LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Alkan ifadesini içeren 62 kelime bulundu...

anber

  • Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde.
  • Derisinden kalkan yapılan bir balık.

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

balkanlar

  • (Balkan Yarımadası) Yugoslavya'nın büyük kısmı ile Arnavutluk, Bulgaristan, Yunanistan ve Trakya'yı içine alan yarımada.

baştina

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında Balkanların bazı yerlerinde devlet arazisinden tapu ve miras suretiyle geçen tarla.

ber-taraf

  • Bir yana atılan, ortadan kalkan.
  • Bertaraf etmek: Ortadan kaldırmak, yok etmek.

berhiz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. Zorbalık eden. (Farsça)

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

dağdağa-i siyaset

  • Siyasî kargaşa ve çalkantılar.

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

daraka

  • (Çoğulu: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan.
  • Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.

dereka

  • (Çoğulu: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

dırak

  • (Tekili: Daraka) Deriden mâmul kalkanlar.

ekşef

  • Açık nesne.
  • Savaşta kalkanı olmayan kimse.

etras

  • (Tekili: Türs) Türsler, harpde kullanılan kalkanlar.

hacfe

  • (Çoğulu: Hucuf) Sade demirden olan kalkan.

harşef

  • (Çoğulu: Harâşif) Kalkan balığı.
  • Balık pulu.
  • Enginar bitkisi.

hiz / hîz

  • Atılan, kalkan, sıçrayan. (Farsça)

hizan / hîzan

  • Kalkan, sıçrayan. (Farsça)
  • Bitlis vilâyetine bağlı bir kaza ismi. (Farsça)

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

huluka

  • (Çoğulu: Ahlâk-Halkân) Eski olmak.

ifakat-yaft

  • Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan. (Farsça)

ihaze

  • Kalkanın elle tutulacak olan yeri.
  • Timar. Hükümdarın verdiği arazi.

ihtilal-i ruhiye / ihtilâl-i ruhiye

  • Ruhî karışıklıklar, çalkantılar.

ihtilalat / ihtilâlât

  • İhtilâller, karışıklıklar, iç çalkantılar.

irticac

  • Çalkanmak. Heyecana gelme.
  • Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.

irtikaz

  • Çocuğun, ana karnında kımıldaması.
  • Çalkanıp durma.
  • Acı çekme, ıztırâb duyma.

isper

  • Savaş âletlerinden kalkan. (Farsça)

katil-i ma'fuv

  • Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

kazan kaldırmak

  • Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (Türkçe)

kenif

  • (Çoğulu: Künüf) Hıfzedici, koruyan.
  • Örtücü.
  • Kalkan.
  • Deve ağılı.
  • Ayakyolu, tuvalet.

kısra

  • Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.

mecenne

  • Kalkan, siper.
  • Delilik, mecnunluk, divanelik.

meric

  • Çalkantılı, dalgalı.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

micenn

  • Kalkan, siper.

micvel

  • Gömlek.
  • Küçük esvap.
  • Kalkan.

mücna'

  • Kalkan.

musademat-ı azime / musademat-ı azîme

  • Büyük çarpışmalar, çalkantılar.

müsar

  • Yükseğe kalkan toz.

mütereffi'

  • Yukarı kalkan, yükselen.
  • Ululuk gösteren.

müteveccih

  • Bir tarafa yönelen, bir tarafa gitmeye kalkan.
  • Birine karşı sevgisi ve iyi düşünceleri olan.

mutreka

  • Üstüne sahtiyan bürünmüş kalkan.

nek'a

  • Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap.
  • Her kırmızı olan şey.

said

  • (Suud. dan fâil) Yukarı çıkan, yükselen, kalkan.

sebükhiz / sebükhîz

  • Çabuk kalkan, hareket eden. (Farsça)

sefsaf

  • (Çoğulu: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş.
  • Un elerken elekten kalkan toz.

seherhiz / seherhîz / سحرخيز

  • Sabahları erken kalkan. Erkenci. (Farsça)
  • Sabahleyin esen. (Farsça)
  • Seher vakti kalkan. (Arapça - Farsça)

şübbut

  • Kalkan balığı.

tehezzuk

  • Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.

telatum / telâtum / تلاطم

  • Çalkantı. (Arapça)

temevvüc

  • (Çoğulu: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.

teraset

  • Kalkancılık.

terras

  • Kalkan kullanan. Kalkancı.

teterrüs

  • Kalkanla siper yapmak.

tirase

  • (Tekili: Türs) Ask: Kalkanlar.

türras

  • Kalkancı.

türs

  • (Çoğulu: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.

tursus

  • (Çoğulu: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot.

ümmet-i kaime

  • Hakşinas, doğru, doğrudan ve Allah için kalkan, müstakim ve âdil ümmet.

vakvak

  • Korkak kişi.
  • Hindistan'da Vakvak beldesinde yetişen bir ağaçtır. Yüz zira' miktarı boyu olur, kalkan gibi yassı yaprağı olur.

yeleb

  • Beyaz deve.
  • Polat demir.
  • Toplamak, cem'etmek.
  • Deriden yapılmış cübbe, zırh ve gömlek.
  • Kalkan.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın