LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Amlı ifadesini içeren 617 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

abdullah

  • Allah'ın kulu.
  • Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem ba

abv

  • Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş.

adem-i camiiyet

  • Kapsamlı olmama.

ademiyyet / âdemiyyet / آدميت

  • İnsanlık. (Arapça)
  • Adamlık. (Arapça)

aftab-gerdiş

  • Yer yüzü. (Farsça)
  • Kaya keleri. (Farsça)
  • Devamlı güneş gören yer. (Farsça)

ahenkdar / ahenkdâr

  • Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı. (Farsça)

ahiret / âhiret

  • Bu dünyadan sonra gideceğimiz ebedi âlem. Âhiret, kıyamet koptuktan sonra, bütün varlıkların ve insanların devamlı kalacakları yerdir. Orada ölüm yoktur, hayat sonsuzdur; dinin emirlerine bağlı olanlar için cennet; dine bağlı olmıyanlar için de cehennem vardır. Âhirete inanmayan insan müslüman olama

ahzen

  • Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.

ahzer

  • Devamlı gözünü kırpan adam.
  • Ufak gözlü olan kimse.

akif / âkif

  • Devamlı ibadetle meşgul olan.
  • Bir şeyde sebat eden.
  • Teveccüh, yönelme.
  • İbadette devamlı olan kimse.
  • Sebat eden.
  • Devamlı ibadet eden.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alay imamı

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.

ale-d-devam

  • Devamı üzere. Devamlı olarak.

aleddevam

  • Devamlı, sürekli.
  • Devamla, devamlı olarak.

alem-i baki / âlem-i bâkî

  • Devamlı ve kalıcı âlem.

alem-i beka / âlem-i beka

  • Devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi.

alem-i bekà / âlem-i bekà

  • Devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret.

alem-i tekvin / âlem-i tekvin

  • Devamlı değişen. Vücud ve hudus âlemi.

alim / alîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Devâmlı ve eksiksiz bilen.

alimakam / âlîmakâm / عالى مقام

  • Yüksek makamlı. (Arapça)

allah

  • İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemiyen bütün varlıkların yaratıcısı. Allah ezelidir; yani varlığının başlangıcı yoktur, çünki yaratılmamıştır ve varlığı devamlıdır, sonsuzdur. Hiç bir şey yokken o yine vardı. Allah'ın ilmi, kudreti ve iradesi ve diğer sıfatları da sonsuzdur. O herşeyi ve

anen fe anen

  • Zamanla, gittikçe, devamlı.

anen feanen / ânen feânen

  • Devamlı, her an.

arazi-i mevkufe / arâzi-i mevkufe

  • Vakfedilmiş yerler. Bir hayır işine devamlı surette tahsis edilmiş yerler.

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

aşk-ı bekà

  • Devamlı olarak var olma, kalıcı olma aşkı.

attas

  • Devamlı aksıran.

ayet-i camia / âyet-i câmia

  • Geniş, kapsamlı âyet.

ayet-i ecma' / âyet-i ecma'

  • Kapsamlı âyet.

ayet-i ecma' ve ala ve ekber / âyet-i ecma' ve âlâ ve ekber

  • Kapsamlı, yüce ve büyük âyet.

ayine-i camia / âyine-i câmia

  • Kapsamlı ayna.

azm etmek

  • Kalbde devamlı kalan ve yapmaya kesin kararlı olunan düşünce, kasd, niyet, karar verme.

bad-ı pürgu / bâd-ı pürgû

  • Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.

baki / bâkî

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Devamlı, ebedî, sonsuz. Varlığının sonu olmayan.

baki-i zülcelal / bâkî-i zülcelâl

  • Sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve varlığı kalıcı ve devamlı olan Allah.

baki-i zülkemal / bâkî-i zülkemâl

  • Sınırsız mükemmellik sahibi ve varlığı devamlı ve kalıcı olan Allah.

bakileştirmek / bâkileştirmek

  • Ölümsüzleştirmek, devamlı hale getirmek.

bakiyane / bâkiyâne

  • Devamlı ve kalıcı bir biçimde.

bakiyat / bâkiyat

  • Bâkî şeyler, devamlı ve kalıcı olanlar.

barha

  • Def'alarca, zaman zaman, sık sık, devamlı olarak. (Farsça)

batıl / bâtıl

  • Fânî, geçici, devamlı olmayan, yok olan.
  • Abes, boş, boşuna, sebebsiz yere, yok yere.
  • Hırsızlık, gasb, kumar gibi dînin helâl etmediği, izin vermediği kazanç yolu.
  • Şirk, putlara tapmak.

be-nam

  • Meşhur. Namlı. Mütemayiz. Seçkin. Mâlum bir isimle tesmiye edilen. (Farsça)

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

bedel-i ba'z

  • Geniş anlamlı bir sözün bir kısmına yapılan açıklama.

bedel-i iştim'al / bedel-i iştim'âl

  • Geniş ve genel anlamlı bir sözün bir noktasını açıklayan cümle.

behbud

  • Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik. (Farsça)

behnan

  • Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.

beka

  • Devamlılık. Evvelki hâl üzere kalma. Dâim ve sâbit olma.
  • İlm-i Kelâm'da : Varlığının asla sonu olmayan Cenab-ı Hakk'ın bir sıfatıdır.
  • Bâki olmak. Ebedîlik.
  • Devamlılık, sürekli ve devamlı olma.

bekà

  • Devamlılık, süreklilik.

beka / bekâ

  • Devamlılık, kalıcı olma.
  • Devamlılık, kalıcılık, sonsuzluk.

bekà-i ahiret / bekà-i âhiret

  • Âhiretin hayatının devamlılığı, kalıcılığı.

bekà-i daimiye / bekà-i daimîye

  • Devamlı olarak kalma, kalıcı olma.

beka-i dünyevi / beka-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık. Uzun ömür.

bekà-i dünyevi / bekà-i dünyevî

  • Dünya hayatında devamlılık, uzun ömür.

bekà-i ervah / bekà-i ervâh

  • Ruhların devamlılığı, ölümsüzlüğü.

bekà-i nev'i / bekà-i nev'î

  • Türün devamlılığı.

bekà-i ruh / bekà-i rûh

  • Ruhun ölümsüzlüğü ve devamlılığı.
  • Ruhun devamlılığı.

bekà-i şahsi / bekà-i şahsî

  • Ferdin devamlılığı.

bekà-i uhreviye

  • Âhiretteki devamlılık, kalıcılık.

beka-yı ervah

  • Ruhların kalıcılığı, devamlılığı.

bekà-yı ilahi / bekà-yı ilâhî

  • Allah'ın varlığının devamlı ve kalcı olması.

bekàsız

  • Geçici, devamlı olmayan.

bekke

  • Mekke-i Mükerreme'nin eski ismi.
  • Bir yerde toplanmak. Bir yere cem'olmak.
  • İzdihamlık, kalabalık.

benam / benâm

  • Namlı, ünlü, meşhur.
  • Namlı, ünlü, seçkin.

ber'

  • (Berâ, Bur', Bürü') Yaratmak. Halketmek.
  • Hastanın iyileşmesi. Sağlamlık.

berdevam

  • Devam üzere. Devamlı sürüp giden. (Farsça)

berf-nak

  • Kış yaz devamlı karlı olan yer. (Farsça)

berkarar

  • Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.

besalet

  • Yiğitlik. Bahadırlık. Yürek sağlamlığı.

besr

  • Yüz ekşitmek.
  • Talep etmek, istemek.
  • Acele etmek. Hamlık atmak.

bevz

  • Devamlı oturuş. Daimi oturma.
  • Çillerin kaybolmasından sonra yüzün güzelleşmesi.

beyt-i ma'mur / beyt-i ma'mûr

  • Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin devâmlı tavâf ettikleri yer, makam.

bezazet

  • Perişanlık, pejmürdelik. Kıyafetin düzgün ve intizamlı olmayışı.

bostan-ı bekà

  • Devamlı, sürekli bahçe.

burhan-ı külli / burhan-ı küllî

  • Çok büyük ve kapsamlı delil.

camekan / camekân / câmekan / جامكان

  • Elbise soyunulacak yer. (Farsça)
  • Camlık. (Farsça)
  • Camlı bölme. (Farsça - Arapça)
  • Vitrin. (Farsça - Arapça)

camia / câmia

  • Kapsamlı.

camii / câmii

  • Toplayıcı, kapsamlı.

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

camiiyet ve harikiyet-i lafziye / câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye

  • Sözün harikalığı ve kapsamlılığı.

camiiyet-i fıtrat

  • Yaratılışın kapsamlılığı.

camiiyet-i harika / câmiiyet-i harika

  • Harika kapsamlılık.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

camiiyet-i istidad / câmiiyet-i istidad

  • Kabiliyetin kapsamlılığı.

camiiyet-i istidat / câmiiyet-i istidat

  • İstidadın kapsamlılığı.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

camiiyet-i mahiyet / câmiiyet-i mahiyet

  • Mahiyetin kapsamlılığı.

camiiyet-i pürşan / câmiiyet-i pürşân

  • Çok ünlü, şanlı kapsayıcılık ve kapsamlılık.

çehan

  • Damlıyan, damlayıcı. (Farsça)

cehennem

  • Kâfirlerin devamlı, günahkâr müslümanların ise, günahları kadar âhirette azab görecekleri yer.

cehennem-i daime / cehennem-i dâime

  • Kâfirlerin devamlı olarak kalacakları Cehennem.

çekan

  • Damlamış, damlıyan. (Farsça)

cem'iyetli

  • Kapsamlı.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

cemal-i baki / cemâl-i bâkî

  • Kalıcı ve devamlı güzellik.

cemil-i baki / cemîl-i bâkî

  • Sınırsız güzellik sahibi ve varlığı devamlı ve sonsuz olan Allah.

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cemiyetli

  • Kapsamlı.

cemreviyye

  • Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.

cennet-i bakiye / cennet-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı.

cinayet-i külliye-i daime

  • Daimî olan kapsamlı cinayet; belli bir türü, sınıfı içine alan devamlı ve kapsamlı cinayet.

cümle-i celile / cümle-i celîle

  • Görkemli ve yüksek anlamlı cümle.

daim / dâim / دائم

  • Devamlı.
  • Sürekli, devamlı. (Arapça)

daima / dâima

  • Devamlı, sürekli.
  • Devamlı olarak.

daimi / daimî / dâimî / دائمى

  • (Devam. dan) Sürekli, devamlı.
  • Devamlı, sürekli.
  • Devamlı, sürekli.
  • Sürekli, devamlı. (Arapça)

daire-i külliye

  • Büyük ve geniş kapsamlı daire.

dar-ı baki / dâr-ı bâki

  • Devamlı ve kalıcı yer, âhiret.

dar-ı saadet-i bakiye / dâr-ı saadet-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan mutluluk yeri.

dar-ül hikmet / dâr-ül hikmet

  • Hikmet yeri. Hikmetlerin hükmettiği, hikmet beşiği dünya.
  • Osmanlı devrinde Şeyh-ül İslâmlık makamının bir ismi.

dem-keş

  • Nefes çeken, soluk çeken. (Farsça)
  • Devamlı öten bir güvercin cinsi. (Farsça)
  • Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. (Farsça)
  • Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. (Farsça)
  • Şarap içen. (Farsça)

derebeyi

  • Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri.
  • Mc: Asi, zorba.

dereziler / derezîler

  • Anuştekin ed-Derezî adlı bir bâtınî dâî (propagandacı) tarafından ortaya çıkarılan bozuk yol. Bunlar; Bâtıniyyeden ayrılarak ortaya çıkan, Fâtımî hükümdârı Hâkim bi-emrillah'ın ilâh olduğuna ve onun vezîri Hamza'nın imamlığına inanırlar. Kelimenin do ğrusu Derezî olup, yanlış olarak Dürzü denilmekte

devair-i külliye / devâir-i külliye

  • Geniş ve kapsamlı daireler.

devam-ı bekà

  • Devamlı ve kalıcı olma.

devam-ı ısrar

  • Israrın devamı, devamlı ısrar etme.

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

devr-han

  • Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi. (Farsça)

devr-i daimi / devr-i daimî

  • Devamlı dönüp dolaşan, döngü.

deymum

  • Devamlı, berkarar, zevalsiz.

deymumi / deymumî

  • Devamlılık, devam, dâimiyet.

din

  • (Dyne) Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir santimetre artıran kuvvet ölçüsü. (Fransızca)

dına

  • İzdihamlık, kalabalık, çokluk.

dirhem

  • Eskiden kullanılan ve yaklaşık 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi.
  • Üç gramlık ağırlık ölçüsü.

dolap

  • (Çoğulu: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
  • Her çeşit döner çark, çıkrık.
  • İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz.
  • Eskiden selâmlık ile harem arasında eşya alıp vermeye mahsus döner dolap ki, veren ile alan birbirlerini görmez

dürüsti / dürüstî

  • Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık. (Farsça)

ebeden

  • (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.

eczem

  • (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan.
  • Parmakları veya eli kesik olan adam.

effaf

  • Çok of! çeken. Sıkıntılı, muztarib ve kederli kimse. Elemli, gamlı, tasalı adam.

el-hayy

  • Diri ve devamlı hayat sâhibi. Zâtî hayat ile münferid, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten Allah (C.C.)

elsine-i külliye

  • Küllî, kapsamlı diller.

enduh-nak / enduh-nâk

  • Kederli, sıkıntılı, gamlı, üzüntülü. (Farsça)

enzad

  • (Tekili: Nazad) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler.
  • Toprak tabakaları.

ervah-ı bakiye / ervâh-ı bâkiye

  • Varlığı devamlı olan, ölümsüz ruhlar.

eser-i itkan

  • Eserdeki mükemmellik, sağlamlık ve kusursuzluk.

eser-i kıymettar ve manidar / eser-i kıymettar ve mânidar

  • Oldukça kıymetli ve anlamlı olan eser.

esif

  • Kederli, esefli, tasalı, gamlı.

esil

  • Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.

esma-i bakiye / esmâ-i bâkiye

  • Allah'ın devamlı ve kalıcı olan isimleri.

eşmel

  • En kapsamlı; en geniş.

esyan

  • Kederli, gamlı, tasalı, kaygılı, hüzünlü, üzüntülü.

evkaf

  • (Tekili: Vakıf) Allah yoluna hizmet için verilip devamlı bırakılan şeyler. Sahibi tarafından şeriata uygun olarak bir hayır iş ve hasenata tahsis olunmuş mülk veya mallar.Osmanlı devletini asırlar boyu kuvvetli bir devlet olarak ayakta tutan kuruluşlardan biri de vakıftır. Osmanlı tarihini inceleyen

evliya / evliyâ

  • Velî kelimesinin çoğuludur.
  • Dostlar.
  • Allahü teâlânın sevgili kulları, nefsin esâretinden kurtulup, sözleri, işleri ve hareketleri İslâmiyet'e uygun olanlar, devamlı Allahü teâlâyı hatırlayıp, ananlar.

evrad / evrâd

  • Virdler; devamlı yapılan zikirler.
  • Îtiyâd ve vazîfe olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbih ve duâlar. Vird kelimesinin çoğuludur.
  • Devamlı okunan dualar, zikirler.

evrad-ı kudsiye

  • Kutsal virdler, devamlı tekrarlanan kutsal zikirler.

eyyid-allahu mülkehu

  • Allah'ım onun mülkünü devamlı kıl, kuvvet ver (meâlinde duâ.)

ezeli / ezelî

  • Ezele mensub ve müteallik. Devamlı var olup varlığının başlangıcı olmayan.

fa'al / fa'âl

  • (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
  • Dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan.

fa'al-i hallak / fa'âl-i hallâk

  • Herşeyi devamlı olarak yaratan, dilediğini dilediği gibi yapan Allah.

fani / fânî

  • Muvakkat, kaybolan, gelip geçici, devamlı olmayan, misâfir.
  • Yok olucu, geçici, devamlı olmayan.
  • Tasavvufta Allahü teâlâdan başkasını unutan, bunların sevgisinden kurtulan kimse.

fazail / fazâil

  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye karşı devamlı ve değişmez istidatlar, güzel huylar.

fazilet

  • İnsanda iyilik etmeye ve fenalıktan çekinmeye olan devamlı ve değişmez istidat, güzel vasıf, iyi huy, erdem.

fecace

  • Çiğlik, hamlık.

fena

  • (Beka'nın zıddı) Yokluk. Yok olma.
  • Geçici dünya.
  • Geçip gitme.
  • Tas: Kendi varlığından geçmek.
  • Kötü.
  • Devamlı olmayan.
  • Çok kocamış olmak.

fenasız

  • Geçici olmaksızın, devamlı.

fetva emini / fetvâ emîni

  • Şeyhülislâmlıkta fetva işleriyle meşgul olan dairenin başkanı.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.
  • Bir şeyin yerine geçmek üzere verilen bedel.
  • Çok yaşlı ve hasta olan kimsenin tutamadığı oruç, ölüm hastalığına yakalananın kılamadığı namaz, vefât etmiş kimsenin namaz ve oruç borçları için ve hacda, ihramlının hastalık özründen dolayı ihramın bâzı yasaklarını işlemesine karşılık vermesi ge

fihriste-i camia / fihriste-i câmia

  • Kapsamlı fihriste.

fikr-i infiradi / fikr-i infiradî

  • Tek başına olmak fikri, istişâresiz iş yapmak. Bir şeyi sâde kendine mal etmek fikri, hodgâmlık.

fıkra-i manidar / fıkra-i mânidar

  • Nükteli, ince ve derin anlamlı kısa yazı.

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

furkan-ı celilüşşan / furkan-ı celîlüşşan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran şanı ihtişamlı, görkemli olan Kur'ân.

gam-gin / gam-gîn

  • Gamlı, kederli.

gamgin / gamgîn

  • Gamlı, kaygılı.
  • Gamlı, kederli.

gamin / gamîn

  • Tasalı, hüzünlü, kederli, gamlı. (Farsça)

gamm-abad

  • Keder ve hüznü bol. Gamlı. (Farsça)

gamm-alud

  • Kederli, gamlı, hüzünlü, kaygı veren. (Farsça)

gamm-dide / gamm-dîde

  • Kederli, tasalı, gamlı, hüzünlü.

gamm-gin / gamm-gîn

  • Kederli, hüzünlü, gamlı. (Farsça)

gamm-nak

  • Gamlı, kederli.

gamm-zede

  • Kederli, hüzünlü, gamlı, tasalı. (Farsça)

gamnak / gamnâk

  • Gamlı, kederli.
  • Gamlı, tasalı.

garaz-ı külli / garaz-ı küllî

  • Genel hedef, bütün unsurları içine alan kapsamlı gaye.

gataş

  • (Çoğulu: Agtaş) Karanlık.
  • Devamlı su akan gözdeki zayıflık.

gayr-ı meczuz

  • Devamlı, kesilmeden.

gayr-ı memnun

  • Devamlı. Kesiksiz.
  • Minnetsiz, sürekli.

gayr-ı münkatı'

  • Devamlı, fasılasız, kesiksiz.

gına

  • Zenginlik. Yeterlik.
  • Tok gözlülük.
  • Mülâki olmak. Bir kimseye dostluğunda devamlı olmak.
  • Bıkma, usanç.
  • Şarkı söylemek. Teganni etmek.

grafik

  • yun. Bir hâdisenin gidişatını göstermek, birkaç şey arasında karşılaştırma yapmak için çizgi ve şekillerle yapılan rakamlı cetvel.

gülendam

  • Güzel endâmlı, boyu gül gibi nâzik ve lâtif olan. (Farsça)

hac

  • İslâm'ın beşinci şartı. Gerekli şartları kendinde bulunduran (bülûğa ermiş yâni ergen, hür, zengin, aklı başında) her müslümanın ömründe bir defâ ihramlı (dikişsiz) bir elbise ile Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyâret etmesi ve Arafât denilen yerde bir mikt âr durması ve bâzı vazîfeleri yerine getirmesi.

hadise-i külliye / hâdise-i külliye

  • Küllî hadise; büyük ve kapsamlı hâdise, olay.

hakikat-i bakiye / hakikat-i bâkiye

  • Devamlı, kalıcı hakikat.

hakikat-i daime

  • Devamlı hakikat.

hakikat-i külli / hakikat-i küllî

  • Kapsamlı ve büyük bir hakikat.

hakka / hâkka

  • Kıyamet günü.
  • Âfet. Devamlı musibet. (Herkesin ve her kavmin amellerini isbat ve izhar eylediğinden kıyamet gününe bu isim verilmiştir)

hald

  • Devamlılık. Süreklilik. Dâimi. Bâki.

hallak-ı baki / hallâk-ı bâkî

  • Hiçbir zaman yok olmayan, varlığı kalıcı ve devamlı olan, her şeyi sürekli olarak çokça yaratan Allah.

hami / hamî

  • Gevşeklik, hamlık. (Farsça)

hamz

  • Keskinlik, katılık, şiddet. Metinlik, sağlamlık.

handa hand

  • Devamlı gülme, sürekli olarak gülme. (Farsça)
  • Devamlı gülen, sürekli gülen. (Farsça)

handemeşhun

  • Devamlı gülen. Çok gülen. (Farsça)

handemu'tad

  • Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan. (Farsça)

handeriz

  • Gülüp duran, devamlı gülen. (Farsça)

haramiyet / harâmiyet

  • Haramlık, dince yapılmasına izin verilmeyen.
  • Haramlık, yasaklık.

harem

  • Mekke-i mükerreme şehrinden biraz daha geniş olup, hudûdunu İbrâhim aleyhisselâmın diktiği taşların gösterdiği yer, alan. Bu sâha içine gayr-i müslimlerin girmesi yasak ve ihrâmlı iken bâzı işleri yapmak harâm olduğu için Harem denilmiştir.
  • Müslümanların evlerinde, saray, konak ve be
  • Herkesin girmesine müsaade edilmeyen yer. Kadınlara mahsus oda. (Misafirlere ve erkeklerin girmesine müsaade edilen yere de"selâmlık" denir.)

harhar

  • Devamlı arzu, sürekli istek. (Farsça)
  • Gönül üzüntüsü, iç sıkıntısı. (Farsça)
  • Devamlı kaşıntı. (Farsça)

hasafet

  • Rey sağlamlığı. Hükümde kuvvet ve olgunluk.

hasanet / hasânet

  • Bir bina veya yapının sağlamlığı.

haşmetnüma / haşmetnümâ

  • İhtişamlı, görkemli.

hassasiyet

  • Hassaslık. Duygulu olmak. İhtimamlılık. Dikkatlilik.

hat'are

  • Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.

hatil

  • Yorgun.
  • Devamlı yağan yağmur.

hayat-ı baki / hayat-ı bâki

  • Devamlı ve kalıcı âhiret hayatı.

hayat-ı bakıye / hayat-ı bâkıye

  • Devamlı ve kalıcı âhiret hayatı.

hayat-ı bakiye / hayat-ı bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı olan âhiret hayatı.

hayat-ı camia / hayat-ı câmia

  • Çok kapsamlı olan hayat.

hayat-ı ezeliye

  • Başlangıcı olmayan devamlı hayat.

hayat-ı külliye

  • Küllî hayat; bütün fertleri içine alan kapsamlı hayat.

hayat-ı sermediye

  • Devamlı, sürekli hayat.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hayy-ı ezeli / hayy-ı ezelî

  • Başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah.

hazine-i camia / hazine-i câmia

  • Kapsamlı, büyük hazine.

hezzar

  • Devamlı saçmalayan adam.

hidayet

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

hıfz-ı bekà

  • Kalıcılığı, devamlılığı koruma; varlığını koruyarak devam ettirme.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hikmet-i rabbani / hikmet-i rabbânî

  • Kâinatın Rabbi olan Allah tarafından herşeyin belirli gayelere yönelik olarak anlamlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması.

hikmet-i rabbaniye / hikmet-i rabbâniye

  • Allah'ın her şeyi terbiye ederek, muhtaç olduğu şeyleri verip bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması.

hikmet-i şamil / hikmet-i şâmil

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hikmet-i şamile / hikmet-i şâmile

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hilafet / hilâfet

  • Halîfelik, emirlik, imâmlık (devlet reisliği).
  • Resûlullah'tan (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra bütün müslümanlara imâmlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye cevap vermek vazîfesi.
  • İnsanları

hill

  • Hac veya umre için ihrâma girilen mîkât denilen yerler ile Harem yâni Mekke şehri sınırı arasına verilen ad. Harem adı verilen yerde ihramlı iken yapılması haram (yasak) edilen şeyler, burada helâl olduğu için Hill adı verilmiştir. Hill'in Mekke-i mü kerremeye en yakın yeri batı taraftaki Ten'im den

hirba

  • Bukalemun denen bir hayvan.
  • Mc: Devamlı fikir değiştiren kimse.

hırfet

  • Geçinmeğe medar (sebeb) olan iş, san'at. Devamlı meşgul olunan iş.

hısane

  • Berklik, sağlamlık, sertlik, muhkemlik.

hisar

  • (Hasr. dan) Etrafını alma, kuşatma.
  • Kale. Etrafı istihkâmlı yer.
  • Kuşatma, etrafını alma.
  • Etrafı istihkamlı kale, bent.

hizb / حِزْبْ

  • Her gün devamlı olarak okunan, âyet ve salâvatlardan meydana gelen duâ.
  • Bölüm, devamlı okunan yer.

hizmet-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı hizmet.

hüccet-i külliye

  • Kapsamlı geniş delil.

hüccet-i sermediyet

  • Devamlı var olma delili.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hülasa-i camia / hülâsa-i câmia

  • Kapsamlı özet.

huld

  • Sonu olmayan.
  • Ebedî devamlı.

hulud / hulûd

  • Ölmezlik, süreklilik, devamlılık.
  • Yevm-i hulûd: Kıyamet günü.
  • Devamlılık, sonsuzluk.

hurmet

  • Haramlık, yasaklık.

hürmet

  • Riâyet. İhtiram.
  • Haysiyet. Şeref.
  • Haram olma. Haramlık.
  • Irz, nâmus gibi başkasına helâl olmayan husus.
  • Saygı, haramlık.

hürmet-i müsahere

  • Sıhriyyet sebebi ile hâsıl olan haramlık. Yâni evlenmek sebebi ile meydana gelen akrabalık dolayısıyle hâsıl olan haramlıktır. Bu sıhriyyetin haramlık meydana getirmesi, ister meşru' nikâhla olsun, ister gayr-ı meşru' olsun "hürmet-i müsahere" meydana gelir.Meselâ: Hanefi mezhebinde, bir kimse kendi

hüsn-ü külli / hüsn-ü küllî

  • Bütün fertleri içine alan kapsamlı, şümullü güzellik.

hüsn-ü metanet

  • Metanetin ve sağlamlığın güzelliği.

hüzn

  • (Hüzün) Gamlı olmak. Keder Sıkıntı.

hüzn-alud

  • Kederli. Hüzünlü. Gamlı. (Farsça)

huzunet

  • (Çoğulu: Huzen) Sağlamlık. Kabalık, sertlik.

i'caf

  • Devamlı olarak hastaya bakma.
  • Zayıflatmak.

i'vicac

  • Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık.
  • Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.

ibka / ibkâ / ابقا

  • Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek.
  • Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri beğenilenlerin yeniden bir sene için yerlerinde kalmalarına müsaade edilmesi.
  • Mc: Sınıfta bırakmak.<
  • "Bekâ"dan: Devamlı kılmak.
  • Devamlılık kazandırma. (Arapça)
  • Sınıfta bırakma. (Arapça)
  • İbkâ etmek: Devamlılık kazandırmak, yaşatmak. (Arapça)

ibn-il cella / ibn-il cellâ

  • Meşhur kişi. Namlı ve şöhretli adam.

ibtizal

  • Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak.
  • Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak.
  • Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek. (Mümtâziyetin zıddıdır.)

icraat-ı cesime-i rabbaniye / icraat-ı cesîme-i rabbâniye

  • Allah'ın çok büyük ve kapsamlı işi, icraatı.

içtimaat-ı hayatiye

  • Hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi.

idiyye / îdiyye / عيدیه

  • Bayramlık.
  • Divan Edebiyatı şairlerinin bayram vesilesiyle büyüklerin medhine dair yazdıkları kasideler.
  • Bayram kutlaması.
  • Bayramlık, bayram bahşişi. (Arapça)

idrar

  • Sidik. Bevl.
  • Çokça akıtmak.
  • Devamlı vermek.

ihatalı / ihâtalı

  • Kuşatıcı, kapsamlı.

ihram / ihrâm

  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ihtika'

  • Bir şeyin sağlamlığı, muhkemliği.
  • Dimağ heyecanı.

ihtitam-ı bahaiye

  • Şâh-ı Nakşibend Hazretlerinin devamlı okuduğu virdin son bölümü.

ikamet / ikâmet

  • İmamlık, halifelik, önderlik.

ikdam

  • Gayret ve sebat ile çalışmak. İlerlemeye gayret etmek. Devamlı çalışmak. İlerlemek.

iktirab

  • Tasalı ve gamlı olma. Korkulu ve hüzünlü bulunma.

ilçe

  • İdarî bakımdan vilâyetten sonra gelen yer. Kaza. Kaymakamlık. (Türkçe)

ilm-i husuli / ilm-i husûlî

  • Bir şeyi onun sûreti, görüntüsü zihinde bulunduğu müddetçe bilmek. O şeyin zihindeki sûreti yok olunca, o şey unutulur. Bundan dolayı ilm-i husûlî devamlı değildir.

imamet / imâmet / اِمَامَتْ

  • İmamlık.
  • İmamlık. Namazda cemaati idare eden zâtın hal ve sıfatı.
  • Halifelik.İmamet iki kısma ayrılır:1- İmamet-i suğra: Namazda cemaate yapılan imamlık.2- İmamet-i kübra : Emir-ül mü'minîn olmak. Yani müslümanlar arasında riyaset-i âmmeyi hâiz bulunmaktır.
  • İmamlık, önderlik.
  • İmâmlık, reislik, başkanlık, rehberlik.
  • İmamlık.

imamet-i kübra / imâmet-i kübrâ

  • Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vekâleten bütün müslümanlara imamlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye (saldırı ve sataşmaya) cevap vermek vazîfes i, hilâfet.

inayet-i sermediye / inâyet-i sermediye

  • Allah'ın sürekli olan nizamı, devamlı olan düzeni.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

inkıbaz

  • Büzülme. Çekilip toplanma.
  • Sıkıntı. Gamlı olmak.
  • Kabızlık. Tutukluk.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

intisak

  • Sıra ile düzgün olma, intizamlı oluş.

irbab

  • Bir yerde mukim olma. Bir mevkide devamlı olarak kalma.

irtac

  • Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama.
  • Devamlı yağmur ve kar yağma.
  • Kapıyı örtme, kapama.
  • Kıtlık her tarafa yayılma.

işaret / işâret

  • Anlamlı davranış, belirti.

isbat

  • Bir hastalığın devamlı olması, müzmin oluşu, ayak kaydırma.

islamiyet / islâmiyet

  • İslâmlık.
  • İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır. (İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar. Münazarat)
  • İslâmlık.

ism-i a'zam

  • Allah'ın (C.C.) Kur'ân ve Hadis-i Şeriflerde zikredilen yüz isminin mânâca en câmi' olanıdır. İsm-i A'zam, diğer isimlerin de mânâlarını içinde toplar. Her ism-i İlâhiyenin de, her mahlukun da bir a'zamlık mertebesi vardır.

ism-i külli / ism-i küllî

  • Büyük ve kapsamlı isim.

işmar

  • Anlamlı işaret.

istihkam / istihkâm / استحكام

  • Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak.
  • Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı.
  • Kuvvet ve metanet vermek.
  • Sağlamlık, siper.
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Siper. (Arapça)

istikrar / istikrâr

  • Kararlı olma, devamlı bir hal üzere olma.

istimrar / istimrâr

  • Devamlılık.
  • Devamlılık.

istimrari / istimrarî

  • İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.

istinkaf-ı manidar / istinkâf-ı mânidar

  • Anlamlı çekimserlik.

itfa'

  • Söndürme. Bastırma. Dindirme.
  • Bir borcu ödeyerek bitirme.
  • Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi.

itkan

  • Sağlamlık.

itkan-ı muhkem

  • Kusursuz sağlamlık.

itkan-ı mükemmel

  • Mükemmel derecede sağlamlık.

ittikan

  • Sağlamlık.

ıttırad

  • İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik.

jegand

  • Sağlamlık, metanet. (Farsça)
  • Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi. (Farsça)

jest

  • Anlamlı beden hareketleri.

ka'sa

  • Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın.
  • Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.

kabiliyet-i camia

  • Çok kapsamlı kabiliyet.

kaide-i külliye

  • Genel, kapsamlı kural; kendisine cüz'î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural.

kainat-ı muntazama / kâinat-ı muntazama

  • Düzenli, intizamlı kâinat.

kainat-ı müteceddide / kâinat-ı müteceddide

  • Devamlı yenilenen kâinat, evren.

karar / قرار

  • Durma. (Arapça)
  • Devamlılık. (Arapça)
  • Yeterli ölçü. (Arapça)

kasem-i cami-i muazzama / kasem-i câmi-i muazzama

  • Büyük ve kapsamlı kasemler, yeminler.

kavaid-i külliye / kavâid-i külliye

  • Bütün fertleri içine alan kapsamlı, genel kurallar, prensipler.

kavanin-i külliye / kavânin-i külliye

  • Türleri, sınıfları içine alan, kapsamlı kanunlar.

kayyum-u baki / kayyûm-u bâkî

  • Devamlı hayat sahibi olan ve herşeyi her an ayakta tutan Allah.

kazaha

  • (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.

kebbe

  • İzdihamlık, kalabalık.
  • Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kemal / kemâl

  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.
  • Olgunluk, erginlik, tamlık.

kemal-i metanet / kemâl-i metanet

  • Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.
  • Tam ve mükemmel bir sağlamlık.

kesb-i külliyet

  • Kapsamlılık, genellik özelliği kazanma.

küll-ü nurani / küll-ü nuranî

  • Nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık.

külli / küllî

  • Bütün fertleri içine alan, kapsamlı.
  • Bütün fertleri ihtiva eden genel kavram, genel, kapsamlı.

külliyat / külliyât

  • Türler, cinsler, kapsamlı varlıklar.

külliye

  • Kapsamlı.

külliye ise

  • Kapsamlı ve genel ise; hüküm bir sınıf veya türün bütün fertlerini kapsıyor ise.

külliyet

  • Bütünlük, genellik, kapsamlılık.
  • Bütün ferdleri içine alan, kapsamlılık, genellik.

külliyet-i ef'al / külliyet-i ef'âl

  • İşlerin çokluğu ve kapsamlılığı.

külliyet-i kaide

  • Kuralın genelliği, kapsamlılığı.

külliyetli

  • Kapsamlı.

kumar-hane

  • Devamlı olarak kumar oynanan yer. (Farsça)

lafz-ı manidar / lâfz-ı mânidar

  • Mânalı, anlamlı söz.

lafz-ı muhtemel

  • Huk: İki veya daha ziyade mânâya hamli mümkün bulunan sözdür ki, hangi mânânın kast olunduğu mücerred rey ile değil; deliller ve karineler ile tayin olunur.

lahim

  • Et yediren.
  • Devamlı olarak et yiyen.

lazz

  • Devamlı yağan yağmur.
  • Men'etmek, engel olmak.

lem-yezeli / lem-yezelî

  • Devamlılık, bâkilik, zeval bulmazlık.

lemyezel

  • Yok olmaz, devamlı.

less

  • Dâim olan. Devamlı olan.

lüvb

  • Çokluk, kalabalık, izdihamlık.

ma'ref

  • Yüzün, devamlı olarak açık görünen yeri.

ma-i cari / mâ-i câri

  • Devamlı akan su; akarsu.

maarizü'l-kelam / maarîzü'l-kelâm

  • Kapalı mânâlar; birden fazla anlamlı kelimelerin en uzak mânâsı.

maatir / maatîr

  • (Tekili: Mı'târ) Devamlı güzel koku sürünenler.

mabeyn

  • Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası.
  • Haremle selâmlık arasındaki oda.
  • Padişah yakınlarının bulunduğu oda.

magmum

  • Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı.
  • Bulutlu. Kapalı.

mağmum / mağmûm / مغموم

  • Gamlı, kederli.
  • Gamlı, tasalı, bulutlu.
  • Gamlı, kederli. (Arapça)

magmumane / magmumâne

  • Kederlice. Gamlı olarak.
  • Mübhem olarak.

magmumiyet

  • Kederli, gamlı olma.
  • Hava bulutlu ve kapalı olma.

mahiyet-i camia / mâhiyet-i câmia

  • Kapsamlı mahiyet, içyapı, nitelik.

mahsun

  • İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.

mahzun

  • Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.

makam-ı külliye / makam-ı küllîye

  • Genele bakan kapsamlı makam.

makàsıd-ı külliye

  • Büyük ve kapsamlı maksatlar, gayeler.

mana-yı külli / mânâ-yı küllî

  • Geniş ve kapsamlı mânâ.

manalı / mânâlı

  • Anlamlı.

manidar / mânidar / mânidâr / معنى دار

  • Mânâlı, anlamlı.
  • Anlamlı.
  • Anlamlı. (Arapça - Farsça)

manidarane / mânidarâne / mânidârâne

  • Anlamlı bir şekilde.
  • Anlamlıca.

manidarlık / mânidarlık

  • Anlamlılık.

masuniyet

  • Eminlik, sağlamlık, muhafaza altında bulunmak, dokunulmazlık.

mattal

  • (Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.

mazhar-ı cami' / mazhar-ı câmi'

  • Kapsamlı bir görüntü yeri.

mazmun

  • İnce anlamlı söz.

mecmuiyyet

  • Topluluk. Bütünlük. Tamlık.

medid

  • Devamlı. Çok uzun süren.
  • Uzatılmış. Çekilmiş.

mekr

  • Bir kimseye, hiç beklemediği, ummadığı yerden hîle yapmak, tuzak kurmak sûretiyle zarar vermeye çalışmak.
  • İstidrâc yâni Allahü teâlânın bir kimseye bir müddete kadar devamlı olarak hakkında hayırlı olmayan nîmetler verip, onun da bunu Allahü teâlânın bir lütfu ve ihsânı, tuttuğu yolu

mekrub

  • Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.

mekzum

  • Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı.

melal

  • Can sıkıntısı. Usanç. Gamlılık. Zaaf ve fütur.

menabi-i külliye / menâbi-i külliye

  • Küllî, kapsamlı kaynaklar.

menazır-ı sermediye / menâzır-ı sermediye

  • Devamlı, sürekli manzaralar.

mencud

  • Kederli, tasalı, gamlı.

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

merciiyet / مَرْجِعِيَتْ

  • Mürâcaat makamlığı.

merdud-üş şehadet / merdud-üş şehâdet

  • Şahitlikleri kabul edilmiyenler.
  • Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.

merdumharlık

  • İnsan eti yeme, yamyamlık. (Farsça - Türkçe)

merdümi / merdümî

  • Adamlık, insanlık. (Farsça)

merhamet-i camia / merhamet-i câmia

  • Kapsamlı merhamet; her şeyi kuşatan şefkat.

mertebe-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı mertebe.

mertebe-i külliye-i ubudiyet / mertebe-i külliye-i ubûdiyet

  • Allah'a kulluğun büyük ve kapsamlı mertebesi.

mesa

  • Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak.
  • Gamlı olmak.
  • Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.

mesalih-i külliye

  • Küllî maslahatlar, geniş kapsamlı faydalar.

meşihat / meşîhat / مَش۪يخَتْ

  • Şeyhülislâmlık.

meşihat dairesi / meşîhat dairesi

  • Osmanlı devletinde Diyanetin dinî ilimlerle ilgili bölümü, Şeyhülislâmlık.

meşihat-i islamiye / meşihat-i islâmiye

  • İslâm ile ilgili devlet dairesi, Şeyhü'l-İslâmlık makamı.

meşihat-ı islamiye / meşîhat-ı islâmiye / مَش۪يخَتِ اِسْلَامِيَه

  • Şeyhülislâmlık.

mesned-i meşihat

  • Şeyhül-islâmlık mertebe ve mevkii.

mest-i müdam

  • Her zaman, devamlı sarhoş.

metanet / metânet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
  • Sağlamlık, dayanıklı olma.

metanet-i ahlakiye / metanet-i ahlâkiye

  • Ahlâkî sağlamlık, dayanıklılık.

metanet-i kalbiye

  • Kalb sağlamlığı.

metinane / metinâne

  • Metanetle, sağlamlıkla. (Farsça)

metuh

  • Devamlı suyu çekilen işlek kuyu.
  • Suyu ağzına yakın olan kuyu.

mevcudat-ı seyyare / mevcudat-ı seyyâre

  • Devamlı hareket eden varlıklar.

mevsukiyet

  • Sağlamlık, gerçeklik. İnanılır hâl.

mey-perest

  • (Çoğulu: Meyperestân) Devamlı şarap içen. (Farsça)

mı'tar

  • (Çoğulu: Meâtır) Devamlı güzel kokular sürünen.

mirre

  • Kuvvet.
  • Öd.
  • Akıl.
  • Kat.
  • Sağlamlık.

miskal

  • Devamlı tenbel olmak.

miskin / مسكين

  • Aciz, zavallı, beceriksiz, hareketsiz.
  • Cüzzamlı.
  • Mal ve mülkü olmayan, kendini idareden âciz, yoksul.
  • Zavallı, uyuşuk. (Arapça)
  • Cüzzamlı. (Arapça)

mısra-ı manidar / mısra-ı mânidâr

  • Nükteli, ince anlamlı mısra.

mu'cize-i baki / mu'cize-i bâki

  • Devamlı ve kalıcı mu'cize.

mü'si / mü'sî

  • Kederli kimseyi avutan, gamlı kimseye teselli veren.

mu'tekif

  • İtikâfa çekilmiş olan. İtikâf için bir camiye veya bir odaya kapanıp ibâdete çalışan. Devamlı olan.

muanven

  • Ünvanlı, namlı.

mücessem lafz-ı manidar / mücessem lâfz-ı mânidâr

  • Cisimleşmiş, bir kimlik kazanmış anlamlı lâfız.

mücic

  • Gebe kadın. (Hamli zâhir olan)

müdami / müdamî

  • Devamlı olarak şarap içen.

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdavemet

  • Devamlılık. Bir işte devamlı çalışmak. Aralıksız bir işe devam etmek.
  • Devamlılık.

müdavim / müdâvim

  • Aralıksız devam eden. Devamlı olarak çalışan.
  • Bir yere devamlı olarak gidip gelen kimse.
  • Devamlı.

müdavim olma

  • Devam etme, devamlı olarak yerine getirme.

müdavimin / müdavimîn

  • (Tekili: Müdavim) Müdavimler. Bir yere devamlı olarak gidip gelenler. Bir yere devam edenler. Bir işe aralıksız olarak çalışanlar.

müdmin-i hamr

  • Gece gündüz devamlı sarhoş olan kimse.

müekked sünnet

  • Kuvvetli sünnet. Peygamber efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terkettikleri sünnet.

müessel

  • Müebbed. Devamlı.
  • Mal, mülk.

muhafaza

  • Zarar ve ziyandan sakınıp korumak.
  • Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek.
  • Bir şeye devamlı olmak.

muhafaza-i şamil / muhafaza-i şâmil

  • Kapsamlı bir koruma.

muhafaza-i şamile / muhafaza-i şâmile

  • Kapsamlı bir koruma.

muhallid

  • (Huld. den) Ebedîleştiren. Devamlı, sürekli ve ebedî kılan.

mühellil

  • Tehlil eden. "Lâ İlâhe İllâllah"ı devamlı tekrar eden.

muhit-i enfüsi / muhit-i enfüsî

  • Kapsamlı olan kendi dünyası; kâinattaki bütün mükemmelliklerin ve olgun hâsiyetlerin kapsamlı bir nümunesi hükmünde olan kendi zâtı ve iç dünyası.

muhlas

  • Devamlı ihlâs sâhibi olan. Her şeyi Allahü teâlânın rızâsıyla yapan.

muhles

  • İhlâsı dâimi olan. Devâmlı hâlis olan.
  • İhlası devamlı olan.

muhteşem / محتشم

  • İhtişamlı, görkemli.
  • İhtişamlı, görkemli.
  • Görkemli, ihtişamlı. (Arapça)

mukarrebin-i sahabe / mukarrebîn-i sahabe

  • Devamlı Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yakınında ve etrafında bulunan Sahabeler.

mükemmeliyet

  • Mükemmellik, tamamlık.

mukim / mukîm

  • İkamet eden. Ayakta duran.
  • Okuyan.
  • Bir memlekette devamlı duran.
  • Fık: Vatanında veya vatanı sayılan bir yerde onbeş günden fazla kalan kimse. (18 saatlik uzağa gidene "Misâfir" denir.)
  • Esmâ-i İlâhiyyeden olup "Her şeyi ayakta tutan, devam ettiren ve kayyumiyet

mükterib

  • (İktirâb. dan) Kederli, hüzünlü, gamlı.

mülahafe

  • Mülâzemet, devamlı bir işle meşguliyet. Bir işe bağlılık.
  • İsrar etmek.

mülazemet

  • Devamlı bir işle meşguliyet.
  • Sımsıkı bir işe bağlılık.
  • Staj görme.
  • Gidip gelme.

mülk-ü baki / mülk-ü bâki

  • Devamlı ve kalıcı mülk.

mümaresat

  • Mümâreseler. Alıştırmalar, bir işi devamlı yapmakla alıştırmalar. Ustalıklar. Melekeler.

mümted

  • Uzayan. Sürekli, devamlı. Uzanmış, çekilmiş, imtidâd etmiş.

munazzama

  • Tanzim olunmuş, yoluna konulmuş olan. İntizamlı teşkilât. Nizamlı. Adaletli.

münsecim

  • Düzgün, insicamlı.
  • Dökülmüş, saçılmış, dağılmış.

muntazam / منتظم

  • Düzenli. Tertibli. İntizamlı. Düzgün sıralanmış. Her şeyin yerli yerinde olması. Derli toplu olma.
  • Düzenli, intizamlı.
  • Düzenli, düzgün, intizamlı. (Arapça)

muntazama

  • Düzenli, intizamlı.

muntazaman

  • İntizamlı ve düzgün olarak. Muntazam bir tarzda.
  • Devamlı ve sürekli olarak. Dâima.

müntehir

  • Devamlı akan.

müradif / مرادف

  • Eşanlamlı. (Arapça)

mürue

  • Adamlık, insanlık.

müsafene

  • Mülazemet edişmek, devamlı meşgul olmak.

müsebbit

  • Tesbit eden, sabit kılan, devamlı kılan.

müsellemat

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.

müstedam

  • (Devam. dan) Sürekli, devamlı. Sürüp giden.
  • Devâmı istenilen.

müstedim / müstedîm

  • (Devam. dan) Devamlı, daimî, sürekli.
  • Devamını isteyen, istidame eden.

müstemend

  • Gamlı, kederli, mahzun.
  • Şikâyet eden.

müstemir / مُسْتَمِرْ

  • Yerleşmiş, devamlı.
  • Devamlı, sürekli.
  • Devamlı.

müstemirane

  • Devamlı, aralıksız.

müstemirrane / müstemirrâne

  • Devamlı olarak, aralıksız surette. (Farsça)
  • Devamlı olarak.

müstemirre

  • Devamlı, sürüp giden.

müstemirren

  • Devamlı, yerleşmiş.
  • Sürekli, devamlı olarak.

müstemirrü't-tecelli / müstemirrü't-tecellî

  • Yasıması devamlı, kesintisiz.

mutarrid

  • Bir düziye, devamlı, aynı şekilde olan.

mütehallid

  • Bir yerde devamlı olarak kalan. Ebedi, sermedi.

mütehassın

  • (Hısn. dan) Kaleye veya istihkâmlı bir yere kapanmış.

mütekatır

  • (Katr. dan) Damlıyan. Katre katre dökülen.

mütemadi / mütemâdi

  • Devamlı, kesiksiz, sürekli, daima.
  • Devamlı.
  • Devamlı, sürekli.

mütemadiyen / متماديًا

  • Devamlı surette.
  • Devamlı, sürekli.
  • Devamlı olarak.

mütemadiyet

  • Devamlılık, mütemadilik.

mütenasika

  • Bir düzen içinde, tertipli; birbirine uygun, insicamlı.

müteradif / müterâdif / مترادف

  • Eş anlamlı.
  • Eşanlamlı. (Arapça)

mütevali / mütevâli

  • Devamlı.

mütevehhim

  • Evhamlı, vehimli, kuruntulu.

muvakkat

  • Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.

muzaf

  • (Zayf. dan) Bağlı. Katılmış. İzâfe olmuş. Bağlanmış.
  • Gr: Başka bir isme katılmış ve onu tamamlamış olan isim.
  • "Evin kapısı" dediğimiz zaman; "kapı", "ev"i tamamlıyor. Bu muzâfdır.

müzdahim

  • (Müzdehim) Kalabalık, izdihamlı, yığılmış.
  • İzdiham ve kalabalık eden.

müzdeham

  • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı.

müzdehim

  • (Zahm. dan) Kalabalık, izdihamlı, pek sıkışık.

na-resayi / na-resayî

  • Uygunsuzluk, münasebetsizlik. (Farsça)
  • Hamlık. (Farsça)

na-şadi / na-şadî

  • Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık. (Farsça)

nags

  • Kederli, gamlı olmak.

nak

  • Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir, sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk : Gamlı, kederli. (Farsça)

nakş-perdazi / nakş-perdazî

  • Ressamlık. (Farsça)

nam-averan / nam-âverân

  • (Tekili: Nam-âver) Namlı kişiler, ad salmış kimseler, ünlüler, meşhurlar.

namdar / nâmdâr / nâmdar / نامدار

  • Namlı, ünlü.
  • Ünlü, namlı. (Farsça)

namdaran / namdarân

  • (Tekili: Namdar) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.

nami / nâmî / نامى

  • Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti.
  • Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü.
  • Ünlü, namlı. (Farsça)

namver

  • (Çoğulu: Namverân) Namlı, adlı, meşhur, ünlü.

nazenin

  • İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı (Farsça)

nazid

  • (Nazide) Tertibli, nizamlı, yerli yerinde.
  • Minder yastık vs. gibi ev eşyası.

nazik-endam / nâzik-endâm

  • Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı. (Farsça)

nebih

  • (Nebihe) Namlı, şanlı şerefli.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

neciyyullah

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)

nehr-i cari / nehr-i câri

  • Suyu devamlı akan nehir.

nesik

  • Düzenli, tertibli, nizamlı
  • Süslü, bezenmiş, donanmış.

netice-i camia / netice-i câmia

  • Çok kapsamlı netice.

neva

  • Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. (Farsça)
  • Musikide bir makam ismi. (Farsça)
  • İntizamlı hâl. (Farsça)
  • Azık, zahire, rızık. (Farsça)

nevakıs

  • (Tekili: Nâkis) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.

nizamat-ı külliye / nizâmât-ı külliye

  • Kapsamlı ve her yerde geçerli olan düzenler.

nokta-i camia / nokta-i câmia

  • Kapsamlı bir nokta.

nükte

  • Dolayısıyla anlaşılan ince mânâ, bir söz ve ibareden anlaşılan şey.
  • İyi düşünülmüş, ince anlamlı zarif söz.

nükte-i azam / nükte-i âzam

  • Büyük nükte; ince ve derin anlamlı söz.

nükteli

  • İnce ve derin anlamlı.

nur-u layezali / nûr-u lâyezâlî

  • Hiç yok olmayan, devamlı nur.

nüsha-i camia / nüsha-i câmia

  • Çok geniş ve kapsamlı nüsha.

ömr-i baki / ömr-i bâkî

  • Bâkî, devamlı ve kalıcı ömür.

ömr-ü baki / ömr-ü bâki

  • Devamlı, kalıcı ömür.

ömr-ü bakiye / ömr-ü bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı ömür.

özr sahibi / özr sâhibi

  • Bir namaz vakti içinde yâni namaz vaktinin başından sonuna kadar, abdest alıp yalnız farzı kılacak kadar bir zaman, abdestli kalamayan yâni idrâr ve başka akıntılar gibi abdesti bozan şeylerden biri kendisinde devamlı mevcûd olup durduramayan kimse. İstihâzalı olan.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

paravan

  • İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler.
  • Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde.
  • Gizleme vasıtası.

paydar / pâydâr / پایدار

  • (Pâyidar) İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. (Farsça)
  • Sağlam. Muhkem. (Farsça)
  • Sermedî. (Farsça)
  • Bedi. ' (Farsça)
  • Sâbit. (Farsça)
  • Kalıcı, sağlam, sürekli, devamlı. (Farsça)

paydari / paydarî

  • Devamlılık, süreklilik. (Farsça)

payendegi / payendegî

  • Devamlılık, süreklilik. (Farsça)

Payidar / pây-dâr / پایدار

  • İyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, sürekli

payidar / pâyidar / پایدار

  • Kalıcı, sağlam, sürekli, devamlı. (Farsça)

payidar olma / pâyidar olma

  • Devamlı ve sürekli olma, tam yerleşik ve kalıcı olma.

pencere-i camia / pencere-i câmia

  • Geniş, kapsamlı pencere.

rahin

  • Rehin veren, malını rehine koyan.
  • Sâbit, dâim, devamlı.
  • Devenin ve adamın zayıfı.

rahmet-i bakiye / rahmet-i bâkiye

  • Devamlı olan şefkat ve merhamet.

rahmetullahi aleyhi ebeden daima / rahmetullahî aleyhi ebeden dâimâ

  • Allah'ın rahmeti sonsuza kadar devamlı onun üzerine olsun.

rakib / rakîb

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her şeyi hakkıyla gören, gözeten, koruyan, bir an onlardan habersiz olmayan, murâkabesi (gözetmesi) devamlı olan.

rasafet

  • Dayanıklılık, sağlamlık.

rasanet / rasânet

  • Sağlamlık, dayanıklık.
  • Sabit, muhkem, metin.
  • Sağlamlık.
  • Sağlamlık.

rehn

  • Sâbit ve dâim olmak.
  • Devamlı oluş.
  • Hapsetmek.

renevna

  • Dâim sâkin olmak, devamlı durmak.

renna'

  • Devamlı kadınlara bakan kimse.

resanet / resânet

  • Sağlamlık.

resis

  • Sâbit, devamlı.
  • Bakıyye, artık.
  • Akıllı, zeki kimse.
  • Sahih olmayan haber.
  • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
  • Hastalık başlangıcı.

resy

  • Sâbit olmak, devamlı olmak.

revatib sünnetler / revâtib sünnetler

  • Peygamber efendimizin beş vakit namazın farzından önce veya sonra devamlı kıldığı müekked sünnetler.

rezzak-ı rahim / rezzâk-ı rahîm

  • Bütün varlıkların rızıklarını devamlı veren, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah.

risale-i camia / risale-i câmia

  • Kapsamlı risale, kitapçık.

ruh-u baki / ruh-u bâki

  • Devamlı ve kalıcı ruh.

rükn-ü salabet / rükn-ü salâbet

  • Sağlamlığın, pekliğin direği, sütunu.

rüsuh / rüsûh

  • İlim ve fennin derinliğine vukufiyet. Sağlamlık. Devamlılık. Yerinde, sağlam, sâbit ve devamlı olmak.
  • Meharet, meleke.
  • Ustalık, sağlamlık, maharet.

rütub

  • Sâbit olmak, kaim olmak, devamlılık, süreklilik.

sabr-ı eyyub-u metanet / sabr-ı eyyub-u metânet

  • Hz. Eyyub'un (a.s.) sabrındaki sağlamlık.

sadaka-i cariye / sadaka-i câriye

  • Yapıldıktan sonra sevâbı devâm eden hayırlı, iyi işler. Devamlı hayra sebeb olan sadaka.

sadaret / sadâret / صدارت

  • Osmanlı İmparatorluğunda başvezirlik, sadrâzamlık, başbakanlık makamı.
  • Sadrazamlık. (Arapça)

sahib-i unvan-ı muhteşem

  • İhtişamlı isim sahibi.

salabet / salâbet / صلابت / صَلَابَتْ

  • Metanet, katılık, sulbiyet.
  • Peklik, dayanma. Sağlamlık.
  • Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik)
  • Sağlamlık, sertlik.
  • Katılık, sağlamlık, merdane tavır.
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Sağlamlık, sertlik.

salabet-i diniye / salâbet-i dîniye / صَلَابَتِ د۪ينِيَه

  • Dinini ve dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyet ve sağlamlık.
  • Dînî yönden sağlamlık.

salabet-i imaniye / salâbet-i imaniye

  • İman sağlamlığı; dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık.

salabet-idiniyye / salâbet-idîniyye

  • Din sağlamlığı, din gayreti, din kuvveti.

saltanat-ı bakiye

  • Devamlı, kalıcı saltanat.

saltanat-ı daime

  • Devamlı, kesintisiz bir egemenlik, hâkimiyet.

şami / şamî / şâmî / شامى

  • Şam şehrinden olan, Şamlı.
  • Şam şehri ile alâkalı.
  • Şamlı. (Arapça)

san'at-ı camia / san'at-ı câmia

  • Pek çok şeyi içinde toplayan, kapsamlı san'at.

saray-ı dar-ı beka / saray-ı dâr-ı beka

  • Devamlı ve kalıcı olan âhiret sarayı.

saray-ı muhteşem

  • İhtişamlı, görkemli saray.

şarib-ül leyli ve-n nehar

  • Gece gündüz içki içen. Devamlı sarhoş.

şathiyyat / شطحيات

  • İnce anlamlı ve eğlendirici manzume. (Arapça)

sebat / ثبات

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
  • Sağlamlık, yılmama.

şecere-i bakiye / şecere-i bâkiye

  • Devamlı ve kalıcı ağaç.

şefafet / شفافت

  • Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
  • Saydamlık. (Arapça)

şeffafiyet / şeffâfiyet

  • Saydamlık.
  • Şeffaflık, saydamlık.

şehr-i muhteşem

  • Görkemli, ihtişamlı şehir.

sekene

  • Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.

selamet

  • Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak.
  • Neticede imân ile kabre girmek.
  • Edb: Doğruluk, sağlamlık.

şems-i sermed

  • Devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah.

şems-i sermedi / şems-i sermedî

  • Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır.

seres

  • Zayıf endamlı.

sermed

  • Süreklilik, devamlılık.

sermedi / sermedî

  • Devamlı, sürekli.

sermediyet

  • Süreklilik, devamlılık.

sermediyet-i hakimiyet / sermediyet-i hâkimiyet

  • Egemenliğin devamlılığı.

seyl-i şuunat / seyl-i şuunât

  • İcraat-ı Rabbaniyenin dâima görünmesi ve hakiki müessir olan Allah'ın (C.C.) iradesiyle devamlı olan, cereyan eden her çeşit hâdiseler. Hâdiseler akıntısı, seli.

seyr ü seyelan / seyr ü seyelân

  • Devamlı akıp gitme ve değişme.
  • Devamlı akıp gitme ve değişme.

seyrangah-ı daimi / seyrangâh-ı daimî

  • Devamlı gezinti yeri.

sıhhat

  • Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık.
  • Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır. (Sözün sağlamlığı diye tercüme edilebilen sıhhat-ı ifade: Bir ibarede zâf-ı te'lif, ta'kid, garabet, tetabu-u izafet, tekrar, tenafür, şivesizlik v.s. gibi kusurlar bulunmamakla tahakkuk eder...)
  • Sağlamlık, doğruluk.

sıhhat-i fikir

  • Fikrin sağlamlığı.

sıhhi / sıhhî

  • Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.

sikkir / sikkîr

  • Devamlı sarhoş kimse.

silis-ül-bevl

  • Devamlı idrar kaçırmak. İdrârını tutamamak.

sistem

  • Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. (Fransızca)
  • İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. (Fransızca)
  • Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. (Fransızca)
  • Proğramlı çalışmak. (Fransızca)
  • Manzume. (Fransızca)

şükr-ü külli / şükr-ü küllî

  • Umumî ve kapsamlı bir şükür.

şümul / şümûl

  • Kapsamlı ve kuşatıcı olma.

şumullü

  • Kapsamlı.

şümullü / şümûllü

  • Kapsamlı.
  • Kapsamlı.

sünnet-i daimi / sünnet-i daimî

  • Bitmeyen, devamlı ve doğru işleyen kanun.

sünnet-i müekkede

  • Peygamber efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terk ettikleri işler ve ibâdetler. Buna, Sünnet-i hüdâ da denir.

sünnet-i zevaid / sünnet-i zevâid

  • Peygamber efendimizin, ibâdet olarak değil de, âdet olarak devâmlı yaptığı işler. Bunlara edeb de denir.

suret-i camia / suret-i câmia

  • Kapsamlı görünüm ve şekil.

suret-i muntazama

  • Düzenli, intizamlı suret, görünüş.

şuur-u külli / şuur-u küllî

  • Kapsamlı şuur, bilinç.

şuuru külli / şuuru küllî

  • Bilgi ve kavrayışı kapsamlı.

tahallüd

  • (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.

tahammüs

  • Sağlamlık, muhkemlik.

tahiyye

  • Selâmlar, dualar. Hayır duâları.
  • Mülk, beka ve devamlılık.
  • Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası.
  • Selâm verme ve hayır dua etme.
  • Mülk ve mâlikiyet.
  • Selâmlar, dualar, hayır duaları, mülk, beka ve devamlılık, namazın iki ve dört rekâtı sonunda okunan Ettahiyyat duası.

tahlid

  • (Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma.

tamamiyet

  • Tamamlık, bütünlük.
  • Bütünlük, tamamlık, tamlık.

taras

  • İzdihamlık, çok kalabalık.

tarz-ı muntazam

  • Düzenli, intizamlı tarz.

te'lis

  • Durdurmak, ikâmet.
  • Yağmurun devamlı yağması.

tecnis / tecnîs / تجنيس

  • Cinas yapma, iki anlamlı söz kullanma. (Arapça)

tefsir-i cami / tefsir-i câmi

  • Çok kapsamlı ve geniş tefsir.

teganni / tegannî / تَغَنّ۪ي

  • Makamlı okuma.

temkin / temkîn / تمكين

  • İhtiyatlı davranma. (Arapça)
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Ağırbaşlılık. (Arapça)

temsiye

  • Akşamlık.
  • Akşamleyin bir nesne getirmek.

tenperverlik

  • Devamlı kendi canını ve rahatını düşünme, tenbellikten hoşlanma.

teradüf

  • Eş anlamlılık.

terakkus

  • Raksetme, dansetme.
  • Devamlı aşağı inip yukarı çıkma.

terim

  • Özel anlamlı kelime.

tesbih-i külli / tesbih-i küllî

  • Büyük ve kapsamlı tesbih.

teselli / tesellî

  • Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
  • Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle rahatlatmak.

tesis ve tecdid-i uhuvvet

  • Kardeşliği kurma ve devamlı pekiştirme.

tevaggulat / tevaggulât

  • (Tekili: Tevaggul) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar.

tevhid-i cami / tevhid-i câmi

  • Çok kapsamlı ve herşeyi içine alan tevhid anlayışı.

teznid

  • Çakmakla ateş yakma.
  • Başını devamlı önüne eğdirmek.

tilhah

  • Devamlı olarak bir yerde durmak.

tul-ü emel / tûl-ü emel

  • Dünya hayatının kısa ve geçiciliğine rağmen devamlı yaşayacakmış gibi dünyaya ait işlere karşı gösterilen aşırı arzu, istek.

ubudiyet-i külliye-i insaniye / ubûdiyet-i külliye-i insaniye

  • İnsanın geniş ve kapsamlı kulluğu.

ücümm

  • Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar.
  • Sığınacak yer.
  • Damlı dört köşeli ev.

ukusa

  • Berklik, muhkemlik, sağlamlık, sertlik.

ulema-i benam / ulemâ-i benâm

  • Namlı, ünlü, seçkin âlimler.

üstüvari / üstüvârî / استواری

  • Sağlamlık. (Farsça)
  • Güvenilirlik. (Farsça)

vacib-i sermedi / vâcib-i sermedî

  • Varlığı zorunlu ve devamlı olan Allah.

vakfetmek

  • Fık: Bir malı veya bir şeyi bir işe bağlayıp o yolda devamlı kılmak.
  • Bir şeyi karşılıksız olarak Allah yoluna vermek.

vasi' / vâsi' / واسع

  • Geniş. (Arapça)
  • Yaygın. (Arapça)
  • Kapsamlı. (Arapça)
  • Enli. (Arapça)
  • Bol. (Arapça)

vazife-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı görev.

vaziyet-i muntazama

  • İntizamlı, düzenli vaziyet.

vefadar / vefadâr / vefâdâr

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.
  • Vefalı, dostluğu devamlı.
  • Vefâlı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.

vefakar / vefakâr

  • Vefalı, sözünde ve dostluğunda devamlı olan.

vehs

  • Bir işe girişip ısrar ile devamlı uğraşmak.

veşy

  • Elbiseyi güzel nakışlamak, süslemek.
  • Nesil ve zürriyet.
  • Çoğalma.
  • Geceleyin devamlı tefekkür ve mütalâa etmek.
  • Bir çeşit elbise.

vikal

  • Devamlı diğer davarların ardına kalan davar.

viran

  • Yıkık, harap. (Farsça)
  • Mc: Kederli, üzgün, gamlı. (Farsça)

vird / وِرْدْ

  • Sık sık ve devamlı okunan dua.
  • Kur'an-ı Kerim'den her gün okunması vazife bilinen kısım, bir cüz.
  • Devamlı yapılan zikir.
  • Nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbih ve duâlar. Çoğulu evrâddır.
  • Devamlı okunan şey.
  • Sık sık ve devamlı okunan dua.
  • Devamlı okunan zikir.

vird-i ekber / وِرْدِ اَكْبَرْ

  • Devamlı okunan en büyük zikir.

vird-i hususi / vird-i hususî

  • Devamlı yapılan özel zikir.

virdizeban / virdizebân

  • Dil ile devamlı okunan.

virdü'l-azam / virdü'l-âzam

  • Devamlı yapılan en büyük zikir, dua.

vücud-u daimi / vücud-u daimî

  • Ölümsüz, devamlı vücut.

vücuh-u külliye-i i'caziye / vücuh-u külliye-i i'câziye

  • Geniş kapsamlı mucizelik yönleri.

vuslat

  • Erişmek, kavuşmak, gönlün devâmlı olarak ve kıl kadar istikâmet değiştirmeyerek Allahü teâlâya bağlı kalması.

vüsuk / vüsûk / وثوق

  • Sağlam inanma. İtimad etme, güvenme. Muhkemlik, sağlamlık.
  • Sağlamlık. (Arapça)
  • Güvenilirlik. (Arapça)

yeknesak

  • Devamlı aynı halde olan. Biteviye. Değişmez bir hal.

zail

  • (Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen.

zat-ı ezeli / zât-ı ezelî

  • Varlığının başlangıcı olmayıp devamlı var olan Zât, Allah.

zevaid sünnet / zevâid sünnet

  • Farzla birlikte kılınması bildirilmeyen nâfile namazlar.
  • Peygamber efendimizin ibâdet olarak değil de, âdet olarak, devâmlı yaptığı şeyler.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın