LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Akit ifadesini içeren 308 kelime bulundu...

la'b

  • Oyun, boş şey. Oyun ile boş yere vakit geçirme.

abr

  • Rüya tabir etmek. Düş yormak.
  • Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek.
  • Söylemeden bir şeyi düşünmek.

acilen / âcilen

  • Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak.

adeta / adetâ

  • Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.

ahyan

  • (Tekili: Hin) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.

akd-i semavi / akd-i semâvî

  • İlâhî akit; Hz. Zeyneb'i, Peygamberimize (a.s.m.) Cenâb-ı Hakkın nikâhlaması.

akid / âkid / عاقد

  • Akit yapan. (Arapça)

ale-l-ekser

  • Ekseriya, çok vakit.

alivre

  • Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.

an-karib-iz-zaman

  • Yakın vakitten.

an-karibin

  • Yakın vakitlerde.

an-nakdin

  • Nakit para olarak.

ana / ânâ

  • (Tekili: Ani) Gece yarısı vakitleri.

ana-ül-leyl / ânâ-ül-leyl

  • Gece yarıları, gecenin geç vakitleri.

angah / angâh

  • (Angeh) O vakit. Ondan sonra. (Farsça)

ard

  • Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. (Farsça)
  • Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk. (Farsça)

ark

  • Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark.

asal

  • (Tekili: Asil) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet.
  • Zamanlar ve vakitler.

avan / âvân

  • Anlar. Zamanlar. Vakitler.
  • Anlar, vakitler.

avine

  • (Tekili: Evân) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.

avret

  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde

azumet / azûmet

  • Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.

baliş

  • Yastık. (Farsça)
  • Altın. (Farsça)
  • Nakit. (Farsça)

benzol

  • Benzin ve toluen karışımı bir akaryakıt.

bi-gah / bî-gah

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-hengam / bî-hengam

  • Vakitsiz, zamansız. (Farsça)

bi-namaz / bî-namaz

  • Namaz kılmayan, namazı terkeden, namazsız. Beynamaz. Namaz, İslâmın temel şartlarından biridir. Peygamberimiz (A.S.M.), namaz dinin direğidir demiştir. Namazını terkeden dininin direğini yıkmış olur. Beş vakit namaz için bir saat yetmektedir. İnsan bir günün 24 saatinden bir saatini Allah'ın huzurun (Farsça)

bille

  • Yaşlık, ıslaklık. Çiy dedikleri rutubet ki sabah vakitlerinde olur.

çağ

  • Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim.
  • Yaş.
  • Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.
  • Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)

caiz

  • Mümkün, olur, olabilir.
  • Fık: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.

cenah

  • Kanat, taraf, kısım. (Vicdanın ziyası ulum-u diniyyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassub, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder. Mün.)

cidad

  • Hurma kesecek vakit.

cüz-ü tamm

  • Bütün. Bir şeyin, temel vasıflarının tamamını toplayan parçası. Parçalandığı vakit ana vasfını ve asliyetini kaybeden şey.

dahve-i kübra / dahve-i kübrâ

  • Kaba kuşluk. Oruç müddetinin yarısı, öğleden bir saat evvelki vakit.

dahve-i sugra

  • Güneşin bulutsuz havada bakamayacak kadar parladığı vakit. İşrâk vakti.

daima

  • (Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde.

daire-i hindiyye / dâire-i hindiyye

  • Namaz vakitlerinin tesbitinde kullanılan ve güneş gören düz bir yere çizilen dâire veya bu şekle uygun olarak yapılan âlet.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

dakika-i icabe

  • Duanın kabul olduğu vakit, an.

dem

  • Nefes. Soluk. (Farsça)
  • Ağız. (Farsça)
  • Nazar. (Farsça)
  • An, vakit, saat. (Farsça)
  • Koku. (Farsça)
  • Kibir, gurur. (Farsça)
  • Âli, yüksek. (Farsça)
  • Körük. (Farsça)

dem-güzar

  • Yaşayan, vakit geçiren. (Farsça)

demadem

  • Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit. (Farsça)

deman

  • Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. (Farsça)
  • Vakit, zaman. An. (Farsça)
  • Bağırıp çağırma, feryat, figân. (Farsça)
  • Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. (Farsça)
  • Kükremiş. (Farsça)

demankeş

  • Zaman, müddet, vakit, an. (Farsça)

dembedem

  • Bazan. Vakit vakit. Arasıra. (Farsça)

derhal

  • Şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden. (Farsça)

duha vakti / duhâ vakti

  • Kuşluk vakti. Oruç zamânının yâni imsak ile iftar vakti arasındaki müddetin dörtte birinin tamam olmasından îtibâren başlayan vakit.

ebeden

  • (Ebedâ) Devamlı olarak. Kat'â ve aslâ. Hiçbir vakit.

ebediyyen

  • Ebedî olarak, ilel-ebed.
  • Hiç bir vakit, hiç bir zaman.

ebu-l vakt

  • Vakit ve hâlin te'siri altında kalmıyanlar.

ecel

  • Belli vakit. Hayâtın sonu. Hayat sâhibinin, canlının ölümü için Allahü teâlânın takdir ve tâyin ettiği vakit.

ecel-i müsemma / ecel-i müsemmâ

  • Belli vakit, bilinen ecel, Allahü teâlânın bir kimse için ezelde takdir ve tâyin buyurduğu (belirlediği) hiç bir şekilde değişmeyen ecel, hayâtın sonu.

eda' / edâ'

  • Yerine getirmek. Ödemek. Borcunu vermek. Vazifesini yapmak.
  • Tarz. Üslub.
  • Şive.
  • Tekebbür.
  • Fık: Namazı vaktinde kılmağa "Eda" ve vakit geçtikten sonra kılınan namaza da "Kaza" denir.

edvar-ı hamse

  • Beş devir, beş vakit.

efektif

  • Nakit para, elde bulunan para. (Fransızca)

egzost

  • ing. İçten yanmalı motorlarda yanmış akaryakıt gazı. Bu gazın boşaltılması tertibatı.

ehl-i tertib / ehl-i tertîb

  • Vitirle berâber en çok beş vakit namazı kazâya kalmış kimse.

elem-i dembedem

  • Vakit vakit gelen elem. Ara sıra gelen acı.

emsiye

  • (Tekili: Mesâ) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları.

emval-i batına / emval-i bâtına

  • Nakit paralarla, evlerde, mağazalarda bulunan ticaret malları.

emval-i zahire / emval-i zâhire

  • Sâime denilen hayvanlar ile bir kısım arazi mahsulâtı ve madenleri ile yer altındaki hazineler ve gümrüklere uğrayan ticaret mallarıyla, nakitler.

endüstri

  • Sanayi, imalât, sanatlar. Hammaddeyi mâmul eşya hâline getirme. Bu da ikiye ayrılır. 1- Küçük sanayi: Ev ve atölyelerde basit âlet ve makinelerle eşya imalâtıdır. 2- Büyük sanayi: Su buharı, akaryakıt, elektrik, atom enerjisi gibi büyük çapta enerji kaynaklarından faydalanılarak fabrikalarda seri hâ (Fransızca)

engam

  • Vakit, zaman, an. Mevsim. (Aslı: Encam'dır.) (Farsça)

erga

  • (Ergav) : Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. (Farsça)
  • Su akıtmak için açılan yol, ark. (Farsça)

erkat

  • (Çoğulu: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan.
  • Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.

eshar

  • Seher vakitleri, seherler. Gece yarısından sonra ve tan yeri açılmazdan evvelki vakitler.

esil

  • (Çoğulu: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit.
  • Kavi, muhkem, sağlam.

esna / esnâ

  • Ara. Aralık. Sıra. Vakit. Zaman. Hengâm.
  • Vakit, zaman.
  • Ara, vakit, sıra.

evagi

  • (Tekili: Agıye) Bahçe, tarla ve bostanları sulamak için açılan arklar, su akıtılacak yerler.

evkat / evkât / اوقات

  • (Tekili: Vakit) Vakitler.
  • Vakitler.
  • Vakitler, zamanlar.
  • Vakitler. (Arapça)

evkat-ı hamse

  • Beş vakit, namaz vakitleri.
  • Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.

evkat-ı mahsusa

  • Özel vakitler.

evkat-ı muayyene

  • Belli vakitler, belli zamanlar.

evkat-ı münasip

  • Uygun vakitler.

evkat-ı salat / evkat-ı salât

  • Namaz vakitleri.

eyyan

  • Vakit, zaman.

eyyü

  • Sual sormak için "Hangi? Ne? Ne vakit?" mânalarına kullanılır.

ezan / ezân

  • Bildirmek. Namaz vakitlerini bildirmek, müslümanları namaza dâvet etmek (çağırmak) için yüksek bir yerde belli olan Arabca kelimeleri sırası ile okumak.

ezman / ezmân

  • Zamanlar. Vakitler. Müddetler.
  • Zamanlar, vakitler.

ezmine

  • Zamanlar, anlar, vakitler, çağlar.

farz-ı kifaye / farz-ı kifâye

  • Bir kısım müslümanların yerine getirmesiyle diğerlerinden sakıt olan farz. Cenaze namazı gibi.

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.

fursat

  • Müsait an, elverişli durum, uygun zaman, elden kaçırılmayacak faydalı hâl veya vakit. Nöbet.

gah ü bi-gah / gâh ü bî-gâh

  • Sıralı sırasız, vakitli vakitsiz.

gah ü na-gah / gâh ü na-gâh

  • Vakitli vakitsiz, zamanlı zamansız.

gehan

  • Zaman, an, vakit. (Farsça)

gıras

  • Ağaç budağı.
  • Ağaç dikecek vakit.

gurre / غره

  • Arap aylarının ilk günü. (Arapça)
  • Akıtma. (Arapça)

güzar

  • Geçiş, geçme. (Farsça)
  • Beceren, halleden, yapan. (Farsça)
  • Geçiren, geçirici mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Dem-güzar : Zaman geçiren, vakit öldüren. (Farsça)

halvetgah / halvetgâh

  • Tek başına oturup ibadetle vakit geçirilen yer. (Farsça)
  • Halvet yeri. Gizli olarak görüşülecek yer. (Farsça)

halvethane / halvethâne

  • Çilehâne. Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet kendi hâlinde yalnız kalınan ve ibâdetle vakit geçirilen yer.

hamid

  • Alevi sönen ateş.
  • Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.

hamuş

  • Susmuş. Sessiz. Sâkit. (Farsça)

handek gazvesi

  • Peygamberimizin (A.S.M.) büyük muharebelerinden birisi olup, hicretin beşinci senesinde Şevval ayında vuku bulmuştur. Asıl muharebeyi uyandıranlar Beni Nadir kabilesi olup bunlar Kureyş ve Gatfan kabilelerini de davet etmekle hepsi birden Medine-i Münevvere'ye hücuma geçtikleri vakit, Hz. Resullulah

hasr-ı evkat

  • Bütün vakitlerini o işe verme.

hatice / hatîce

  • (Hadîce) Vakitsiz ve erken doğan kız çocuğu.
  • Fetva metinlerinde kadını temsil eden umumi isimlerden birisi. (Ötekiler: Hind, Fâtıma ve Zeyneb'dir.)

hava'

  • Hâli olmak, boş olmak.
  • Düşmek, sâkıt olmak.

haviye

  • Şenliksiz olan yer. Harabe. Issız, boş yer.
  • Sâkıt. Göçük, çökük.

hayunet

  • Vakit yaklaşma.

hemr

  • Su dökmek.
  • Göz yaşı akıtmak.
  • Süt sağmak.
  • Atâ etmek, hediye vermek.

hengam / hengâm / هنگام

  • Zaman, devir, çağ,sıra, vakit, mevsim. (Farsça)
  • Vakit, zaman. (Farsça)

her / هر

  • Her. (Farsça)
  • Her halde: Mutlaka, her durumda. (Farsça)
  • Her vakit: Her zaman, daima. (Farsça)

hergah / hergâh

  • Her vakit, her an, her zaman. (Farsça)

hezi / hezî

  • Ahmak.
  • Vakit, saat.

hilal

  • Sâfi ve halis.
  • Sıdk ile dostluk etmek.
  • Ara. Aralık.
  • Zaman ve vakit.
  • İki şey arasına sokulmuş olan.
  • Buluttan yağmurun çıktığı yer.
  • Gr: Bir kelimenin aslını ve ondan türeyenleri gösteren tertip.
  • Kulak ve diş karıştırmak gibi şeylerde kull

hin / hîn / حين

  • An, zaman, vakit. Sıra. Çağ.
  • Kıyamet.
  • An, zaman, vakit, sıra.
  • Zaman, vakit.
  • Zaman, vakit, esna. (Arapça)

hin-i hacette / hîn-i hacette

  • Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit.

hine / hîne

  • Bir vakit.

hinen / hînen

  • Zamanca, vakta, vakitçe, zaman olarak.

hıyar-ı ayb

  • Bir şeyde mevcud olan bir kusurun akitten sonra meydana çıkmasından dolayı âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir.

hıyar-ı rü'yet

  • Bir şey hakkında görülmeden yapılan bir akitten dolayı, âkitlerden biri için görüldüğü zaman sabit olan muhayyerliktir.

hıyar-ı şart

  • Âkitlerden birinin veya herbirinin akdi, muayyen bir müddet içinde fesh veya icazetle infaz edebilmek hususunda muhayyer olmasıdır.

hıyar-ı tağrir

  • Âkitlerden birinin diğer taraftan aldatılarak bir malı gabn-ı fâhiş ile satmasından veya satın almasından dolayı satış muamelesini fesh hususunda muhayyer olmasıdır.

hıyar-ı vasf

  • Bir akitte vücudu şart kılınan veya örfen meşhud bulunan mergub bir vasfın mevcud olmaması sebebiyle âkitlerden biri için sabit olan muhayyerliktir. (Sağılır diye satılan bir ineğin, sütten kesilmiş olması gibi.)

hizem / hîzem

  • Yakacak odun. Yakıt olarak kullanılan odun. (Farsça)

hobi

  • ing. Her zamanki çalışmaların haricinde yer alan dinlendirici bir merak veya işlem. Severek yapılan iş, vakit geçirme yolu.

hunhar

  • Kan içici. Zâlim. Kan akıtan. Öldüren, öldürücü. (Farsça)

hunriz / hunrîz

  • Kan dökücü, kan döken, kan akıtan. (Farsça)

huruf-u kameriye

  • Gr: Arapçada kelimenin başında harf-i tarif olduğu vakit, harf-i tarifin lâmı okunan harfler. Meselâ: El-Kamer, El-İnsân, El-Bedi' kelimelerinde olduğu gibi. Burada kelime başında "kaf, elif, bâ" harfleri kameriyeden olduğu için aynen okunuyor. (Bunlar: Elif, bâ, cim, hı, hâ, ayın, gayn, fe, kaf, ke

ibban / ibbân

  • Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.

ibkar

  • Fecirden kuşluğa kadar olan vakit.
  • Tehir etmek, sonraya bırakmak.

icab

  • Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak.
  • Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.

icare-i müzafe

  • Bir şeyi gelecek muayyen bir vakitten itibaren kiraya vermektir. Meselâ: Bir hâneyi gelecek falan ayın birinden itibaren bir sene müddetle şu kadar bin liraya kiraya vermek, bir icare-i müzafedir.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

idde

  • Müddet. Zaman. Vakit.
  • Küfüv. Hemta. Arkadaş.

idrar

  • Sidik. Bevl.
  • Çokça akıtmak.
  • Devamlı vermek.

if

  • Vakit.

ifate-i vakt

  • Vakit kaybetme, zaman harcama.

ifaza

  • (Feyz. den) Bereketlendirmek. Feyz vermek. Bol bol dağıtmak ve akıtmak. Taşıp yayılmak.

ifrag

  • Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek.
  • Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.

ihrak

  • Akıtma, dökme.

ihrak-ı dümu'

  • Gözyaşı akıtma, ağlama.

ihsanperver

  • İhsan edici. İyiliği çok sever. (İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir ferde olsa güzeldir. Şayet muhtaç olmayan şahsa olsa, şahsı tembel eder. Çingeneliğe alıştırır. Elhasıl, millet bâkidir (Farsça)

ihtilas-i vakt

  • İşlerin arasında vakit bulabilme.

ihya

  • Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak.
  • Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

imate-i vakt

  • Vakit öldürme. Boşu boşuna zaman harcama.

imrar-ı evkat

  • Vakitleri geçirmek.
  • Vakit geçirme.

imsak vakti / imsâk vakti

  • Oruca başlama zamânı. Ufkun bir yerinde beyazlığın başladığı vakit. Bundan (6-10) dakika sonra beyazlık ufk üzerinde ip gibi yayılınca sabah namazının vakti başlar.

imsakiye

  • Ramazanda imsak vakitlerini gösteren cetvel.

insibab

  • Dökülme. Akıtılma.
  • Cereyan etme.
  • Başka suya karışma.
  • Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması.

intisaf

  • Hakkını tam olarak alma, haklaşma.
  • Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.

inziva

  • Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle vakit geçirmek.

ıraka / ırâka

  • Akıtma.

iraka

  • Dökmek, akıtmak.

ıraka-i dem / ırâka-i dem

  • Kan akıtma.

iraka-i dem

  • Kan akıtmak. İnsan öldürmek.
  • Kan akıtılması.

ışa' / ışâ'

  • Yatsı zamanı. Akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit.
  • Güneş batmasından ertesi günü fecre kadar olan zaman.

işa-i evvel / işâ-i evvel

  • Yatsının ilk vakti. Batıdaki mer'î (görünen) ufuk hattı üzerinde, kırmızılığın kaybolması ile başlayan vakit. Güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında, on yedi derece yüksekliğe indiği vakit.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

isaka

  • Akıtma.
  • Arkadan sürme. Sevk etme.

isale / isâle / اساله

  • Akıtmak, dökmek.
  • Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.
  • Akıtma.
  • Akıtma. (Arapça)

isfirar-ı şems vakti / isfirâr-ı şems vakti

  • Güneşin sararması vakti. Tozsuz, dumansız, berrak bir havada güneş ışığının geldiği yerlerin veya kendisinin bakacak kadar sararmaya başlamasından (güneşin alt kenarının görünen ufuktan bir mızrak boyu yükseklikte olduğu vakitten) güneş batıncaya kadar geçen zaman. İslâm astronomi âlimleri, bir mızr

israfil aleyhisselam / isrâfil aleyhisselâm

  • Dört büyük melekten biri. Kıyâmet kopacağı vakit sûr denilen boruya üfürmekle vazîfeli olan melek.

istıktar

  • Damla damla akıtma, damlatma.

istiktar

  • (Katr. den) Damıtma. Damla damla akıtma.

ıtlal

  • Havâle olma, birşey üzerine yüklenme.
  • Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme.

iz

  • "Hem, vakt, yevm, hîn" gibi kelimelerden sonra ek olarak kullanılır. Meselâ: Hîneizin: O vakit ki. Yevmeizin: O gün ki, kelimelerinde olduğu gibi.
  • Mâzi fiillerinden evvel "iz" gelirse: İzküntü muallimen: Muallim olduğum zaman mânasına geliyor. (iz) Yazılmasa mânası, muallim idim olur

izaa-i vakt / izâa-i vakt

  • Zamanını boş yere harcama, vakit kaybetme.

kahvaltı

  • Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek. (Türkçe)

kariben

  • Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden.
  • Sülâlece ve soyca yakın olan.

karn

  • Boynuz.
  • Yüz yıllık zaman.
  • Vakit, zaman.
  • Yaşıt, bir yaşta olan.

keff

  • Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men'etme, imtinâ etmek, sâkit olmak.
  • Avuç, el, avuç içi.
  • Nimet.

kerahet vakitleri / kerâhet vakitleri

  • Namaz kılmak tahrîmen mekruh yâni haram olan vakitler. Güneş doğarken, batarken, gündüz ortasında iken.

key

  • Ne vakit, ne zaman? (Soru için kullanılır.) (Farsça)

kıble saati

  • Herhangi bir yerde, güneşin kıble hizâsında bulunduğu andaki vakit. Güneşin hangi saatte kıble hizâsında bulunduğu hesâb edilir ve takvimlere yazılır. Bu saatler hergün değişmektedir.

kitab-ı yavakit / kitab-ı yavâkit

  • İmâm-ı Şa'rânî'nin eseridir. Kitabın tam adı el-Yevakit ve'l-Cevahir fî Beyani Akaidi'l-Ekâbir'dir.

kıtaf

  • Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

klüp

  • ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.

künh

  • Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi.
  • Vakit, zaman.

kuşluk vakti

  • Orucun başlaması (imsak) ile güneşin batması arasındaki zamânın ilk dörtte biri geçince başlayan ve güneşin zeval (tepe) noktasına ulaşmasından, bir müddet öncesine kadar devâm eden vakit, duhâ vakti.
  • Güneşin doğup bir miktar yükselmesinden başlayıp Günişin gökyüzünün tam ortasına gelmesinden biraz öncesine kadar olan vakit.

küvs

  • Göç vakitlerinde çalınan meşhur bir büyük sazın adı.

lakita / lakîta

  • (Bak: LAKÎT)

lebs

  • Bir yerde eğlenip durma. Vakit geçirme.

lekita / lekîta

  • (Bak: Lakita)

madde-i iştial

  • Yakıt.

mahrukat / mahrûkat

  • Yakıtlar.

mahrukat-ı mayia / mahrukat-ı mâyia

  • Akaryakıt.

mechure

  • Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.

mehl

  • Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme.

mela

  • (Çoğulu: Emlâ) Ova, sahra.
  • Vakit.
  • Sıcak kül.

melavet

  • Vakit, zaman.

mentec

  • Doğuracak vakit.

menun

  • (Menn. den) Kesmek.
  • Vakit, zaman, ömür ve sâireyi kesen mânâsınadır.

mesa

  • Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak.
  • Gamlı olmak.
  • Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.

mesbah

  • Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit.

mesfuh

  • Dökülüp akıtılmış olan.
  • Dağ eteği.

mesfuk

  • (Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan.

meskub

  • Kalıba dökülmüş. Akıtılmış.

meta

  • Ne vakit? Ne zaman? mânasında olup, mutlak ve mübhem vakit edatıdır. Bazan "Min" harfi-i cerri yerinde ve suâl için de kullanılır.

mevaid

  • (Tekili: Mev'ud ve Miad) Söz verilmiş vakitler. Vaad edilen muayyen, belli zamanlar.

mevakıt

  • (Tekili: Mevkıt) Evvelden belirtilmiş olan vakitler.

mevakit

  • (Tekili: Mikat) Hacıların ihrâma girdikleri yerler.
  • Bir iş için tâyin edilen vakitler.

mevalid

  • (Tekili: Mevlid) Doğulan yerler. Mevlidler. Doğma vakitleri. Milâdlar.

mevhin

  • Gece yarısına yakın vakit.

mevkit

  • (Çoğulu: Mevâkit) Tâyin ve tesbit edilip kararlaştırılan yer veya zaman.

mevkut

  • Vakitli. Vakti belli olan. Mahdud ve muayyen olmuş vakit.

mevsim

  • (Çoğulu: Mevâsim) Pazar yeri.
  • Arap pazargâhları.
  • Yılın dört kısmından biri.
  • Zaman. Vakit. Alâmet.

mi'yar / mi'yâr

  • Ölçü âleti.
  • Kendisinde yalnız bir vâcibin (farzın) edâ edildiği, başka bir vâcibin edâ edilemediği vakit.

milkat

  • (Çoğulu: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet.

muarres

  • Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.

muavaza / muâvaza

  • İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık.

mücahede

  • (Çoğulu: Mücahedât) Cihad etme.
  • Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma.
  • Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu

müddet

  • Zaman, vakit, bir şeyin uzayıp sürdüğü zaman.
  • Belli ve muayyen vakit.

müfcir

  • Birden kaynayıp akıtan. Tefeccür eden.

mühder

  • Dökülen, akıtılan, ihdâr edilen. Heder edilen.

mühdir

  • (Heder. den) Döken, akıtan, heder eden.

mühlet

  • Vakit. Bir işi bir zaman için geri bırakmak.
  • Rıfk ve teenni ile meydan vererek tutmak.
  • Zaman, vakit.

mukannit

  • Yer altından kanalla su akıtan kişi.
  • Muti kimse, itaat eden, emre boyun eğen kişi.

müks

  • (Meks) Ağır ağır, vakit vakit.
  • Eğlenme, muntazır olma, durma, bekleme.

munsami / munsamî

  • Dökülüp akıtılmış.

müntehiz

  • (Nehz. den) Vakit ve fırsatı kaçırmayan.

munzicat / munzicât

  • Yaranın iltihabını yok edici, irinini akıtıcı (ilâçlar).

müsag

  • (Tekili: İsâga) Kalıba dökülmüş, akıtılmış olan.

musalli / musallî

  • (Salat. dan) Namaz kılan. Beş vakit namaza devam eden.
  • Namaz kılan, beş vakit namazına devâm eden.

müsemma

  • İsimlendirilen, ad verilmiş olan, bir ismi olan.
  • Muayyen zaman. Belirli vakit.

müsil

  • (Seyelan'dan) Akıtan, isale eden.

müstemhil

  • (Mehl. den) Belirli bir vakit ve zaman isteyen. Mühlet isteyen.

müteallil

  • Bahane ve özür ile vakit geçiren.

mütelehhi

  • (Lehv. den) Oyunla, sazla vakit geçiren.

muvakkat

  • Vakitli. Geçici. Fâni. Devamlı olmayan.
  • Vakitli, geçici.

muvakkit

  • Vakit bildiren.

müvakkit

  • Eskiden İslâm devletlerinde namaz vakitlerini ve bunlarla ilgili âletleri kullanan, tâmirini ve ayarını yapan vazîfeli kimse.

na-behengam / na-behengâm

  • Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız. (Farsça)

nahb

  • Yüksek sesle ağlama.
  • Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak.
  • Seri seyr.
  • Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.

nakd / نقد

  • Nakit. (Arapça)
  • Madeni para. (Arapça)

nakus

  • Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.

necm

  • (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir.
  • Belirli olan vakit. (Araplar, vakti yıldızlarla tahdit ederlerdi)
  • Kabak ve hıyar gibi yayvan nebat.
  • Belirli vakitte yapılan vazi

nekayat / nekâyat

  • Çarklar.
  • Vakitler.

nekh

  • (Nikâh) (Çoğulu: Enkihe) Tezevvüc, evlenme, cimâ etme.
  • Akit.

nevakis

  • (Tekili: Nakus) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar.

nikah / nikâh

  • Evlilik için yapılan akit, sözleşme. Evlenecek müslüman bir erkek ile kadının şâhidler huzûrunda ben seni zevceliğe (hanımlığa) aldım, diğerinin de kabûl ettim demesi.

nikendiş

  • (Nîk-endiş) Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen. (Farsça)

nukud / nukûd / نقود

  • Nakitler, paralar.
  • Nakitler. (Arapça)

revah

  • Öğleden akşama kadar olan vakit.
  • Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.

revatib sünnetler / revâtib sünnetler

  • Peygamber efendimizin beş vakit namazın farzından önce veya sonra devamlı kıldığı müekked sünnetler.

rifa'

  • Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.

rihte

  • Dökülmüş, akıtılmış. (Farsça)

riz

  • Döken, saçan, akıtan. (Farsça)

rub'-ı daire / rub'-ı dâire

  • Namaz vakitlerinin hesaplanmasında, yükseklik ölçülmesinde ve bâzı trigonometrik hesapların yapılmasında kullanılan el âleti. Bâzı geometrik şekillerden ibâret olup, dörtte bir dâire şeklinde tahta üzerine şekiller işlendiği için buna Rub'-ı dâire ta htası da denilmiştir.

rüzgar / rüzgâr

  • Zaman, devir, hengâm, vakit. (Farsça)
  • Dünya, âlem. (Farsça)
  • Yel. (Farsça)

ruzname

  • Vakit cetveli, takvim.
  • Günlük gazete, günlük hâdiselerin yazıldığı kâğıt.
  • Bir meclis veya hey'etin müzakerat proğramı.
  • Hergünkü gelir ve giderin kaydedilip yazıldığı defter.

sa'

  • Vakitler, saatler, zamanlar.

saat

  • Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman.
  • Kıyâmet.
  • Saatler. Vakitler.

saat-i icabe

  • Duaların kabul olduğu ve insanlarca gizli ve gaybî olan, Cuma gününde bir vakit.

saat-i muhtar

  • Uğurlu vakit.

sabah

  • Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.

sabah vakti

  • Fecr-i sâdık denilen beyazlığın doğuda görünen ufkun bir noktası üzerinde doğması ile başlayan vakit. İmsâk vakti.

sabb

  • Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek.
  • Aşık, tutkun.

sahle

  • (Çoğulu: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)

sahur / sahûr

  • Güneşin batmasından imsak vaktine kadar olan zamânın son altıda biri, seher vakti; oruç tutmak için yemeğe kalkılan vakit.

sakıt / sâkıt / ساقط

  • Düşük, düşük cenin. (Arapça)
  • Düşen. (Arapça)
  • Sâkıt olmak: Düşmek. (Arapça)

sakite

  • (Bak: SAKİT)

salat / salât

  • Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet.
  • Tebrik, tezkiye.
  • Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua.
  • İstiğfar.
  • Rahmet.
  • Namaz, belli vakitlerde yapılan ibadet, dua.

salat-ı hamse / salât-ı hamse

  • Beş vakit namaz.

salisat / sâlisât

  • (Tekili: Sâlise) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.

samitane

  • Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. (Farsça)

seab

  • (Çoğulu: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.

sebre

  • (Çoğulu: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit.

secc

  • (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak.

sefk

  • Dökme, akıtma.
  • Kan dökme, kan akıtma.
  • Kan akıtma, kan dökme.

sefk-i dima / sefk-i dimâ

  • Kan dökmeler, akıtmalar.

seher

  • Tan. Sabah olmağa başladığı vakit.
  • Fık: İkinci fecirden biraz evvel olan vakit.
  • Tan, sabah olmaya başladığı vakit.

sehl

  • (Çoğulu: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise.
  • Nakit, para. nakit akçe.
  • İpliği bir kat bükmek.
  • Ezmek.
  • Dövmek.

seri'

  • Çabuk, hızlı.
  • Az vakitte çok iş yapan.

sevakıt

  • (Tekili: Sâkıta) Düşükler, düşmüşler.

sıram

  • Hurma ve yemiş toplayacak vakit.
  • Toplanmış hurma ve yemiş.

sultan reşad

  • (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi okumakla geçirirdi.

sünnet-i kifaye / sünnet-i kifâye

  • Başkalarının meselâ beş-on kişiden birinin işlemesiyle, diğerlerinden sâkıt olan (düşen) sünnet.

taktir

  • Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek.

taktirat

  • Damla damla akıtmalar.

tanker

  • ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.

tarih

  • Hâdiseye vakit tayin etmek.
  • Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti.
  • Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim.
  • Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam.
  • Memlekette vâki olan hâdiseleri zamana nazaran tertip ve sırasıyla zikir ve beyan ede

tazyi-i evkat

  • Boş yere vakit geçirme. Zaman harcama. Vakit kaybetme.

teakkul

  • Aklı kullanarak, lüzumlu şeyleri öğrenirken, her şeyin haddini, sınırını aşmamak, yâni lüzumlu olanı terk etmemek, lüzûmsuz olanla meşgûl olmamak, bunlarla vakit öldürmemek.

teakub / teâkub / تعاقب

  • Birbirini izleme. (Arapça)
  • Teâkub etmek: Birbirini izlemek. (Arapça)
  • Teâkud etmek: Karşılıklı akitleşmek. (Arapça)

tefcir

  • Yerden su kaynatıp akıtma.
  • Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi.
  • Yarmak.

tekattu'

  • Tıb: Sıtma nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması.

telahi

  • Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme.

telehhi

  • Oynama. Oyun ile vakit geçirme.

temkin zamanı / temkîn zamânı

  • Güneşin doğuş, batış vakti ve namaz vakti hesapları yapılırken, vakitlere eklenen veya çıkarılan zaman miktârı. Bu vakitler hesâb edilirken deniz ve ova gibi düz yerlerde güneş merkezinin hakîkî ufkun altına inmesi esas alınır. Hâlbuki o yerin en yük sek tepesinde bulunan bir kimsenin gördüğü ufukta

teşrik tekbiri / teşrik tekbîri

  • Arefe günü yâni Kurban bayramından önceki gün, sabah namazından, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar yirmi üç vakit her farz namazdan sonra getirilen tekbîr; "Allahü ekber, Allahü ekber, lâ ilâhe illallahü vallahü ekber. Allahü ekber ve lill ahil-hamd" sözleri.

tesyil

  • Akıtma. Akıtılma. Sel gibi akıtılma.

tevcib

  • (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek.
  • Bir iş için vakit belirlemek.

tevkit

  • Vakit tayin etmek. Vakitlendirmek.

tevrih

  • Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek.

ukud / ukûd / عقود

  • Akitler. (Arapça)

uruz

  • (Tekili: A'raz) Fık: Nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayıp, kitap, manifatura eşyası, kumaş gibi mallar.

va'de

  • Bir iş için önceden belli edilen zaman. Bir işi te'hir etmek, sonraya bırakmak için olan belli vakit.
  • Ecel.

vakit-be-vakit

  • Vakit vakit, zaman zaman.

vakt / وقت

  • (Vakit) Zaman. Saat. Çağ. Mevsim.
  • Boş zaman.
  • Geçim.
  • Fırsat.
  • Muayyen, belli bir zaman.
  • Vakit, zaman.
  • Vakit. (Arapça)

vakt-i hacet / vakt-i hâcet

  • İhtiyaç vakti. Lüzumlu vakit.

vakt-i kerahet / vakt-i kerâhet / وَقْتِ كَرَاهَتْ

  • Namaz kılmanın mekrûh olduğu vakit.

vakt-i muayyen

  • Belirlenmiş vakit.

vakta / vaktâ

  • Ne zaman, ne vakit.

vakta ki / vaktâ ki / وَقْتَاكِه

  • Ne vakit ki, ne zaman ki.
  • Ne vakit ki.

vaktaki

  • Ne vakit ki, o zaman ki, olduğu vakit. (Farsça)

vakten

  • Vakit ve zamanca.

yakuti / yakutî

  • (Bak: YAKITÎ)

yaran-ı safa / yârân-ı safâ

  • Zevk ve eğlence ile vakit geçiren dostlar. Safâ dostları.

yemin-i mün'akide / yemîn-i mün'akide

  • Akit yemini, and içme.

zahire

  • (Zahâyir) Öğle vakitleri sıcaklığın çok olduğu vakitler.

zeman

  • Zaman, devir, vakit, çağ, mevsim, mehil.

zemane

  • şimdiki zaman. (Farsça)
  • Vakit, devir. (Farsça)
  • Tâlih, baht, şans. (Farsça)

zemen

  • Zaman, vakit.

zemin ü zaman

  • Vakit ve yer.
  • Münasebet. Mevzuya veya mes'eleye olan uygunluk, hâl, vaziyet.

zevk

  • Lezzet alma, hoşa gitme, tatma.
  • Hoş, hoşa giden. Mânevi haz.
  • Boş vakit geçirmek. Eğlenmek.
  • Alay etmek. Güzeli çirkinden ayırma kabiliyeti.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR