LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te As kelimesini içeren 593 kelime bulundu...

a'lem-i ulema-i asr / a'lem-i ulemâ-i asr

  • Asrın bilinen âlimlerinden.

a'sar / â'sâr / a'sâr / اَعْصَارْ

  • Asırlar, dönemler.
  • Asırlar.

a'sarnişin olan / a'sârnişîn olan

  • Asırlar içinde oturmuş olan.

abdullah ibn-i abbas

  • Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu

abdurrahman bin avf

  • Aşere-i mübeşşereden ve çok fedakar olan Sahabelerdendir. İlk müslüman olan sekiz kişiden birisidir. Bütün ihya-yı din için olan muharebelerde çok fedakârlıkta bulunmuş, birisinde yirmibir yerinden yaralanmıştı. Bir gazada oniki dişini birden kaybetmişti. Medine'ye ve Habeşistan'a hicret edenlerdend

abus / abûs / عَبُوسْ

  • Asık ve ekşi yüzlü.
  • Asık yüzlü, somurtkan.
  • Asık suratlı.

adem-i tagayyür

  • Asla değişmeme.

ahass

  • Asılsız, kötü kimse.

ahilik

  • Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. Günlük hayatta ise teavün, yoksulları koruma gibi insani duyguları; ayrıca müzik, silah kullanma, binicilik kabiliyetlerin

ahkam-ı fer'iyye / ahkâm-ı fer'iyye

  • Asla ait olmayan, ikinci derecedeki hükümler.

ahterbin / ahterbîn / اختربين

  • Astrolog, yıldızbilimci. (Farsça)

ahveb

  • Asi, günahkâr.

ahz-ı asker

  • Asker alımı.

alem-i süfli / âlem-i süflî / عَالَمِ سُفْلِي

  • Aşağı, alçak âlem.
  • Aşağı âlem.

alen

  • Aşikâr, apaçık, meydanda olma.

alettahmin

  • Aşağı yukarı, tahminen.

allahu a'lemu bimuradihi / allahu â'lemu bimuradihi

  • Asıl maksadını en iyi bilen ancak Allah'tır.

an-asl

  • Aslında, hakikatında, aslından.

andelib-i aşk

  • Aşk bülbülü.

apolet

  • Askerî üniformaların omuz kısmına takılan ve rütbeyi belirten sembol, işaret.

apulet

  • Askerlerin, sınıf ve rütbelerine göre sırma, ipek veya yünden omuzlarına taktıkları saçak. (Fransızca)

arik

  • Asil haseb ve neseb ehli olan.

arz-ı belde

  • Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.

arz-ı belde ta'yini

  • Ast: Herhangi bir bölgede kutup yıldızı veya diğer yıldızlarla astronomik hesaplar yapmak suretiyle o yerin arzını tayin etmek.

aş-hane

  • Aşevi, mutfak. (Farsça)

aş-kare / aş-kâre

  • Aşçı. (Farsça)

asabiyeten

  • Asabilik bakımından.

asabiyülmizac / عصبى المزاج

  • Asabî mizaçlı. (Arapça)

asabiyyeten

  • Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.

aşair / aşâir

  • Aşîretler.
  • Aşiretler, oymaklar.

asakir / asâkir / عساكر

  • Askerler.
  • Askerler.
  • Askerler. (Arapça)

asalet / asâlet / اصالت

  • Asillik, soyluluk.
  • Asillik. (Arapça)

asar / âsar

  • Asırlar, çağlar.

asayiş-perver / asâyiş-perver

  • Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen. (Farsça)

ases

  • Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.

aşık / âşık / عاشق

  • Aşırı seven, vurgun, tutkun.
  • Aşık. (Arapça)

aşıkan / âşıkân / عاشقان

  • Aşıklar. (Arapça - Farsça)

aşıkane / âşıkane

  • Âşık olarak.

asilane / asilâne

  • Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık. (Farsça)

asilzade / asîlzâde

  • Asîl kimsenin evladı.

asır ba'de asır / عصر بعد عصر

  • Asırlarca, yüzyıllarca. (Arapça)

aşirat / aşîrât

  • Aşireler, onda birler.

asırdide / asırdîde

  • Asır görmüş, çağ yaşamış.

aşk / عشق

  • Aşk. (Arapça)

aşk u merak

  • Aşk ve merak.

aşkbazi / aşkbazî

  • Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib. (Farsça)

asker / عسكر

  • Asker, er. (Arapça)

asker-gah / asker-gâh

  • Asker kampı, askeriyeye ait kamp. (Farsça)

askeri / askerî

  • Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.

aşkname / aşknâme

  • Aşkı anlatan yazı.

aşknüma

  • Aşkını bildiren. Aşkını gösteren. (Farsça)

asla ve kat'a / asla ve kat'â

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

asla ve kella / asla ve kellâ

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

asli / aslî / اصلى

  • Asıl, esas.
  • Asla aid ve müteallik.
  • Asılla ilgili, öze dair.
  • Asıl. (Arapça)

asliyet

  • Asıllık, köklülük, soyluluk, gerçeklik.
  • Asıl oluş.

aşpez / âşpez / آشپز

  • Aşçı. (Farsça)

asr

  • Asır, yüzyıl.

asri / asrî / عَصْر۪ي

  • Asırlık.

assubay

  • Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.

aster / âster / آستر

  • Astar. (Farsça)

aşura / âşûrâ / عاشورا

  • Aşûre. (Arapça)

ati-l-beyan

  • Aşağıda sözü geçen, aşağıda zikredilen.

atiyülbeyan / âtiyülbeyân / آتى البيان

  • Aşağıda açıklanacak olan. (Arapça)

atiyüzzikr / âtiyüzzikr / آتى الذكر

  • Aşağıda zikredilecek olan. (Arapça)

avihte

  • Asılmış şey, asılı nesne. (Farsça)

aviz

  • Asılan, asılı bulunan. (Farsça)

avize / âvîze / آویزه

  • Asılı. (Farsça)

ayan / ayân

  • Aşikâr, belli.

babil / bâbil

  • Asurlular devrinde Irak'ta kurulan şehirlerden biri. Bağdat'ın aşağı tarafında bulunan ve büyücülüğünden dolayı, eski edebiyatımızda "Çeh-i Bâbil" olarak yer alan ve birçok dillerin meydana gelmesi bakımından da adı geçen "Bâbil Kulesi"nin bulunduğu ilkçağdan kalma bir şehir.

bagi / bâgî

  • Âsi, baş kaldırmış, haksızlık eden.

baği / bâğî

  • Âsî. Haksız olarak devlet başkanına isyân eden. Çoğulu buğât'tır.

bahur / bâhûr / باخور

  • Aşırı sıcak. (Arapça)

bakaya

  • Askerlik için son yoklaması yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen kişiler.

bando

  • Askeri mızıka takımı.

başıbozuk

  • Askerlerin arasına katılmış sivil savaşçı.

bast-ı mukaddemat

  • Asıl maksada girmeden önce bir şeyler söyleme.
  • Asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme.

baykal

  • Asya Türk ülkelerinde bulunan yaban kısrağı.

bed-asl

  • Aslı kötü, soyu fena. (Farsça)

begaya

  • Askerin ön karakol takımı.

belki

  • Aslında, gerçekte.

ber-vech-i zir

  • Aşağıdaki gibi. Gelecekte görüleceği üzere. (Farsça)

bertih

  • Aşırma.

bevah

  • Aşikâr, meydanda, belli. Herkesin gözleri önünde.

bey'-i fasid / bey'-i fâsid

  • Aslı İslâmiyet'e uygun, fakat sıfatı uygun olmayan satış.

bey'-i mekruh / bey'-i mekrûh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun ise de kendisine dînin yasak etmiş olduğu bir şey karışmış olan satış.

bey'-i mevkuf / bey'-i mevkûf

  • Aslı ve sıfatı sahîh ise de başkasının hakkı karışan alış-veriş.

bey'-i sahih / bey'-i sahîh

  • Aslı ve sıfatı İslâmiyet'e uygun olan satış; doğru ve sıhhatli alış-veriş.

bezm-i aşk

  • Aşk meclisi.

bid'akar / bid'akâr

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışan.

bid'at

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan yeni âdet ve uygulamalar.

bid'atkarane / bid'atkârâne

  • Aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamaları dine mal etmeye çalışarak.

bidil / bîdil / بيدل

  • Aşık. (Farsça)

bil'iştiyak

  • Aşk derecesinde severek.

binbaşı

  • Ask: Bin kişiye yakın olan bir tabur askere kumanda eden subay; yarbayın bir alt, yüzbaşının bir üst derecesidir.

bitain

  • Astar.

büceyr

  • Ashab. Etba'.

büjul

  • Aşık kemiği; topuk kemiği. (Farsça)

bürhan-ı satı' / bürhan-ı sâtı'

  • Aşikâr, şeksiz ve şüphesiz, parlak delil.

cahiyen

  • Aşikâr olarak, alenen.

cebbar / cebbâr / جَبَّارْ

  • Aşırı zor kullanan.

cehreten

  • Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.

çekirdek-i asli / çekirdek-i aslî

  • Asıl çekirdek, öz.

celi / celî

  • Aşikar, belli, parlak, açık.

cemaat-i askeriye

  • Askerî birlikler.

cevheri / cevherî

  • Asıl, temel, öz.

cevza

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.

ceyş / جيس

  • Asker, ordu.
  • Asker. (Arapça)

cisr-i muallak / cisr-i muallâk

  • Asma köprü.

cümud-u baridi göstermek / cümud-u bâridi göstermek

  • Aşırı katı, soğuk tutum göstermek.

cünd

  • Asker, asker topluluğu.

cüneyd

  • Askercik.

cünud / cünûd / جنود

  • Askerler.
  • Askerler.
  • Askerler.
  • Askerler.
  • Askerler.

dabire

  • Askerin bozulması.

daire-i askeriye

  • Askerlik dairesi.

dar-ı ridde / dâr-ı ridde

  • Aslında Müslim iken sonradan irtidâd eden veya bir zaman İslâmiyeti kabul etmiş iken sonradan mürted olan şahısların hâkim bulundukları yer.

dasitane-i aşk / dâsitâne-i aşk

  • Aşk hikâyesi ve destanı.
  • Aşk destanı.

deha-yı askeri / dehâ-yı askerî

  • Askerî dehâ, yüksek zekâ.

deli'

  • Âsan yol, kolay olan yol.

delil-i fer'i / delîl-i fer'î

  • Aslî delîllere bağlı ve onlardan elde edilen ikinci derecede delîller. İstihsân, İstishâb, İstislâh, Örf ve âdet, Sahâbî (Peygamber efendimizin arkadaşlarının) kavli (sözü), fer'î delîllerden bâzısıdır.

derece-i aşk

  • Aşk derecesi.

derekat / derekât

  • Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
  • Aşağı mertebeler.

dereke

  • Aşağı derece.

devair-i askeriye / devâir-i askeriye

  • Askerî daireler.
  • Askerî daireler.

divan-ı harp

  • Askerî mahkeme.

divanıharb / divânıharb

  • Askeri mahkeme.

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

dun / dûn

  • Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda.
  • Aşağı.
  • Aşağı.

dunperver / dûnperver / دون پرور

  • Aşağılık kimseleri koruyan. (Arapça - Farsça)

dürer-i semavi / dürer-i semavî

  • Aslı vahiy ile gelen, parlak hakikatlı mânalar. Semâvi inciler.

ebeden / ابدا

  • Asla, hiçbir zaman. (Arapça)

ebu bekir-i sıddık

  • Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz alm

ebu said-il hudri / ebu said-il hudrî

  • Ashab-ı Kirâmın en mümtazlarından ve Ensardandır. 1170 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Uzun müddet fetva vazifesinde bulunmuş, Hicri 72'de 86 yaşında iken Medine-i Münevvere'de vefat etmiştir. (R.A.)

ebu talha zeyd bin sehl

  • Ashab-ı Kiram arasında, sayılı kahramanlardan ve atıcılardandır. Resul-ü Ekreme (A.S.M.) atılan oklara göğsünü germiştir. 20 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Hicri 34 tarihinde vefat etmiştir. Bütün muharebelere katılmış bir kahraman-ı İslâmdır. (R.A.)

echeliyet

  • Aşırı bilgisizlik.

ecza-i asliye / eczâ-i asliye

  • Asıl parçalar, bölümler.

ecza-yı asliye / eczâ-yı asliye

  • Asıl parçalar; vücuttaki el, ayak, göz gibi.

ecza-yı esasiye

  • Asıl parçalar.

ecza-yı zaide / ecza-yı zâide

  • Asıl olmayan parçalar; bedendeki tırnak ve saç gibi.

efkar-ı batıla / efkâr-ı batıla

  • Asılsız, boş düşünceler.

efrad-ı aşiret

  • Aşiretin fertleri, bireyleri.

ekanim / ekânim

  • Asıllar, rükünler.

enbuzen

  • Asıl, esas, madde. (Farsça)

erbaş

  • Ask: Subay ve assubayların dışında kalan rütbeli asker.

erkan-ı harp / erkân-ı harp

  • Askerlik ilminde uzman kimse, kurmay.

erzak-ı askeriyye

  • Askere verilen erzak.

esame

  • Askerlerin. ve bilhassa Yeniçerilerin kaydı, ulüfe defteri.

esas / esâs / اساس

  • Asıl, kök, temel. (Arapça)

esasat / esâsât / اساسات

  • Asıllar, esaslar. (Arapça)

esasen / esâsen / اساسا

  • Aslında. (Arapça)

esasiyye

  • Asılla temelle alâkalı. Esasa ait ve müteallik.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

esed

  • Aslan.

esfel-i safilin / esfel-i sâfilîn / اَسْفَلِ سَافِل۪ينْ

  • Aşağıların en aşağısı.
  • Aşağıların en aşağısı.

esfelisafilin / esfelisâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

esfeliyyet

  • Aşağılık, âdilik, alçaklık.

esfelü's-safilin / esfelü's-sâfilîn

  • Aşağıların en aşağısı.

esna-i harb

  • Ask: Savaş anı, harb sırası, ceng zamanı, muharebe esnâsı.

esna-i tesadüm

  • Ask: Çarpışma anı, müsademe zamanı, vuruşma esnası.

evham-ı faside / evhâm-ı fâside

  • Asılsız, boş kuruntular.

evşab

  • Aşağılık kimse, âdi ve rezil kişi. Ayak takımı.

fail-i asli / fâil-i aslî

  • Asıl fâil, asıl işi yapan.

fanatik

  • Aşırı taraftar.

fantaziye

  • Aşırı süs ve lüks, yalandan gösteriş.

fart / فرط

  • Aşarılık.
  • Aşırı, aşırılık. (Arapça)

fart-ı merbutiyet

  • Aşırı bağlılık.

fart-ı muhabbet

  • Aşırı sevgi, ifrat derecesinde sevme.

fart-ı şefkat

  • Aşırı şefkat ve acıma.

fasid akd / fâsid akd

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan her çeşit sözleşme.

fasid bey' / fâsid bey'

  • Aslı İslâmiyet'e uygun olup sıfatı uygun olmayan satış.

fasid icare / fâsid icâre

  • Aslı İslâmiyet'e uyduğu hâlde, sıfatı uygun olmayan icâre (kirâya verme).

fatımiler / fâtımîler

  • Aslen mecûsî olan Meymûn el-Kaddah'ın neslinden gelen Ubeydullah bin Sa'îd'in etrâfında toplanan, kendilerinin hazret-i Fâtıma'nın neslinden geldiklerini iddiâ eden; Mısır, Kuzey Afrika, Filistin ve Sûriye'de 910-1171 seneleri arasında hüküm süren, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını yaymaya çalışan hânedân

fatin-ül asr

  • Asrın en zeki, anlayışlı ve akıllısı.

fatinü'l-asr / fatînü'l-asr

  • Asrın en dâhisi, en akıllısı.

fatinülasr / fâtinülasr

  • Asrın en akıllısı.

felekiyat / felekiyât / فَلَكِيَاتْ

  • Astronomi ilmi.

felekiyyat / felekiyyât / فلكيات

  • Astronomi. (Arapça)

fenn-i askeri / fenn-i askerî

  • Askerlik ilmi.

fenn-i askeriye

  • Askerlik bilimi.

ferid-i asru'z-zaman / ferîd-i asru'z-zamân

  • Asrın ve zamanın biricik, benzersiz insanı, doğrudan Kur'ân'a dayanan büyük kişisi.

ferid-ül-asr

  • Asrın bir tanesi, zamanın eşsizi.

ferman-ı esasi / fermân-ı esasî

  • Asıl, temel ferman, buyruk.

fesane

  • Asılsız hikâye. Masal. (Farsça)

filasl / فى الاصل

  • Aslı üzere.
  • Aslında. (Arapça)

filvaki / filvâki / فى الواقع

  • Aslında, gerçekte. (Arapça)

fırka-i askeriye

  • Askerî fırka, tümen.

füru

  • Aşağıda. Âciz. Beceriksiz. Geride kalmış... mânaları ifade eder, kelimenin önüne veya sonuna getirilerek ek olarak kullanılır. (Farsça)

fürumaye / fürûmâye / فرومایه

  • Aşağılık, alçak. (Farsça)

füşv

  • Aşikâre ve zâhir olmak. Görünmek.

garam

  • Aşk, sevda, şiddetli arzu.

garaz-ı asli / garaz-ı aslî

  • Asıl gaye, esas maksad.

garize / garîze

  • Asıl. Yaratılıştan olan. Sevk-i İlâhi. Huy.

garnizon

  • Askerî birliklerin bulunduğu yer.

gasr

  • Asılsız, alçak kimseler.

gurbet diyarı

  • Asıl vatanın dışındaki yerler.

gurubu olmayan

  • Asla batmayan ve gizlenmeyen.

hacat-ı süfliye / hâcât-ı süfliye

  • Aşağılık ve bayağı ihtiyaçlar.

hadd-i zatında / hadd-i zâtında

  • Aslında.
  • Aslında. Yaradılışında.

hadd-i zatında: / hadd-i zâtında:

  • Aslında.

haddizat / haddizât

  • Aslı, kendisi.

haddizatında / haddizâtında

  • Aslında, yaratılışında.

hafız-ı hakiki / hâfız-ı hakikî

  • Asıl olarak herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah.

hakaret / hakâret / حقارت

  • Aşağılama, hakaret. (Arapça)

hakaretamiz / hakaretâmiz / حقارت آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

hakikat-i cazibedar / hakikat-i câzibedar

  • Asıl ve esasıyla çekici olan hakikat.

hakir / hakîr

  • Aşağı, küçük, önemsiz.

hal-i asıl / hâl-i asıl

  • Asıl hâl.

hal-i asli / hal-i aslî

  • Asıl, gerçek hâl.

hallac-ı mansur

  • Asıl adı Hüseyin olan bu zat, tasavvuf mesleğinde meşhurdur. Manevi istiğrak hallerinde hissettiklerini, şeriata zâhiren zıd düşen ifadelerle söylediği için, Hicri 306 senesinde idam edilmiştir.

hanedan / hânedân

  • Asil ve köklü aile.

har / hâr / خوار

  • Aşağılık, adi. (Farsça)

haram li gayrihi / harâm li gayrihi

  • Aslı harâm olmayıp, sonradan hâsıl olan bir sebepten dolayı harâm olan şey.

harbiye nazırı

  • Askerlik işleriyle alâkalı dairenin başında bulunan memura verilen ünvandır. Kuva-yı Milliyenin Anadolu'da kurduğu hükümette "Milli Müdafaa Vekili" adını taşıyan bu ünvan, Osmanlı Hükümetine 1908 Temmuz inkılâbı arifesinde kurulan Said Paşa kabinesiyle girmiştir. Ondan evvel "Serasker" adını taşıyor

harika-i sevda / hârika-i sevdâ

  • Aşk ateşi.

haris / harîs

  • Aşırı hırslı.

haşa / hâşâ / حَاشَا

  • Aslâ. Kat'iyyen. Öyle değil. Allah korusun... (mânasına söylenir.)
  • Asla, kesinlikle öyle değil.
  • Asla.
  • Aslâ.

haşa sümme haşa / hâşâ sümme hâşâ / حَاشَا ثُمَّ حَاشَا

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.
  • Asla sonra kesinlikle asla.

haşa ve kella / hâşâ ve kellâ

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

haşa! sümme haşa! / hâşâ! sümme hâşâ!

  • Asla ve asla, kesinlikle öyle değil.

haşa, sümme haşa / hâşâ, sümme hâşâ

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

havayic-i asliye / havâyic-i asliye

  • Aslî ihtiyaçlar.

hayaliyyun mezhebi

  • Aslı olmayan ve hayalde tasavvur edilen şeyleri, gerçek olduğunu vehm edenlerin mesleği.

hayat-ı askeriye

  • Askerlik hayatı.

hayat-ı askeriyye

  • Askerlik hayatı.

hayat-ı zahiri

  • Asıl, görünürdeki hayat.

haysiyet-i askeriye

  • Askerî şeref, onur ve itibar.

hayy-ı murtabit

  • Aslına bağlı olan canlı.

haza'

  • Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.)

hedef-i maksat

  • Asıl gaye, esas hedef.

heft-dane

  • Aşure adı verilen bir cins tatlıyı yapmakta kullanılan yedi çeşit tahıl.

herek

  • Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.

hergiz / هرگز

  • Aslâ, kat'iyyen. Hiçbir suretle. (Farsça)
  • Asla. (Farsça)

hey'et-i asliye

  • Aslındaki şekil ve suret.

hey'etşinas / hey'etşinâs / هيئت شناس

  • Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan. (Farsça)
  • Astronom. (Arapça - Farsça)

heyet-i askeriye

  • Asker topluluğu, ordu.

hırz-ı bigayrihi / hırz-ı bigayrihî

  • Aslında eşya saklamaya mahsus olmayan, izin almadan girilebilen ve konacak malların yanında muhafızı olan yer. (Yol, mescid, meydan gibi)

hissiyat-ı aşıkane / hissiyât-ı âşıkane

  • Aşıkça, âşka benzer duygular.

hissiyat-ı askeriye

  • Askerî duygular, hisler.

hizmet-i askeriye

  • Askerlik hizmeti.
  • Askerlik hizmeti. Askerlik vazifesi.

hubut

  • Aşağıya inme, düşme.

humbaracı

  • Ask: Yeniçeri teşkilâtı zamanındaki topçu eri. Bu teşkilâtın mensubları havan toplarıyla humbara attıkları için bu adı almışlardı.

hurafat / hurâfât

  • Aslı, esası olmayan sözler ve rivayetler, hurafeler.
  • Aslı esası olmayan saçma inanışlar.

hüveyda

  • Aşikâr. Zâhir. Belli. Apaçık. (Farsça)

hüviyyet / هویت

  • Asıl, kimlik. (Arapça)

i'tilak

  • Âşık olma, birinin sevgi ve muhabbetine tutulma.

i'tisa

  • Asâya dayanma, baston kullanma.

ictima-i a'zam

  • Ast: Bir çok gezegenin burç mıntıkalarının aynı noktasına tesadüf etmiş gibi görünmeleri.

idare-i askeriye

  • Askerlerin idaresi.
  • Askerlik işleriyle meşgul olan idare.

ifrat / ifrât / افراط / اِفْرَاطْ

  • Aşırılık.
  • Aşırılık.
  • Aşırıya kaçma. (Arapça)
  • Aşırılık.

ifrat-ı adavet / ifrat-ı adâvet

  • Aşırı derecede düşmanlık besleme.

ifrat-ı muhabbet

  • Aşırı sevgi.

ifrat-ı şefkat

  • Aşırı derecede şefkat duyma.

ifratalud / ifratâlûd

  • Aşırılıkla karışık, aşırılık bulunan.
  • Aşırılıkla karışık.

ifratkar / ifratkâr / ifrâtkâr / افراطكار

  • Aşırı giden.
  • Aşırıya kaçan. (Arapça - Farsça)

ifratkarane / ifratkârane / ifratkârâne

  • Aşırı gidercesine.
  • Aşırıya kaçacak şekilde.

ifratperesti / ifratperestî / افراط پرستى

  • Aşırıcılık. (Arapça)

ifratperver

  • Aşırılığı seven.
  • Aşırılığa kaçan.

ifratperverane / ifratperverâne

  • Aşırılığı severek.
  • Aşırılığı severcesine.

igrakiyyat

  • Aşırı büyültmelerle ve mübâlâğalarla söylenen sözler.

ihtilacat-ı asabiye

  • Asabî çarpıntılar.

ihtilas / ihtilâs / اِخْتِلَاسْ

  • Aşırma, çalma.

ihtiras / ihtirâs / احتراص

  • Aşırı istek, tutku.
  • Aşırı istek sahibi olmak, hırs duymak, şiddetli arzu.
  • Aşırı istek.
  • Aşırı hırs. (Arapça)

ihtiyacat-ı şedide-i aşknüma / ihtiyâcât-ı şedîde-i aşknümâ

  • Aşk derecesindeki şiddetli ihtiyaçlar.

iktiran-ı kevakib

  • Ast: İki gezegenin zâhiren birbirine yakın bir mevziye gelmeleri veya aynı burçta bulunmaları.

ilahi dinler / ilâhî dinler

  • Asılları Allahü teâlâ tarafından bildirilmiş olan dinler. Hak dinler ve semâvî dinler de denir.

ılakıye

  • Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.

ilkah / ilkâh / القاح

  • Aşılama, dölleme. (Arapça)

ille-i gaiye

  • Asıl hedef, gerçek sebep.

illet

  • Asıl sebep.

illet ve masdar

  • Asıl sebep ve kaynak.

illet-i gaiye

  • Asıl gaye, amaç.

ilm-i fiten

  • Asr-ı saadetten sonra zuhur eden hâdiselere, fitnelere dâir olan hadis-i şeriflere, ehl-i hadis ıstılahında İlm-i Fiten denilmektedir.

ilm-i hey'et

  • Astronomi ilmi.
  • Astronomi ilmi.

imtidah

  • Aşma, taşma.

inaka

  • Aşırı güzelliği ve câzibedarlığı ile hayret verme.

inhimak / inhimâk / انهماک

  • Aşırı düşkünlük. (Arapça)

inzibat / inzibât / اِنْضِبَاطْ

  • Âsayiş, düzen.
  • Asayiş altına girme.

isaf

  • Asr-ı saadetten evvelki câhiliyet devrinde Mekke putlarından birinin adı.

ishan

  • Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: "Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden kımıldatmaz etti." mânâsına "İshanehül maraz evilcerh" denilir. Harbde düşmanın esaslı kuvvetlerini iyiden iyiye vurarak,

ışk / عشق

  • Aşk. (Arapça)

ıslahat-ı askeriye

  • Askerlikte yapılan ıslahatlar. Askerî ıslahat.

isnadat / isnâdât

  • Asılsız isnatlar, dayandırmalar; yatıştırmalar.

istibdad-ı mutlak / istibdâd-ı mutlak / اِسْتِبْدَادِ مُطْلَقْ

  • Aşırı baskı.

istibdadat-ı askeriye

  • Askerî baskılar.

istihkar / istihkâr / استحقار

  • Aşağılama. (Arapça)

istitradi / istitradî

  • Asli mevzudan olmayıp sırası gelmişken bir konuyu dile getirme.

itaat-i askeriye

  • Askerin emre uyması.

ıyan / ıyân

  • Âşikâr, belli.

izdiham / izdihâm / ازدحام / اِزْدِحَامْ

  • Aşırı kalabalık, aşırı yığılma. (Arapça)
  • Aşırı kalabalık.

ıztırab

  • Aşırı elem, sıkıntı.

jandarma

  • Asayişle görevli asker.

kabiliyet-i telkiha / kabiliyet-i telkîha

  • Aşılanabilir olma, aşı tutmaya elverişli ve kabiliyetli olma.

kafiyeperest

  • Aşırı kafiye düşkünü.

kanun-u askeri / kanun-u askerî

  • Askerlik kanunu.

kanun-u askeriye

  • Askerlik kanunu.

karn

  • Asır, çağ.

kasatura

  • Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.

kat'

  • Aşma, yükselme.

kat' etmek

  • Aşmak, yol almak.

kat'a / kat'â

  • Aslâ, hiçbir zaman.
  • Asla, kesinlikle, hiçbir zaman.

kat'an / قَطْعاً

  • Asla, hiç.

kata / katâ

  • Asla.

katıbeten / kâtıbeten / قاطبة

  • Asla, kesinlikle. (Arapça)

kavanin-i askeriye

  • Askeri kanunlar.

kelb-i ashab-ı kehf / kelb-i ashâb-ı kehf

  • Ashâb-ı Kehf'in köpeği.

kelime-i menhute

  • Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi.

kella / kellâ

  • Asla.

kem-asl

  • Aslı ve nesli bozuk. (Farsça)

kema biş / kemâ biş

  • Aşağı yukarı. Takriben. (Farsça)

ketibe

  • Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu.

ketibeperver

  • Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren. (Farsça)

kıraat-i asım / kıraat-i âsım

  • Âsım kırâeti, bizim kırâetimiz.

kışla

  • Askerlerin topluca barındığı büyük yapı; askerî birliklere ait bina.
  • Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.

kıtmir / kıtmîr

  • Ashabıkehfin köpeği.

kıymet-i asliye

  • Aslındaki değer, önem.

kozmoğrafya / قُوزْمُوغْرَافْيَه

  • Astronomi, gök bilimi.
  • Astronomi.

küfr-i inkari / küfr-i inkârî

  • Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir.

künh / كنه

  • Asıl, öz, kök.
  • Asıl, öz. (Arapça)

kurunlar

  • Asırlar.

kutah-astin / kûtah-âstin

  • Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse. (Farsça)

kutniye

  • Aşure tatlısı.

lakab

  • Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.

lakap / lâkap

  • Asıl isminden başka sonradan takılan ad, meşhur olan birinin sonraki adı.

lenfisam / lenfisâm

  • Aslâ kırılmaz, kopmaz.
  • Asla kırılmaz ve kopmaz.

leşker

  • Asker, ordu.
  • Asker. (Farsça)
  • Asker.

leşkeri / leşkerî

  • Askere ait. Askerle alâkalı. (Farsça)

leşkerkeş

  • Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan. (Farsça)

lev'-i garam / lev'-i garâm

  • Aşk ile, sevgi ile yanma.

ligayrihi haram / ligayrihî haram

  • Aslında helâl olup, başkasının hakkı olduğu için veya neticeleri itibarı ile haram olan şey. Meselâ cuma namazı esnasında ticaret yapmak gibi.

lojistik

  • Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid kısım.

ma'na-yı hakiki / ma'nâ-yı hakîkî / مَعْنَايِ حَق۪يق۪ي

  • Asıl ma'nâ.

ma'na-yı mecazi / ma'nâ-yı mecâzî / مَعْنَايِ مَجَاز۪ي

  • Asıl ma'nânın dışında kullanılan ma'nâ.

ma'şuk / ma'şûk / مَعْشُوقْ

  • Aşk ile sevilen, sevgili.
  • Âşık olunan.

ma'şuka / ma'şûka / مَعْشُوقَه

  • Âşık olunan.

ma-dun

  • Aşağı. Alt. Alt derece.

maasi / maasî

  • Âsilikler, isyanlar, günahlar.

madun / mâdûn / mâdun / مادون / مَادُونْ

  • Aşağı, alt derece.
  • Ast, aşağıda, alt. (Arapça)
  • Aşağı.

mahakim-i askeriye

  • Askerî mahkemeler.

mahiyet / ماهيت

  • Asıl, esas, içyüzü. (Arapça)

mahiyet-i asliye

  • Asıl, gerçek mahiyet, özellik.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

makam-ı aşıkan / makam-ı âşıkan

  • Aşıkların makamı.

makamat-ı asliye-i külliye / makamât-ı asliye-i külliye

  • Asıl geniş makamlar, yüce meclis ve mevkiler.

maksad-ı asli / maksad-ı aslî

  • Asıl maksat, temel gaye.

maksad-ı asliye / maksad-ı aslîye

  • Asıl maksad, temel gaye.

maksud-u asli / maksud-u aslî

  • Asıl gaye, hedef.

maksud-u bizzat

  • Asıl gaye.

maksud-u hakiki / maksûd-u hakiki / مَقْصُودُ حَق۪يق۪ي

  • Asıl maksad.

mana-yı asli / mânâ-yı aslî

  • Asıl anlam, kelimenin kendi anlamı.

mana-yı asliye / mânâ-yı asliye

  • Asıl anlam, kelimenin kendi anlamı.

mana-yı muallaka / mânâ-yı muallaka

  • Asılı, takılı mânâ.

mançur

  • Asyada yaşayan bir kavim.
  • Asya'nın kuzeydoğusunda yaşayan bir kavim.

masluben

  • Asılarak, asılmış olduğu hâlde. Asılma suretiyle.

maşuk / mâşuk

  • Aşık olunan.

maşuka / mâşuka

  • Aşık olunan, sevgili.

matara

  • Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.

me'muriyet-i asliye

  • Asıl me'murluk.

mechuriye

  • Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

mekatib-i askeriye / mekâtib-i askeriye / مكاتب عسكریه

  • Askerî okullar.

menasıb-ı seyfiye

  • Askerlik hizmetleri.

meni' / menî' / منيع

  • Aşılmaz, sarp, geçit vermez. (Arapça)

menşe'-i asli / menşe'-i aslî / مَنْشَأِ اَصْل۪ي

  • Asıl kaynak.

menşe-i asli / menşe-i aslî

  • Asıl kökü.

merhale

  • Aşama, evre.

mertebe-i asli / mertebe-i aslî

  • Asıl mertebe.

mertebe-i asliye

  • Asıl mertebe.

meşagil-i kesire / meşagil-i kesîre

  • Aşırı meşguliyetler.

meşhur hadis veya hadis-i meşhur

  • Asr-ı evvelde, Ahâdi hadis kabilinden iken ikinci asırda iştihar edip, kizb üzerine ittifakları aklen tecviz olunmayan bir cemaat tarafından rivâyet olunan hadis. İlm-i yakin derecesinde karib bir surette kalbe itmi'nan verir.

meslek-i askeriye

  • Askerlik mesleği.

meşuk

  • Âşık, tutkun.

meşy-i askeri / meşy-i askerî

  • Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.

mevacib-i leşker

  • Asker aylıkları.

mevhum / mevhûm / مَوْهُومْ

  • Aslı olmayıp evham mahsulü olan. Vehim.
  • Asılsız, kuruntu.

mezellet

  • Aşağılık, zelillik.

mezmum / mezmûm

  • Aşağılanmış, kınanmış.

mihver-i harekat / mihver-i harekât

  • Askeri harekâtın yapıldığı yer.

minsee

  • Asâ, sopa.

mirbaa

  • Asâ, değnek, sopa.

miş'

  • Aşı dedikleri kızıl balçık.

misafirhane-i askeri / misafirhane-i askerî

  • Askerî misafirhane.

mişk

  • Aşı dedikleri kızıl toprak.

moğol

  • Asyada bir kavim.

muallak / معلق

  • Asılı, havada. (Arapça)

mualleka

  • Asılan.

muallekat / muallekât

  • Asılanlar.

mübalağat / mübalâğat

  • Aşırılıklar, abartmalar.

mübayenet-i cevheriye / mübâyenet-i cevheriye

  • Asla, öze ait farklılık, zıtlık.

mübtede'

  • Aslında yok iken yeni çıkmış olan.

mübtela-yi aşk / mübtelâ-yi aşk

  • Aşka tutulmuş.

müellefet-ül kulub

  • Asr-ı Saadette kalbleri te'lif için mübâşeret edilenler. İslâmiyete ısındırmak için kıymet vererek farklı ve lütufla muamele edilenler.

müfreze / مفرزه

  • Askerî birlikten ayrılan kol.
  • Askerî birlik. (Arapça)

müfreze-i askeriye

  • Asker müfrezesi.

müfrit / مفرط / مُفْرِطْ

  • Aşırıya kaçan.
  • Aşırı. (Arapça)
  • Aşırı giden.

müfritane

  • Aşırı gidercesine.

mugrem

  • Âşık, tutkun.

müheddel

  • Aşağı indirilen.

muhill-i asayiş / muhill-i âsâyiş

  • Asâyişi ihlâl eden. Güvenliği bozan.

mühimmat-ı askeriye / mühimmât-ı askeriye

  • Askeri malzeme.

mukasmel

  • Asâsı çok şiddetli olan.

mükellefiyet-i askeriye

  • Askerî yükümlülük, askerlikteki zorunlu görev.

müneccim

  • Astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran.

münhatt

  • Aşağı inen, inhitât eden. Alçak. Çukur.

mürur-u a'sar / mürur-u a'sâr / mürûr-u a'sâr / مُرُورُ اَعْصَارْ

  • Asırların geçmesi.
  • Asırların geçmesi.

musaraha

  • Aşikâr ve açık.

musarahaten

  • Aşikâr ve açık olarak.

müşkülpesent

  • Aşırı itina gösteren, titiz, zorla beğenen.

müştakan / müştâkan

  • Aşk ve iştiyakla bağlı olan dostlar.

müsvedde-i asli / müsvedde-i aslî

  • Asıl müsvedde, asıl yazı, ilk yazılan.

mutaassıb / مُتَعَصِّبْ

  • Aşırı taraftarlık gösteren.

mutaassıp

  • Aşırı, sıkı sıkıya bağlı olan, tutucu.

müteallin

  • Aşikâr, aleni ve meydanda olan.

müteassıb

  • Aşırı taraftar, mutaassıb.

müteaşşık

  • Âşık olan, taaşşuk eden, çok seven.

müteyyim

  • Aşk ve muhabbetin hor ve zelili olan kimse.

müzemmem

  • Aşağılık, bayağı ve küstah adam.

na-fercam

  • Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız. (Farsça)

nakliyat-ı askeriye

  • Askerî kıt'aların; top, tüfek, cephane, teçhizat ve levazımatı ve her türlü seferî ihtiyaçlarıyla birlikte bir yerden kaldırıp başka bir yere gönderilmesi, nakledilmesi. Askerî nakliyat.

nar-ı aşk / nâr-ı aşk

  • Aşk ateşi.

necabet / necâbet

  • Asalet, soy temizliği, soyluluk.

necaset / necâset

  • Aslı îtibâriyle veya sonradan meydana gelen bir sebeble pis olan şeyler. Namaza mâni olup olmama yönünden; hafif necâset ve kaba necâset, görülüp görülmeme yönünden; mer'î (görülen) ve gayr-i mer'î (görülmeyen) ve akıcı olup olmama yönünden; mâî (akı cı) ve câmid (katı) olmak üzere kısımlara ayrılır

necib / necîb / نَج۪يبْ

  • Asil.

necip

  • Asil, soylu.

nefer / نَفَرْ

  • Asker.
  • Asker.

nevs

  • Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.

nicar

  • Asıl.

nihas

  • Asıl. Tabiat.

nizam-ı askeri / nizam-ı askerî

  • Askerî düzen.

nizamat-ı askeriye

  • Askerî düzenler.

nur-u asli / nur-u aslî

  • Asıl nur, gerçek aydınlatıcı nur ve ışık.

nüşuze / nüşûze

  • Asi kadın.

obüs

  • Ask: Dikey veya dalıcı atış yapabilen, oldukça kısa namlulu top. Obüsler Milâdi 16. asırda icad olunmuştur. Bir mânianın arkasında bulunan ve bu sebeple doğruca görülemeyen düşman mevzilerinin yüksek münhanilerle aşırılmak suretiyle endaht yapmak maksadıyla icad edilmiştir.

ordu

  • Askerlerden meydana gelen düzenli topluluk.

palaska

  • Askerlerin kullandığı geniş kemer.
  • Asker kemeri.

payin / pâyin / پایين

  • Aşağı. (Farsça)

pedid

  • Aşikâr, görünür, açık, belli. (Farsça)

perestiş

  • Aşırı düşkünlük, tapınış.
  • Aşırı derece sevmek, ibadet etmek.

perestiş eden

  • Aşırı derece seven.

pespaye / pespâye

  • Aşağı, alçak.

pest

  • Aşağı.

rah-i aşk / râh-i aşk

  • Aşk yolu.

rehş

  • Asmacık.

resm-i geçit

  • Askerî bir kıt'anın yahut bir mektebin talebelerinin gösteri mahiyetinde geçişi. Geçit resmi.

rez / رز

  • Asma. (Farsça)

rızk-ı mecazi / rızk-ı mecazî

  • Asıl olmayan, gerçek olmayan rızık.

ru-şinasi / ru-şinasî

  • Aşinâlık, tanırlık. (Farsça)

rüteb-i askeriye

  • Askerlik rütbeleri.

sa'd bin ebi vakkas

  • Aşere-i Mübeşşere'den ve ilk İslâm olanların yedincisidir. Peygamberimiz (A.S.M.) ile beraber bütün gazalarda bulundu. Müslüman olduğunda 17 yaşlarında idi. Hz. Ömer zamanında İran'a gönderilen ordunun başkumandanı oldu. Medayin şehrinin fethinde ve Kadsiye meydan muharebesinde muvaffak oldu. Kufe ş

sabikun / sâbikûn

  • Asıl îtibâriyle peygamberler aleyhimüsselâm, onlara tâbi olmak bakımından Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn, peygamberlere vâris olmak bakımından müctehidler, müfessirler (tefsir âlimleri), muhaddisler (hadîs âlimleri) ve tasavvuf büyükleri.

saded / صَدَدْ

  • Asıl mevzu, asıl bahsedilen şey.
  • Asıl mevzû'.

sadet

  • Asıl mevzu, maksat.

sadet harici

  • Asıl konunun dışında.

sadsal

  • Asır, yüzyıl. (Farsça)

safahat / safahât / صفحات

  • Aşamalar. (Arapça)

safha

  • Aşama, değişen durum ve hallerden her biri.

safil / sâfil / سافل

  • Aşağı.
  • Aşağı, aşağıda. (Arapça)

safilin / sâfilîn

  • Aşağılar.

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

sahih bey' / sahîh bey'

  • Aslı ve sıfatı dîne uygun olan satış. Mûteber olması için bütün şartlarını taşıyan alış-veriş.

şahsiyet devrinin yadigarı / şahsiyet devrinin yadigârı

  • Asil kişilerin yaşadığı dönemin hatırası.

salben

  • Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.

salbetmek

  • Asarak öldürmek.

sebeb-i hakiki / sebeb-i hakikî

  • Asıl, gerçek sebep.

sedd-i sedid

  • Aşılmaz sağlam engel.

serdar

  • Askerin başı. Kumandan. (Farsça)

seriye

  • Askerî bölük.

sevda / sevdâ

  • Aşk hastalığı, sevgi, heves, siyah.

sevdageri / sevdagerî

  • Âşıklık, sevdalılık. (Farsça)

sevdazede

  • Âşık, meftun, sevdalı. (Farsça)

şevk-i bekà

  • Aşırı derecede sonsuzluk isteği.

sevk-ül ceyş

  • Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme.

sevkiyat

  • Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri.

sevkiyat-ı askeriye

  • Askerlerin belli hedeflere doğru yönlendirilmesi.

sevkülceyş

  • Asker gönderme, yollama.

şeyda / şeydâ

  • Aşk ile kendinden geçen, coşan.

seyfiyye / سيفيه

  • Asker kesimi. (Arapça)

şibl

  • Aslan yavrusu.

şiddet-i hafa / şiddet-i hafâ

  • Aşırı gizlilik, kapalılık.

şiddet-i hırs

  • Aşırı hırs, şiddetli istek, arzu.

şiddet-i meyusiyet

  • Aşırı ümitsizlik.

şiddet-i muhabbet

  • Aşırı sevgi.

şiddet-i şefkat

  • Aşırı şefkat.

silahhane

  • Askerî depo. Silahların saklandığı yer. (Farsça)

sille-i zillet

  • Aşağılık ve horlanma tokadı.

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

sipahsalar

  • Askerlerin en büyüğü. Serasker. (Farsça)

şir / şîr

  • Aslan.

şirane

  • Aslanca, gazanferâne. (Farsça)

sivil

  • Asker olmayan.

şuayb

  • Ashab-ı Eyke ile Medyen ahâlisine gönderilen bir peygamberdir. Çok hakikatlı ve güzel sözlerle bu iki kavmi Hakka davet ettiği halde kendisini dinlemediler. Cenab-ı Hak Eykeliler üzerine şiddetli sıcaklık ve Medyen ahalisine de şiddetli sayha ile azab verdi ve onları mahveyledi. Şuayb Aleyhisselâm k

süfli / süflî

  • Aşağı, alçak.
  • Aşağı, adi.
  • Aşağıda bulunan, alçak, âdi, bayağı, kılıksız, kıyafetsiz.

süfliyat / süfliyât

  • Aşağı şeyler.

süfliyet

  • Aşağılık, adilik.

sümme haşa / sümme hâşâ

  • Asla, kesinlikle öyle değil.

süryani / süryânî

  • Âsurî halkından onların eski dinlerinden olanlar.

süryanice / süryanîce

  • Asurî halkının konuştuğu dil.

şuunat-ı askeriye / şuûnât-ı askeriye

  • Askerliğe ait işler, faaliyetler.

ta'dil

  • Aslına zarar vermeden değiştirmek, tadil etmek, tebdil etmek, hafifletmek, doğrulaştırmak.

ta'lik / ta'lîk / تعليق / تَعْل۪يقْ

  • Asmak, geciktirmek, bağlamak, bir zamana bırakmak, Arap yazısının bir çeşidi.
  • Askıya alma. erteleme. (Arapça)
  • Ta'lîk edilmek: Asılmak, iliştirilmek, tutturulmak. (Arapça)
  • Asma, erteleme.

ta'lin

  • Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.

ta'vik / ta'vîk / تعویق

  • Askıya alma, geciktirme, erteleme, oyalama. (Arapça)
  • Ta'vîk edilmek: Geciktirilmek, ertelenmek, askıya alınmak. (Arapça)
  • Ta'vîk etmek: Geciktirmek, ertelemek, askıya almak. (Arapça)

taassub / تَعَصُّبْ

  • Aşırı derecede, körükörüne bağlılık.
  • Aşırı taraftarlık.

taassub-u kavmi / taassub-u kavmî

  • Aşırı milliyetçilik, ırkçılık.

taaşşuk / تعشق

  • Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
  • Aşka tutulma.
  • Âşık olma.
  • Aşık olma. (Arapça)

taassup

  • Aşırı derecede, körü körüne bağlılık.

tabahat / tabâhat / طباخت

  • Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
  • Aşçılık. (Arapça)

tabbah / tabbâh / طباخ

  • Aşçı. (Arapça)

tahattur-u farazi / tahattur-u farazî

  • Asılsız şeylerin hatıra gelmesi.

tahattur-u faraziyat

  • Aslı olmayan şeylerin hatıra gelmesi.

tahkimat / tahkimât

  • Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.

tahkir

  • Aşağılama, hafife alma, hakaret etme.
  • Aşağılama.

tahkir eden

  • Aşağılayan, hakaret eden.

tahkiramiz / tahkîrâmiz / تحقير آميز

  • Aşağılayıcı. (Arapça - Farsça)

tahkirat / tahkirât

  • Aşağılamalar.

tahkirkarane / tahkirkârâne

  • Aşağılayarak, hakaret eder tarzda.
  • Aşağılarcasına.

tahmin

  • Aşağı yukarı belirleme.

tahşidat-ı askeriye

  • Askerî yığınak.

tahzil

  • Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.

taife-i askeriye / tâife-i askeriye

  • Askerî topluluk.

tak / tâk / تاک

  • Asma, asma kütüğü. (Farsça)

talik edilen / tâlik edilen

  • Asılan.

talik edilmiş / tâlik edilmiş

  • Asılmış.

talikan / tâlikan

  • Askıya alarak, bekleterek.

tasabi

  • Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.

te'vilkarane / te'vilkârâne

  • Aşırı yoruma giderek, saptırarak.

tebei / tebeî

  • Asıl olmayan, dolaylı.

tecahür

  • Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.

techizat-ı askeriye / techizât-ı askeriye

  • Askerî donanım.
  • Askerî teçhizat, askerî donatım.

teçhizat-ı askeriye

  • Askeri donanım.

tecnid

  • Askerleri sıraya koyma, sıralama.

tecyiş

  • Askerleri dizmek.

tedri-i cüyuş

  • Askerlere zırh giydirme.

tedrici / tedricî

  • Aşama aşama, basamaklar halinde.

tefekkür-ü hakiki / tefekkür-ü hakikî

  • Asıl, gerçek tefekkür.

tefri'

  • Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma. Fer'lendirme.

tefrit / tefrît / تفریط

  • Aşırılık. (Arapça)

tehevvün

  • Aşağılanma.

teheyyün

  • Asan olmak, kolay olmak.

telakkuh / telâkkuh

  • Aşılama, dölleme.

telkih / telkîh / تلقيح / تَلْق۪يحْ

  • Aşılama.
  • Aşılama. (Arapça)
  • Aşılama.

telkihat

  • Aşılamalar.

telkin

  • Aşılama.

telkinat

  • Aşılamalar.

tenezzül eden

  • Aşağıya inen.

tereffüh

  • Aşırı rahatlık, bolluk ve rahatlık içinde yaşama.

terhis

  • Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.

terhisat-ı askeriye

  • Askerlikten terhis etmeler.

terzil etmek

  • Aşağılamak, rezil ve alçak göstermek.

teslihat-ı askeriye / teslihât-ı askeriye

  • Askerin silâhlandırılması.

tetim

  • Aşkla söylemek.

tevağğul

  • Aşırı derecede dalma, meşgul olma.

tezlil / tezlîl / تذليل

  • Aşağılama, hor ve hakir görme.
  • Aşağılama, zelil etme. (Arapça)

tezlil etme

  • Aşağılama, küçük görme, horlama.

thalik

  • Asma, geciktirme.

tıkde

  • Asmacık adı verilen ufacık taneler.

tufeylane / tufeylâne

  • Asalakça.

tufeyli / tufeylî

  • Asalak.

tündçihre

  • Asık suratlı. (Farsça)

tündmizac / tündmizâc / تندمزاج

  • Asabî mizaçlı. (Farsça - Arapça)

ubeyde bin cerrah

  • Aşere-i Mübeşşere'den olup, asıl ismi Amir bin Abdullah'tır. Her din muharebesinde bulunup çok büyük şecaat ve metanet göstermiştir. Adaleti ile de meşhurdu. Şam'ın fethinde kendisi kumandandı. Hicri 18 senesinde 58 yaşında iken taundan vefat etmiştir.

ukbe bin amir bin kays el-cüheni / ukbe bin amir bin kays el-cühenî

  • Ashab-ı Kiramın mümtaz fakihlerinden ve Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip yazanlardandır. 55 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Mısır Valiliğinde bulunmuş ve orada Hicri 58 tarihinde vefat etmiştir.

ümera-yı askeriye / ümerâ-yı askeriye

  • Askerî âmirler, komutanlar.

umur-u askeriye

  • Askerlik işleri.

unsur / عُنْصُرْ

  • Asıl, esas, birleşik maddelerin her bir parçası, asıl madde.

urban

  • Asil Araplar.

üss-ül harekat / üss-ül harekât

  • Askerî harekâtın başlangıcına esas olan yer.

uşşak / uşşâk / عشاق

  • Aşıklar.
  • Aşıklar. (Arapça)

üssülesas / üssülesâs / اس الاساس

  • Asıl, temel. (Arapça)

usul / usûl

  • Asıllar, kökler, temeller. Asl kelimesinin çokluk şeklidir.

usūl / اُصُولْ

  • Asıllar, esaslar.

usuli / usulî

  • Asıllara, köklere ait; bir kimsenin soy ağacı itibariyle anne baba tarafından geriye doğru silsilesi, ataları, dedeleri.

usur

  • Asırlar.

vasfiyet-i asliye

  • Asıl vasıf, temel özellik.

vasıta-i zillet

  • Aşağılanma aracı.

vatan-ı asli / vatan-ı aslî

  • Asıl yurt.

vatan-i asli

  • Asıl vatan, memleket.

vazife-i asli / vazife-i aslî

  • Asıl vazife.

vazife-i asliye

  • Asıl vazife.

vazife-i hakiki

  • Asıl, gerçek vazife.

vazife-i hakikiye

  • Asıl vazife.

ve'l-asri

  • Asra and olsun; Kur'ân-ı Kerimin 103. sûresi.

vehham

  • Aşırı derecede vehimli, kuruntulu, şüpheci.

vezaif-i telkih ve tevlid / vezâif-i telkih ve tevlid

  • Aşılama ve doğurma vazifeleri.

vükela / vükelâ

  • Askerî âmirler, komutanlar; bakanlar.

yaran-ı aşk / yârân-ı aşk

  • Âşıklar, aşk dostları.

yelem

  • Aslâ yemişi olmayan sert ve katı ağaç.

zadegan / zâdegân

  • Asil, soylu.

zadegi / zadegî

  • Asillik, soy temizliği, zadelik. (Farsça)

zahid / zâhid / زاهد

  • Aşırı dindar, zühd ile uğraşan. (Arapça)

zaten / zâten / ذاتا

  • Aslında. (Arapça)

zeir

  • Aslan kükremesi.

zelil / zelîl

  • Aşağı, alçak, hor, hakîr.

zelil gösterme

  • Aşağılama, hor, hakir görme.

zemin-i asya / zemîn-i asya / زَم۪ينِ آسْيَه

  • Asya kıtası.
  • Asya kıt'ası.

zerrat-ı asliye ve esasiye

  • Asıl ve temel zerreler, hücreler, atomlar.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR