LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Asan ifadesini içeren 440 kelime bulundu...

"icl" meselesi

  • Buzağı olayı. Bu olay İsrailoğullarının Firavun'dan kurtulup Sina Çölüne yerleştikleri zaman yaşandı. Bir ara Mûsa (a.s.) Tur Dağına çıkmış ve orada bir müddet kalmıştı. İsrailoğulları da bu esnâda altından bir buzağı yaptı ve ona tapmaya başladı.

abus

  • Somurtan, surat asan.

adliye

  • Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire.

ahlakıyyun / ahlâkıyyun

  • Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış olanlardır.

ahter-gu / ahter-gû

  • Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim. (Farsça)

ahter-şinas

  • Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim. (Farsça)

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

al-i aba / âl-i abâ

  • Hz. Peygamberin (A.S.M.) kendisi ile beraber, kızı Hz. Fâtıma Validemiz, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den (R.A.) müteşekkil hey'et. "Hamse-i âl-i abâ" da denir. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) giydiği abâsını mezkur sahabe-i güzin hazeratının üzerine örterek hususi dua ettiğinden b
  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmaktadırlar.

al-i imran / âl-i imrân

  • İmrân âilesi. Süleymân aleyhisselâmın evlâdından İmrân bin Mâsân'ın kendisi veya onun kızı hazret-i Meryem ile oğlu hazret-i Îsâ. Âl-i İmrân'ın, Yâkûb aleyhisselâmın evlâdından İmrân binYeshâr'ın kendisi veya oğulları Mûsâ ile Hârûn aleyhisselâmın ol duğu da bildirilmiştir.

alem-i rahmet / âlem-i rahmet

  • Allah'ın sonsuz rahmetin yaşanacağı âlem.

alim / âlim

  • Bilen, bilgili.
  • Çok şey bilen.
  • Çok okumuş, bilgiç.
  • İlim ile uğraşan. Hoca.

amare-gir

  • Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci. (Farsça)

amme / âmme

  • Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.

arız / ârız / عارض

  • Gelip çatan, bulaşan, yapışan.
  • Bulaşan.

arşiyan / arşiyân

  • Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler. (Farsça)

as'as / as'âs

  • Gece çok gezip dolaşan kimse.
  • Kurt.

aşennet

  • (Çoğulu: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.

ases

  • Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.

ashab-ı keşif

  • İmanın hakikatlerine ve sırlarına, mânevi terakki ile ulaşan kimseler.

astronom

  • yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

aşva'

  • Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız.
  • Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.

atlab

  • (Tekili: Tâlib) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.
  • (Tılb) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.

azife

  • Yaklaşan. Yaklaşmakta olan.
  • Kıyamet.

bab-ı seraskeri / bab-ı seraskerî

  • Osmanlı Devletinde askerlik işleriyle uğraşan bakanlık; askeriyenin başı.

baliğ / bâliğ

  • Erişen, ulaşan.
  • Ulaşan, olgunlaşmış, yetişmiş, erişmiş.

basık

  • Eli açık. Cömert. Dolup taşan.

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

bedruc

  • Bir ot cinsidir ve bazı yerlerde tere-i Horasani diye isimlendirilir.

behle

  • (Behli) Yırtıcı kuşlarla uğraşanların giydiği eldiven. (Farsça)

bevliye

  • Tıb: İdrar yolları ve böbrek hastalıkları. Bu hastalıkların teşhis ve tedavisiyle uğraşan tıp dalı. (Üroloji)

birinci hasan feyzi

  • Evliyadan Hasan Feyzi.

biyolog

  • Biyoloji ilmiyle uğraşan âlim.

biyonik

  • Canlıların, yaşadıkları muhit içinde değişen şartlara uygun nasıl hareket ettiklerini inceleyerek canlıları model almak suretiyle benzer hareketleri yapabilecek makinelerin yapılması işiyle uğraşan ilim ve fen.

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

büluğ

  • Erginlik. Olgunluk. Çocukluk devresini tamamlayıp ergenliğe geçiş. Ergenliğe ulaşan genç, namaz kılmak ve oruç tutmak gibi farzlarla mükellef (yükümlü) olur.
  • Yaklaşıp çatma.

büreyde bin el-husayb el-eslemi / büreyde bin el-husayb el-eslemî

  • Horasan diyarında en son hicri 62 veya 63 yılında vefat eden sahabedir. (R.A.). Müslümanların ilk sancaktarıdır. 177 Hadis-i Şerif nakletmiştir. 14 tanesi Buharî ve Müslim'de mezkûrdur.

buzra

  • Üst dudağın ortasından dışarı taşan et parçası.

cahid / câhid

  • Din için savaşan.

canbaz

  • (Çoğulu: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz.
  • Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse.
  • Aldatan, hilekâr, hile yapan.
  • Eskiden atlı fedai asker.

cehennem-i cismani / cehennem-i cismanî

  • Cismen, bedenen yaşanacak olan cehennem azabı.

cemaş

  • Kadın ile oynaşan kişi.

cevelan eden / cevelân eden

  • Dolaşan, gezen.

cihan-gerd

  • Dünyayı dolaşan, cihanı gezen. (Farsça)

cihan-nevred

  • Cihanı gezen, dünyayı dolaşan. (Farsça)

cumhur-u muhaddisin / cumhur-u muhaddisîn

  • Hadîs ilmiyle uğraşan âlimlerin çoğunluğu.

cür'et / جُرْئَتْ

  • Haddi aşan cesâret.

cuş eden / cûş eden

  • Coşan, taşan.

dair

  • Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan.
  • Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.

dakvan

  • Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu.

darrab

  • Akça kesici, dârp edici, para basan.

deli'

  • Âsan yol, kolay olan yol.

der-beder

  • Serseri, kapı kapı dolaşan. (Farsça)
  • Dağınık, perişan. (Farsça)

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

derya-neverd

  • Denizde dolaşan, denizde gezen. (Farsça)

dest-res

  • İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. (Farsça)
  • Kudret, zenginlik, iktidar. (Farsça)

devende

  • Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan. (Farsça)

devr-i daimi / devr-i daimî

  • Devamlı dönüp dolaşan, döngü.

devriye

  • Dönen, dolaşan.

dimase

  • Yumuşak.
  • Asanlık, kolaylık.

diplomat

  • yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı.
  • Becerikli, söz söyliyebilen.
  • Ülkenin dış işleriyle uğraşan memur.

dünyadar / dünyadâr

  • Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan. (Farsça)

ebü'l-vakt

  • Tasavvufta kalb makâmından yukarı çıkıp, kalbin sâhibine varan, hallerden kurtulup, halleri verene ulaşan. Bunlara Erbâb-üt-temkîn de denir.

ecnef

  • Haktan, doğruluktan, adaletten uzaklaşan, ayrılan adam.
  • Beli eğri, kambur olan adam.

edebiyat

  • Düşünce, duygu veya herhangi bir hakikatı veya herhangi bir fikri yazı veya sözle, manzum veya nesir halinde güzel şekilde ifâde san'atı. Bu san'atla uğraşan ilim kolu.
  • Edebiyata âit yazıları toplayan kitap.Edebiyatın sözlük anlamından biri de edebe, yani terbiyeye uygun söz söylemek

edebiyyun

  • Edebiyatçılar. Edebiyatla uğraşanlar.

efra'

  • İşi gücü olmayan adam. Boş dolaşan kişi.
  • Kuruntulu, vesveseli adam.
  • Başının saçı tamam olan kimse. (Müe: Für'â)

ehl-i beyt

  • Hz. Muhammed (s.a.v)'in ailesi, hane halkı, (Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin)

ehl-i felsefe ve hikmet

  • Felsefeyle uğraşanlar, filozoflar.

ehl-i gaza / ehl-i gazâ

  • Din için cihad edenler, savaşanlar.

ehl-i hadis / ehl-i hadîs

  • Hadis ilmiyle uğraşanlar, hadis âlimleri.

ehl-i ifrat

  • Bir meselede aşırı gidenler, sınırı aşanlar.

ehl-i ihtisas ve müşahede

  • Görünmeyen âlemlere ait hakikatleri bizzat gözleyen ve bu konuda uzmanlaşan kimseler.

ehl-i irfan

  • Cenab-ı Hakkı tanıyıp bilen, hak ve hakikatin özüne ve esasına ulaşan, bilgi ve marifet sahibi kimseler.

ehl-i kelam / ehl-i kelâm

  • Konusu daha çok inançla ilgili olan kelâm ilmiyle uğraşanlar.

ehl-i sahv

  • Uyanık iken hakikatlere görerek ulaşan Allah dostları.

ehl-i san'at

  • San'atla uğraşanlar.

ehl-i şiir

  • Şiir ile uğraşanlar, şairler.

ehl-i şiir ve hitabet

  • Şiir ve düzgün söz söyleme san'atıyla uğraşanlar.

ehl-i siyer

  • Siyer ilmiyle uğraşanlar, İslâm tarihçileri.

ehl-i siyer ve hadis / ehl-i siyer ve hadîs

  • Siyer ve Hadîs ilmiyle uğraşanlar, İslâm tarihçileri ve muhaddisler.

ehl-i tarih

  • Tarih ilmiyle uğraşanlar, tarihçiler.

ehl-i vifak

  • Beğenilen işlerde birbirine muvafakat edip uyanlar, anlaşanlar.

ehlifen

  • Fen ilimleriyle uğraşanlar.

enlem

  • (Arz dairesi) t. Yer yüzünde herhangi bir noktanın ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeri. Dünyanın büyüklüğü X. yy. başlarında Sincar sahrasında ve Kûfe civarında bir meridyenin uzunluğunu ölçmek suretiyle bulan Musa Oğulları nâmıyla tanınan Muhammed, Ahmed ve Hasan isimlerindeki üç kardeş

ervah-ı neyyire ashabı / ervâh-ı neyyire ashâbı

  • Nurlu ruh sahipleri; manevî âlemlerdeki nurlara ulaşan büyük zâtlar.

eş'ari / eş'arî

  • Eş'arî mezhebi veya o mezhepte olan. Asıl adı Eb-ul Hasan-ül-Eş'arî olan İmam-ı Eş'arî, Ehl-i Sünnet itikadını âyetlere, hadislere göre izah ve şerh ederek tesbit etmiştir. Ehl-i Sünnet Mezhebi itikadına tercümanlık ederek İslâmiyet'e büyük hizmet etmiştir. (Hi. 260-324) İtikada dâir meydana koyduğu

eşaire

  • (Tekili: Eş'ari) Dinde meşhur imam Eb-ul-Hasan-ül-Eş'arî'ye bağlı olan sünnet ehlinin bir kısmı.

eshel

  • Çok kolay, daha kolay, asan.

esir / esîr

  • Köle. Savaşan iki taraftan birinin eline geçen karşı tarafa âit kimse.

evham-ı zamaniye

  • İçinde yaşanılan zaman diliminin yönelttiği vehimler.

faiz / fâiz / فائض

  • Taşan. (Arapça)
  • Faiz, paradan elde edilen kazanç. (Arapça)

fark-ı fahiş / fark-ı fâhiş

  • Çok fazla, haddini çok aşan fark.

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

fatımat-üz zehra

  • Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)

felaket-i mazi / felâket-i mazi

  • Geçmişte yaşanan felâket.

felasife / felâsife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.
  • Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.

felekiyyun

  • Gök ilmi ile uğraşanlar. (Astronomlar, Kozmoğrafyacılar)

fellah

  • Ekinci, çiftçi, ziraatle uğraşan arab.
  • Zenci, siyah arab.

fenci

  • Bilimle uğraşan, bilim adamı.

feylesof

  • Felsefe ile uğraşan, felsefeci.
  • Filozof, felsefe ile uğraşan kişi.

feyz-yab

  • Bollaşan, feyiz bulan. Feyze nâil olan. (Farsça)

feza-neverd

  • Fezâda dolaşan, boşlukta giden. (Farsça)

filozof

  • Felsefe ile uğraşan, felsefeci.

gabileşen / gabîleşen

  • Yabancılaşan, âdeta körleşen.

galeyan eden

  • Coşup taşan.

gali / galî

  • Pahalı. Kıymetli. Ağır.
  • Haddini tecâvüz eden, haddini aşan.

galib / gâlib / غالب

  • Ağır basan. (Arapça)
  • Galip. (Arapça)

gamm-penah

  • Tasalı yer, kederli yer. Kederin, tasanın sığındığı yer. (Farsça)

gaza ordusu / gazâ ordusu

  • Allahü teâlânın rızâsı için O'nun dînini yaymak, din, nâmus ve vatanı korumak için düşmanla savaşan müslüman askerler.

gerd

  • Kelimelere eklenir ve "Dönen, dolaşan" anlamlarını verir. Meselâ: Tiz-gerd : Çabuk dönen. (Farsça)

giti-neverd / gîtî-neverd

  • Dünyayı gezen, dünyayı dolaşan. (Farsça)

guşe-nişin

  • Köşeye çekilen, münzevi, insanlardan uzaklaşan. (Farsça)

guzat / guzât

  • Gaziler, din için savaşanlar.

habhabi / habhabî

  • İşsiz güçsüz boş olarak dolaşan adamlar.

habl-i mevhum

  • Mc: Daima olacak gibi görünüp de gittikçe uzaklaşan istek, gaye. Mevhum ip.

hadise-i ruhiye / hâdise-i ruhiye

  • Ruhen yaşanan hâdise.

hafc

  • Titremek.
  • Ayağını eğri basan.

hal-i alem / hal-i âlem

  • İçinde yaşanılan dönem.

hallakıyet-i ilahiye / hallâkıyet-i ilâhiye

  • Allah'ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

has lafızlar

  • Bir mânaya mahsus olan lafızdır. Hasan, Mehmed, insan, erkek lafızları gibi.

hasan

  • Hasan (r.a.).

hatim

  • Hitâma erdiren. Bitiren.
  • Mühür basan.

hatıra-i hakikat

  • Hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra.

hayal-perest

  • Hayalî şeylerle çok uğraşan. Çok hayal kuran. Dalgın. Olmayacak şeylerle avunan. (Farsça)

hayalat-ı muhitiye / hayalât-ı muhîtiye

  • İçinde yaşanılan zaman, mekân ve çevreye ait hayaller.

hayat-ı berzahiye

  • Öldükten sonra kıyamete kadar yaşanan kabir hayatı.

hayat-ı ruhaniye

  • Ruhânî hayat, ruhen yaşanan hayat.

hazret-i hasan

  • Hasan (r.a.).

hem-averd

  • Savaşan iki kişiden herbiri. (Farsça)

hem-aviz

  • Harpte karşılaşan iki kişiden biri. (Farsça)

hendesehane-i bahri / hendesehane-i bahrî

  • Bahriye Mektebinin ilk adıdır. Abdülhamid zamanında miladi 1773 yılında Cezayirli Hasan Paşa'nın teşebbüsüyle Tersane içinde açılmıştır. Okulun ilk baş muallimi, Türk riyaziyecisi Gelenbevi İsmail Efendi'dir.Şimdiki ismiyle "Gemi İnşa Mühendisliği" olan Bahriye Mektebi, 1795 senesinde daha muntazam

hikka

  • Dört yaşına basan dişi deve.

hıtar

  • Misli, benzer, denk, eş.
  • Bir çevreyi ihâta edip çevresini dolaşan nesne.

horasani / horasanî

  • Horasana ait. Horasanlı. (Farsça)
  • Sarıktan daha büyük görünen hoca kavuğu. (Farsça)

hz. hasan

  • Hasan (r.a.).

ibrahim hakkı

  • (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.

ictimaiyyun

  • İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler. Sosyologlar.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

ifratkar / ifratkâr

  • Haddi aşan, aşırı.
  • Pek ileri giden. Haddini aşan. (Farsça)

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.

imam / imâm

  • Câmi, mescid veya başka yerlerde cemâate namaz kıldıran kimse.
  • Hadîs, fıkıh, kelâm ve tefsîr ilminde ve tasavvuf gibi İslâmî ilimlerden birinde en yüksek mertebeye ulaşan âlim.
  • Müslümanların devlet reîsi.

imaret / imâret

  • Bayındırlık; bir yerin ömür sürülür, yaşanır hâle getirimesi.

imaret-i arz

  • Yeryüzünün imar edilmesi, ömür sürülür, yaşanır hâle getirilmesi.

imtizackar / imtizâckâr

  • Uyuşan, kaynaşan.

inşaiyye

  • İnşâât işleriyle uğraşanlar. Bina ve gemi yapma işleriyle meşgul olanlar.

inşikak-ı asa / inşikak-ı âsâ

  • Değneğin bölünmesi, âsânın ikiye ayrılması; 'ihtilaf ve ayrılıklarla, birliğin bozularak kuvvetin dağılması' mânâsında bir deyim.

inzivagah / inzivagâh

  • İnziva yeri, yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmaksızın yaşanan yer.

irsan

  • Muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme.

isperlos

  • Saray, konak, kâşâne. (Farsça)

iştigal eden

  • Uğraşan.

istihkam / istihkâm

  • Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak.
  • Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı.
  • Kuvvet ve metanet vermek.

jeolog

  • Yeryüzü ilmi ile uğraşan kimse.

jeoloğ

  • yun. Yer (Arz) ilmi ile uğraşan.

kabil-i telif

  • Uygun olan, bağdaşan.

kabus / kâbûs / كابوس

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
  • Karabasan. (Arapça)

kadim

  • (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan.
  • Azanın mukaddemesi olan insanın başı.

kalbzen

  • Kalpazan. Sahte para basan. (Farsça)
  • Yalancı. (Farsça)

kallab

  • (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr.
  • Kalpazan. Sahte para basan kimse.

kamreva / kâmreva

  • İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan. (Farsça)

kaşih / kâşih

  • Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen.
  • Dağılıp uzaklaşan kimse.

kinecu

  • Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan. (Farsça)

kıyasi / kıyasî

  • Kıyasan uygun olan.

kiza

  • Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık.

kulub-u münevvere aktabı / kulûb-u münevvere aktâbı

  • Kalp aracılığıyla nurlara ulaşan ve manevî bir kutup hâline gelen insanlar.

lafz-ı has

  • Bir mânâya münferiden başlı başına vaz' olunan lâfızdır. Hasan, Hüseyin, insan, erkek, kadın lâfızları gibi.

lafziye

  • Sözde ve yazıda görülen ve çok defa tasannua kaçan kelime süsleri.

lahık / lâhık

  • Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan.
  • Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
  • Yetişen, ulaşan, erişen.
  • Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan kimse.
  • Ulaşan, eklenen.

lahik / lâhik

  • Yetişen, vâsıl olan, ulaşan.
  • İlâve olan, eklenen.
  • Sonradan tâyin edilen, yenisi.
  • Namaza imâm ile berâber başladığı hâlde, kendisine uyku, gaflet veya benzeri bir sebebden dolayı abdest bozulması hâli ârız olup da (meydana gelip de) namazın tamâmını veya bir kısmını imâm ile kılamayan kimse.
  • Kavuşan, ulaşan, yetişen.

lahn-ı hafi / lahn-ı hafî

  • Gizli hatâ olup, ancak tecvîd ilmi ile uğraşanlar bilir.

lenf

  • (Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı.
  • Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi.

leşker-i gaza / leşker-i gazâ

  • Gazâ ordusu, savaşan askerler. Allahü teâlânın rızâsı için O'nun dînini yaymak, din, nâmus ve vatanlarını korumak için düşmanla savaşan müslümanlar.

macera-yı hayatiye

  • Hayat hikâyesi, yaşanan olaylar.

mantıkiyyun

  • Mantıkla uğraşanlar. Mantık âlimleri.

maruz olan

  • Yüz yüze gelen, karşılaşan.

matbaa-i ilahiye / matbaa-i ilâhiye

  • İlâhî matbaa; Allah'ın eserlerini bir kitap gibi basan İlâhî matbaa.

mavera / mâverâ

  • Yaşanan alemin ötesi, öte.

me'mume

  • Beyine ulaşan yara.

menfi / menfî / منفى

  • Olumsuz. (Arapça)
  • Hep olumsuz düşünen, her şeye olumsuz yaklaşan. (Arapça)
  • Sürgüne gönderilmiş. (Arapça)

menkul / menkûl

  • Nakledilebilen, taşınabilen.
  • Başkasından bildirilen, ulaşan haber, söz.

meşgul

  • (Şugl. den) Bir işle uğraşan.
  • Dalgın.
  • Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.

meşihat-ı islamiye / meşîhat-ı islâmiye

  • İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi.

meşihat-ı islamiyye / meşihat-ı islâmiyye

  • İslâmî işlerin ilmî mes'eleleri ile uğraşan devlet dairesi.

mevcudat-ı müteavine / mevcudat-ı müteâvine

  • Birbiriyle yardımlaşan varlıklar.

mevsul / mevsûl

  • Kavuşan, ulaşan, bitişen.

meysur

  • Kolay. Kolay olmuş. Asan. Kolay kılınmış şey.

meysurat

  • (Tekili: Meysur ve Meysure) Kolaylatılmış şeyler. Asan edilmiş şeyler.

micdel

  • (Çoğulu: Mecâdil) Köşk, kasır, kâşâne.

mikdam

  • (Çoğulu: Makadim) Çok ayaklı.
  • Kıdemli.
  • Çok çabalayıp uğraşan. Fazlaca gayret sarfedip ikdâm eden.

minnetşinas / minnetşinâs

  • (Çoğulu: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.

mıs'ad

  • Merdiven. Yükseğe çıkmakta kullanılan âlet. Asansör.

mu'tedi / mu'tedî

  • Sesini yükselten. Yüksek sesle dua eden.
  • Haddini aşan, tecâvüz eden.
  • Zâlim.

mu'tezile

  • Aklına güvenerek ve "kul, fiilinin hâlikıdır" demekle hak mezheblerden ayrılan bir fırka. Bunlar dalâlet fırkalarının birincisidir. Vâsıl İbn-i Atâ nâmında birisi buna sebeb olmuştur. Bu kişi Hasan Basri Hazretlerinin talebesi iken, günah-ı kebireyi işleyen bir kimsenin ne mü'min ve ne de kâfir olma

muanık

  • Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.

muanik

  • (Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.

muaşeret

  • Birlikte yaşanılanlar.
  • Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.

mücahid / mücâhid

  • Din için savaşan, çalışan.

mücahidin / mücâhidîn

  • Din için savaşanlar, çalışanlar.

müfrit

  • (Fart. dan) İfrat eden. Haddini aşan.
  • Ölçüsüz ve taşkın hareket eden.
  • Mübalağalı.
  • İfrat eden, haddini aşan, ölçüsüz ve taşkınca hareket eden.

muhacir

  • Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen.
  • Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.

muhaddisin / muhaddisîn

  • Hadis ilmiyle uğraşan âlimler.
  • Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler.

muharebe eden

  • Savaşan.

muharib / muhârib

  • Savaşan.

muhasib

  • Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib.

muhit-i zaman ve mekan / muhit-i zaman ve mekân

  • Zaman ve yer bakımından yaşanan çevre, ortam.

muhlis

  • İhlâs sâhibi. Niyetini ve ihlâsını düzeltmeye uğraşan kimse.

muhterib

  • (Çoğulu: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib.

muhteribin / muhteribîn

  • (Tekili: Muhterib) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler.

mukadderat-ı islam / mukadderat-ı islâm

  • İslâm ve Müslümanların içinde bulundukları durum; yaşanan hâdiseler.

mukallid

  • Benzemeye veya benzetmeğe çalışan. Taklid eden.
  • Bir şeyi boynuna takan, asan.
  • Kuşatan.

mukarin

  • Yakın olan. Bitişen. Ulaşan. Ulaşmış olan.

mukasım

  • (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen, taksim eden.

mükatib / mükâtib

  • Mektup yazan. Mektuplaşan.
  • Fık: Köle veyâ câriyesinin azâd edilmesini bir kazanca veya bir müddete bağlayan efendi.

mukterin

  • (İktiran. dan) Yaklaşan, yakın gelen, iktirân eden.

mülaib

  • (La'b. dan) Oynaşan, oynayan.

mülteim

  • (Le'm. den) İyileşen ve kapanan (yara).
  • Cem'olucu, toplanan.
  • Ulaşan, ulaşıcı.

mümtezic

  • Birleşen, kaynaşan.

müneccim / مُنَجِّمْ

  • Yıldızların hareket ve hâllerini tedkikle uğraşan, mevki ve harekâtından mâna ve hüküm çıkaran. Falcı.
  • Yıldız falına bakan, astroloji ile uğraşan.
  • Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
  • İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.
  • Yıldızlarla uğraşan, falcı.
  • Yıldız ilmi ile uğraşan.

münfesih

  • (Füsh. den) İnfisah eden, bollaşan, genişleyen.

münhemik

  • (Hemk. den) Bir işin üzerine çok düşen. Bir işte çok uğraşan.

münzevi / münzevî

  • Bir köşeye çekilip ibadetle uğraşan, dünyadan çok âhiret için çalışan kişi.

musahhihin / musahhihîn

  • (Tekili: Musahhih) Musahhihler, tashih işi ile uğraşanlar.

musallat

  • Sataşan.
  • Rahatsız eden. Tasallut eden. Sataşan.
  • Sataşan.

musallat olan

  • Sataşan, saldıran.

müsned

  • İsnad edilmiş, senede bağlanmış. "Müsned Hadis" senedi kesintisiz olarak Hz. Peygamber'e ulaşan hadistir.

müsta'cib

  • (Aceb. den) Şaşan, taaccüb eden.

müştagil

  • (Şugl. den) Bir işle meşgul olan, iştigal eden, uğraşan.

müstehill

  • (Helâl. den) Helâllaşan. Helâllık dileyen.

mutali'

  • Mutâlaa eden. Kitab okuyan. Kitablarla tetkik ve bilgi için uğraşan.

mutasaffi / mutasaffî

  • Tasaffi eden. Saffet ve sâfilik hasıl eden. Temiz olan. Saflaşan.

mutasallib

  • (Sulb. dan) Sertleşen, katılaşan.
  • Sağlam, sert.
  • Salâbetli. Din işlerinde çok gayretli.

mutasanni'

  • (Çoğulu: Mutasanniîn) Kendini güzel ve süslü göstermek isteyen.

mutasanniane

  • Yapmacıklı olarak, tasannu ederek. (Farsça)

mutasanniin / mutasanniîn

  • (Tekili: Mutasanni') Tasannu' edenler. Kendilerini güzel ve süslü göstermek isteyenler.

mutasavvıf

  • Tasavvufla uğraşan. İlâhiyyatla uğraşan, tarikat ehli olan.

mutatavvif

  • Ziyâret gayesiyle bir şeyin etrâfını dolaşan. Tavâf eden.

mutavassıl

  • (Vasl. dan) Ulaşan, eren, kavuşan, vâsıl olan.

mutazarrı'

  • Tazarru eden. Alçak gönüllülük eden.
  • Bir şeye gizlice varıp yaklaşan.
  • Can ve gönülden tezellül ile yalvaran.
  • Noksan ve kusurlarını bilerek kibirden, büyüklenmekten çekinip tevazu eden.

müteaccib

  • Taaccüb eden, şaşan, şaşakalan.

müteaccin

  • Hamurlaşan. Hamur haline gelen.

müteaddi

  • (Udvan. dan) Başkasının hakkına tecavüz eden, saldıran, sataşan.
  • Gr: Lâzım fiilinin mukabili. Fiil eseri fâilden mef'ul denilen diğer bir isme geçerse o halde fiil müteaddi olur. Geçişli fiil. (Anlatmak, düşündürmek gibi)
  • Sataşan.

müteali

  • (Ulüvv. den) Yüksek olan, yükselen.
  • Fls: Tecrübe ile elde edilen. İlim hududunu aşan.

müteannit

  • Yanlış arayan. Başkalarının yanlışını bulmak için uğraşan.

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

mütearrız

  • (Arz. dan) Başkasının hakkına tecavüz eden, hududuna geçen,
  • Saldıran, sataşan, taarruz eden.

müteasir

  • (Usr. dan) Güçleşen, zorlaşan, teâsür eden.

müteavin

  • (Avn. dan) Yardımlaşan. Birbirine yardım eden.
  • Yardımlaşan.

müteavine

  • Birbirleriyle yardımlaşan.

mütebaid / mütebâid

  • Uzaklaşan. Bir birinden uzak bulunan.
  • Uzaklaşan.

mütebellir

  • (Billur. dan) Billurlaşan, tebellür eden.
  • Belirgin, belirmiş.

mütecadil

  • (Cedl. den) Mücadele eden, uğraşan. Şiddetle çekişen.

mütecanib

  • (Cenb. den) İçtinab eden, çekinen, sakınan, uzaklaşan, karışmıyan.

mütecavil

  • Birbiri etrafında dolaşan, cevelan eden.

mütecaviz / mütecâviz / مُتَجَاوِزْ

  • (Cevâz. dan) Hücum eden, tecüvüz eden. Haddi aşan, geçen.
  • Sataşan, saldıran.
  • Sarkıntılık eden.
  • Çok, fazla.
  • Saldıran, haddini aşan.
  • Haddi aşan.

müteceffif

  • İçi boşalan, kuruyan, koflaşan (kabuklu meyve).

mütecevvif

  • İçi boşalan, koflaşan, kovuk olan, tecevvüf eden.

mütedarik

  • (Derk. den) Tedârik eden, hazırlıyan.
  • Yetişip ulaşan.

mütedavil / mütedâvil

  • Dilden dile dolaşan.
  • Ellerde dolaşan, kullanılan.

müteekkid

  • (Te'kid. den) Sağlamlaşan, tekrarlanan.

mütefakkıh

  • (Çoğulu: Mütefakkıhin) (Fıkh. dan) Fıkıh âlimi. Fıkıh ilmiyle uğraşan kimse.

mütefakkıhin / mütefakkıhîn

  • (Tekili: Mütefakkıh) Fıkıh âlimleri, fıkıh bilginleri. Fıkıhla uğraşan kimseler.

mütefennin / متفنن

  • (Fenn. den) Alim, münevver, fen adamı. Teknik ilimle uğraşan.
  • Fen bilimleri ile uğraşan, teknik ile uğraşan. (Arapça)

mütefer'in

  • Kibirli, mağrur.
  • Fir'avun tavrı takınan, fir'avunlaşan.

müteferric

  • (Çoğulu: Müteferricîn) (Ferc. den) Gezinen, dolaşan. Gezip eğlenmeğe giden.

müteferricin / müteferricîn

  • (Tekili: Müteferric) Gezinenler, dolaşanlar, hava almağa eğlenmeğe gidenler.

mütefessih

  • (Füshat. den) Genişleyen, bollaşan, genişlemiş olan.

mütegavvil

  • Renkten renge giren. Bir şeyin rengine giren.
  • Uğraşan, tegavvül eden.

mütegayyib

  • (Gayb. dan) Gözden kaybolan, görünmez olan, uzaklaşan.

mütegayyir / مُتَغَيِّرْ

  • Başkalaşan, değişken.
  • Başkalaşan.

mütehaddib

  • Kamburlaşan. Kambur olan.

mütehallim

  • (Hilm. den) Yumuşak huylu görünen.
  • Meme gibi yuvarlaklaşan.

mütehammik

  • (Humk. dan) Ahmak gibi konuşan veya ahmakçasına hareketlerde bulunan. Ahmaklaşan.

müteharib

  • (Harb. den) Savaşan, harbeden, muharebe eden.

mütehariş

  • Hırıldaşıp dalaşan, tehârüş eden.

mütehaşşib

  • (Haşeb. den) Odunlaşan, odunlaşmış.

mütehaşşin

  • Sertlik gösteren, kabalaşan.

mütekarib

  • (Kurb. dan) Yaklaşan, tekarüb eden. Birbirine yakın olan, gittikçe birbirine yaklaşan.

mütekarrib

  • (Çoğulu: Mütekarribîn) (Kurb. dan) Yaklaşan, yaklaşmağa çalışan, yakın olan, takarrüb eden.

mütekarribin / mütekarribîn

  • (Tekili: Mütekarrib) Takarrüb edenler, yaklaşanlar, yakın olanlar.

mütekarrir

  • (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.

mütekasif / mütekâsif

  • (Kesafet. den) Sıklaşmış, koyulaşmış, yoğunlaşmış. Sıklaşan, yoğunlaşan, koyulaşan, tekâsüf eden.

mütekasım

  • (Çoğulu: Mütekasımîn) (Kısm. dan) Paylaşan, bölüşen. Bir şeyi paylaşanların beheri.

mütekasim

  • Kısmet eden.
  • Aralarında bir şey taksim edenlerin her biri.
  • Birbiriyle kasemleşen, andlaşan.

mütekemmil

  • (Kemal. den) Olgunlaşan, tekemmül eden. Eksiği kalmayan.

mütekemmilin / mütekemmilîn

  • (Tekili: Mütekemmil) (Kemâl. den) Olgunlaşanlar, kemale erenler, tekemmül edenler.

mütekerrih

  • (İkrah. dan) Kerih gören, tekerrüh eden, ikrah eden. Tiksinen.
  • Surat asan.

mütelahi

  • (Lehv. den) Oynıyan. Oyun veya sazla uğraşan.

mütelain

  • Lânetleşen, uğursuzlaşan.

mütelattıh

  • Bulaşan, bulaşık olan (yağ, çamur v.s.)

mütemazih

  • Şakalaşan, birbirine lâtife ve şaka yapan.

mütemeyyi'

  • (Mey'. den) Mâyi haline gelen, sıvılaşan. Sulanıp akan.

mütenaciyane / mütenaciyâne

  • Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.

mütenahiz

  • Erişip ulaşan.

mütenakıs / mütenâkıs

  • Noksanlaşan, azalan, miktarı azalmış olan.
  • Noksanlaşan.

mütenasır

  • Birbirine yardım eden, muavenette bulunan, yardımlaşan.

mütenemmil

  • Karınca gibi kaynaşan.

mütenemmir

  • Kaplanlaşan, kaplan huylu olan.
  • Sert bir dille konuşan.

müterahhir

  • Dolup taşan.

müterasil

  • Mektuplaşan, haberleşen.

mütesabbi

  • Çocuklaşan, çocuk tavırları takınan.

mütesadif

  • Tesadüf eden, rastgelen. Karşılaşan.

mütesakıl

  • Üşenip ağırlaşan.
  • Muhârebeye girmeye teşvik edilmiş iken oyalanıp kalan.

mütesallit

  • (Çoğulu: Mütesallitîn) Musallat olan, peşini bırakmıyan, tasallut eden, sırnaşan.

müteşeffi

  • (Şifa. dan) Şifa bulan, iyileşen.
  • Öcünü, intikamını alarak rahatlaşan.

müteseffil

  • (Çoğulu: Müteseffilîn) Sefil ve aşağı olan, bayağılaşan.

müteşerri'

  • Şeriat işleriyle uğraşan.
  • İlim ve şeriatta âlim olan. Şeriatla amel eden.

müteşeyyih

  • Şeyhlik taslayan, kendini şeyh gibi gösteren.
  • İhtiyarlaşan.

mütevafir

  • (Vüfur. dan) Çoğalan, bollanan, fazlalaşan.

mütevaggıl

  • Bir işle fazla uğraşan, bir konu hakkında derinlemesine ilgilenen ve takip eden.

mütevaggilin / mütevaggilîn

  • (Tekili: Mütevaggil) Çok uğraşanlar, fazla meşgul olanlar. Bir şeyin derinliğine varanlar.

mütevasık

  • Birbirine güvenip itimad etmek suretiyle anlaşan.

mütevasıl

  • (Vasl. dan) Birbirine bitişmiş. Birbirine ulaşan, gelen.

mütevassıl

  • Kavuşan, ulaşan, vâsıl olan.
  • Yakınlık ve münasebet kuran.

mütevellih

  • Hayran olup şaşıran. Şaşan, şaşmış.

mütezayyık

  • Darlaşan, sıkışan, tazayyuk eden.

muttali olan

  • Bir bilgiye ulaşan, gözlemleyen.

muttasıl

  • Bitşik. Aralıksız. Fâsılasız. Hiç durmadan. İttisâl eden, ulaşan, kavuşan.

muvasal / muvâsal

  • Ulaşan, kavuşan.

muvazıb

  • Dâima bir işle uğraşan. Bir işe durmadan çalışan.

müyesser

  • (Yüsr. den) Kolaylıkla olan, kolay gelen, âsân olan, nasib.

na-sazkar / na-sazkâr

  • Uygun görmeyen, muhâlif. (Farsça)
  • Beklenmemiş, işitilmemiş. (Farsça)
  • Münâsebetsiz işle uğraşan. (Farsça)

nabiz

  • Savaşçı, muharip, savaşan.

nail / nâil

  • Ulaşan, erişen.

nef'i / nef'î

  • Menfaat ile alâkalı, faydacı.
  • Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.

nefeza

  • (Çoğulu: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim.

neverd

  • Dönen, gezen, dolaşan. (Farsça)

nevred

  • Gezen, yol alan, dolaşan. (Farsça)

nizamiye

  • İlk askerlik devresi.
  • Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire.
  • Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.

nücumi / nücumî

  • Yıldızlarla ilgili.
  • Yıldızlarla uğraşan.

nuşirevan-ı adil / nuşirevân-ı âdil

  • Adaletiyle ün salmış meşhur, eski bir İran Sâsânî Hükümdarı.

nuşirvan

  • İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.

nüzul / nüzûl

  • İnmek. Tasavvuf yolunda ilerleyerek, sebebler âlemini görmeyip yalnız sebeblerin sâhibini yâni Allahü teâlâyı bilme hâline ulaşan bir velînin insanları irşâd ve terbiye için, tekrar sebebler âlemine inmesi.

ömr-ü galibi / ömr-ü galibî

  • Çoğunlukla yaşanılan ömür süresi.

padaş

  • (Çoğulu: Padaşân) Mükâfat, ecr. (Farsça)
  • Yoldaş. Yol arkadaşı. (Farsça)

pergem

  • İşsiz güçsüz, boşta dolaşan adam. (Farsça)

pervaz-ı berdar / pervaz-ı berdâr

  • Yükselip uçan. Uçarak dolaşan.

prensip

  • Umde. İlk unsur. Temel kanaat, temel düşünce. Temel bilgi (Fransızca)
  • Man: Her çeşit münakaşanın dışında olan. (Fransızca)

psikolog

  • Ruhiyatçı, ruh ilmiyle uğraşan. (Fransızca)
  • Ruh ilmi ile uğraşan kimse, ruh bilimci.
  • Ruh ilmiyle uğraşan.

racih / râcih

  • Ağır basan, üstün gelen, diğerinden üstün.

rahmet melekleri

  • Yeryüzünde dolaşan ve mü'minlerin ölümü ânında hâzır olan melekler. Bunlara Rûhâniyân da denir.

rahmetullahi aleyhi ve ala hasan feyzi / rahmetullahi aleyhi ve alâ hasan feyzi

  • Allah'ın rahmeti onun (Halil İbrahim'in) ve Hasan Feyzi'nin üzerine olsun.

rasib

  • Tortulaşan, dibe çöken.

res

  • (Residen: Erişmek mastarının emir köküdür.) "Ulaşan, erişen, yetişen" mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

resan

  • (Residen mastarından) "Yetişenler, ulaşanlar, getirenler" mânalarına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

resanet

  • (Bak: Rasanet)

sa'd-ı taftazani / sa'd-ı taftazanî

  • (M. 1322-1389) Horasan'da doğmuş büyük bir İlm-i Kelâm âlimidir. En meşhur eseri, "Makasıd" adlı kelâm kitabıdır.

sa'deddin-i taftazani / sa'deddin-i taftazanî

  • (Hicr: 722-792) Horasan taraflarında Teftazan'da doğdu. İslâmiyete kıymetli eserleriyle hizmet eden büyük âlimlerdendir. Asıl ismi Ömer oğlu Mes'ud'dur.

saadet-saray-ı ebediye / saadet-sarây-ı ebediye

  • Sonsuz mutluluk sarayı; hiç bitmeyecek şekilde mutluluğun yaşanacağı Cennet hayatı.

sadat

  • (Tekili: Seyyid) Seyyidler. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın soyundan gelenler ve onun izinden gidenler. Hususen Hazret-i Hasan neslinden gelenlere seyyid; Hazret-i Hüseyin neslinden gelenlere de Şerif denmektedir.

sadir

  • Şaşan, hayrette kalan.

saffeyn

  • İki sıra.
  • Muharebede karşılaşan iki taraf.

sahilsaray

  • Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.

sahra-neverd

  • Çölde dolaşan. Göçebe. (Farsça)

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

sair

  • Seyreden, harekette olan.
  • Bir şeyden geri kalan.
  • Maadâ. Geçen, dolaşan.
  • Yolcu. Seyyar.
  • Başkası, diğeri.

sam'a

  • Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ)
  • Kuvvetlenip olgunlaşan ot.

samha

  • Kolaylık. Asânlık. Sühulet.

santrifüj

  • yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet.

sari / sârî

  • Bulaşan, bulaşıcı.

sarraf

  • Sarfeden. Para işleri ile uğraşan.
  • Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan.

sasaniler

  • İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâm

şatata

  • Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.

sayfiye

  • Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer.

şazeli / şazelî

  • (Ebu Hasan Şazelî) Nureddin Ebu Hasan-ı Şazelî de denildiği gibi Ali bin Abdullah diye de anılmaktadır. Tunus'lu olup Şazeliye Tarikatı kurucusu olarak bilinir. Tasavvufî, ilmî bir çok eseri vardır. Tarikatının tekke ve zaviyesi yoktur. Hicri 654 yılında Mekke-i Mükerreme'ye giderken sahrada dâr-ı b

şebgerd

  • (şeb-gerd) Gece dolaşan kol. Bekçi. (Farsça)
  • Ay, kamer. (Farsça)

secic

  • Asan, kolay.
  • Yumuşak yer.

şehristan-ı ebedü'l-abad / şehristan-ı ebedü'l-âbâd

  • Sonsuz olarak yaşanacak olan ülke; Cennet.

seray

  • Büyük konak, kâşâne. (Farsça)
  • Saray. (Farsça)
  • Hükümet konağı. (Farsça)

serşar

  • Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. (Farsça)
  • İleri giden, sınırı aşan. (Farsça)

serseri

  • Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. (Farsça)
  • Boş söz. (Farsça)

şeş-ebrar

  • Altı aded hayır sahibi ki, bunlar: Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin'dir (Radıyallahu anhüm).

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

seyr-i anillah-i billah / seyr-i anillah-i billâh

  • Yüksek bilgilerden, aşağı bilgilere inme. Tasavvufta nihâyete (maksada) ulaşan velînin geri dönmesi ve mahlûkları bilmeğe kadar inmesi.

seyyah

  • (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.

seyyahin / seyyahîn

  • (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.

seyyar

  • Bir yerde durmayıp yer değiştiren.
  • Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen.
  • Kervan, kafile.
  • Otomobil.
  • Dolaşan, gezen.

seyyare

  • Güneş etrafında dolaşan gezegen.

seyyid / سيد

  • Hz. Hasan'yn soyundan gelen. (Arapça)
  • Efendi. (Arapça)
  • Ağa. (Arapça)
  • Başkan. (Arapça)

sıbteyn-i mükerremeyn

  • Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmın iki mübârek torunu; hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyn (radıyallahü teâlâ anhümâ).

sıhhiye

  • Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire.
  • Sağlık işleri.

sıhhiye heyeti

  • Sağlık işleriyle uğraşan kurul.

sikkezen

  • Madeni para basan. (Farsça)

silsile-i şerafet ve siyadet / silsile-i şerâfet ve siyadet

  • Soyunun bir taraftan Hz. Hasan—şeriflik—, diğer taraftan da Hz. Hüseyin—seyyidlik—vasıtasıyla Hz. Muhammed'in (a.s.m.) soyundan gelme silsilesi.

sinn

  • (Çoğulu: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman.
  • Diş.
  • Medine'de bir dağın ismi.
  • Yaban öküzü.

sirayet eden

  • Bulaşan, yayılan.

şirceng

  • Arslan gibi savaşan. (Farsça)

sırr-ı al-i aba / sırr-ı âl-i abâ

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisiyle beraber kızı Hz. Fatıma, damadı Hz. Ali ve torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in üzerini mübarek abâsıyla örttüğünden bu isimle anılmalarının sırrı.

siyasetdaş

  • Aynı siyasî görüşü paylaşan.

sosyoloğ

  • İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı. (Fransızca)

sufi / sufî

  • Tasavvuf ile uğraşanlar.

sufiyye / sûfiyye / صوفيه

  • Mutasavvıflar, tasavvufla uğraşanlar. (Arapça)

şuhud-u kevniye

  • Kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler.

sükunetyab / sükûnetyâb

  • Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran. (Farsça)

şurta

  • (Yelkenliye) uygun rüzgâr.
  • Önde gidip düşmanla savaşan asker.
  • Polis, jandarma.

tab eden

  • Basan.

tab' eden

  • Basan, yayınlayan.

tabakat-ı muhaddisin / tabakât-ı muhaddisîn

  • Resûlullah efendimizin işleri, sözleri ve hâllerini öğreten hadîs ilmi ile uğraşan İslâm âlimlerinin dereceleri.
  • Hadîs âlimlerini derecelerine göre sıralayıp, hayatlarını ve eserlerini anlatan kitaplar.

tabakat-ül-fukaha / tabakât-ül-fukahâ

  • Fıkıh âlimlerinin tabakası. Helâl ve haramı, emir ve yasakları bildiren fıkıh ilmi ile uğraşan âlimlerin dereceleri.
  • Fıkıh âlimlerini derecelerine göre tertîb edip (sıralayıp), hayatlarını ve eserlerini anlatan kitablar.

tabi / tâbi / tâbî

  • Kitap vs. basan, baskı işlemini yapan.
  • Kitap basan.

tabi' / tâbi' / طابع / طَابِعْ

  • Kitap basan, tab'eden. Kitap bastıran. Matbaacı. Editör.
  • Basan, resmeden; yaratıcı, yaratan.
  • Kitap basan. (Arapça)
  • Tab' eden, basan.

tacir

  • Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.

tahfiz

  • Aşağı indirmek.
  • Asan etmek, kolaylaştırmak.

taif

  • Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan.
  • Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin batı eteklerinde olarak 1882 metrelik yükseklikte bir şehirdir. Peygamber (A.S.M.) hicretin sekizinci yılında Hun

taife-i mücahede

  • Cihad edenler, Allah yolunda savaşanlar.

taife-i mücahidin / taife-i mücahidîn

  • Cihad edenler, Allah yolunda savaşanlar.

tayalis

  • (Tekili: Taylasân) Başa ve boyna sarılan şallar.
  • Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.

tebaud eden / tebâud eden

  • Uzaklaşan.

tebellür eden

  • Billurlaşan.

tecavüzkar / tecavüzkâr

  • (Çoğulu: Tecavüzkârân) Sataşan, saldıran, tecavüz eden. (Farsça)
  • Haddini aşan, başkalarının haklarına saldıran.

teetti

  • Asan olmak, kolaylaşmak.
  • Beklemek, gözlemek.

teheyyün

  • Asan olmak, kolay olmak.

tekbit

  • (Cihaz) Az olmak.
  • Asan olmak, kolay olmak.

tekemmül-ü zati / tekemmül-ü zâtî

  • Kendi kendine gelişen, olgunlaşan.

teknisyen

  • Bir işin, ilim tarafından daha çok tatbikatiyle uğraşan. Tatbikatla uğraşan kimse. (Fransızca)

terhim

  • Atmak.
  • Kolaylaştırmak, âsân etmek.
  • Deveyi sebepsiz kesmek.
  • Yumuşak ve ince etmek.
  • Bir ismi kısaltma.

tesrih

  • Talâk. Boşanma, ayrılma.
  • Halâs etme, kurtarma.
  • Bırakma, salıverme.
  • Kıl tarama.
  • Asan etme, kolaylaştırma.

tevağğul eden

  • Meşgul olan, uğraşan.

til'

  • Etrafına çok iltifat eden kişi. Etrafdakilerle şakalaşan kimse.

turfe-kar / turfe-kâr

  • Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan. (Farsça)

ukul-ü nuraniye erbabı

  • Nuranî akıl sahipleri; akıl yoluyla manevî hakikatlerin nuruna ulaşan kişiler.

ulema-i ilm-i huruf

  • Harf ilmiyle uğraşan âlimler.

usnun

  • (Çoğulu: Asânin) Sakal ucu.
  • Her nesnenin evveli.
  • Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.

uşşakiyye / uşşâkiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî'nin tasavvuftaki yolu.

usuliyyun

  • Fıkıh usulüyle uğraşan İslâm âlimleri. Usul-ü Fıkıh müellifleri.

üveysi / üveysî

  • Üstâdı, hocası olsun olmasın, hayatta veya vefât etmiş bir büyüğün rûhâniyetinden istifâde ederek, terbiye görerek yetişen, olgunlaşan kimse. Bu şekilde yetişme yoluna üveysîlik denir.

valib

  • Ulaşıcı, ulaşan, varan.
  • Önüne doğru giden.

varakkerdan

  • Boş ve faydasız işlerle uğraşan kimse. (Farsça)

varid / vârid / وارد

  • Ulaşan, yetişen, gelen, erişen.
  • Akla gelen.
  • Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.
  • (Vürud. dan) Ulaşan, yetişen, gelen, erişen. Akla gelen.
  • Olan. Bir şey hakkında söylenip tatbik edilen.
  • Hâzır, nâzır.
  • Bahadır.
  • Söylenen, ulaşan, gelen.
  • Gelen, ulaşan. (Arapça)
  • Sözkonusu. (Arapça)

varide / vâride / وارده

  • Gelen, ulaşan. (Arapça)
  • Akla gelen. (Arapça)

vasıl / vâsıl / واصل / وَاصِلْ

  • Ulaşan, erişen, kavuşan. Hakka vâsıl olan.
  • Kavuşan, ulaşan, erişen.
  • Ulaşan, erişen, kavuşan.
  • Ulaşan, kavuşan, gelen. (Arapça)
  • Vâsıl olmak: Ulaşmak, kavuşmak. (Arapça)
  • Ulaşan.

vasıl olan

  • Ulaşan.

vekra

  • Hızlı yürüyen deve.
  • Ayağını yere kuvvetli basan kadın.
  • Bir nevi sıçramak.

yüscan

  • Yeşil taylasanlar.

zahid / zâhid / زاهد

  • Aşırı dindar, zühd ile uğraşan. (Arapça)

zampara

  • (Aslı "zenpare"dir) Kadınlar peşinde dolaşan ahlâksız erkek.

zebanzed / zebânzed / زبانزد

  • Ünlü, dillerde dolaşan. (Farsça)

zen-dost

  • Kadınların peşinde dolaşan, kadınlardan hoşlanan, zampara. (Farsça)

zındık

  • Hiçbir dinde olmadığı ve Allahü teâlâya inanmadığı hâlde, müslüman görünüp müslümanlığı değiştirmeye, îmânı bozmaya, dinsizliği müslümanlık olarak yaymaya çalışan ve İslâmiyet'i içerden yıkmaya uğraşan sinsi İslâm düşmanı, azılı kâfir, münâfık. Kâdıy ânîler ve Behâîler böyledir.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR