LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Atıp ifadesini içeren 106 kelime bulundu...

afil / âfil

  • Batıp gidici, geçici.

alim-i hakim / alîm-i hakîm

  • Herşeyi hakkıyla bilen ve hikmetle yaratıp donatan Allah.

aselan

  • Süngü titrediğinden acı çekmek.
  • Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.

balapervazane / bâlâpervâzâne

  • Yüksekten konuşarak, atıp tutarak.

basıt / bâsıt

  • Açan. Yayan. Serici.
  • Ferahlık veren.
  • Dilediği kulunun rızkını genişlendiren Allah (C. C.).
  • Mücerred olup, mürekkep ve müellef olmayan.
  • Tıb: Bir uzvu uzatıp açan adele.

başkitabet dairesi

  • Baş kâtiplik dairesi.

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

celenza

  • Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.

cilve-i hitab-ı rabbani / cilve-i hitab-ı rabbânî

  • Herşeyi yaratıp terbiye eden Allah'ın hitabının cilvesi, yansıması.

çımacı

  • Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.

debir / دبير

  • Katip. (Farsça)

ervah-ı afilin / ervâh-ı âfilîn / اَرْوَاحِ آفِلِينْ

  • Batıp giden ruhlar.

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

feveran ve galeyana getirme

  • Kaynatıp coşturma, çoşturup çağlatma.

feverana getirmek

  • Kaynatıp fokurdatmak; coşturmak.

feylesof

  • Beğendiği düşüncelerini hakîkat olarak anlatıp, yaldızlı, heyecanlı sözlerle inandırmaya çalışan kimse. Felsefeci.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gile / gîle

  • Bir kimseyi aldatıp bir yere götürüp öldürmek.

habs

  • Hapis, alıkoyma, bir yere kapatıp dışarı çıkarmama. Salıvermeme.
  • Zaptetme, tutma.

halk

  • İnsan topluluğu. İnsanlar.
  • Yaratmak. İcad. Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi yaratmak, ibdâ' eylemek.
  • Bir şeyi yumuşatıp düzleştirmek.

hasa

  • Saymak.
  • Taş atıp vurmak.

hasbihal / hasbihâl

  • Birine hâlini, vaziyetini anlatıp düşüncelerini sorma, görüş alışverişinde bulunma, danışma.

hatib / hatîb / خطيب

  • Konuşmacı, hatip.
  • Hatip. (Arapça)

hatib-i beliğ

  • İnsanlara son derece derin ve hikmetli sözler söyleyen hatip.

hatib-i fasih / hatib-i fasîh

  • Meseleleri çok net ifadelerle muhataplarına veciz şekilde anlatan hatip.

hatib-i umumi / hatîb-i umumî

  • Genele hitap eden, seslenen hatip.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hırpadak

  • Birdenbire, hemencecik.
  • Uygun bir şekilde, münâsib bir tarzda. Tıpatıp.

hıtabet

  • Hatiplik etmek.

hitabet / خطابت

  • Hatiplik. (Arapça)

hoşkalem

  • Kâtip. İyi yazı yazan. (Farsça)
  • Hilekâr, hileci. (Farsça)

hufte-gan / hufte-gân

  • (Tekili: Hufte) Yatmış olanlar, yatıp uyumuş olan kişiler. (Farsça)

hufte-gi / hufte-gî

  • Yatıp uyuma. (Farsça)

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

huteba / hutebâ

  • Hatipler.

hüve'l-batın / hüve'l-bâtın

  • O Bâtındır; bütün varlıkların içyüzlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işleten ve herşeyin iç âlemine hükmeden Allah'tır.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

hüzn-ü gurubi / hüzn-ü gurubî

  • Sevilen ve bağlanılan herşeyin batıp gitmesinden ortaya çıkan hüzün.

ilm-i adab / ilm-i âdâb

  • Yemek, içmek, yatıp kalkmak, giyinmek, sefer gibi hâllere dair hadisler için, ilm-i hadis istılâhında kullanılan tâbirdir.

imam hatip mektebi

  • İmam ve hatip olarak din görevlisi yetiştirmek üzere kurulan okul.

ism-i batın / ism-i bâtın

  • Allah'ın, bütün varlıkların iç yüzünü ve özellikle canlıların içlerini mükemmel bir fabrikanın harika makineleri gibi yaratıp işlettiğini gösteren ismi.

ism-i fail / ism-i fâil

  • Gr. masdarın ifade ettiği iş, oluş veya durumu yapan, yahut taşıyan şahsı bildiren kelimedir, meselâ; kâtip.

istibdal / istibdâl

  • Değiştirmek. Hâkimin harâb olmuş vakıf binâsını satıp, semeni (bedeli) ile başkasını alarak mütevellîye (vakfın idârecisine) teslim etmesi.

istihzar

  • Huzura gelme, hazır etme, huzura dâvet etme.
  • Hazırlama, bir şeyi hatıra getirme.
  • Konferans verecek olan hatiplerin okumak ve araştırmak suretiyle evvelce hazırlanması.

kalu bela / kalû belâ

  • Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir.

katib-i hususi / kâtib-i hususî

  • Büyük bir kimsenin kullandığı özel kâtip, hususi kâtib.

katib-i mu'ciznüma / kâtib-i mu'ciznümâ

  • Mu'cize gösteren kâtip.

katib-i sırr / kâtib-i sırr

  • Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi.

katibane / kâtibane

  • Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.

kaviyy

  • Allahü teâlânın Esma-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi tam olarak yaratmakta kuvvet sâhibi olan, her şeyi yaratıp, varlıkta devâm ettiren; dilediğini yapmak kendisine zor gelmeyen.

kelimat-ı rabbaniye / kelimât-ı rabbâniye

  • Herşeyi yaratıp terbiye eden Allah'ın kelimeleri, sözleri.

kereb

  • Kova bağladıkları ip.
  • Suyu yatıp ağızla içmek.
  • Hurma ağacının kökü.

kitabet

  • Yazmak, kâtiplik.

kumus

  • Suya batıp kaybolmak.

küttab / küttâb / كتاب

  • (Tekili: Kâtib) Kâtipler.
  • Mektep, okul.
  • Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.)
  • Kâtipler.
  • Kâtipler, yazıcılar. (Arapça)

laha

  • Boş ve faydasız sözler konuşmak.
  • Ekmeği ıslatıp yemek.
  • Gıda.
  • Aldatıp kandırmak.
  • Karnın sarkık ve sülpük olması.

maarif-i rabbaniye

  • Herşeyi yaratıp terbiye eden Allah'ın ihsan edip öğrettiği ilim, irfan.

makzi / makzî

  • Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris.
  • Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif old

mattal

  • (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.

meann

  • Enli, geniş.
  • şişman gövdeli kimse.
  • Hatip.

mec'

  • Hurmayı sütle ıslatıp yemek.

medrese

  • (Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

mersa

  • (Çoğulu: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.

meta-ul gurur

  • Gurur metaı. İnsanı aldatıp Allah yolundan alan dünya zevki veya menfaatı, insanlara riyakârlık için kullanılan dünya malı.

mezci / mezcî

  • Katıp karıştırmakla alâkalı. Mezce dair.

minber

  • Câmilerde hatiplerin hutbe okumaları için yapılmış merdivenli yüksek yer.

müessir-i hakiki / müessir-i hakikî

  • Gerçek tesir sahibi olan, bütün sebepleri yaratıp hükmeden.

muhasır

  • (Çoğulu: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.

mümatala

  • Vâdeyi, borcu uzatıp geçirmek.

mümeyyiz / مميز

  • Seçen, ayıran.
  • Dairedeki yazıları temize çeken kâtip.
  • İmtihanda ayırtman.
  • Katip. (Arapça)
  • Sınava giren öğretmen. (Arapça)

mümit / mümît

  • Ölümü yaratıp öldüren Allah.

münşi

  • Varlıkları kâinattaki unsurlardan tekrar tekrar yaratıp inşâ eden, Allah.

münşiyane

  • İyi kâtiplere yakışır surette. (Farsça)

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

müşağabe / müşâğabe

  • Aldatıp kötülük etme.

müsevvid

  • Müsvedde yapan, ilk nüshaları yazan, temize çekilecek olan yazıyı yazan.
  • Resmi dairede kâtip.

müsevvidin / müsevvidîn

  • (Tekili: Müsevvid) Müsevvidler. Müsvedde yapanlar.
  • Kâtipler.

mütenavil

  • Tenavül eden. Alıp yiyen. El uzatıp alan.

müzerri'

  • Yeri, bir zira' miktarı ıslatıp ekin ekmeye yarayan yağmur.

natul

  • İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.

nefite

  • Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.

nevş

  • Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek.
  • Yürümek.
  • Sür'atle deprenip kalkmak.
  • Alıp yemek.

ordu-yu sübhani / ordu-yu sübhânî

  • Her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah'ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar.

refrefe

  • Kuşun kanatlarını oynatıp açması.

şa'şaa

  • Parlama. Zahirî parlak görünüş.
  • Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.

sani-i hayy-ı kayyum / sâni-i hayy-ı kayyûm

  • Her an diri olan ve herşeyi san'atlı bir şekilde yaratıp ayakta tutan Allah.

seffah

  • Cömert, eliaçık, civanmerd.
  • Güzel konuşan, hatip.
  • Kan dökücü, gaddar.

sefihan

  • Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.

şems-i ezeliye

  • Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatıp hayat veren Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

ser-katib / ser-kâtib

  • Başkâtip.

serkatib / serkâtib / سركاتب

  • Başkâtip. (Farsça - Arapça)

sevk

  • Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek.
  • Neticeye bağlamak.

silak

  • Diş dibinde olan kabarcıklar.
  • Belâgatla okuyan hatip.

ta'rif

  • (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih.
  • Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak.
  • Gr: Bir ismi marife etmek.
  • Arafat'ta vakfe yapmak.

ta'rife

  • Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.

ta'zib

  • Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek.

tafra / طفره

  • Yukarıya sıçrama atlama.
  • Yukarıdan atıp tutma.
  • İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.
  • Sıçrama, atlama, yukarıdan atıp tutma.
  • Atıp tutma. (Arapça)

tafrafuruş / tafrafurûş / طفده فروش

  • Atıp tutan. (Arapça - Farsça)

tafrafuruşluk / tafrafurûşluk

  • Atıp tutma. (Arapça - Farsça - Türkçe)

tahriş

  • Aldatıp kandırmak.
  • Koparmak.

taktib

  • Kaş çatıp yüz ekşitme.

teati

  • Karşılıklı alıp vermek.
  • Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak.
  • Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tesmir

  • Koyu nesneye su katıp duru etmek.
  • İksir ile sağlamlaştırmak.

zeban-dıraz

  • Dil uzatan, atıp tutan. (Farsça)

zeyd bin sabit

  • Sahabe-i Güzinden ve Aşere-i Mübeşşeredendir. Henüz on bir yaşında iken isteği ile İslâmiyet'i kabul etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'i kemiklerde yazılı ve hâfızların ezberinde iken bugünkü şeklinde ilk olarak yazan, bu hizmette en büyük hizmet kendisine nasib olandır. Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) kâtipliğini

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR