LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Anan ifadesini içeren 924 kelime bulundu...

abi / abî

  • Çekinen.
  • Tiksinen.
  • Sakınan.
  • Nazlanan.

adet-i islamiye / âdet-i islâmiye

  • İslâmın özüne uygun olarak Müslümanlarca uygulanan âdet, gelenek.

agrar

  • (Tekili: Gırr) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.

agsan

  • (Tekili: Gusn) Dallar, ağacın dalları.
  • Mc: Mânanın kısımları.

ahdname / ahdnâme

  • Devlet başkanının emriyle, bâzı devlet, topluluk ve şahıslara özel haklar tanımak maksadıyle hazırlanan belge.

ahkam-ı ameliyye / ahkâm-ı ameliyye

  • Tatbikata ait hükümler, uygulanan kurallar.

akıl ile nakil

  • Fen ve felsefe gibi akla dayanan ilimler ile Kur'ân ve hadis gibi nakle dayanan ilimler.

alizarin

  • Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi. (Fransızca)

amel eden

  • Davranan, iş gören.

amin-han

  • (Çoğulu: Aminhânân) Amin diyen. (Farsça)

amin-i daimi / âmin-i daimî

  • Sürekli tekrarlanan "Allahım kabul eyle!" duası.

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

an mim amed

  • Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye yazılanların kayıtlarına verilen işaret. (Farsça)

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

antropomorfizm

  • Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din. Allah'ı insan vasıflarıyla tasavvur eden dinî inançlar da antropomorfizm'in başka kılıkta görünüşleridir. Meselâ aslı bozulmuş Musevilik ve Hıristiyanlıkta Allahın insan şeklinde düşünülmesi antropomorfizm denilen putperestl

arazi-i mahlule / arâzi-i mahlule

  • Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.

ardiyye

  • Ticaret eşyasının saklandığı yer.
  • Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.

aristokrasi

  • yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.

ariyy

  • (Çoğulu: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.

arşi ve süllemi / arşî ve süllemî

  • Devir ve teselsülü inkâr maksadıyla yukarıya doğru gittikçe daralan ve tek bir yaratıcının varlığına dayanan mantıkî delil.

asabe

  • Baba tarafından akrabâ, hısım. Allahü teâlânın Kur'ân-ı kerîmde hisse (pay) takdîr edip bildirdiği vârislerden (Eshâb-ı ferâizden) sonra gelen ve belli bir payı olmayıp artan malı almaya hak kazanan, ölene erkek vâsıtasıyla bağlanan erkek akrabâ veya bâzı durumlarda bunlar gibi vâris olan kadınlar.

asakir-i muvahhidin / asâkir-i muvahhidîn

  • Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.
  • Cenâb-ı Hakkın birliğine inanan askerler.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

aşiret-i galip

  • Galip gelen, kazanan aşiret.

aşk-ı mecazi / aşk-ı mecazî

  • Fâni şeylere olan aşk. Nefis ve şehvet arzusuna dayanan aşk.
  • Tas: Kâmil bir zâtın Cenab-ı Hakk'a dâir şiddetli muhabbetinden evvel fani, dünyevî şeylere dair olan aşkı.

asm

  • Sargı.
  • Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.

astin-berçide

  • Hazırlanan veya hazırlanmış (adam). (Farsça)

astin-malide

  • Hazırlanmış, hazırlanan (adam). (Farsça)

astronot

  • yun. Feza yolculuğu yapan vasıtaları kullanan kişi. (Amerikada ve batıda astronot; Rusyada ve komünist ülkelerde kozmonot tâbiri kullanılmaktadır.)

ateşperest

  • Ateşe tapan, mecûsî. Zerdüşt tarafından kurulan bâtıl dîne inanan.

atik

  • Çabuk davranan, çevik.

badiyet-üş-şam / bâdiyet-üş-şam

  • Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.

bahr-i muhit-i şimali / bahr-i muhit-i şimalî

  • İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.

balapervaz

  • Yüksekten uçan.
  • Kendini olduğundan yüksek makamda gösterip gururlanan.

balgam

  • Solunum yolları tarafından salgılanan ve ağızdan dışarı atılan sümük, irin ve kan karışımı maddedir.
  • Eskiden bedende bulunduğu sanılan dört unsurdan biri.

balkan

  • Doğu Avrupada batıdan doğuya uzanan dağ sırası.

başeng

  • Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. (Farsça)
  • Asma üzerindeki üzüm salkımı. (Farsça)

batıniyye / bâtıniyye

  • Kurânın apaçık mânâlarına itibar etmeyip gizli mânalar bulduklarına inanan sapık bir anlayış.

bazubend / bâzubend

  • Pazvand. Kola bağlanan duâlı kağıt. (Farsça)

bedia

  • Yaratma.
  • Estetik değeri yüksek, sanat eseri, eşine az rastlanan güzel.

bedil

  • Bir şeyin mukabili, karşılığı.
  • Tutuşulan bir bahiste yenilen veya aldananın vereceği şey.
  • (Çoğulu: Ebdâl) Sâlih kişi.

bedir muharebesi

  • Bedir Savaşı; Peygamberimizin (a.s.m.) Medine'ye hicretinden sonra, 624 tarihinde Mekkeli müşriklerle yapılan ve Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan savaş.

behremend / بهرمند

  • Hisse sahibi. (Farsça)
  • Yararlanan. (Farsça)

behv

  • (Behve) Misafir odası.
  • Yer altında hayvan ağılı. (Bu iki mananın cem'i Ebhâ-Bühüvv şeklindedir)
  • Geniş meydan, yer.
  • Göğüsün içi, boğazdan mideye kadar olan aralık.
  • Rahim ile mahrecinin arası.

bend

  • Bağlanan. Bağlanmış. (Farsça)
  • Bağ. Boğum. Mafsal. (Farsça)
  • Su bendi. Baraj. (Farsça)
  • Gam. Gussa. (Farsça)
  • Mekir. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Mülâhaza. Fıkra. Madde. (Farsça)
  • Aldatmak. (Farsça)
  • Birisini emri altına almak, bendetmek. (Farsça)
  • Edb: Baştan sona kadar aynı vezinli bir çok parçalardan meydana (Farsça)

bervaze

  • Gezinti için hazırlanan yemek. (Farsça)

beyan buyurulan

  • Açıklanan, anlatılan.

beyan edilen

  • Açıklanan.

beyan olunan

  • Açıklanan.

bezirgan / bezirgân

  • Mesleğini sadece kazanç için kullanan kimse, tüccar.

blok

  • Birbirine bitişik yapılar. (Fransızca)
  • Büyük ve ağır yığın. (Fransızca)
  • Resim kağıtları saklanan karton kap. (Fransızca)

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

bolşeviklik

  • Bolşevik, çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup. Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça çoğunluk anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği'ni kuracaklardır.


bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

bürhan-ı akliyye

  • Akla dayanan bürhan.

burhani / burhânî

  • Delillere dayalı ispat yöntemini kullanan.

burjuvalar taifesi

  • Şehirlerde yaşayan, özel imtiyazlardan yararlanan zengin grup.

butlan-ı mana / butlan-ı mânâ

  • Mânânın batıl, yanlış ve hükümsüz oluşu.

büyük cihad

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büyük cihad gazetesi

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

çaba

  • Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.

cabiye

  • (Çoğulu: Cevâbi) Cemaat.
  • İçinde su toplanan büyük havuz.
  • Şam diyarında bir şehir adı.

cablus

  • Dalkavukluk, yaltaklanma. (Farsça)
  • Dalkavukluk eden, yaltaklanan. (Farsça)

cahim

  • Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş.
  • Cehennem'in bir tabakası.

cahme

  • Nazar değdiren göz.
  • Kat kat ve şiddetli yanan ateş.

çal-at

  • Hareketli, yerinde duramayıp şahlanan at.

candade

  • Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan. (Farsça)

carim

  • Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu.
  • Ailesinin maişetini kazanan.
  • Kesen.
  • Hurma toplayan.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

cebbar / cebbâr / جَبَّارْ

  • Aşırı zor kullanan.

cebire / cebîre

  • Kırık ve çıkığın iki yanına bağlanan tahtalar.

cebri / cebrî

  • İnsan iradesini inkâr eden batıl bir mezhebe inanan kimse.

cedd

  • Babanın babası veya ananın babası.
  • Büyüklük, azimlik.
  • Kat'edip geçmek.
  • Tâli'li olmak.
  • Kesmek.

cedde-i faside / cedde-i fâside

  • Ananın anası, anneanne.

cefa / cefâ / جفا

  • Üzme, eziyet etme. (Arapça)
  • Cefâ çekmek: Cefaya katlanan, üzülen. (Arapça)

cefa-keş

  • Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan. (Farsça)

cefakeş / cefâkeş / جفاكش

  • Üzülen, cefa çeken, eziyete katlanan. (Arapça - Farsça)

celali / celalî

  • Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan.
  • Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad.
  • Sultan Celaleddin Melikşah tarafından hazırlanan ve Hicri 471 tarihinde başlayan bir güneş takvimi.

cem edilen

  • Toplanan, bir araya getirilen.

çenber

  • Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. (Farsça)
  • Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta halka. (Farsça)
  • Başa ve boyna bağlanan yemeni. (Farsça)
  • Esirlik, bağlılık, kölelik. (Farsça)
  • Geo: Bir düz (Farsça)

cennet

  • Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân ve mes
  • İnananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.

cerahat

  • Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.

cereyan / cereyân

  • Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
  • Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.

cereyan-ı müstebidane

  • Baskı ve zülme dayanan despotizm ve diktatörlük akımı.

cesaret-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaret.

cevasis-i fünun / cevâsis-i fünun

  • Casus gibi davranan fenler; gizli şeyleri araştıran fenler.

çevik

  • Çabuk davranan.

cezu'

  • Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.

cilaz

  • Kamçının ucuna bağlanan kayış.

cilve-i mana / cilve-i mânâ

  • Mânânın yansıması, görünmesi.

conta

  • Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.

cumhuriyet

  • Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) aracılığı ile egemenliğini, (hâkimiyetini) kullanmasına dayanan hükûmet şekli. Cumhuriyetin birbirinden farklı üç ta

cümmet

  • Suyun biriktiği yer.
  • Başta toplanan saç.
  • Omuzlara inen saç.

cünban / cünbân / جنبان

  • "kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden" mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân : Kuyruk sallayan. (Farsça)
  • Sallayan. (Farsça)
  • Sallanan. (Farsça)

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cüret eden

  • Cahilce cesaret eden; saygı sınırlarını aşarak davranan.

dabk

  • Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.

dahiye-i edeb / dâhiye-i edeb

  • Edebiyatta dâhi olan, eşine az rastlanan büyük edib.

daire-i şeriat

  • Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin bulunduğu daire.

dakik

  • İnce, ufak, nâzik.
  • Toz haline getirilmiş şey, un.
  • Dikkatli ölçülü davranan titiz kimse.

dall-i bi-l ibare / dâll-i bi-l ibare

  • (Dâllibilibâre) Fık: Bir ifade veya sözden muayyen bir mânanın ve hükmün anlaşılması. Meselâ: "Zekât, müslümanların fakirlerine verilir, hiçbir zengine verilmez" ibaresi zekâtın yalnız müslüman fakirlere verileceğine delâlet-i mutabıkıyye ile delâletidir. Zengin olan belli şahıslara da verilemeyeceğ

dall-i bi-l işare

  • (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) ar

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

dava vekili

  • Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.

dehriyye

  • Dünyanın sonsuzluğuna inanan felsefecilerin yolu.

delail-i nakliye / delâil-i nakliye

  • Âyet ve hadis gibi nakle dayanan deliller.

delalet-i iltizamiye / delâlet-i iltizamiye

  • Bir lâfzın vazolunduğu mânânın lâzımına zorunlu olarak işaret etmesi. Meselâ "ilâh" sözü zorunlu olarak "doğmamış, doğurmamış" mânâsına işaret eder.

delalet-i selase / delalet-i selâse

  • Üç çeşit delâlet. Bunlar da: Delâlet-i mutabıkıye, delâlet-i tazammuniye, delâlet-i iltizamiyedir.1- Delalet-i mutabıkıye: Bir kelâmın vaz'olunduğu, yani kasdedilen mânanın tamanına delâletidir. Meselâ: İnsan lâfzı, insanın tam mahiyeti olan, hayvan-ı natık, (yani, konuşan hayat sahibi varlık) mânas

delil-i nakli / delil-i naklî

  • Kur'ân ve hadîs gibi nakle dayanan delil.

delil-i şuudi / delîl-i şuûdî

  • Görgüye dayanan delil.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

demokrasi

  • yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. Tatbikatı üç şekildir:1- Vasıtasız hükümet şekli: Halk, devlet iktidar ve hâkimiyetini vasıtasız olarak kullanır. Kan

demşinas

  • Hikmetli davranan, akıllı. (Farsça)

derek

  • Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye)
  • Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)

ders-i amm

  • Bir medreseyi bitirdikten sonra, tâbi tutulan imtihan sonunda medrese talebelerine ders vermek salâhiyetini kazanan.
  • Asistan.
  • Herkese ders vermeğe salâhiyetli âlim.

dest-i tasarruf-u kudret

  • Allah'ın herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten kudret eli.

devirli

  • Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.

dilbend / دلبند

  • Gönül bağlanan, sevgili. (Farsça)

dımad

  • Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.

dirayet

  • Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak.
  • Fetanet. Temkin ve tecrübeye dayanan akıl.

disam

  • Şişe ağzına konulan tıpa.
  • Yaraya bağlanan bez.
  • Kulak içine sokulan şey.
  • Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.

divane-rev

  • Çılgın, delicesine davranan. (Farsça)

diyanet ve şeriat-ı islamiye / diyanet ve şeriat-ı islâmiye

  • Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi; İslâmiyet.

diyet

  • Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası.
  • Para, değer. Kıymet.

düramih

  • Yürürken sallanan kişi.

durendiş / dûrendiş

  • İlerisi için kaygılanan.

ehass-ül havas / ehass-ül havâs

  • En hâlisin hâlisi. Şuhudi imân sahibleri olan evliyalar. Cenab-ı Hakk'a yakınlık kazananların en hâlisi olan enbiyâ ve evliya. Efdallerin efdali, sâlihlerin sâlihi.

ehl-i adalet

  • Adaletle davranan kimseler.

ehl-i adavet ve haset / ehl-i adâvet ve haset

  • Düşmanlık besleyenler ve kıskananlar.

ehl-i din / اهل دین

  • Bir dine inananlar.

ehl-i edyan / ehl-i edyân

  • Din sahipleri, dine inananlar.

ehl-i hak ve iman

  • Hak ve doğru yolda olan, Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan kimseler.

ehl-i iman / ehl-i îmân / ehl-i îman / اهل ایمان

  • Allah'a ve Allah'tan gelen herşeye inanan kimseler, mü'minler.
  • İman edenler, inananlar.

ehl-i iman ve hakikat

  • Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan ve Kur'ân'a tâbi olan kimseler, mü'minler.

ehl-i iman ve irfan

  • Allah'a ve Allah'tan gelen herşeye inanan kimseler ve ilim sahipleri.

ehl-i iman ve islam / ehl-i iman ve islâm

  • Allah'a inanan ve İslâma tâbi olanlar, mü'min ve Müslümanlar.

ehl-i iman ve salahat / ehl-i iman ve salâhat

  • Allah'a ve iman esaslarına inanan takva sahipleri, sâlih kimseler.

ehl-i iman ve tevhid

  • Allah'a ve Allah'tan gelen herşeye inanan ve bunu ilân eden kimseler, mü'minler.

ehl-i kitab / ehl-i kitâb

  • Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan. (Farsça)
  • Müslüman, Hristiyan veya Yahudi olan. (Hakiki Hristiyanlık veya Yahudilikten çıkmamış bulunan.) (Farsça)
  • Hazret-i Îsâ veya Mûsâ aleyhimesselâmdan birine ve bunlara gönderilen kitâblara inanan kâfirler, yahûdîler ve hıristiyanlar.

ehl-i kitap

  • Kitap ehli; Allah'ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler.
  • Allah'ın gönderdiği kitaplara inananlar. Terim olarak yahudiler ve hıristiyanlar.

ehl-i kıyam

  • Ayaklananlar, ihtilal girişiminde bulunanlar, isyan edenler.

ehl-i tabiat

  • Herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğine inananlar.

ehl-i tevhid

  • Cenab-ı Hakk'ın birliğini bilip inanan ve sadece bir Allah'a bağlanıp ibadet eden kimse.

ehl-i zikir

  • Allah'ı sürekli olarak zikredenler, ananlar.

ehl-i zikir ve münacat / ehl-i zikir ve münâcât

  • Sürekli olarak Allah'ı zikredip ananlar ve Allah'a yalvarıp zikredenler.

ehlikitab

  • İlâhî kitaplardan birine inanan.

ehlitevhid

  • Allahın birliğine inananlar.

eksper

  • Uzun tecrübe neticesi bir sahada ihtisas kazanan, meleke sahibi olan kimse. (Fransızca)

el-ehram

  • Mısır'da yayınlanan bir gazete.

el-kasibü habibullah / el-kâsibü habibullah

  • Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) ma'rifetini ve rızâsını kazanan onun habibidir, sevgili kuludur. (Hadis meâli)

ellezi

  • Mânası kendinden sonra gelen cümle ile tamamlanan bir kelimedir.

elviye-i mütemevvice

  • Dalgalanan bayraklar.

emin

  • Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz.
  • Kendisinden korkulmayan.
  • Kendine inanılan. İtimat edilen.
  • İnanan, güvenen.
  • Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.

enbar

  • (Tekili: Nibr) Anbarlar, nibrler. İçinde çeşitli mallar saklanan kapalı mahfaza, oda.

endiş

  • Düşünen, mülâhaza eden, ölçülü davranan mânasında sıfat terkiblerinde kullanılır. Meselâ: Akibet-endiş : Her işin sonunu düşünen.

enduz

  • Kazanan, elde eden, biriktiren, toplıyan mânalarına gelir ve kelimeleri sıfat yapar. (Farsça)

envar-ı imaniye ve tesbihiye / envâr-ı imaniye ve tesbihiye

  • Tesbihat ve imandan kaynaklanan nurlar.

erbab-ı gaflet

  • Gaflette olanlar; Allah'ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz davrananlar.

eriş

  • Sakatlanan bir uzuv için yaralayandan alınan şer'i diyet.
  • Satıldıktan sonra kusuru ve noksanları belli olan malın, kıymetinden bunun için indirilen miktar.

errahim

  • En merhametli, büyük nimetler veren, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük ve ebedi nimetler vermek suretiyle mükâfatlandıran Allah (C.C.)

erş

  • Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet.
  • Fışkırmak.
  • Tırmalamak.
  • Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.

eş'ari / eş'arî

  • Ehl-i sünnet vel-cemâat yolunun iki büyük imâmından biri. Ebü'l-Hasen Ali bin İsmâil Eş'arî. 879 (H. 266) yılında Basra'da doğdu. 941 (H. 330) yılında Bağdâd'da vefât etti.
  • Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdını Ebü'l-Hasen Eş'arî hazretlerinin açıkladığı şekilde öğrenip inanan.

esbabperest / esbâbperest

  • Sebepleri yaratıcı sanan.

eshab-ı bedr / eshâb-ı bedr

  • İslâm târihinin ilk ve en önemli muhârebesi olan Bedr savaşında Peygamber efendimiz ile birlikte Mekkeli müşriklere (puta tapanlara) karşı harbedip kıyâmete kadar unutulmayacak şanlı bir zafer kazanan üç yüz on üç kahraman mücâhid.

eşidda

  • Çok şiddetli sert olanlar. Pek şiddetli davrananlar.

esma-i mevsule / esmâ-i mevsule

  • Mânâsı kendisinden sonra gelen cümle içinde açıklanan ve bu cümleyi kendinden sonra gelen cümleye bağlayan kelimelerdir.

esma-i mevsule ve müpheme / esmâ-i mevsûle ve müpheme

  • Gr. ism-i mevsuller; mânâsı kapalı isimler; mânâsı kendisinden sonra gelen cümle ile açıklanan ve bir ismi başka bir cümleye bağlayan kelimedir.

esrar-keş

  • Esrar denen zehiri kullanan kimse. Esrar içen. (Farsça)

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

evrad-ı kudsiye

  • Kutsal virdler, devamlı tekrarlanan kutsal zikirler.

evrad-ı muntazama

  • Düzenli ve sürekli tekrarlanan zikirler.

evvel-i menazil

  • İlk konaklanan yerler; kitabın ilk bölümlerinde yer alan başlıklar.

fa'l-i hayır / fâ'l-i hayır

  • Hayırlı iş, hayra yorumlanan iş.

faide-mend / fâide-mend

  • Kârlı, faydalanan, menfaat elde eden. (Farsça)

fakid

  • Az rastlanan şey. Nâdir bulunabilen nesne.

falaka / فلقه

  • Falaka, ayağa sopa atarak acı çektirmek için hazırlanan düzenek. (Arapça)

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

farzi / farzî

  • Farzedilene, tahmin olunana dair. Takdir ve tahmin usulüne dayanan ve ona müteallik.

fasık-ı gafil / fâsık-ı gafil

  • Âhiretten ve Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan günahkâr kimse.

faşizm

  • Irkçılığa dayanan diktatörlük rejimi. (Fransızca)

fatımiler / fâtımîler

  • Aslen mecûsî olan Meymûn el-Kaddah'ın neslinden gelen Ubeydullah bin Sa'îd'in etrâfında toplanan, kendilerinin hazret-i Fâtıma'nın neslinden geldiklerini iddiâ eden; Mısır, Kuzey Afrika, Filistin ve Sûriye'de 910-1171 seneleri arasında hüküm süren, Eshâb-ı kirâm düşmanlığını yaymaya çalışan hânedân

fecr-i ati / fecr-i âtî

  • Gelecekteki fecr. 1908 meşrutiyet inkılâbından sonra Servet-i Fünun mecmuası etrafından toplanan bir kısım gençlerin kurmak istedikleri ekolün (cemiyetin) adıdır.

fehur

  • Fahirlenen, övünen.
  • Nazlanan.
  • Büyük nesne.
  • Büyük deve.

felaket-i mazi / felâket-i mazi

  • Geçmişte yaşanan felâket.

fenn-i ziraat / fenn-i zirâat

  • Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.

ferid-i asru'z-zaman / ferîd-i asru'z-zamân

  • Asrın ve zamanın biricik, benzersiz insanı, doğrudan Kur'ân'a dayanan büyük kişisi.

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fidye

  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

firaş-ı sahih

  • Fık: Nikâh ve mülk-i yemine müstenid bulunan istifraş. Mülk-i yemin, bir kimsenin temellükünde bulunan cariye demektir. Binaenaleyh bu iki şarta dayanan istifraştan, meydana gelecek çocuk, varis addolunur. Ancak, cariyeyi istifraşta husule gelen çocuğun kendisinden olduğunu müstefrişin söylemesi lâz

fuhşiyat / fuhşiyât

  • Çok çirkin, aşağılık, helâl olmayan işler; Dinen yasaklanan ve haram sayılan davranışlar.

fukara-i sabirin / fukara-i sâbirin

  • Sabreden, dayanan, oruç açmayan fakirler.

gabit / gabît

  • (Çoğulu: Gubut) Çukur yer.
  • Bir dere ismi.
  • Üstüne mıhfe bağlanan çok kuvvetli hayvan.

gafil / gâfil

  • Duyarsız, umursamaz.
  • Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan.

gafletli

  • Allah'ın emir ve yasaklarına duyarsız davranan.

galtan

  • Yuvarlanan, tekerlenen. (Farsça)

gamm-har

  • Kederlenen, hüzünlenen, tasalanan. (Farsça)

ganimin / ganimîn

  • Harbe bizzat iştirak edip, ganimet almağa hak kazanan muzaffer mücahidler.

garib / garîb

  • Garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.

garran

  • Kükreyen, haykıran. Homurdanan. (Farsça)

gasil-ül melaike / gasîl-ül melâike

  • Melekler tarafından yıkanan; Eshâb-ı kirâmdan Uhud harbinde şehîd olan ve cenâzesini meleklerin yıkadığı Peygamber efendimiz tarafından müjdelenen Eshâb-ı kirâmdan Hanzala hazretleri. (Âdem aleyhisselâmı da melekler yıkamıştır.)

gazi

  • Savaşta yaralanan, sağ dönen kimse.

gerden-bend

  • Boyuna bağlanan nesne, boyun bağı. (Farsça)
  • Gerdanlık. (Farsça)

gilemend / گله مند

  • Şikayetçi, sızlanan. (Farsça)

giriftar olan

  • Tutulan, yakalanan.

gırre

  • Gaflet. Boş bir şeye aldanan.
  • Tevbeyi sonraya bırakıp, aldanan. Övünen, gururlu. Gâfil. İşe yaramaz.

gürmih

  • Çivi. (Farsça)
  • Hayvan bağlanan büyük kazık. (Farsça)

guşane

  • Düşürülmüş hurma.
  • Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.

guzbe

  • Tez gadaplanan, çabuk kızan.

habil

  • Sihirbaz, efsuncu, büyücü.
  • Kement ile yakalanan canavar.

habis

  • Bağışlanan şey. Mukabilinde bir ücret istenmeyen şey. Parasız olarak verilen nesne.

hacil

  • Utanmış. Utanan. Utanmaktan yüzü kızaran.

hadir

  • (Çoğulu: Hadere) Şişen aza, yumrulanan organ.

hadire / hadîre

  • Kalabalık olmayan topluluk.
  • Yaranın içinde toplanan kan ve irin.

hadise-i ruhiye / hâdise-i ruhiye

  • Ruhen yaşanan hâdise.

hads-i imani / hads-i imanî

  • İmandan kaynaklanan güçlü sezgi.

haff

  • Bir şeyin etrâfını dolanan. Bir nesnenin çevresini dolanan.

haib / hâib

  • (Heybet. den) Kokan, Utanan. Utangaç.
  • Nasipsiz, ümitsiz, utanan.

hak-bin / hak-bîn

  • Hakkı gören. Hak veren. Hakka imân eden. Hakka inanan. (Farsça)

hakaik-i müberhene ve ilmiye

  • İlmî ve delillerle ispatlanan hakikatler, gerçekler.

hakendiş

  • Hak için kaygılanan.

hakikat-bin / hakikat-bîn

  • Hakikatı gören, hakikatı anlayan. Hakikatşinas. Hakikata inanan. (Farsça)

hakikat-i remziye

  • İnce işaret şeklinde ifade edilen mânânın gerçeği.

hakikat-perest

  • Hakkı ve hakikatı seven, hakikata inanan. Dürüst, hakikat âşığı. (Farsça)

hala

  • (Çoğulu: Hâlât) Babanın kız kardeşi, hala. Arapçada: Ananın kızkardeşi. Teyze.

halat

  • (Tekili: Hâle) Halalar. Babanın kız kardeşleri. Arabçada: Ananın kız kardeşleri. Teyzeler.

halbe

  • (Çoğulu: Halâbib) Bir yarış yapmak veya bir şeye yardım etmek için toplanan atlılar grubu.

halife

  • Öncekinin yerine geçen.
  • Fık: İlâhî, yâni şer'î hükümlerin tatbik ve icrası için Peygamber'e (A.S.M.) vekil olan zât. İmam. İmamet-i kübra. (Namazda imama uyan cemaat gibi, halifeye de şer'î emirlerde öylece itaat edilir. Halifede aranan dört şart: İlim, adalet, kifayet, a'zâ ve havâs

halık-ı rahman-ı rahim / hâlık-ı rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan her şeyin yaratıcısı Allah.

haneş

  • (Çoğulu: Ahnâş) Avlanan haşere veya kuş.
  • Yılan.

hanif / حنيف

  • İslâmiyetten evvel Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim'in (A.S.) dininden olanların vasfı.
  • İslâmiyete kuvvetle bağlı olan ve ilmiyle âmil olan kimse.
  • Eğri.
  • Eski kötü hallerinden vazgeçip hakka ve doğruluğa yönelen.
  • İslâmiyetten önce Allah'ın birliğine inanan ve Hz. İbrahim dinine bağlı olan kimse.
  • İslâmiyetten önce Tanrı'ya inanan.

haram lokma / harâm lokma

  • Helâl olmayan ve dînen yenmesi yasaklanan yiyecek.

harık

  • Yakan, yakıcı. Yanan, tutuşmuş. Ateş, od.

hasede

  • (Tekili: Hâsid) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.

hasid / hâsid

  • Hased eden, kıskanan.
  • Haset eden, kıskanan.

hasis / hasîs

  • Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dînen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik eden.

haslet-i hamra / haslet-i hamrâ

  • Güçlü haslet; hamiyet, gayret ve mahçubiyetten kaynaklanan ve yüz kızarması şeklinde kendini gösteren haslet.

hasreden

  • Sadece belli şeylere odaklanan.

haşşaş

  • Esrar, eroin gibi uyuşturucu maddeler kullanan. Esrarcı, esrar içen.

hasud / hasûd

  • Kıskanan.

hatar

  • Bir şeyin etrafını çevreleyen çember nev'inden şeyler.
  • Çadırın eteklerine bağlanan parça.

hatıra

  • Hatıra gelen. Hatırda kalan şey.
  • Bir kimseyi veya bir hâdiseyi hatırlatması için yazılan veya saklanan veya birisine verilen şey.

hatt

  • Sınır. Çizgi. Hudud.
  • Yazı. El yazısı.
  • Nâme. Mektup.
  • Gençlerde yeni çıkan bıyık veya sakal.
  • Çizgi gibi uzanan belirsiz hafif yol.
  • Deniz yalısı.
  • Gemilerin hareketteki istikameti.
  • Parmağın onikide biri olan bir ölçü.
  • Ferman, buyruk

hatt-ı şakul / hatt-ı şâkul

  • Çekül doğrultusu; yer çekimi istikametinde yerin merkezine doğru uzanan hat.

havadis

  • (Tekili: Hâdise) Yeni hâdiseler, yeni sözler.
  • Alâka ile karşılanan haberler.

hayal

  • (Çoğulu: Hayâlât) Zihnen tasarlanan şey. Hakikatı bilinmeyip akılla tasarlanan veya gölgeli görünen şey.
  • Asıl olmayan ve akıldan geçen fikir.

hayat-ı berzahiye

  • Öldükten sonra kıyamete kadar yaşanan kabir hayatı.

hayat-ı ruhaniye

  • Ruhânî hayat, ruhen yaşanan hayat.

hazer ve ibaha / hazer ve ibâha

  • Yasaklar ve mübahlar. Fıkıh kitablarında dînen yasaklanan ve izin verilen şeyleri anlatan bölüm. Bâzı fıkıh kitaplarında bu bölüm kerâhiyye ve istihsân adıyla anılır.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

hazire / hazîre

  • Az cemaat.
  • Asker bölüğü.
  • Yara içinde toplanan kan ve irin.

hebenneka

  • Ahmaklığı darb-ı mesel olmuş bir kimsedir.
  • Mc: Zeki ve becerikli olmadığı halde kendini öyle sanan.

hebiha

  • Yürürken sallanan kadın.

hediye

  • Parasız verilen, bağışlanan şey. Armağan.

heyet-i hafife

  • Cümledeki her bir parçanın tek tek mânânın hafiif olduğunu göstermesi; hafif yapı.

heyula

  • Zihinde tasarlanan korkunç hayal.
  • Gösteriş ve iriliği olduğu halde hiçbir te'siri ve değeri olmayan şey.
  • Eski felsefede: Eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Madde.

hibe

  • Bağışlamak. Parasız ve karşılıksız vermek. Bağışlanan şey.
  • Hal ve şân.

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hicri tarih / hicrî tarih

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mekkeden Medine'ye hicret ettiği günü başlangıç olarak alan tarih. Milâdi ve Rumi tarihler gibi oniki ay esasına dayanan hicri sene, Muharrem adı verilen ayla başlar, zilhicce ile sona erer. Oniki ayın adları şunlardır: Muharrem, safer, rebiül-evvel, rebiül-âhi

hidam

  • (Tekili: Hizmet) Hizmetler. Vazifeler.
  • (Hademe) Devenin ayaklarına bağlanan halkalar, kayışlar. Ayak bilezikleri, ayak köstekleri.

hikmet-enduz

  • Hikmet kazanan.

hikmet-i tecrübiye

  • Tecrübeye dayanan hikmet ve ilim.

hikmet-i teşri'

  • (Hikmet-i teşriiye) Şeriata dayanan kanun yapma ilmi. Şer'î ve Rabbanî kanunların hikmeti.

hınnus

  • (Çoğulu: Hanânis) Hınzır eniği.

hisseyab

  • Hisselenen. Faydalanan. Hisse alan. (Farsça)

hoppa

  • Herşeye girişen hafif mizaçlı çocuk tabiatında olan kimse. Yersiz davranışlarda bulunan, dilediğince davranan kişi. Delişmen, şımarık.

hud'a

  • Hile, oyun. Aldatma. Düzen. Mekir.
  • Bir kere aldanmak.
  • Herkese aldanan. Safdil.

hükema-i ilahiyyun / hükema-i ilâhiyyûn

  • İlâhiyatçı felsefeciler; Allah'ın varlığına inanan filozoflar.

hükmi / hükmî

  • Hükme dair. Hükme âit ve müteallik. Bir karara dayanan, itibâri olan.

hükre

  • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak.
  • Azlığından bir yerde toplanan su.

hukuk-u hayatiye

  • Hayat sahibi olmaktan kaynaklanan haklar.

humeme

  • (Çoğulu: Humem) Kömür.
  • Kara kül.
  • Her ateşte yanan nesne.

hunefa

  • (Tekili: Hanîf) Allahın birliğine inananlar.

hunefa'

  • "Hanif"in çoğulu. Allah'ın birliğine inananlar, Hz. İbrahim dininden olanlar.

hurafeperver / خرافه پرور

  • Hurafelere inanan. (Arapça - Farsça)

hussad

  • Hased edenler. Kıskananlar.

iane

  • Yardım. İmdat. Yardım için istenen, toplanan şey.

iç oğlanı

  • Saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına namzed olarak yetiştirilen gençler. İç oğlanı, Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere yeniçerilik için toplanan devşirmelerden ayrılmak suretiyle meydana getirilmiş ve bu usûl sonradan yapılan kanunla (Türkçe)

icareteyn

  • Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.

icaz-ı muhill

  • Sözün istenilen mânayı ifadeye kifayet etmemesi yüzünden mânanın bozulması halidir.

içtima eden / içtimâ eden

  • Toplanan.

iddet

  • Bekleme süresi. İslâm hukukunda kocasından boşanan bir kadının 100 gün, kocası ölen bir kadının 130 gün bekleme müddeti. Bu müddet geçmeden başkasıyla evlenemez.

iddet-i haml

  • Fık: Çocuk doğurmakla biten iddet. Kocası ölen veya boşanan gebe kadının, çocuğun doğmasını beklemesi demektir.

iddihar edilen

  • Biriktirilen, depolanan.

iddihar olunan

  • Biriktirilen, depolanan.

ifade-i mana / ifade-i mânâ

  • Bir mânânın ifade edilmesi.

iftariyye / iftâriyye / افطاریه

  • İftarlık, iftar için hazırlanan yiyecek. (Arapça)

ihraz eden

  • Kazanan.

ihtirasat-ı hayvaniye / ihtirâsât-ı hayvâniye

  • Hayvânî ihtiraslar, hayvanî duygulardan kaynaklanan aşırı istekler, tutkular.

ihtiyaci / ihtiyacî

  • İhtiyaçtan kaynaklanan.

ihzar edilen

  • Hazırlanan.

ikram buyurulan

  • Bağışlanan, ihsan edilen.

iktiza-i nass / iktizâ-i nass

  • Âyet ve hadîslerin gerektirdiği şey; nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) hükmünün anlaşılabilmesi ve istenilen mânânın ortaya çıkması için sözün tamâmına bakılarak gerekli hükmün taktir edilmesi.

ilcaat-ı zaman

  • Zamanın zorlamaları ve mecburiyetleri. Yaşanılan zaman içinde meydana gelmiş bazı sebeplerin neticesi olarak karşılanan mecburiyetler.

ilm-i yakin / ilm-i yakîn

  • İlmî delillere dayanan kesin bilgi.

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

iman-ı taklidi / iman-ı taklidî

  • Araştırmaksızın, taklide dayanan iman.

imkan-ı örfi / imkân-ı örfî

  • Emsaline pek az rastlanan hârika bir âdet veya keramet gibi.

inadi / inâdî

  • İnada dayanan.
  • İnada dayanan.

indi / indî / عندی

  • Kişisel, kişinin kendi kanısına dayanan. (Arapça)

infitah

  • Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, Hı, Zel, Vav, Cim, Dal, Sin, Ayın, Te, Fe, Ze, Kef, Lem, Ha, Se, Kaf, He, Şın, Ra, Be, Gayın, Ya

insaflı

  • Vicdana uygun davranan.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Kemâle ermiş, olgun insan. İslâmiyet'in emrettiği bütün emirleri yapan, yasaklardan sakınan, Peygamber efendimizin güzel ahlâkıyla ahlâklanan, hareketleri ve sözleri hep Allahü teâlânın ilhâmı ile olan üstün insan.

intibaha düşen

  • Uyanan.

intibaha gelen

  • Uyanan.

inzivagah / inzivagâh

  • İnziva yeri, yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmaksızın yaşanan yer.

ırak-ı acem / ırâk-ı acem

  • (Acem Irakı) Tar: Irak'ın Dicle nehrinden başlayarak İran sınırındaki yüksek dağlık mıntıkaya kadar uzanan bölgesine Osmanlılarca verilen ad.

ırak-ı arab / ırâk-ı arab

  • Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat'ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.

irtişaf

  • Emerek ve azar azar içme.
  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde toplanan suyun, dışarı atılması.

isevi / îsevî

  • Îsâ aleyhisselâmın getirdiği hak dîne inanan kimse.

islami / islâmî

  • İslâm dininden kaynaklanan.

ispirtizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan tecrübeler. (Fransızca)
  • Cinlerle konuşup da ruhlarla konuştuklarını sananların fikri.

ispritizma

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler.

ispritizmacı

  • Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün olduğuna inanan ve bu maksatla deneyler yapan kişi.

istifade eden

  • Yararlanan.

istimal eden

  • Kullanan.

istinad eden

  • Dayanan.

istinat eden

  • Dayanan.

isyan eden

  • Başkaldıran, ayaklanan.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

itikad eden

  • İnanan.

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

ittihad-ı ehl-i iman

  • İnananların birliği.

izah buyurulan

  • Açıklanan.

izah edilen

  • Açıklanan.

jüri

  • Bir mesele hakkında hüküm vermek için toplanan heyet.
  • ing. Herhangi bir mes'ele için hüküm vermek üzere toplanan hey'et, cemaat.

ka'm

  • (Çoğulu: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey.
  • İçinde silah saklanan kap.
  • Bağlamak.
  • Öpmek.

kafiye

  • Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı sesi veren hecelerin benzeşmesi.

kafur / kâfur

  • Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde.
  • Cennette bir kaynak ismi.

kahraman

  • (Çoğulu: Kahramanan) Yiğit, cesur, bahadır. (Farsça)
  • Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. (Farsça)
  • İş buyuran, hüküm sâhibi. (Farsça)

kalb gözü

  • Kin, hased, kibir gibi mânevî hastalıklardan kurtulup, her an Allahü teâlâyı anan kimsenin kalbinde meydana gelen, işlerin iç yüzünü görme kuvveti, basîret.

kanaat eden

  • İnanan.

kanun / kânun

  • Ocak. Ateş yanan yer. Zaman.
  • Kış mevsimi.
  • Sakil, ağır adam.
  • Kış mevsiminin ilk iki ayı.
  • Mangal. Soba.

karih

  • (Çoğulu: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan.
  • Dişleri tam olan davar.

kasib / kâsib / كاسب

  • Kesbeden, kazanan, kazanmak için çalışan, kazanç sahibi.
  • Kazanan. (Arapça)

katran

  • (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.

kaziye-i tasdiki / kaziye-i tasdikî

  • Delillerle tasdik edilip onaylanan hüküm, önerme.

kelebçe

  • Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.

kemer

  • Yay gibi eğik olan yapı. (Farsça)
  • Bele bağlanan kuşak. (Farsça)
  • İç çamaşırın bele rastlayan kısmı. (Farsça)

kerempe

  • Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı.
  • Dağın en yüksek yeri, tepesi.
  • Geminin baş tarafı.

kesb eden

  • Kazanan.

keşende

  • "Çeken, çekici" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) (Farsça)
  • Dayanan, tahammül eden, mütehammil. (Farsça)

kesretli

  • Çokça rastlanan, sayı itibariyle çok olan.

kesub

  • Çok kazanan ve kesbeden.

kıbb

  • Kişinin arkasında yumrulanan kemik.

kımatr

  • Eşya veya kitab saklanan yer. Kitaplık.

kitabi / kitabî / kitâbî

  • Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
  • Kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.

kitablı kafirler / kitablı kâfirler

  • İncîl ve Tevrât'tan birine inanan kâfirler. Hıristiyanlar ve Yahûdîler.

kıyamet-i mükerrere

  • Tekrarlanan kıyamet, defalarca ölüp dirilme.

kıyamet-i mükerrere-i nev'iye / kıyâmet-i mükerrere-i nev'iye

  • Her bir varlık türünde sürekli olarak tekrarlanan ve kıyameti andıran var olma ve yok olma hadiseleri.

kıyasat-ı temsiliye / kıyâsât-ı temsiliye

  • Benzetmeye dayanan kıyaslar.

komita

  • (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya.

komite

  • Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et. (Fransızca)
  • Bir iş için toplanan heyet.

korsan

  • itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası.
  • Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse.
  • Bir hakkı izinsiz olarak kullanan.

kubbe-nişin

  • İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri. (Farsça)

külhan

  • Kor hâlinde yanan ateş.

kumar

  • Para veya başka bir menfaat karşılığı oynanan oyun; birkaç kimsenin aralarında para veya mal toplayarak piyango çekip, isâbet etmeyenlerin isâbet edenlere mal veya para vermek için sözleşme veya para ile kazanmak için tahminde bulunma, toto. Karşılık lı para veya mal koyarak bahse tutuşma.

kumar-hane

  • Devamlı olarak kumar oynanan yer. (Farsça)

kunnet

  • (Çoğulu: Kanan-Kunen-Kınan) Dağ başı.

kureyş

  • Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.
  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimizin mensup olduğu meşhur Arap kabilesi.

kureyş kabilesi

  • Kökü Hz. İbrahim'e dayanan Peygamberimiz Hz. Muhammed'in mensup olduğu meşhur arap kabilesi.

küsbe

  • Bir parça süt ve hurma.
  • Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne.

kutb-i medar / kutb-i medâr

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan büyük zât. Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl da denir.

kutb-ül-aktab / kutb-ül-aktâb

  • Âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk, kıtlık, sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla vazîfeli kılınan ricâl-i gayb yâni herkesin tanımadığı zâtların reisi. Emrinde üçler, yediler, kırklar... denilen yine bu işlerle vazîfeli seçilmiş kimseler bulunur.

kütle-i nariye / kütle-i nâriye

  • Yanan ve ışık veren gök cismi.

kütüb-ü mukaddese-i semaviye / kütüb-ü mukaddese-i semâviye

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'ân-ı Kerîm.

kütüb-ü semavi / kütüb-ü semâvi

  • Vahye dayanan kutsal kitaplar.

kuvve-i mutasarrıfa

  • Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.

kuvvet-i kat'iyet

  • Kesinlikten kaynaklanan kuvvet.

kuvvet-i nispet

  • Allah'a bağlı olmaktan kaynaklanan güç.

lafz-ı muhtemel

  • Huk: İki veya daha ziyade mânâya hamli mümkün bulunan sözdür ki, hangi mânânın kast olunduğu mücerred rey ile değil; deliller ve karineler ile tayin olunur.

lakat

  • Yabandan toplanan nesne.
  • Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.

lazıme-i zaruriye-i naşie-i zatiye / lâzıme-i zâruriye-i nâşie-i zâtiye

  • Bizzat kendi zâtında var olan ve zâtından başka hiçbirşeyden kaynaklanmamış olan, bizzat kendisinde zorunlu olarak bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Sıcaklık, ateşin bizzat kendisinden kaynaklanan ayrılmaz zorunlu bir özelliğidir." denilebilir.

lecne

  • Bir mes'ele için toplanan cemaat.

leff ü neşr

  • Edb: Bir yazı veya şiirde söz simetrisi yapma san'atıdır. Önce iki veya daha fazla kelimeyi sıralamak, sonra da onlarla alâkalı şeyleri söylemek. İki çeşidi vardır;1- Leff ü Neşr-i Müretteb (Düzenli leff ü neşir) : Birinci cümlede sıralanan kelimelerle ikinci cümlede söylenen kelimelerin aynı sırayı

levaic

  • (Tekili: Lâice) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.

leviyye

  • Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.

limmi / limmî

  • (limmiye - lümmi) (Niçin mânâsındaki "lime" den) Aleni. Açık.
  • Nazari. Akla dayanan.

lisan-ı tesbih

  • Allah'ı tesbih eden, şânına lâyık ifadelerle anan dil.

lisan-ı zakir-i tevhid / lisân-ı zâkir-i tevhid

  • Allah'ın birliğini zikreden, anan dil.

liva-i hamd / livâ-i hamd

  • Hamd (şükür) sancağı. Kıyâmet gününde, canlılar dirilip, Arasat meydanında toplanınca, Allahü teâlâ tarafından Peygamber efendimize ihsân edilecek olan ve altında bütün inananların toplanacağı sancak-ı şerîf.

liva-ül hamd

  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bayrağı. Ona inananlar kıyâmetten sonra bu bayrağın altında toplanacaklardır.

lukta

  • Yerden toplanan şey.

lüküs

  • Kuvvetli ışık veren, petrol veya gazla yanan bir tür lamba.

ma'fuv

  • Affedilen, bağışlanan.

ma'kul-ül-ma'na

  • Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele.

ma'yub

  • Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.

macera-yı hayatiye

  • Hayat hikâyesi, yaşanan olaylar.

maddiyyun / maddiyyûn

  • Maddenin ezelî ve ebedî olduğuna inananlar, materyalistler.
  • Maddenin hep var olduğuna, sonradan yaratılmadığına ve yok olmayacağına inananlar, maddeciler.

magsel

  • (Çoğulu: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer.

mahbun

  • Kıtlık için saklanan şey.
  • Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.

mahcub

  • Utanan. Utangaç.
  • Perdeli, örtülü. Kapalı.
  • A'ma.
  • Yaşmak veya perde ile mestur olan.

mahcup

  • Utanan; utanmış.

mahkum / mahkûm

  • Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan.
  • Birisinin hükmü altında bulunan.
  • Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.

mahkür

  • Aşağılanan, küçük düşürülen.

mahruk

  • Yanan. Yanmış.

mahrukat

  • Yakılacak madde. Yanan şeyler.

mahsur / mahsûr / مَحْصُورْ

  • Sınırlanan.

mahsus olan / mahsûs olan

  • Hisler aracılığıyla algılanan.

mahz-ı vahy

  • Tamamen vahye dayanan; her yönüyle vahiy olan.

mahzun

  • Hazinede saklanan şey.

mahzuz / mahzûz

  • Hoşlanan.

makam-ı mana-yı mefhum / makam-ı mânâ-yı mefhum

  • Bir sözden çıkarılan mânânın, anlamın derecesi.

makbuzat

  • (Tekili: Makbuz) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.

mana-yı mecazi / mânâ-yı mecâzî

  • Bir ifadede, kendi mânâsının dışında başka bir mânânın kastedilmesi.

mananın dikkati / mânânın dikkati

  • Bir sözdeki mânânın derinliği ve inceliği.

manay-ı iltizami / mânây-ı iltizâmî

  • Bir lafzın (sözün) asıl konulduğu mânânın lâzımı olan (ondan ayrılmayan) mânâ.

manay-ı mutabıki / mânây-ı mutâbıkî

  • Bir lafzın asıl konulduğu mânânın tamâmı, hepsi.

manay-ı zımni / mânây-ı zımnî

  • Bir lafzın konulduğu mânânın tamâmının içerisindeki cüz'î, husûsî mânâlardan herbiri.

mansub

  • Atanan.

mansur / منصور

  • Tanrı'nın yardımıyla zafer kazanan. (Arapça)

mantuh

  • Boynuzlu hayvan tarafından yaralanan veya öldürülen.

masadak

  • Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.

masarif

  • (Tekili: Masruf) Harcananlar, sarfolunanlar.
  • Sarfolunanlar, harcananlar.

masarifat

  • (Tekili: Masârif) Masraflar, giderler. Harcanan paralar.

masnea

  • İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.

masraf

  • Sarfedilen, harcanan. Gider.

masun / masûn

  • Korunan, saklanan.

materyalist

  • Maddeci, sadece maddeye inanan îmansız.

matlub / مطلوب

  • İstenilen, aranan. (Arapça)
  • Alacak. (Arapça)

matufun-aleyh / mâtufun-aleyh

  • Bir bağlama edâtı (bağlaç) ile kendisine bağlanan kelime, mânâ, maksat.

matüridi / mâtürîdî

  • Ehl-i sünnetin (Peygamber efendimiz ve Eshâbının yolunda olanların) îmânla ilgili bilgilerde tâbi olduğu iki imâmından biri. Ebû Mansur-ı Mâtürîdî.
  • Îmân bilgilerinde Ebû Mansûr Mâtürîdî'nin bildirdiği gibi inanan kimse.

mavera / mâverâ

  • Yaşanan alemin ötesi, öte.

mayu'ref

  • Bilinmez.
  • Minder altında saklanan şey.

mazmi

  • Sulanan ekin.

mazruf

  • Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.
  • Zarflanan, zarf içinde olan.

me'cel

  • (Çoğulu: Meâcil) Su toplanan yer.

me'sur / me'sûr

  • Esir edilmiş, tutsak, yolu kesilmiş. Dinî geleneklere uygun olan, rivayete dayanan.

mebni / mebnî / مبنى / مَبْن۪ي

  • Yapılmış. Kurulmuş.
  • Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak.
  • ... den dolayı... e binâen.
  • Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.
  • Yapılmış kurulmuş.
  • Bir şeye dayanan.
  • ...den dolayı.
  • Kurulan, dayanan.
  • Dayanan. (Arapça)
  • Bina edilmiş. (Arapça)
  • Bina edilen, dayanan.

mebni olan

  • Dayanan, istinad eden.

mecelle

  • Tanzîmât'ın îlânından sonra, Ahmed Cevded Paşa'nın başkanlığında bir komisyon tarafından hazırlanan; İslâm hukûkunun muâmelâta (alışveriş, şirketler, hibe v.b.) âit hükümlerinin Hanefî mezhebine göre maddeler hâlinde tertibinden meydana gelen kânunlar veya bu kânunları içerisine alan mecmûa.

mecrur / mecrûr

  • Çekilen, sürüklenen; gr. başına geldiği câr harfiyle önündeki fiilin mânâsı kendine bağlanan ve daima esreli okunan kelime.

meczub / meczûb

  • Cezbeli, kendini kaptırmış, başkasının etkisiyle davranan.

medarik / medârik

  • Tedârik edilen, toplanan bilgiler.

medayin

  • (Tekili: Midyân) Dâima borçlanan kimseler.

medfuat

  • (Tekili: Medfu') Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar.
  • Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.

medrese-i yusufiye

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân'a hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.

mefhum-ı muhalif / mefhûm-ı muhâlif

  • Lafızda zikredilmeyen mânânın, bizzat zikredilen mânâya, hükümde zıt olan mânâ. Mefhûm-ı muhâlif; Şâfiîlere göre, hüküm için sahîh, mûteber bir delîl olduğu hâlde, Hanefîlere göre böyle değildir.

mefhum-ı muvafık / mefhûm-ı muvâfık

  • Lafızda (sözde) zikredilmeyen mânânın bizzat zikredilen mânâya hükümde uygunluğu.

mekruh

  • İğrenç, nahoş görülen şey.
  • Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş.
  • Mihnet. Şiddet.

mel'abegah / mel'abegâh

  • Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri. (Farsça)

melabegah / melâbegâh

  • Oyun oynanan yer.

mellah

  • Dalkavukluk eden, yaltaklanan. Tez tez yürüyen, hızlı yürüyen.

menahi / menâhî

  • Yasaklananlar.

menahil

  • (Tekili: Menhel) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler.
  • Hayvan sulanan yerler.

mendub

  • Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab.
  • İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.
  • İyilikleri sayılarak arkasından ağlanan ölü.
  • Şeriatçe yapılıp yapılmamasında bir sakınca olmayan ama uygun görülen işler.

menfaat-i cüz'iye-i gururiye / menfaat-i cüz'iye-i gurûriye

  • Gurura dayanan küçük ve kişisel menfaat.

menfi siyaset

  • Olumsuz siyaset; aşırı taraftarlık veya rakipleri yok etmek şeklinde uygulanan siyaset.

menfi siyasetçilerin fetvaları / menfi siyasetçilerin fetvâları

  • Siyaseti kötüye kullanan veya rakiplerini yok etmeye yönelik siyaset yapan kişilerin ortaya attıkları hükümler, görüşler.

menfur-u umumi / menfur-u umumî

  • Genelin nefretini kazanan.

menhar

  • (Çoğulu: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.

menhel

  • (Çoğulu: Menâhil) Hayvan sulanan yer.
  • Menzil, durak. Konaklanacak yer.

menhi / menhî

  • Nehyedilen, yasaklanan şey.
  • Yasaklanan.

menhiyat / menhiyât

  • Yasaklananlar.
  • Dinen yasak edilmiş, yasaklanan şeyler.

menka'

  • Su toplanan çukur.

menkulat

  • Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler.

meram

  • Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.

mereb

  • İnsan toplanan yer.

merhun

  • (Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey.
  • Belirli müddetle bir şeye bağlı olan.
  • Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.

mertebe-i arşi / mertebe-i arşî

  • Arşa uzanan yücelik mertebesi.

meş'ale

  • Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.

meşa'

  • Duyulan, intişar eden, açıklanan, yayılan. Etrafa yayılmış olan.
  • Bölünmeyip ortaklaşa kalmış olan. Müşterek olan.

meşhud

  • Görünen. Şehadet edilen.
  • Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim.
  • Suç üstü yakalanan.
  • Göz ile görülmüş.
  • Cuma g

meşruhat / meşrûhât

  • Açıklananlar.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

mesuk

  • (Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.

metalib-i seb'a / metâlib-i seb'a

  • Yedi istek; 31 Mart Hâdisesinde ayaklananların yedi isteği.

mevc-zen

  • Dalgalanan, dalgalı deniz. Dalga vuran. (Farsça)

mevhum / mevhûm

  • Vehmolunmuş, aslı esâsı yokken zihinde kurulmuş olan, kuruntuya dayanan. Hayâlî.

mevlevi / mevlevî

  • Mevlânanın tarikatından olan.

mevsuf / mevsûf / مَوْصُوفْ

  • Vasıflanan. Bir sıfatla tavsif edilen.
  • Kendisinde bir sıfat mevcud olan, kendisine bir sıfat isnad edilmiş olan.
  • Sıfat sahibi, sıfatlanan.
  • Vasfolunmuş, vasıflanan, belirtilen.
  • Vasıflı, sıfatlanan.
  • Bir vasıfla sıfatlanan.

mevsuf-u zülkemal / mevsûf-u zülkemâl

  • Sonsuz kemâl sahibi ve mükemmel sıfatlarla vasıflanan Allah.

mevsuk / موثوق

  • Kendisine inanılır olan. Şâyân-ı itimad olan.
  • Sağlam.
  • Vesikalı. Delile dayanan hakikat.
  • Güvenilir, belgeye dayanan. (Arapça)

mevvac

  • Çok dalgalanan. Çok dalgalı. Fırtınalı.
  • Radyo.

meysir

  • Meyser. Kolaylık yeri. Kolaylık.
  • Kumar. Arablar arasında ok ile oynanan kumar.
  • Kumar için kesilen hayvan.

mezbuhane

  • Boğazlanırcasına, boğazlanan bir hayvan gibi.

mihre

  • Acemi ördekleri avlamak için su kenarlarına bağlanan ördek. (Farsça)

miladi / miladî / milâdî

  • Milada ait. Milada dayanan. Ekser Avrupalıların takvim başlangıcı yaptıkları Milad yılına ait.
  • İsa'nın (A.S.) doğumundan itibaren başlayan takvim ki, miladî tarih denir.
  • Milada dayanan.

mim'siz medeniyetperest

  • Rezil ve aşağılık şeyleri hayat tarzı olarak kabul edip bağlananlar.

mirilu

  • Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için "Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi" hükmünde kalıyor, bir istifade te'min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türl

miskin-i zelil

  • Zillete düşmüş sefil, hor görülüp aşağılanan sefil.

mizban

  • (Çoğulu: Mizbanân) Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse. (Farsça)

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

mü'min

  • Allah'a ve emirlerine, kanunlarına iman eden. İnanan. Allah'a, âhirete, kitablarına, meleklerine, peygamberlerine ve kadere iman edip itaat eden kimse.
  • Emniyete kavuşan.
  • Korkulardan emniyet veren (Allah C.C.)
  • Allah'a ve Allah'tan gelen her şeye inanan.

mü'minin / mü'minîn

  • İman edenler; Allah'a ve Onun peygamberlerle gönderdiği şeylere inananlar.

mü'minin-i muvahhidin / mü'minîn-i muvahhidîn

  • Allah'ın varlığına ve birliğine inanan mü'minler.

mu'temid

  • İtimad eden. İnanan. Güvenen.

mü'temin

  • Güvenen, inanan, itimad eden, emniyet eden.

muanan / muânân

  • Ananeli, belgeli.

muavvık

  • Ta'vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan.

mübalat-kar / mübalat-kâr

  • Dikkat, itina ve düşünce ile kaygılanan. (Farsça)

mübeyyen

  • Açıklanan.

mübteni / mübtenî / مبتنى

  • (Binâ. dan) Bina edilmiş, kurulmuş, kurulu.
  • Dayanan, istinad eden, müstenid.
  • Dayanan. (Arapça)

müdafaat-ı ilmiye

  • Delil ve bilime dayanan müdafaalar, savunmalar.

müeyyed

  • Desteklenen, doğrulanan.

müferrah / مُفَرَّحْ

  • Ferahlanan.

müfesser

  • Açıklanan. Usûl-i fıkıhta, nass denilen lafzdan daha açık olan lafızdır. Nass, sevkedildiği mânâya açıkça delâlet eden lafızdır.

mugtedi / mugtedî

  • (Gıda. dan) Gıda alan, gıdalanan. Beslenen.

mugtesil

  • (Gusl. den) Yıkanan, gusleden.

muhalefet eden

  • Zıt ve aykırı davranan.

muhallil

  • (Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden.
  • Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.)
  • Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

muhammin

  • Tahmin eden, sanan, karar veren, değer biçen kimse. Eksper.

muhit-i zaman ve mekan / muhit-i zaman ve mekân

  • Zaman ve yer bakımından yaşanan çevre, ortam.

muhriz

  • (İhraz. dan) Elde eden, kendi payına alan, kazanan.

muhsin

  • "İhsan eden, güzel davranan" mânâsında ilâhî isim.

muhtar / muhtâr

  • Seçilmiş, seçkin.
  • Hareketinde serbest olan, istediği gibi davranan.
  • Peygamberimizin isimlerinden.
  • Serbest. Söz ve fiillerinde serbest olup, istediği gibi davranan ve dilediğini yapan.

muhtazıb

  • Renklenen, boyanan.

muhtecib

  • Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.

muhteli'

  • Kocasından boşanan kadın. İhtilâ eden kadın.

muhtemir

  • (Hamr. dan) Mayalanan. Mayalanarak ekşiyip kabaran.
  • Örtü ile örtünen. Yaşmaklanan.

muhterik / مُحْتَرِقْ

  • Ateşle yanmış olan. Yanan.
  • Yanan.
  • Yanan, yanmış.

muhteşid

  • Biriken, toplanan.

muhteva

  • Bir şeyin içindekiler. Kaplanan, içine alınan. İçindeki şey.

mukadderat-ı islam / mukadderat-ı islâm

  • İslâm ve Müslümanların içinde bulundukları durum; yaşanan hâdiseler.

mukaddes / مُقَدَّسْ

  • Kudsanan, takdîs edilen.

mukaddesat-ı ahlakiye / mukaddesat-ı ahlâkiye

  • Ahlâka dayanan mukaddes şeyler.

mukaddesat-ı semaviye

  • İlâhî emre ve vahye dayanan mukaddes şeyler.

mukavele

  • Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek.
  • Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.

mükerrer / مُكَرَّرْ

  • Tekrarlanan.

mükle

  • (Çoğulu: Mükül) Kuyu dibinde az az birikip toplanan su.

mükreh

  • (Kerh. den) Zorlanan kimse.
  • Zorlanan.
  • Zorlanan kimse.
  • Zorlanan.

muktebis

  • (Çoğulu: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan.

müktesib

  • (Müktesibe) (Kesb. den) Elde eden, edinen, kazanan.

müktinn

  • Gizlenen, saklanan. Başkasınca gizlenip saklanmış olan.

mülevvin

  • (Levn. den) Boyanan.
  • Renk veren. Telvin eden.

mültefit

  • İltifat eden, ilgi gösterip iyi davranan.
  • İltifat eden, iyi davranan.

mülteim

  • (Le'm. den) İyileşen ve kapanan (yara).
  • Cem'olucu, toplanan.
  • Ulaşan, ulaşıcı.

mültezim

  • Kabul edip bağlanan.

mümedd

  • İmdad edilmiş.
  • Uzanan, uzatılmış.

mümin / مؤمن

  • İnanan, iman eden. (Arapça)

müminin / müminîn / مؤمنين

  • Müminler, îman edenler, inananlar.
  • İnananlar, iman edenler. (Arapça)

mümted

  • Uzanan.

mümtesil

  • İmtisal eden, sıkı sıkıya bağlanan ve yerine getiren.

mümtezic

  • İmtizac eden. Birleşmiş olan, birleşik.
  • Birbirine tamamen uygun olarak karışmış olan.
  • Aralık bırakmayan, birbirine karışık, tamamen kapanan.
  • Birbiriyle iyi geçinen.

mün'akıd

  • İn'ikad eden, bağlanan, bağlanmış, düğümlenmiş.
  • Teşkil olunmuş, resmi olarak iki taraf arasında kabul olunmuş. Kurulan, ictima eden.

münbais / منبعث

  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

müncer

  • Sürüklenen, sonuçlanan.

münekkib

  • Yüzüstü düşen, kapanan.

munsabig

  • (Sıbg. dan) Boyanan, insibâg eden.

münşaib

  • (Şa'b. dan) Şubelenen, dallanan, çatallanan, kollara ayrılan, ayrılmış. Bölük bölük, kol kol, kısım kısım olan.

münsedd

  • (Sedd. den) Seddedilen, kapanan, tıkanan. Tıkalı.

münserih

  • Çabuk ve çevik davranan.
  • Hızlı hızlı giden hayvan.

müntekis

  • Başaşağı dönen. Tersine yuvarlanan.

müntemis

  • Gizlenen, saklanan. Gizli.

müntesibin / müntesibîn

  • Bağlananlar, ilgililer.
  • İntisab edenler, bağlananlar.

müntesip

  • Bağlanan, bağlı.

mürahhim

  • (Rahmet. den) Rahmetle yâd eden. Rahmetle anan.

mürefref

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.
  • Dalları sallanan nazik, lâtif ağaç gibi.

mürettebat

  • Bir iş için hazırlanan kimseler, personel.

mürid / mürîd

  • İsteyen, tarikata girip şeyhe bağlanan.

mürtefid

  • Kazanan, faydalanan, edinen.

mürtezık

  • Rızıklanan.

mürtezik

  • Rızıklanmış, rızıklanan.
  • (Rızık. dan) Rızıklanmış, rızık bulmuş, rızıklanan.

mürtezık / مُرتَزِقْ

  • Rızıklanan.

müsab

  • Sevab kazanan, ettiği iyiliğin Allah'tan karşılığını gören.

musaddak / مُصَدَّقْ

  • Doğrulanan.
  • Doğrulanan.

musade

  • Avlanan canavar.

müsadere edilen

  • Toplanan, el konan.

müsahelekar / müsahelekâr

  • Kolaylık gösteren. (Farsça)
  • Kolay sanan. (Farsça)

müsahhir

  • Teshir eden, zapteden. İstediği gibi hareket ettiren ve kullanan.

müsbet ilimler

  • (Pozitif ilimler) Tecrübe ve müşâhedeye dayanan ve nazari olmayan maddi ilimler. Herkesin kabul ettiği ve isbat vasıtaları ile doğruluğu isbat edilen ilimler.

müsebbih

  • Tesbih eden; Allah'ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anan.
  • Allah'ı tesbih edip anan, Allah'ı noksan sıfatlarından tenzih eden ve zikreden, Sübhanallah diye Allah'ı tesbih eden.
  • Tesbih eden, Allahı anan.

musevi / mûsevî

  • Mûsâ aleyhisselâmın bildirdiği hak dîne inanan ve bu dîne tâbi olan kimse.

müspet ilim

  • Pozitif ilim, ispata dayanan ilim.

müsta'mil

  • İstimal eden, kullanan.

müstağni / müstağnî

  • Doygun, yönlü, tek.
  • Çekingen, nazlı davranan.
  • Gerekli bulmayan.

müstahdim

  • Hizmette kullanan, istihdam eden.

müstahsen

  • Güzel karşılanan, beğenilen.

müstahyi

  • (Hayâ. dan) Utanan, utangaç. Hayâ eden.

müstahzar

  • Özel bir maksatla hazırlanan.

müştail

  • (Şa'l. den) Yanan, tutuşan, alevlenen.

müstakbel

  • Karşılanan, istikbâl edilen, önde bulunan. İlerdeki, gelecek.
  • Gelecek zaman.

müstatil

  • İstitâle eden, uzanan.
  • Geo: Dikdörtgen.
  • Tecvidde müstatil harfi için

müstavsıla

  • Takma saç kullanan kadın.

mustazhir

  • (Zahr. dan) Dayanan, arka veren.

müstazhir

  • (Zahr. dan) Dayanan, arka veren.

mustazi

  • (Ziya. dan) Ziya alan, ışıklanan.

müstazi / müstazî

  • (Ziya. dan) Işık ve ziya alan. Işıklanan.
  • Alâ, makbul, iyi.

müstebdi'

  • Eşi emsâli benzeri pek az bulunur sanan.

müstecmi'

  • Toplayan, cem'eden. Toplanan.

müstefid / müstefîd

  • (Çoğulu: Müstefidân) İstifade eden, fayda gören, faydalanan.
  • Faydalanan.
  • Faydalanan, yararlanan.

müstefidan

  • (Tekili: Müstefid) Faydalananlar, müstefidler, istifade edenler. (Farsça)

müstekinn

  • (Kenn. den) Saklanan, gizlenen.

müstekmin

  • (Kemn. den) Saklanan, gizlenen.

müştemilat / müştemilât

  • Kaplanan şeyler, içeriye alınanlar.

müstemti'

  • Temettü' eden, faydalanan, menfaatlenen.

müstenid / مستند / مُسْتَنِدْ

  • Bir şeye dayanan. Bir şeyin üzerine koyulmuş.
  • İstinad eden, dayanan, güvenen.
  • Bir delili, şâhidi olan.
  • Dayanan.
  • Dayanan. (Arapça)
  • Dayanan.

müstenit

  • Dayanan, destek alan.

müstesinn

  • (Sinn. den) İhtiyarlanan, yaşlanan.

müstetir

  • Gizlenen, gizli, saklanan, saklı.

müsteykız

  • (Yakaz. dan) Uykudan uyanan, istikaz eden.

mutaassıb

  • Tutucu, bağnaz, körü körüne bağlanan.

mutabakat

  • Uygunluk. Muhalif ve mugayir olmayıp, uygun ve muvafık olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânânın tamamına delâleti.

mütamettia

  • Kâr eden, kazanan, kârlı. (Doğrusu: Mütemettia)

mutammer

  • Anbarda veya çukur içinde saklanan şey.

mutasarrıf-ı hakim / mutasarrıf-ı hakîm

  • Herşeyi hikmetle yapan ve dilediği gibi kullanan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah.

mutatavil

  • Uzanan, uzun olan.
  • Uzatmak suretiyle yükselen.

mutavazzıh

  • (Vuzuh. dan) Açıklanan, açık olan, tavazzuh eden.

mutazallim

  • (Çoğulu: Mutazallimîn) (Zulm. den) Kendisine yapılan haksızlık ve zulümden şikâyet eden, sızlanan.

mutazallimane / mutazallimâne

  • (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.

mutazallimin / mutazallimîn

  • (Tekili: Mutazallim) (Zulm. den) Sızlananlar. Kendilerine yapılan haksızlık ve zulümden dolayı şikâyet edenler. Tazallüm edenler.

müteavvik

  • Geciken, eğlenen, oyalanan.

müteazziz

  • Taazzüz eden, izzet, kuvvet, kudret kazanan.

mütebahhir

  • (Buhar. dan) Tütsülenen, dumanlanan, tebahhur eden.

mütebasbıs

  • (Basbasa. dan) Yaltaklanan, tabasbus eden.
  • Yaltaklanan.

mütebasbısin / mütebasbısîn

  • (Tekili: Mütebasbıs) Yaltaklananlar, tabasbus edenler.

mütebellid

  • Tembel, uyuşuk. Ağır davranan.

mütebellil

  • Islanan, nemlenen şey.

mütecebbir

  • (Cebr. den) Zorba zor kullanan, cebir yapan.
  • Kibirlenen.

mütecemmi'

  • (Çoğulu: Mütecemmiîn) (Cem'. den) Toplanan, yığılan, biriken, tecemmü' eden.

mütecemmiin / mütecemmiîn

  • (Tekili: Mütecemmi') Toplananlar, yığılanlar, tecemmu' edenler, birikenler.

mütecemmil

  • Cemal kesbeden, zinetlenen, süslenen, donanan.

mütecerrid

  • (Mücerred. den) Tek kalmış, tek başına olan.
  • Soyunan, tecerrüd eden, çıplak olan.
  • Bekâr. Evli olmıyan.
  • Tas: Dünya işlerinden vazgeçip Allah'a bağlanan.

mütecezzi

  • Parçalanan.

mütedehhin

  • (Dehn. den) Yağlanan, tedehhün eden.

mütedelli

  • Nazlanan, tedelli eden.

mütedenni

  • Tedenni eden, gerileyen, aşağılanan.

mütederri'

  • Zırh giyen, zırhlanan.

müteeddib

  • Edeblenen, utanç duyan, utanan.

müteeddibin / müteeddibîn

  • (Tekili: Müteeddib) Utanç duyanlar, utananlar, hayâ edenler, edeblenenler.

müteekkid

  • (Te'kid. den) Sağlamlaşan, tekrarlanan.

müteellih

  • (Çoğulu: Müteellihîn) Allah'ın birliğine inanan.

müteenni

  • (Eny. den) Temkinli. Teenni eden. Ağır davranan.

mütefahhir

  • (Fahr. den) Gururlanan, övünen, tefahur eden.

mütefayid

  • Birbirinden istifade edip faydalanan.

müteferri'

  • (Fer'. den) Dallanan, bir kökten ayrılan.
  • Bir kökle alâkalı olan.

müteferrih

  • (Ferah. dan) İçi açılan, ferahlanan.

mütefettit

  • Parça parça olmuş olan. Ufak ufak parçalanan.

mütefeyyiz

  • Feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan.
  • Feyizlenen, manen gıdalanan.

mütegaddi

  • Gıdalanan, gıda alan. Beslenen.

mütegafil

  • (Gaflet. den) Gafil görünen, gafil gibi davranan.

mütegannic

  • (Ganc. dan) Nazlanan, naz gösteren.

mütegarrir

  • Gururlanan, güvenilmeyecek şeye güvenen.

mütegassil

  • Yıkanan, gusleden. Yıkayan.

mütegayyim

  • (Gaym. dan) Bulutlanan. Bulutlu hava.

mütegazzi

  • Gıdalanan, tagaddi eden.

mütehabbis

  • Bir yere kapanan. Kendini hapseden.

mütehaddi'

  • (Hud'a. dan) Bilerek aldanan.

mütehaddir

  • Yuvarlanan, yokuş aşağı giden.

mütehaddiş

  • Iztırab çeken.
  • Tırmalanan, tahaddüş eden.

mütehakkık

  • Doğrulanan.

mütehallik

  • Bir huy edinen, huylanan. Huyu olmayan bir şey ile tekellüf edip o ahlâka alışan.

mütehammil / متحمل

  • Tahammül eden, dayanan.
  • Yüklenen, dayanan, tahammül eden.
  • Dayanan. (Arapça)

mütehammir

  • Tahammür eden, ekşiyen. Mayalanan.
  • Ekşiyen, mayalanan.

müteharrik

  • Harekete geçen, kımıldanan. Yerinde durmayıp hareket eden. Devir ve hareket eden.

müteharriş

  • Tırmalanan, tırmıklanmış olan, tırmık yiyen.

mütehasid

  • Birbirini kıskanan, çekemiyen. Birbirine hased eden.

mütehaşşid

  • (Çoğulu: Mütehaşşidîn) Yardım için koşuşup toplanan, biriken, yığılan.

mütehaşşidin / mütehaşşidîn

  • (Tekili: Mütehaşşid) Birikenler, toplananlar.

mütehassis

  • Hislenen, duygulanan.
  • Çok hislenen, duygulanan.
  • Duygulanan.

mütehazzib

  • Takım takım, küme küme toplanan.

mütehazzir

  • (Hazer. den) Sakınan, çekinen, dikkatli davranan.

müteheyyi'

  • Hazırlanmış, hazır. Hazırlanan.

mütekallid

  • Kuşanan. Kılıç takan, takınan. Kılıç kuşanmış.
  • Bir işi üzerine alan. Bir vazifeyi deruhte eden.
  • Kılıç kuşanan, takınan; bir vazifeyi üzerine alan, yüklenen.

mütekallis

  • Gerilen, çekilip toplanan, gerilmiş.

mütekasil / mütekâsil

  • Tembelce davranan.

mütekayyid

  • (Çoğulu: Mütekayyidîn) (Kayd. dan) Dikkatli davranan.

mütekayyidin / mütekayyidîn

  • (Tekili: Mütekayyid) (Kayd. dan) Dikkatli davrananlar, kayıtlı bulunanlar.

mütekerrir / مُتَكَرِّرْ

  • Tekrarlanan.
  • Tekrarlanan.

mütekessir

  • (Kesr. den) Kırılan. Parçalanan.

mutekid / mûtekid / معتقد

  • İnanan, inançlı.
  • İnanan, inancında olan. (Arapça)

mütelafi

  • Telafi eden. Kaybettiği bir şeye mukabil başka bir şey kazanan.

mütelahhız

  • Ekşi birşey yiyen kimsenin yanında ağzı sulanan.

mütelatım

  • (Mütelatıma) Birbirine çarpan, çarpışan, çalkalanan. Dalgalı.

mütelattıf

  • (Lütf. dan) Yumuşak ve nazik davranan.

mütelevvis

  • Pis, kirli, murdar, paslanan, kirlenen.
  • Karışmış, muhtelit.

mütemekkin

  • (Mekân. dan) Yerleşen, Mekânlanan, temekkün eden. İkamet eden, sâkin olan.
  • Gr: Üç harekeyi de kabul eden kelime.

mütemellık

  • (Melık. dan) Alçakçasına yalvaran, yaltaklanan.

mütemessik

  • Temessük eden. Sıkı sıkı yapışıp tutan.
  • Bir delil ve şahide dayanan, delile istinad eden.
  • Temessük eden, sıkı sıkıya yapışan; bağlanan.

mütemetti'

  • (Mütu'. dan) Menfaatlenmiş, faydalanmış.
  • Umre ile hacc için ihram bağlanmış.
  • Kazanan, kâr eden.

mütemevvic

  • Dalgalanan, dalgalı.
  • (Mevc. den) Dalgalanan, dalgalı.

mütemezzik

  • Yırtılan, parçalanan.

mütemmem

  • Tamamlanan, eksikleri kalmayan. Nihayete eren.

mütenaggım

  • Nağme eden, âvâzlanan, şarkı söyleyen.

mütenakih

  • Nikâhlanan.

mütenassıh

  • (Nush. dan) Nasihat dinleyip uslanan. Öğüt kabul eden.

mütenevvir

  • (Nur. dan) Nurlanan, tenevvür eden, parlıyan.
  • Nurlanan, parlayan.
  • Nurlanan.

müterahi

  • Yavaş hareket eden, ağır davranan.

mütereffik

  • (Çoğulu: Mütereffikîn) Sükûnetle ve yumuşaklıkla davranan.

mütereffikin / mütereffikîn

  • (Tekili: Mütereffik) Sükûnetle, yumuşaklıkla davrananlar. Yumuşak muâmele edenler.

müteressib

  • (Rüsub. dan) Dibe çöken, tortulanan.

müterettibe

  • Birbirine uyumlu şekilde sıralanan.

müterevvih

  • Bir şeyden koku alan. Kokulanan.

müterezzik

  • Rızıklanan, gıdalanmakla ihtiyacını gideren.

müteşa'şı'

  • Parıldayan, şa'şaalanan.
  • Gösterişli.

müteşabihat / müteşâbihât

  • Kur'ân ve hadîste temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor, çok yüksek hakikatler.

müteşabihat-ı kur'aniyye / müteşabihat-ı kur'âniyye

  • Kur'ân'da temsil ve benzetmelerle açıklanan, anlaşılması zor olan yüksek hakikatler.

müteşahhıs

  • (Şahs. dan) Şahıslanan, gözle görünür hâle gelen.
  • Şahsı farkedilmiş olan.
  • Şahsını tanıyan.

mütesahil

  • (Çoğulu: Mütesahilîn) Yumuşak davranan, iyi muâmelede bulunan.

mütesahilin / mütesahilîn

  • (Tekili: Mütesahil) Yumuşak davrananlar, sükunetli ve iyi muâmele edenler.

mütesalik

  • Uçucu, uçan.
  • Tırmanan, tırmanıcı.

mütesallik

  • Etrâfındaki şeylere dolanarak yukarı doğru çıkan, tırmanan.

mütesallip

  • Sarsılmaz seviyede birşeye (dine) bağlanan kimse.

mütesanid / mütesânid

  • Dayanan.

mütesebbit

  • Sebat gösteren, sebat eden, dayanan.

müteseccid

  • Secdeye kapanan, secde eden.

müteşeddid

  • (Şiddet. den) Katılaşmış, pekleşmiş, sertleşmiş olan.
  • Şiddetlenen, hızlanan.

müteşehhi

  • İştahlanan.
  • Sevip meyletmiş olan.

müteşekki

  • Şikâyet eden, sızlanan, şikâyetçi, teşekki eden.
  • Sızlanan, şikayetçi.

müteşekkir

  • Şükreden, iyiliğe karşı nazikâne davranan.

mütesellih

  • (Çoğulu: Mütesellihîn) Silâhlanan, silâh kuşanan.

mütesellihin / mütesellihîn

  • (Tekili: Mütesellih) Silâhlananlar, silâh kuşanan kişiler.

müteselsile

  • Zincirleme olarak, birbirine bağlı şekilde sıralanan.

müteşemmir

  • (Şemer. den) İşe hazırlanan. İşe hazırlanmış olan.

müteserri'

  • (Sür'at. den) Koşan, acele davranan, sür'atli hareket eden.

mütesevvib

  • Farz namazdan sonra nâfile namaz kılan.
  • Sevab kazanan.

mütesevvik

  • Misvak kullanan.

müteşeytın

  • Şeytanlık eden, şeytanca davranan.

müteseyyib

  • (Çoğulu: Müteseyyibîn) Aldırış etmiyen, kayıtsız davranan.

müteseyyibin / müteseyyibîn

  • (Tekili: Müteseyyib) Aldırış etmeyenler, kayıtsız davranan kimseler.

mütevafir

  • (Vüfur. dan) Çoğalan, bollanan, fazlalaşan.

mütevakkıd

  • Tutuşan, tutuşup yanan.

mütevakkır

  • (Çoğulu: Mütevakkırîn) (Vakar. dan) Onurlanan, vakarlanan.

mütevakkırin / mütevakkırîn

  • (Tekili: Mütevakkır) Onurlananlar, vakarlananlar.

mütevari

  • (Verâ. dan) Gizli, saklı. Bir şeyin arkasına veya altına çekilerek saklanan.

mütevazzıh

  • (Vüzuh. dan) Açıklanan, tevazzuh eden, açıklık peyda eden.

mütevehhimin

  • (Tekili: Mütevehhim) (Vehm. den) Tevehhüm edenler, evhamlananlar.

mütevellid / متولد

  • Doğan. (Arapça)
  • İleri gelen, kaynaklanan. (Arapça)

müteverrık

  • Yapraklı. Yapraklanan.

mütevessid

  • Yastığa dayanan.

mütezellil

  • Tezellül eden. Alçalan, zillete katlanan. Kendini zelil gösteren.
  • Alçalan, zillete katlanan.

mütezelzil

  • Sarsılan, sallanan, oynayan, sarsıntıda olan.

mütezenbir

  • Kibirlenen, gururlanan, büyüklenen. Mütekebbir.
  • Can sıkıcı bir hal ve tavır takınan.

muttasıf

  • Vasıflanan, kendisinde bir hal, bir sıfat, bir vasıf bulunan.
  • Sıfatlanan, özellik kazanan.

müttehem / مُتَّهَمْ

  • Suçlanan, itham altında kalan.
  • Suçlanan.
  • Suçlanan.

muvahhid / مُوَحِّدْ

  • Allah'ın birliğine inanan. Tevhid eden.
  • Birleştirici olan.
  • Cenâb-ı Allah'ın varlığına ve birliğine inanan.
  • Allah'ın birliğine inanan.
  • Allahü teâlânın birliğine inanan.
  • Tasavvufta, Allahü teâlâdan başka bir şey görmeyen, kendini ve başkalarını unutan.
  • Allahın birliğine inanan.
  • Allahın birliğine inanan.

muvahhidin / muvahhidîn / مُوَحِّد۪ينْ

  • Cenâb-ı Hakkın birliğine inananlar; tevhid ehli.
  • Allahın birliğine inananlar.

müvakkit

  • Eskiden İslâm devletlerinde namaz vakitlerini ve bunlarla ilgili âletleri kullanan, tâmirini ve ayarını yapan vazîfeli kimse.

muzaffer / مُظَفَّرْ

  • Kahraman. Gâlip gelmiş. Başarmış. Muvaffak olmuş. Zafer kazanmış, zafer kazanan.
  • Zafer kazanan.

muztaci'

  • Yan tarafına uzanan, yan üstü yatan.

nadi

  • Nidâ eden, haykıran, çağıran.
  • Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları. Nitekim İslâmdan evvel Mekke'de Kureyş'in toplandığı meclis binasına "Darünnedve" denilirdi. Nâdi; orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki; bezm, meclis, mahfil, kongre tâbirleri g

nadir / nâdir

  • Eşine az rastlanan.

nahvetfüruş

  • Böbürlenen, gururlanan. (Farsça)

nakarat

  • (Tekili: Nakra) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler.
  • Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.

nakia

  • (Çoğulu: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek.
  • Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun.
  • Damat için hazırlanan yemek.
  • Ziyafet.

nakli / naklî

  • Nakle dayanan, kitap ve sünnete dayalı olan.
  • Taşıma ile ilgili.
  • Nakliye ile, taşıma ile ilgili.
  • Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.

nakli delil / naklî delil

  • Kur'ân ve hadis gibi nakle, haberlere dayanan delil.

nakş-bendi / nakş-bendî

  • Kalbde zikir yoluyla, tefekkür ile İlâhî sevgiyi, uyanıklığı nakşa çalışan mânâsiyle, Şeyh Bahâüddin Nakş-bendî nâmındaki azîm bir velinin kurduğu ve en ziyade hafî zikre dayanan tarikata mensub olan. (Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbanî (R.A.) Mektubat'ında demiş ki: "Ha (Farsça)

nasara / nasârâ

  • Îsâ aleyhisselâma inananlar.

naşi / nâşî / ناشى

  • İleri gelen, kaynaklanan, dolayı. (Arapça)

nasrani / nasrânî

  • Îsâ aleyhisselâma inanan. Çoğulu, nasârâdır. Hazret-i Îsâ'nın bildirdiği dîne nasrâniyyet (nasrânîlik) adı verilir.

nassiye

  • (yun: Dogmatizm) Fls: Bir görüşün doğruluğuna peşin olarak inanan ve bu inanışlarını tenkide tabi tutmayanların düşünüş tarzı. Son heceleri .. izm ile biten görüşler, taraftarlarınca peşin olarak kabul edildiklerinden birer dogmatik görüş örneğidir. Meselâ; komünizm, materyalizm, darvinizim, birer d

nazar-ı gaflet ve dalalet / nazar-ı gaflet ve dalâlet

  • İman hakikatlerine karşı duyarsız davranan ve hak yoldan sapanların bakışı.

nefr

  • Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır. Ürkmek demek olan "Nüfur" da bu mânâdandır. Fakat "Nüfur" tek başına kaçıp kurtulmak için menfi bir harekette kullanıldığı hâlde; "nefr", düşmana karşı gaza için fırlayıp çıkmakta kullanılır. Ve böyle çıkıp toplanan cemaate "n

neş'e-i lütuf

  • Lütuf ve ikramdan kaynaklanan sevinç.

neşet eden

  • Kaynaklanan.

neşir buyurulan

  • Yayınlanan.

neşredilen

  • Yayımlanan.

neşrolunan

  • Yayılan, yayımlanan.

nevahi / nevâhî

  • Yasaklar, yapılması yasaklanan işler.

nevruz-u sultani / nevrûz-u sultânî

  • Sultan nevruzu; Osmanlı Devletinde bizzat sarayın organize edip sultanın da katıldığı ve coşkuyla kutlanan bahar bayramı; 21 Mart.

neyelan

  • İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.

nisab / nisâb / نصاب

  • Aranan sınır. (Arapça)
  • Sermaye. (Arapça)

nu'fe

  • Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nüktesenc

  • (Çoğulu: Nüktesencân) Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan. (Farsça)

nüzl

  • (Çoğulu: Enzâl) Konak yeri.
  • Misafir için hazırlanan yemek.

paryab

  • Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin. (Farsça)

pençe-i kahr

  • Kahır pencesi; haksız yere uygulanan şiddet.

pervaze

  • Kır gezisi için hazırlanan yemek. (Farsça)
  • Altun ve gümüş yaprakların kırıntısı. (Farsça)

pozitif

  • Tecrübe neticesine dayanan, müsbet, isbatlı. Negatifin zıddı. (Fransızca)

pozitif ilimler

  • Deneye dayanan matematik, fizik gibi fen ilimleri.

proje

  • Tasarlanan ilk şekil. Tasarı. Mütehayyel. (Fransızca)

puladsenc

  • Güzel silâh kullanan, iyi dövüşen. (Farsça)

pürnar / pürnâr

  • Tutuşmuş, yanan.

raci / râci

  • Geri dönen, bağlanan.

rahim-i sermedi / rahîm-i sermedî

  • Varlığı sürekli olan ve yarattığı varlıklara sonsuz merhameti ve şefkatiyle davranan Allah.

rahman-ı rahim / rahmân-ı rahîm

  • Dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah.

rahnelenen

  • Yaralanan.

raptolunan

  • Bağlanan.

rebika

  • İp ile bağlanan davar.

redif

  • Arkadan gelen, birisinin ardından giden.
  • Birbiri ardınca zuhur etmek.
  • Terhis olup ihtiyata geçen asker.
  • Edb: Beytin sonunda kafiyeden sonra tekrarlanan kelime.

remas

  • Göz pınarında toplanan çapak.

reşid / reşîd

  • Doğru yolda giden, hak yolunda olan.
  • Akıllı, iyi davranan. Ergin, olgun.
  • Büluğ çağına girmiş kimse.
  • Doğru yola sevkeden, hayra delâlet eden.
  • Fık: Malını muhafaza hususunda aklı eren, istediği gibi meşru yolda sarfedebilen kimse.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Mahlûkâta (yarattıklarına) doğru yolu gösterip, dilediğini bu yolda bulunduran.
  • Rüşd sâhibi yâni, dînî vazîfelerini yerine getiren ve malını tasarruf edebilen, âkıl bâliğ olan, aklını ve malını yerinde kullanan.

reşkin

  • Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid. (Farsça)

retaim

  • (Tekili: Retime) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.

retime

  • (Çoğulu: Retaim) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplik.

rikase

  • Davar bağlanan yer.

risaletpenahi

  • Peygamberlik kendisinde noktalanan Peygamberimiz.

ritam

  • (Tekili: Retime) Bir şeyi hatırlayabilmek için parmağa bağlanan iplikler.

rüşvet

  • Bir iş gördürmek, haksızı haklı göstermek gibi maksatlarla bir görevliye verilen para, mal veya sağlanan menfaat.

sabir / sâbir

  • Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
  • Sabreden, dayanan.

sadaka

  • Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.)

sadedil / sâdedil

  • Kolay aldanan.

safderun / sâfderun / safderûn / صَافْدَرُونْ

  • Kolay aldanan.
  • İçi saf, çabuk aldanan.

safderunane

  • Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. (Farsça)

safdil / sâfdil

  • Saf kalpli, kolay aldanan.

safed

  • (Çoğulu: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ.
  • Atâ, bahşiş, hediye.

sahib-kıran

  • Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar. (Farsça)

sahib-zuhur

  • Baş kaldıran, isyan eden, ayaklanan. Başa geçen.

sahra-yı kebir

  • Büyük çöl. Cezayir, Tunus ve Libya'nın güneyinden Çat Çölü hizasına kadar uzanan Afrika'nın en büyük çölü.

şamaniler / şâmânîler

  • İyi ve kötü ruhların bütün âlemi te'siri altında tuttuğu inancına dayanan sapık bir yolun mensupları.

sanayi

  • San'at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri.

sansür / سَانْسُورْ

  • Yayına uygulanan kısıtlama.

şantiye

  • Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. (Fransızca)
  • Gemi tezgâhı. (Fransızca)

sarih / sarîh

  • Belli, açık, meydanda olan. Kendisinden kasd edilen mânânın açıkça anlaşıldığı lafız (söz).

şart edatı

  • Arapça'da, Türkçe'deki "eğer, şayet, …se, …sa" kelimelerinin karşılığı olarak kullanılan, kendi başına bir mânâsı olmadığı halde isim ve fiillerle birlikte mânâ kazanan edatlar, in, lev, emma gibi.

satranç

  • 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.

savalic

  • Cirit oynanan eğri sopalar.

sayd

  • Av hayvanı yâni eti yenen hayvanların etleri için, eti yenmeyenlerin ise (domuz hâriç) deri ve diş gibi yerlerinden faydalanmak veya zararlarından emin olmak için avlanan hayvan.

şeayir

  • (Tekili: Şâire) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.

seb'-ül mesani

  • İki defa nazil olan ve yedi âyetten ibaret bulunan Fâtiha Suresi.
  • Mükerrer okunup tekrarlanan.

sebk

  • İleri geçme, ilerleme. Öne göçme.
  • Vâki olma.
  • Koşuda kazanan hayvan.

şecaat-i imaniye

  • İmandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık.

şedar

  • Sözü şiir ile kesme.
  • Hayvan bağlanan yer.

sefahet-perest

  • Gayrı meşru zevk ve eğlencelere düşkün olan, ahlâksızca davranan.

şehamet-i islamiye / şehamet-i islâmiye

  • İslâmiyetten gelen yiğitlik, İslâm'ın kazandırdığı akla ve zekâya dayanan cesaret.

şekk-i itiraz

  • İtirazdan kaynaklanan şüphe.

şekli / şeklî / شكلى

  • Şekle dayanan, biçimsel. (Arapça)

selale

  • Çanak içinde yalanan nesne.

sembol

  • Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti. (Fransızca)

şemşir-baz

  • İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. (Farsça)
  • Kılıçla ustalık gösteren. (Farsça)

senaf

  • Deve bağlanan ip.
  • Deve göğüsü.

sened

  • Kuvvetli olabilecek söz.
  • Tapu.
  • Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'.
  • İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.

senet

  • Hadis naklinde Hz. Peygambere varıncaya kadar uzanan isimler zinciri.

şer'

  • Şeriat, Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

şer'-i islam / şer'-i islâm

  • İslâm şeriatı, Allah tarafından bildirilen, emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

şer-i ahmedi / şer-i ahmedî

  • Pegamberimiz Hz. Muhammed'in getirdiği şeriat; Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

seraya

  • (Tekili: Seriye) Düşman üzerine yollanan askerler.

serbend

  • Başa bağlanan veya sarılan şey. (Farsça)

şeref-yab

  • Şeref bulan, şeref kazanan. (Farsça)

şerefyab / şerefyâb

  • Şeref bulan, şeref kazanan.

şerem-sar

  • (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan. (Farsça)

şeriat-ı islamiye / şeriat-ı islâmiye

  • İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm.

şeriat-i islamiye / şeriat-i islâmiye

  • İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâm.

şeriat-i meşhure

  • Herkesçe bilinen şeriat; Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi.

şermgin

  • Utangaç. Utanan, hayâ eden. (Farsça)

serv-i hiraman / serv-i hirâmân

  • Nazlı sallanan selvi.

şezb

  • Ağaçtan budanan kuru odun.
  • Geçmek, intikal etmek.
  • Sınır. (Bu mânâya Çoğulu: Eşzâb)

şezr

  • Altın mâdeninden toplanan altın ufağı.
  • İnci parçaları.

sifleperver

  • Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan. (Farsça)

şikar

  • Av, avlanan hayvan. Avlama. (Farsça)
  • Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. (Farsça)

sıla

  • Gr. sıla cümlesi; Arapça'da "ellezî=öyleki" gibi müphem isimlerle bir önceki cümleye bağlanan ve o cümleyi açıklayıcı olarak gelen cümle.

silsile

  • Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan.
  • Soy, sop.
  • Sıradağ.
  • Seri. Dizi.
  • Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra.

silsile-i tefekkür

  • Tefekkür mânâları ve ifadeleri bulunan ve günlük olarak tekrarlanan bölümlerin zincirleme devam etmesi.

sınv

  • Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar.
  • İki kardeş.
  • Misil. Şebih, benzer.
  • Amca.
  • Oğul.

siyonist

  • Yahudilerin ülküsüne inanan, islâm düşmanı.

softa

  • Bir inanışa körü körüne bağlanan kimse.

sosyalist

  • Sosyalizme inanan, toplumcu.

şua

  • Güneşten veya bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri, ışın.

şua'

  • Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

sübjektif

  • Bilen akıl ile alâkalı. (Fransızca)
  • Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan. (Fransızca)
  • Objektif olmayan, kişisel, duygusal; eşyanın hakikatine değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan.

sücced

  • (Tekili: Sâcid) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar.

sücud

  • Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek.
  • (Tekili: Sâcid) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler.

süfre

  • Sofra, mâide.
  • (Çoğulu: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.

şuhud-u kevniye

  • Kâinatta görünüp yaşanan şeyler, gözlemler.

sünen-i seniyye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet-i seniye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünnet-i seniyye

  • Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler.

sünni / sünnî

  • Peygamber efendimizin ve Eshâbının inandığı gibi inanan ve Ehl-i sünnet âlimlerine tâbi olan müslüman. Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdında olan kimse.

şüzur

  • (Tekili: Şezre) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler.
  • İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.

ta'zir / ta'zîr

  • İslâm hukukunda hakkında belli bir ceza olmayan suçlardan dolayı uygulanan cezalar.
  • Red, icbar, tedib.

tabaver

  • (Tâb-âver) Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan. (Farsça)

tabi / tâbi / تابع

  • Bağlanan.

tabi olan / tâbi olan

  • Bağlanan, uyan.

tabiat-ı mana / tabiat-ı mânâ

  • Mânânın tabiatı.

tabiiyyun

  • Allahın kanunu ve sanatı olan tabiatı ilâh sananlar.

tahaddi vakti / tahaddî vakti

  • Meydan okuma ve ihtiyaç vakti (inanmayanlara peygamberliğin ispatı, inananlar için imanın güçlendirilmesi vaktinde gösterilen mu'cizeler).

tahammül eden

  • Katlanan, yüklenen.

tahmin

  • (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.

taklidi / taklidî

  • Araştırmaksızın taklide dayanan.

taklidi iman / taklidî iman

  • Araştırmaksızın, taklide dayanan iman.

talib-i dünya / tâlib-i dünya

  • Dünyayı isteyen, ona bağlanan.

tarab-enduz

  • Ahenk kazanan.

tasarruf eden

  • Herşeyi dilediği gibi idare edip kullanan.

tasdik edilen

  • Doğrulanan, onaylanan.

tavla

  • Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde "Tavla" maddesi: "Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için beslendiği yer." şeklinde tarif edilmiştir.)

tayin edilen

  • Atanan, görevlendirilen.

tazammun

  • İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit olmak.
  • Tazmini kabul etmek. Kefil olmak.
  • Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânanın cüz'üne delâlet etmesi.

tecerrüt eden

  • Soyutlanan.

teçhiz edilen

  • Cihazlanan, donanan.

tedvir

  • Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek.
  • İdare etmek, yönetmek.
  • Daire şekline sokmak.
  • Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır.
  • Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru m

tefsir olunan

  • Kur'ân âyetlerinin çeşitli yönleriyle yorumlanan.

tegaddi eden

  • Gıdalanan, beslenen.

tekellümat-ı tesbihiye / tekellümât-ı tesbihiye

  • Allah'ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anan konuşmalar.

tekyezen

  • İstinad eden, dayanan. (Farsça)

temdidat

  • Uzanan hatlar, uzatmalar.

temevvüc eden

  • Dalgalanan.

temsil eden

  • Birinin veya bir topluluğun adına davranan.

tenbel

  • (Tembel) Üşenen, üşengeç. (Farsça)
  • İşte ağır, davranan ağır yürüyen, ağır hareketli. (Farsça)

teraküm eden

  • Biriken, toplanan.

terras

  • Kalkan kullanan. Kalkancı.

tesadüf olunan

  • Rastlanan.

tesbih eden

  • Allah'ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anan.

tesbihhan / tesbihhân

  • Tesbih eden; Allah'ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anan.

tevatür

  • Kuvvetli haber.
  • Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak.
  • Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • Fık: İçinde yalan ihtimali olmayan ve bir cemâate dayanan kuvvetli haber, ferdî olmayıp cemaate ait olan sağlam haber.

tevatür-ü manevi / tevatür-ü mânevî

  • Mânevî nakiller ile gelen, mânâsı üzerinde ittifak sağlanan nakil.

tigbend / tîgbend

  • Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan. (Farsça)

tigzen / tîgzen

  • Güzel kılıç kullanan. (Farsça)

tınab

  • (Çoğulu: Tunub) Kazığa bağlanan çadır ipi.

tinnin / tinnîn

  • Büyük yılan, ejder, ejderha.
  • Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık.
  • Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız dörtgeni ile nihayet bulan bir burç.
  • Büyük yılan; astronomide yedi burç boyunca uzanan hafif beyazlık.

tüfeng-endaz / tüfeng-endâz

  • Tüfek kullanan. (Farsça)

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

uhuvvetkar / uhuvvetkâr

  • Kardeş gibi davranan. Kardeş gibi muâmelede bulunan. (Farsça)

ülkü

  • Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te "Peyman" mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: "Ahd ü misak" da denir. Emanî, ideal mânâsına kullananlar varsa da yanlıştır.

ulum-u akliye / ulûm-u akliye

  • Aklî ilimler, akla dayanan ilimler.

ulum-u nakliye / ulûm-u nakliye

  • Naklî ilimler; hadis, tefsir, fıkıh gibi Kur'ân ve Hadisten yapılan aktarımlara dayanan ilimler.

ümmet

  • Topluluk, cemâat. Bir peygambere inanan tâbi olan insanlar. Bir dîne bağlı topluluğun tamâmı.
  • Bir peygambere inanan topluluk.
  • Bir Peygambere inanan insan topluluğu.

ümmet-i icabet / ümmet-i icâbet

  • Kendilerine gönderilen peygamberin dâvetini kabûl edip, ona inanan ve tâbi olan kimseler.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Kur'ân-ı Kerim ve bazı kutsî hadisler dışındaki vahye ve ilhâma dayanan hadisler.

varid / vârid

  • Ulaşan, yetişen, gelen, erişen.
  • Akla gelen.
  • Bir şey hakkında söylenen, uygulanan.

varidat-ı zulmiye

  • Zulüm yoluyla sağlanan girdiler, menfaatler.

varis / vâris

  • Mîrasçı, akrabâlık veya başka yolla, vefât eden kimsenin bıraktığı mîrâs denen maldan almaya hak kazanan.
  • İlim ve ma'rifette mîrasçı.

vech-i meşruh

  • Şerh edilen, açıklanan tarzda.

veseni / vesenî

  • Putperest. Yıldızları ilâh itikad etmek gibi sapık şeylere inanan kimse.

vika

  • Kendi ile bir şey saklanan nesne.

vird-i zeban / vird-i zebân

  • Sürekli tekrarlanan zikir.

vücud-u arızi / vücud-u ârızî

  • Gerçek varlığa ilişen ve ona dayanan varlık.

vüsuk / vüsûk

  • Davasına olan güvenden kaynaklanan gönül rahatlığı.

yavuz

  • şiddetli yanan.
  • A'lâ, fevkalâde.
  • Pek sert.

yusufiye medresesi

  • Hz. Yusuf'un (a.s.) hapiste kalmasına benzetilerek, iman ve Kur'ân hizmetinden dolayı tutuklananların hapsedildiği yer mânâsında hapishane.

zabıt

  • Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı.
  • Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı.
  • Yazı varakası.
  • Birçok kimselerce imzalanan rapor.

zaferyab / zaferyâb / ظفریاب

  • Zafer kazanan.
  • Üstünlük kazanan, muzaffer olan. (Arapça - Farsça)
  • Zaferyâb olmak: Üstünlük kazanmak, muzaffer olmak. (Arapça - Farsça)

zahire / zahîre

  • Anbarda saklanan yiyecek, hububat. Azık.
  • İlerisi için saklanan yiyecek. Azık.

zahiriyyun

  • Zahirciler, dış görünüşe aldananlar, dışa yansıyan yönlere göre hüküm verenler.

zakir / zâkir

  • Zikreden, Allah'ı anan.
  • Zikreden, Allahı anan.

zann / zânn

  • Sanan, zanneden.
  • Zanneden. Sanan. Zannedici.

zaruret / zarûret

  • Haram olan, yasaklanan bir işin yapılmasını mübâh (dînen serbest) kılan sebeb, özür.

zat-ı hakimane / zât-ı hâkimâne

  • Her şeyde bir gaye ve maksadı düşünerek hikmetle davranan şahsiyet, kişilik.

zebun

  • Zayıf, güçsüz, âciz. (Farsça)
  • Alışverişte aldanan. (Farsça)

zefif

  • Çabuk davranan. Çevik.
  • Deve kuşunun yelmesi.
  • Gelini kocasına göndermek.
  • Hızla gitmek.

zen-dost

  • Kadınların peşinde dolaşan, kadınlardan hoşlanan, zampara. (Farsça)

zer-enduz

  • Altun kazanan.

zıhri / zıhrî

  • (Çoğulu: Zıhârâ) Bir ihtiyaç için hazırlanıp saklanan nesne.