşaklık.
  • Kavmin içinde salah ve muvâfakata sebep olması mümkün olan kimse.

hevs

  • Bir şeyi vurarak kırmak.
  • İfsad etmek.
  • Dolaşmak.
  • Davarı yavaşça ileri sürmek.

hey'ua

  • Kusmak, kay.
  • Yavaşlık.

heyc

  • Heyecan, telaş.
  • Galeyan, tahrik.
  • Kavga, harp, savaş, cenk.

heycagah / heycagâh

  • Muharebe meydanı, savaş yeri. (Farsça)

hilafet-i muhammediye / hilâfet-i muhammediye

  • Hz. Muhammed'den (a.s.m.) sonra onun dâvâsının temsil edilmesi.

hilm-i himari / hilm-i himarî

  • İfrat derecede yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hilmiyyet

  • Yumuşaklık, yavaşlık, yumuşak huyluluk.

hışt

  • Küçük mızrak şeklinde, ortasında ipten örtülü bir halka olan ve orta parmağa geçirilerek atılan eski bir savaş âleti.
  • Kerpiç.
  • Tuğla.

hişt

  • Eskiden kullanılan, kısa el mızrağına benzer bir savaş âleti. Daha ziyade Osmanlı ordularında bulunan bu silâh, özellikle hassa birliklerine verilirdi.

hizmet-i cihadiye

  • Allah yolunda düşmanlara karşı savaşma görevi.

hoşab

  • Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. (Farsça)
  • Hoşaf. (Farsça)

huneyn

  • Peygamber Efendimizin savaşlarından biri.

hurub

  • (Tekili: Harb) Harpler, savaşlar, muharebeler.

i'tidal

  • Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak.
  • Yumuşaklık. Uygunluk.
  • Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması.
  • Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet arasında mutavassıt olmak.

iddianame

  • Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı. (Ceza işlerinde hazırlık tahkikatının neticesi, davasının açılması için kâfi olduğu anlaşılırsa savcı bu dâvayı, ya ilk tahkikatın açılması hakkında sorgu hakimine bir talepname veya doğrudan doğruya mahk

igza'

  • (Gazâ. dan) Savaştırma. Gazâ ettirme. Muharebeye gönderme.

ihtirab

  • Savaşma, muharebe etme.

ihtiyat hazinesi

  • Tar: Savaş ve diğer fevkalâde masraflara karşılık olmak üzere sarayda biriktirilen paralar. Gelirleri havass-ı hümayun hâsılatı, ganimetlerin beşte biri ve başka hükümdarlardan gelen hediyelerdi. Buna "iç hazine" veya "enderun hazinesi" de denilirdi.

iki harb-i umumi / iki harb-i umumî

  • Birinci ve İkinci Dünya Savaşları.

ikinci harb-i umumi / ikinci harb-i umumî

  • İkinci Dünya Savaşı.

ilan-ı harb / ilân-ı harb

  • Savaş açma. Harb ilân etme.

iltizam

  • Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma.
  • Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • Onyedinci y.y. dan itibâren devlete gelir getiren kaynaklar, yavaş yavaş belirli bedel karşılığında şahıslara verilmeğe başlandı.

imdadiye

  • Savaş zamanlarında harp masrafını karşılamak, sulh vaktinde de bütçe açığını kapatmak için halktan alınan örfi vergi. Harp için alınana "imdadiye-i seferiye", açığı kapatmak gayesiyle alınana da "imdadiye-i hazariye" denilirdi.

imtina-i hakiki

  • Bir şeyin mümkün olmamasının aklen zaruri olması. (Meselâ: Bir kimse kendinden yaş bakımından büyük olan başka bir kimse hakkında: "Bu benim oğlumdur" diye iddia etse, dâvâsı dinlenmez. Çünkü, kendinden yaşça büyük bir adamın, kendisinin neslen oğlu olması aklen muhaldir.)

inkilal

  • Yavaşça gülme, tebessüm etme.
  • Körlenme, kesmez hâle gelme.

iptal-i dava-yı nebi / iptâl-i dâvâ-yı nebî

  • Peygamberin davasını iptal etme, iddiasını çürütme.

irşaf

  • Suyu yavaş yavaş ve yudum yudum içme.

isper

  • Savaş âletlerinden kalkan. (Farsça)

istiklal harbi / istiklâl harbi

  • Bağımsızlık, Kurtuluş Savaşı.

istinsab

  • (Neseb. den) Soyu bildirme. Soy dâvâsı gütme.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

itilafçılar / itilâfçılar

  • Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletinin karşısında yer alan düşman ülkeler.

kader

  • Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî.
  • Ezelî kısmet.
  • Tali'. Baht. Şans.

kar-zar / kâr-zâr

  • (Kâr ü zâr) Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe. (Farsça)

kar-zargah / kâr-zârgâh

  • Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası. (Farsça)

karzar / kârzâr / كارزار

  • Savaş. (Farsça)

katuf

  • Tenbel.
  • Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
  • Tembel; yürüyüşü ağır, yavaş olan hayvan.

kaud

  • Yavaş giden at.

kayısa

  • (Çoğulu: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.

kaziye-i bedihiyye

  • Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü ta

kebbe

  • İzdihamlık, kalabalık.
  • Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

kefh

  • Karşı karşıya savaşma.

kemi / kemî

  • (Çoğulu: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.

kerrüfer harbi

  • Vur-kaç tekniği ile yapılan savaş.

kinegah / kinegâh

  • Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası. (Farsça)

kirişek

  • Savaşçı, cengâver, muharib. (Farsça)

kıtal / قتال

  • Savaş, savaşma.
  • Vuruşma, savaş.
  • Savaş. (Arapça)
  • Birbirini öldürme. (Arapça)

kümat

  • (Tekili: Kemi) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar.

kurmay

  • Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay.
  • Mc: Becerikli.

kus-i gaza / kûs-i gaza

  • Savaş davulu. Muharebe kös'ü.

kusur

  • Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik.
  • Cem' olmalar.
  • Pahalanmak.
  • Eksilmek.
  • Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması.
  • Bereketlenmek.
  • İmtina', âciz olmak.
  • Bir hesabın üstü. Artan kısım.
  • (Tekili: Kasr) Kası

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kuva-yı milliye / kuvâ-yı milliye

  • İstiklâl Savaşında Anadolu'da kurulan hükümet ve buna bağlı askeri kuvvetler.

leşker-i gaza / leşker-i gazâ

  • Gazâ ordusu, savaşan askerler. Allahü teâlânın rızâsı için O'nun dînini yaymak, din, nâmus ve vatanlarını korumak için düşmanla savaşan müslümanlar.

levazımat-ı harbiye / levâzımat-ı harbiye

  • Savaş için lâzım olan şeyler.

leyyin

  • Yumuşak. Mülâyim. Hafif. Yavaş olan.

lübus

  • (Tekili: Libâs) Esvaplar, elbiseler.
  • Savaş elbisesi.

lühne

  • Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan.
  • Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey.
  • Kahvaltı.

ma'nevi kuvvet / ma'nevî kuvvet

  • Müdrike (anlayıcı) kuvvetlerinin üçüncüsü olup, insanların havâssına, seçilmişlerine mahsûs anlayıcı kuvvet.

ma'reke / معركه

  • Savaş alanı. (Arapça)

ma'reke-i evham

  • Vehim ve asılsız kuruntuların çarpıştığı savaş alanı.

ma'rifet

  • Bilme, bir şeyi cüz'i vecihle bilmek.
  • Hüner. Üstadlık. San'at.
  • Tuhaflık, garib hareket.
  • Vasıta, tavassut.
  • İlim ve fenlerle tahsil olunan mâlumat. İrfan kazanmak.

maarik

  • (Tekili: Ma'rek ve Ma'reke) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.

madgare

  • Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.

magazi

  • Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri.
  • Savaşlar, muharebeler, gazalar.

mağazi / mağâzî / مغازی

  • Savaşlar, gazalar. (Arapça)
  • Savaş öyküleri. (Arapça)

magza

  • Maksad, gaye, meram, istek, arzu.
  • (Çoğulu: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler.
  • Savaş, muharebe, gaza, harb.

mancınık

  • Eskiden kale kuşatmalarında kalelere ağır taşlar fırlatmak için kullanılan savaş âleti.
  • Eskiden kale kuşatmalarında ağır taşlar fırlatmak için kullanılan, bir ucunda bir kepçe, öbür ucunda da bir karşı ağırlık bulunan kaldıraç biçiminde eski bir savaş âleti.

manevra

  • Bir makinenin, bir cihazın işleyişini düzenleme veya idare etme işi ve şekli. (Fransızca)
  • Ask: Muharebede düşmanın savaş gücünü yok etmek maksadıyla eldeki askerî kuvvetlerin en te'sirli bir biçimde düzenlenmesini te'min eden bütün hareketler. (Fransızca)
  • Barış zamanında kıt'alara ve kurmay hey'etle (Fransızca)

manga

  • Ask. Tek bir kumandanın kolaylıkla sevk ve idare edebileceği kadar erden kurulu küçük askerî birlik. (Yaklaşık olarak on erden kurulabilecek olan mangada birkaç makinalı tüfek veya tabanca ile avcı erleri bulunur.)
  • Savaş gemilerinde erlerin yattığı koğuş.

masaff

  • Savaş, muhârebe, harp, cidâl yeri.

mazlumiyyet

  • Mazlumluk. Zulüm görmüşlük.
  • Sessizlik, yavaşlık.

megazi / megâzî

  • Harp tarihi, gazâlara (savaşlara) dâir bilgiler, menkıbeler, hikâyeler.

mehel

  • (Çoğulu: Mühul-Emhâl) Yavaş yapmak.
  • Sonraya bırakmak, te'hir etmek.

mekare / mekâre

  • Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı.
  • Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli

mekerr

  • Cenk edecek yer, savaş meydanı.

melahim / melâhim

  • Savaş yerleri.

melhame-i kübra / melhame-i kübrâ

  • Büyük ve kanlı savaş, harp.

mes'ele

  • Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş.
  • Savaş, muharebe, ceng, harp.

mevaki-i harbiye

  • Muhârebe mevkileri. Savaş yerleri.

meyadin-i harb

  • Savaş meydanları. Muhârebe alanları.

meydan-ı gaza

  • Savaş meydanı.

meydan-ı harb

  • Harp meydanı, savaş alanı.
  • Savaş meydanı, muhârebe alanı, harp meydanı.

meydan-ı harp

  • Savaş meydanı.

meydan-ı harp ve imtihan

  • Savaş ve imtihan meydanı.

meydan-ı mübareze

  • Savaş meydanı.

mıhlac

  • Yufka oklavası.
  • Yün ve pamuk atacak âlet, hallaç tokmağı.

mıkla'

  • (Mıklât) (Çoğulu: Mekâli) Çelik çeldikleri ağaç.
  • Kebap tavası.

mızrak / mızrâk

  • Ucu sivri savaş aleti.

mu'tedil

  • Yavaş ve mülâyim. Ne pek az, ne pek çok olan. Orta hâlli. İtidalli.

mu'tedilane

  • Orta hâllice. Ne çok hızlı, ne de çok yavaş olmadan.

mu'terek

  • Cenk ve kıtal yeri. Savaş meydanı.

muafir

  • Yavaş yürüyen kişi.

muahede-i ittifakiyye

  • Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.

muarekat

  • (Tekili: Muâreke) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.

mübareze / مبارزه

  • Uğraşı, mücadele. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)
  • Mübareze etmek: Mücadele etmek. (Arapça)
  • Mübaşeret olunmak: Girişilmek, işe başlanmak. (Arapça)

mübasele

  • Savaşta hamle edip kahramanlık göstermek.

mücadelat

  • (Tekili: Mücadele) (Cedel. den) Savaşmalar, mücâdeleler.

mücadele / mücâdele / مجادله

  • (Cedel. den) İki kişinin bir şey üzerine çekişmesi. Uğraşma. Savaşma.
  • Savaşma, çarpışma.
  • Çekişme, uğraşma, savaşma.
  • Savaşım. (Arapça)

mücadele-i milliye

  • Milli mücadele.
  • Kurtuluş Savaşı. İstiklal Harbi. (1919 - 1922)

mücahedat / mücâhedât

  • Din için savaşmalar.

mücahedat-ı fikriye / mücâhedât-ı fikriye

  • Fikir yoluyla yapılan mücadeleler, fikrî savaşlar.

mücahede / mücâhede

  • Din için savaşma.

mücahede-i a'da / mücahede-i a'dâ

  • Düşmanla savaş.

mücahede-i maneviye / mücâhede-i mâneviye

  • Mânevî mücadele, çaba, gayret, nefis ile savaşma.

mücahid / mücâhid

  • Din için savaşan, çalışan.

mücahidin / mücâhidîn

  • Din için savaşanlar, çalışanlar.

mücennebe

  • Savaşçı asker, harpçi asker.

müdafaa

  • Bir hücuma ve zarar veren bir harekete karşı durmak. Def'etmek. Savmak.
  • Düşman hücumunu men'etmek.
  • Mahkemede: İddiacının dâvasını def' edecek bir surette bir iddia dermeyân etmek, beyânatta bulunmak.

muhafete

  • Söyleme, yavaş okuma.

muhallim

  • Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.

muharebat / muhârebât

  • (Tekili: Muhârebe) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.
  • Harpler, savaşlar.
  • Savaşmalar.

muharebe / muhârebe / محاربه / مُحَارَبَه

  • Savaş, savaşma.
  • Savaşma.
  • Harbetme, savaş. (Arapça)
  • Savaşma.

muharebe eden

  • Savaşan.

muharebe-i bissüyuf

  • Kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele.

muharebe-i dahiliye

  • İç savaş.

muharebe-i diniye

  • Din savaşları.

muharebe-i ilmiye

  • İlmî savaş, ilmî tartışma, mücadele.

muharebe-i meş'ume

  • Uğursuz, kötü savaş.

muharib / muhârib / محارب

  • Savaşan.
  • Savaşçı. (Arapça)

muharibeyn

  • İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.

muharip

  • Harp eden, savaşçı.

mühimmat / مهمات

  • Savaş malzemesi. (Arapça)

muhrip

  • Tahrip edici, yıkıcı, savaşçı.

muhterib

  • (Çoğulu: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib.

muhteribin / muhteribîn

  • (Tekili: Muhterib) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler.

mükafaha / mükâfaha

  • Karşılaşma. Yüzyüze gelme.
  • Savaşma.

mukatelat

  • (Tekili: Mukatele) (Katl. den) Muharebeler, savaşlar, kavgalar, dövüşler.
  • Vuruşmalar, düello yapmalar.

mukatele

  • Birbirini öldürme, vuruşma, savaş.

mülayim

  • Yumuşak. Yavaş. Uygun. Yumuşak huylu.

muntakim

  • İntikamcı, intikam davası güden.

müressil

  • Yavaş, güzel ve ihtiyatla okuyan.

mürtes

  • Muharebede yaralanıp, savaş meydanı dışına nakledildikten hemen sonra vefat eden İslâm mücâhidi.

müste'nif

  • Yeniden başlayan.
  • Daha üst mahkemeye baş vuran, davasını istinaf eden.

mütareke

  • İki tarafın geçici bir zaman için savaşı durdurması, ateşkes.

mutavassıtin / mutavassıtîn

  • (Tekili: Mutavassıt) Aracılar, tavassut edenler, vasıta olanlar.
  • Orta hâlliler.

mütederriç

  • Derece derece, yavaş yavaş.

müteharib

  • (Harb. den) Savaşan, harbeden, muharebe eden.

mütehazlık

  • Üstadlık dâvâsı eden, fakat üstad olmayan kimse.

mütemehhil

  • Yavaş yavaş, aşamalı şekilde.

müterahi

  • Yavaş hareket eden, ağır davranan.

müterennimin / müterennimîn

  • (Tekili: Müterennim) Güzel sesle yavaş yavaş şarkı söyliyenler.

nabiz

  • Savaşçı, muharip, savaşan.

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

naverd

  • Savaş, harb, dövüş, ceng. (Farsça)

naverdgah / naverdgâh

  • Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı. (Farsça)

naverdhah / naverdhâh

  • Savaş isteyen, muharebe arzulayan. (Farsça)

neberd / نبرد

  • Muhârebe, savaş, harb, ceng. (Farsça)
  • Savaş. (Farsça)

neberd-pişe

  • Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı. (Farsça)

neberde

  • Savaşçı, muhârib. (Farsça)

neberdgah / neberdgâh

  • Savaş yeri, muharebe sahası. (Farsça)

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

nefir / nefîr

  • Topluluk, cemaat, savaş için seferber olan topluluk.

nerm nerm

  • Yavaş yavaş, âheste âheste. (Farsça)

netice-i harb

  • Savaşın sonucu.

netice-i muharebe

  • Savaş sonucu.

pasinler cephesi

  • Birinci Dünya Savaşı'nın ilk çıktığı sıralarda Erzurum yakınlarındaki Pasinler yöresinde Ruslar'a karşı açılan cephe.

perhaş

  • Savaş, harb, muharebe, cidâl, ceng. Kavga. (Farsça)

perhaşcuy

  • Muharib, savaşçı. Kavgacı. (Farsça)

pest

  • Alçak, aşağı. Hafif, yavaş ses. (Farsça)
  • Sesi galiz, kalın ve korkunç olan. (Farsça)
  • Alçak, yavaş.

pey-der-pey

  • Birbiri ardınca. Yavaş yavaş, azar azar. (Farsça)

peygar

  • Savaş, harb, muharebe, cidal. Kavga. (Farsça)

rehamet

  • Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.

reyde

  • (Çoğulu: Ruyud) Dağın sivri ve yumru tarafı.
  • Yavaş ve yumuşak esen rüzgâr.

rezm

  • Cenk, muharebe, çarpışma, savaş. (Farsça)

rezmgah / rezmgâh

  • Savaş meydanı, muhârebe sahası. (Farsça)

rezmi / rezmî

  • Savaşla ilgili. (Farsça)

rezmyuz

  • Savaşçı, kavgacı, muhârib. (Farsça)

rıfk

  • Yumuşaklık, yavaşlık, tatlılık, nezaket. (Zıddı: unf)

risar

  • (Çoğulu: Ravâsır) Reçel.
  • Turşu.

rud

  • Yavaş yürümek.

sabık harb-i umumi / sabık harb-i umumî

  • Birinci Dünya Savaşı.

safder / صفدر

  • Düşman saflarını yaran, savaşçı. (Arapça - Farsça)

safşikaf / safşikâf / صف شكاف

  • Düşman saflarını yaran savaşçı. (Arapça - Farsça)

safşiken / صاف شكن

  • Düşman saflarını yaran savaşçı. (Arapça - Farsça)

sahibüsseyf

  • Kılıç sahibi, savaşçı.

salabetli / salâbetli

  • Dâvâsına çok sağlam ve tavizsiz bağlı olan.

sebi

  • (Çoğulu: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.

sefer / سفر

  • Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinden dışarı çıkmak.
  • Harbe gitme, savaş.
  • Yolculuk, savaş, kez.
  • Yolculuk, seyahat, gezi. Savaşa gitme. Savaş, muharebe.
  • Yolculuk. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)
  • Kez. (Arapça)

seferber / سفربر

  • Savaşa gönderilmiş. (Arapça - Farsça)
  • Savaşa hazırlanmış. (Arapça - Farsça)

seferberlik / سَفَرْبَرْلِكْ

  • Savaşa hazırlanma hali, savaş hali. (Arapça - Farsça - Türkçe)
  • Savaş hâli.
  • Savaşa hazır olma hali.

seferi / seferî / سفری

  • Yolcu. (Arapça)
  • Savaş ile ilgili. (Arapça)

sefr

  • Arslan.
  • Deve ferci.
  • Eyer kuskunu.
  • Yavaş yürüyen deve.

şehid

  • Din uğrunda savaşarak ölen müslüman.

şehid-i dünya / şehîd-i dünyâ

  • Allah rızâsı için cihâd etmeye, savaşmaya niyet etmeyip, dünyâ kazancı için harb eden kişi. Dünyâ şehîdi.

şehid-i tam / şehîd-i tâm

  • Allah yolunda savaşırken öldürülen. Dünyâ ve âhiret şehîdi de denir. Tam şehîd.

şehrü'l-haram

  • Kan dökmek ve savaş yapmak haram olan ay: Muharrem, Recep, Şaban, Ramazan ayları.

sell

  • Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma.
  • Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

şeş-per

  • Altı kanat. (Farsça)
  • Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz. (Farsça)

şey'en feşey'en

  • Yavaş yavaş, azar azar.
  • Yavaş yavaş, ağır ağır.

şey'en şey'en

  • Yavaş yavaş, ağır ağır.

sıffin

  • Sahabeler arasında meydana gelen bir savaşın adı.

şirceng

  • Arslan gibi savaşan. (Farsça)

son harb-i umumi / son harb-i umumî

  • İkinci Dünya Savaşı.

süfal

  • Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.

sühulet / sühûlet

  • Kolaylık. Kolaylık vasıtası.
  • Yavaşlık. Nâzik muamele.
  • Elverişli. Kullanışlı.
  • Paraca kolaylık.
  • Kolaylık, kolaylık aracı, yavaşlık, nazik muamele, elverişli, kullanışlı, paraca kolaylık.

şurta

  • (Yelkenliye) uygun rüzgâr.
  • Önde gidip düşmanla savaşan asker.
  • Polis, jandarma.

şuveyy

  • Yavaş.

tagziye

  • Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma.

taife-i mücahede

  • Cihad edenler, Allah yolunda savaşanlar.

taife-i mücahidin / taife-i mücahidîn

  • Cihad edenler, Allah yolunda savaşanlar.

tavaşi

  • (Çoğulu: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.

tavasim

  • (Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.

tavassut / توسط

  • Aracılık. (Arapça)
  • Tavassut etmek: Aracılık etmek, aracı olmak. (Arapça)

tebari

  • Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.

teberzin / تبرزین

  • Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası. (Farsça)
  • Savaş baltası. (Farsça)

tebligat-ı ahmediye / tebligât-ı ahmediye

  • Peygamberimizin dâvâsını tebliğ etme, duyurma.

tebtıe

  • (Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.

tedric

  • Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.
  • Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak.
  • Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması.

tedricen / tedrîcen / تدریجا

  • Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
  • Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
  • Gitgide, adım adım, yavaş yavaş. (Arapça)

tedrici / tedricî / tedrîcî / تدریجى

  • (Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan.
  • Yavaş yavaş, azar azar, gittikçe. (Arapça)

teenni / teennî / تأنى

  • İlerisini düşünerek acele etmeden yavaş ve ihtiyatlı hareket etme.
  • Yavaşlama, duraksama. (Arapça)
  • Dikkat gösterme. (Arapça)

teenni-i hikmet

  • Hikmetin yavaş yavaş ve akıllıca gibi, en faydalı şekilde zuhuru.

tefehhüm

  • Farkına varmak. İdrâk eylemek.
  • Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.

tefehhümat / tefehhümât

  • (Tekili: Tefehhüm) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar.

temahül

  • Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.

temehdi

  • Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.

temezzüz

  • Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek.

tenebbi

  • (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma, peygamberlik dâvasında bulunma.

tenezzül

  • (Çoğulu: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama.
  • Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak.
  • Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek.

terbiye

  • Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.
  • Edeblendirme, cezâlarını verme.

terennüm

  • Güzel güzel anlatma.
  • Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme.
  • Ötmek. Musikîleşmek.
  • Güzel güzel anlatma, yavaş ve güzel sesle şarkı söylemek.

teressül

  • Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak.
  • Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.

tertil

  • Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak.
  • Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak.
  • Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, acele etmeksizin dura dura anlaya anlaya okumaktır. Kur'an-ı Kerim tertil üzere nâzil olmuştur.

tesadüm / tesâdüm

  • Müsademe, şiddetli çarpışma, savaşmak.

tevaggun

  • Cenk içinde ikdam etmek. Savaşta sebat edip ilerlemek.

tezemmür

  • Savaşmak.

umumi harp / umumî harp

  • Dünya Savaşı.

umumi harpler / umumî harpler

  • Bütün dünyayı olumsuz olarak etkileyen savaşlar; Birinci ve İkinci Dünya Savaşları.

vak'a / وقعه

  • Olay. (Arapça)
  • Savaş. (Arapça)

vakıa' / vâkıa'

  • Vuku bulmuş, olmuş, var olan mevcud bir hâdise.
  • Olan olmuş.
  • Rüya, düş.
  • şiddetli hâdise.
  • Meşakkat, musibet.
  • Kıyamet.
  • Cenk, savaş.

vakkas

  • Okçu. İyi muharebe eden. Savaşçı.

vekayi' / vekâyi' / وقایع

  • Olaylar. (Arapça)
  • Savaşlar. (Arapça)

vika'

  • Cinsî münasebet.
  • Savaş, harp.

vükub

  • Yavaş yürüme.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yadigar-ı harb / yâdigâr-ı harb

  • Savaş hatırası.

yevmü'l-hendek

  • Hendek Savaşı günü.

zacc

  • Cenk arasında medet istemek. Savaşta yardım istemek.

zelzele-i beşeriye

  • İnsanî zelzele; insanın maddî ve mânevî hayatında meydana gelen sarsıntı, Dünya Savaşları, dinsizlik gibi.

zemr

  • Savaşmak.
  • Bir nesne ile kandırmak.

zemzem

  • Çok mübarek bir su.
  • Kâbe-i Mükerreme'nin yanındaki maruf kuyu.
  • Kelimenin lügat manası: Yavaş yavaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek.
  • Çok bol.

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

zerd

  • (Zered) (Çoğulu: Zürud) Halka halka örülmüş savaşçı zırhı.
  • Yutmak.
  • Boğmak.

zeref

  • (Zerefân-Zerâfe-Zerif) (Çoğulu: Zevârif) Gözden yaş akmak.
  • Yavaş yürümek.

zırh

  • Demirden yapılmış koruyucu giysi, savaş elbisesi.
  • Savaş elbisesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR