LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Akis ifadesini içeren 596 kelime bulundu...

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

abidane / abîdâne

  • Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette. (Farsça)
  • Kulluğa yakışır bir şekilde.

acemane / acemâne

  • Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi. (Farsça)

aculane / aculâne

  • Acele edene yakışır suretde.

adaletkarane / adâletkârane

  • Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette. (Farsça)

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

ademiyyet / âdemiyyet

  • İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.

adilane / âdilâne

  • Adalet sahibi bir adama yakışır surette.

agra

  • Çok sevimli, yakışıklı.

ahfeş

  • Küçük gözlü, zayıf bakışlı.
  • Yalnız gece gören kimse.
  • Üç büyük Arab âliminin lâkabı.
  • Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.

ahmakane

  • Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde. (Farsça)

ahrarane

  • Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette. (İnsana karşı hürriyet, Allah'a karşı ubudiyyeti intac eder. Mün.) (Farsça)

ahu-nigah / ahu-nigâh

  • Ceylan bakışlı

ahu-pay

  • Ceylan ayaklı. Çevik, atik. (Farsça)
  • Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk. (Farsça)

ahunigah / âhûnigah / آهونگاه

  • Ceylan bakışlı. (Farsça)

ajur

  • Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış. (Fransızca)

akılane / âkılâne

  • Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle. (Farsça)

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

akis / عكس

  • Yansıma, aksetme, akis. (Arapça)

aks / عكس

  • Yansıma, akis. (Arapça)
  • Aksetmek: Yansımak, vurmak. (Arapça)

aks-i mülevven

  • Renkli akis.

aksam-ı seb'a

  • Yedi kısım.
  • Gr: Kelimelerin (sahih, misâl, muzaaf, lefif, nakıs, mehmuz, ecvef) bölümleri.

aksul-amel

  • Tepki, reakisyon.

akval-i hakimane / akval-i hakîmâne

  • Hikmet sahiblerine yakışır sözler. (Farsça)

alaik-i nakş / alâik-i nakş

  • Nakış alâkaları, ilişkileri.

alicenabane / âlicenâbâne / âlîcenabâne

  • Büyüklere yakışır, yüksek bir tarzda.
  • Yüksek ahlâklı birine yakışır biçimde.

alimane / âlimâne

  • Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde. (Farsça)
  • Âlimlere yakışır surette.

amirane / âmirane

  • Emredercesine. Amir imiş gibi. (Farsça)
  • Emreden büyük kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

amiyane / âmiyane / âmiyâne / عَامِيَانَه

  • Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette. (Farsça)
  • Sıradan halka yakışır şekilde.

anak

  • En zarif, en yakışıklı, en güzel.
  • Çok ferah, çok sürurlu.

ane / âne

  • Kelime sonuna getirilerek zarfiyet ifâdesi için kullanılan nisbet edatıdır. Meselâ: Mütefekkirâne (: Mütefekkire yakışır halde) kelimesinde olduğu gibi. (Farsça)

aram-cuyane / ârâm-cûyane

  • Dinlenmek isteyene yakışır şekilde. (Farsça)

arifane / ârifane / ârifâne / عَارِفَانَه

  • Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak. (Türkçe)
  • Bilen birine yakışır bir şekilde.
  • Allahı tanıyana yakışacak sûrette.

arusane

  • Geline yakışır şekilde. (Farsça)

asafane / asafâne

  • Bir vezire yakışır surette ve hâlde. (Farsça)

asayiş-perverane / asâyiş-perverâne

  • Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

asilane / asilâne

  • Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık. (Farsça)

aşti-perverane / aştî-perverane

  • Barış taraftarına yakışacak şekilde. (Farsça)

ateş-i seyyal-i memat / ateş-i seyyâl-i memat

  • Ölümün akışkan (akıcı) ateşi.

avam-perestane

  • Avam kimselere yakışır şekilde. (Farsça)
  • Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette. (Farsça)

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

ayn-üs suht

  • Kızgınlık ile bakış, hiddet gözü.

azizan / azîzan

  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

bagiyane

  • Allah'a isyan edenlere ve âsilere yakışır surette. (Farsça)
  • Zâlimlere yakışır şekilde. (Farsça)

bahadırane

  • Yiğitçesine, kahramana yakışır surette. (Farsça)

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

bahtiyarane

  • Bahtiyarcasına, mutlucasına, mesut olana yakışacak şekilde. (Farsça)

bakiyane / bâkiyâne

  • Bâki olana yakışır surette. Ebediyyete yakışır şekilde. Sonsuzca. (Farsça)

balapervazane

  • Yüksekten uçar gibi.
  • Çok yüksek rütbelilere yakışır şekilde.

baraj

  • Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set. (Fransızca)

basirane

  • Görerek. Bilerek. Basiret sahibine yakışır halde. (Farsça)

bed nazar

  • Kötü bakış.
  • Kötü bakış.

bed-nigah

  • Kötü bakışlı. (Farsça)

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

bednigah / bednigâh / بدنگاه

  • Kötü gözlü, kötü bakışlı. (Farsça)

behimi / behimî

  • Hayvana yakışır tarzda, hayvanlık.

bekil

  • Yakışıklı delikanlı, genç.

bel

  • Bilâkis, belki, katiyyetle, ihtimaldir, öyle, dahi kelimeleri mânasına tercüme edilir. İ'rab edatıdır.

belyad

  • Nakışsız, sade kostüm. (Farsça)

bendeka

  • Hiddetle bakma, sert bakış.
  • Bir şeyi fındık kadar ufak yapma.

bendiş

  • Altın ve gümüş üzerine işlenilen nakış. (Farsça)

bengi / bengî

  • Beng tiryakisi, esrarkeş. (Farsça)

berend

  • Nakışı olmayan ipek kumaş. (Farsça)
  • Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. (Farsça)
  • Kılıcın suyu. (Farsça)

berkaş

  • Nakşetmek, nakışlamak.

berze

  • İpekli kumaş (Farsça)
  • Yakışıklı, nâzik. (Farsça)
  • Ekin, zirâat. (Farsça)
  • Dal, budak. (Farsça)
  • Letâfet, zerâfet. (Farsça)

besaret

  • Göz açıklığı. Dikkatle bakış.

birkaş

  • (Çoğulu: Berâkış) Serçeye benzer bir küçük kuşun adı.

birşam

  • Hiddetli nazar, kızgın bakış.

büzürgane / büzürgâne

  • Büyük, ulu bir kimseye yakışacak sûrette. (Farsça)

cahilane

  • Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

cebbarane

  • Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.

celevat-ı cemaliye / celevât-ı cemâliye

  • Allah'ın güzel isimlerinin varlıklar üzerindeki görünümleri, akisleri.

cereyan / cereyân / جریان

  • Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma.
  • Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî veya siyasî hareketler gibi birbirlerinden farklı sahalarda olabilir.
  • Akış. (Arapça)
  • Oluş. (Arapça)
  • Akım. (Arapça)
  • Cereyân etmek: Olmak, gerçekleşmek. (Arapça)

cereyan-ı ahval

  • Hal ve durumların akışı, genel gidişatı.

cereyan-ı umumi / cereyan-ı umumî

  • Genel akış.

çeşm-i gazub

  • Kızgın bakış.

çeşm-i hoş-nigah / çeşm-i hoş-nigâh

  • Güzel bakışlı göz.

çespan

  • Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.

çespide

  • Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır. (Farsça)

cevher

  • Bir şeyin özü, esası.
  • Kıymetli taş.
  • Çelik üzerindeki nakış.
  • Edb: Noktalı harf.
  • Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih.
  • Harflerin noktası.
  • Fls: Varlığı kendinden olan, var olmak için kendi dışında başka birşeye muh

cilve

  • Esmâ-i İlâhînin tecellisi.
  • Tecelli.
  • Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.

civan

  • Yakışıklı genç.

çolpa

  • Bir ayağı sakat olan. (Farsça)
  • Yürürken ilk defa sol ayağını atan. (Farsça)
  • Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız. (Farsça)

cüdera'

  • (Tekili: Cedir) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.

çüst

  • Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. (Farsça)
  • Dar, sıkı. (Farsça)
  • Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı. (Farsça)

dahiyane / dâhiyâne

  • Dâhiye yakışır şekilde.

daire-i nazar

  • Görüş dairesi, bakış açısı.

darb-zen

  • Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. (Farsça)
  • Kale döven. (Farsça)

daverane / dâverâne

  • Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. (Farsça)
  • Hâkim ve vezirle alâkalı olan. (Farsça)

delil

  • İşaret, alâmet; kendisine, doğru bir bakış açısıyla bakıldığında istenilen hedefe ulaştıran şey.

denie

  • Eksik, noksan, nakise.

derc

  • İçine almak. Katmak.
  • Kitaba koymak.
  • Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı.
  • Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.

derhor

  • Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.) (Farsça)

derhuş

  • Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste. (Farsça)

dervişane / dervişâne

  • Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette. (Farsça)

desisekarane / desisekârâne

  • Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette. (Farsça)

deveran-ı umumi / deveran-ı umumî

  • Genel dönüş, akış; birinin diğerine sebep zannedilecek biçimde iki şeyin devamlı bir şekilde var ve yok sanılması.

dıhye

  • Çok yakışıklı Medineli bir Sahabî; Hz. Cebrâil Peygamberimize birkaç defa onun şeklinde gelmiştir.

dikkat-i nazar

  • İnceden inceye düşünme ve bakma. Bakış inceliği.

dindarane

  • Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.

dümye

  • (Çoğulu: Dümâ) Oyun.
  • Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.

düzdane / düzdâne

  • Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca. (Farsça)

ecmel

  • (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.

edibane / edibâne / edîbâne

  • Edibe yakışır, terbiyeli bir surette. Edebiyatçı gibi. (Farsça)
  • Edebiyatçıya yakışır edebî bir üslupla.

efyun-keş

  • Afyon kullanmaya alışmış olan. Afyon tiryakisi. (Farsça)

ehme

  • Eksik, nâkıs noksan. (Farsça)
  • Bulunuş. (Farsça)

ehyef

  • İnce belli ve yakışıklı genç.
  • Çelimli at.

ekmelane / ekmelâne

  • Ekmel olana yakışacak şekilde.

ekremane

  • Ekremce, ekrem olana yakışacak şekilde. Çok elaçıklığıyle, cömertlikle.

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

elhaz

  • (Tekili: Lahz) Göz ucu ile bakışlar.

emirane

  • Emredene yakışır bir surette. Emir gibi. (Farsça)

emirname-i arifane / emirnâme-i ârifâne

  • Ârif olana, bilene yakışır biçimde olan emir yazısı.

engare

  • Tamamlanmayan, eksik kalan iş, nakış veya taslak. (Farsça)
  • Hikâye, efsâne, roman, kıssa. (Farsça)
  • Başdan geçen bir olayı tekrarlama. (Farsça)
  • Hesap defteri. (Farsça)
  • Utanarak geri geri çekilme. (Farsça)

enva-ı nakış / envâ-ı nakış

  • Nakış çeşitleri, türleri.

enzar / enzâr / انظار

  • (Tekili: Nazar) Bakışlar, görüşler. Seyr.
  • Bakışlar, dikkatler.
  • Nazarlar, bakışlar.
  • Bakışlar.
  • Bakışlar, gözler. (Arapça)

enzar-ı alem / enzâr-ı âlem

  • Bütün varlık âleminin bakışları.

enzar-ı dikkat / enzâr-ı dikkat

  • Dikkatli bakışlar, dikkatli görüşler.
  • Dikkatli bakışlar.

enzar-ı halk / enzâr-ı halk

  • Halkın dikkati, bakışı.

enzar-ı nas / enzâr-ı nâs

  • İnsanların bakışları, görüşleri.

ergide-nigah / ergide-nigâh

  • Öfkeli, hiddetli bakış. (Farsça)

erkaş

  • (Çoğulu: Erakiş) Siyahlı-beyazlı alaca yılan.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

fahimane / fahimâne

  • İtibar ve nüfuz sahibi kimseye yakışır şekilde, fahim olana yakışacak surette. (Farsça)

fakirane / fakirâne

  • Fakir bir kimseye yakışacak surette. Fakircesine. (Farsça)

fasihane / fasîhane

  • Fasahatli, fasih olana yakışır tarzda. Açıklıkla. (Farsça)

fazl

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.

fedakarane / fedakârane

  • Canını ve herşeyini feda eder derecesinde. Her türlü eziyet ve zahmetlere göğüs gererek, dâvası uğruna sebat edene yakışacak surette. (Farsça)

felsefe hikmeti

  • Felsefe ilmi ve bakış açısı.

fenn-i maani / fenn-i maânî

  • Mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim.

fenni bir nazar / fennî bir nazar

  • İlmî, bilimsel bir bakış.

ferzendane / ferzendâne

  • Evlâd gibi. Evlâda yakışır surette.
  • Evlada yakışır şekilde.

galibane

  • Muzaffer ve galib olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

gamz

  • Süzgün bakış.

gamze / غمزه

  • Süzgün bakış.
  • Göz kırpma, gözle işaret, Nâz ile bakma, süzgün bakış.
  • Çene veya yanak çukurluğu.
  • Yanak çukuru. (Arapça)
  • Çene çukuru. (Arapça)
  • Süzgün bakış. (Arapça)

gamze-i cadu / gamze-i câdu

  • Büyüleyen gamze. Süzgün bakış.

gamze-i cellad / gamze-i cellâd

  • Cana kıyan yan bakış.

gamze-i dil-duz

  • Gönül delen süzgün bakış.

gamze-i fettan / gamze-i fettân

  • Câzibedar ve süzgün bakış.

gamze-i hunhar

  • Kan içen yan bakış.

garaib-i nukuş

  • Nakışlardaki harikâlıklar.

garibane

  • Garip gibi, garip kimselere yakışır şekilde, garipçesine. (Farsça)

gayr-ı insani / gayr-ı insanî

  • İnsana ait olmayan, insana yakışmayan şeyler.

gayrın nazarı

  • Başkasının bakışı.

gayurane

  • Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi. (Farsça)

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

hadad

  • Mürekkep.
  • Nakış.
  • Akılsız, ahmak adam.
  • Kolay.

hainane

  • Hâincesine, hâin bir kişiye yakışır şekil ve surette.

hakikat nazarı

  • Gerçeği gören bakış.

hakikat-i azime-i hakimane-i amirane / hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâne

  • Büyük bir âmire ve hâkime yakışan büyük hakikat.

hakikat-i kerimane / hakikat-i kerîmâne

  • İkram sahibi olana yakışırcasına olan gerçek ve doğru.

hakikat-i rahimane-i müdebbirane / hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne

  • Merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-i rakibane / hakikat-i rakîbâne

  • Herşeyi gözetleyen bir zâta yakışan hakikat.

hakikat-şinasane / hakikat-şinasâne

  • Gerçeği, hakikatı tanıyana yakışacak surette. (Farsça)

hakimane / hakîmane / hâkimane / hakîmâne / حَك۪يمَانَه

  • Hikmetli olarak. Hakîm olana yakışır surette. (Farsça)
  • Hükmederek, hâkim olarak. Hâkime yakışır tarzda.
  • Hikmet sâhibine yakışır şekilde.

hakirane / hakirâne

  • Hakircesine. Hakir bir kimseye yakışacak tarz ve şekilde. (Farsça)

hakkani / hakkanî

  • Hak ve adalete uygun. Haklılığa uyar ve yakışır.

halimane / halîmâne

  • Yumuşak surette. Yumuşak huylulara yakışır bir tarzda. (Farsça)

halisane / hâlisane

  • Hâlise yakışır bir surette. Hâlis kimselere mahsus bir niyet ve fiil ile. (Farsça)

haluk

  • İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli.

hamiyet-mendane / hamiyet-mendâne

  • Hamiyetlicesine. Hamiyetli olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hamulane

  • Tahammüllü kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

haram nazar

  • Haram bakış.

harf-i tarif / harf-i târif

  • Gr. Arapça'da isimlerin başına gelen ve o ismi belirli, bilinen bir isim yapan "el" takısı.

harfi nazar / harfî nazar / حَرْفِي نَظَرْ

  • Başkasını gösteren ma'na ile bakış.

hasifane / hasîfane

  • Aklı başında ve olgun olan bir adama yakışacak suretde.

hasr-ı nazar etmek

  • Bakışı tek bir yere yöneltmek.

hasr-ı örfi / hasr-ı örfî

  • Örfen bir şeye ait kılma; örfe göre "el" takısı bazı cins isimleri özel isim derecesine yükseltir. Meselâ, "el-Kitap" sözüyle Kur'ân'ın kastedilmesi gibi.

hasret-keşane

  • Hasret çekene yakışır surette. Özleyenler gibi. (Farsça)

hassasane

  • Hassas ve duygulu olana yakışacak şekil ve surette. (Farsça)

hatemane

  • Hâtem'e yakışacak şekil ve surette. Cömertçesine. (Farsça)

hatibane

  • Hatibcesine. Güzel ve akıcı söz söyleyenlere yakışırcasına. Nutuk atarcasına. (Farsça)

hazıkane

  • Mâhirâne, mâhir ve usta olan bir kimseye yakışacak şekil ve surette.

hazımane / hâzımâne

  • İhtiyatlı davranan adama yakışır şekilde.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hıdivane / hıdîvâne

  • Bir vezire veya Mısır hıdîvine yakışır şekil ve surette. (Farsça)

hikmet-i nakkaşe

  • Nakış yapan bir hikmet, nakış ustası olan bir hikmet.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hımtat

  • Ot arasında olur bir nakışlı böcek.

hoşnigah / hoşnigâh

  • Güzel bakışlı. (Farsça)

hubanname

  • Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)

hükümdarane

  • Hükümdar gibi, hükümdara yakışır bir surette.

hulf-ül vaid / hulf-ül vaîd

  • Va'dedilmiş azabı yapmamak, cezâyı yerine getirmemek. (Cenâb-ı Hak kendine isyan edenlerin, günahta devam edenlerin cehenneme gideceklerini beyan ediyor, tehdid ediyor, vaid ile beyanda bulunuyor. Affetmediği takdirde bu vaidinden dönmesi, aslâ adâletine yakışmaz, muhâldir.)

hürriyet-i hayvani / hürriyet-i hayvanî

  • Hayvancasına serbestlik. Hayvanlara yakışan bir serbestiyet.

hüsn-ü nakış

  • Nakış güzelliği.

hüve'z-zahir / hüve'z-zâhir

  • O Zâhirdir; her şeyin dış yüzlerini çeşitli cihaz ve ürünlerle donatıp ve ince nakışlarla süsleyerek mükemmel ve güzel yaratan ve her şeyde varlık ve birliğinin işaretleri açıkça görünen, Allah'tır.

i'tikas

  • Tersine dönme, akislenme.

ihlas-mendane

  • Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda. (Farsça)

ihlas-perverane

  • Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette. (Farsça)

ihtilaskarane / ihtilaskârane

  • Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi. (Farsça)

ilhaz

  • Yan bakışla bakma.

iltifatkarane / iltifatkârane

  • İltifat edene yakışır şekilde. (Farsça)

inayetkarane / inayetkârâne

  • İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde. (Farsça)

insaf

  • Merhamet ve adalet dairesinde hareket, vicdanlı bakış.

insaniyet

  • İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.

insaniyetkarane / insaniyetkârâne

  • İnsanlığa yakışırcasına, insanca.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

insicam-ı ahkem

  • Sağlam bir akış ve uyumlu gidiş.

intikaş

  • Nakışlanmak. Menkuş olmak.

ipnotizma

  • (Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. (Fransızca)
  • Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler. (Fransızca)

irca-i nazar

  • Bakışı gerilere çevirme, mâziye bakma.

isabet-i nazar

  • Göz değmesi, bakışın incitmesi.

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

isti'tafkarane / isti'tafkârane

  • Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde. (Farsça)

istib'ad

  • Uzaklaşma. Uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme.
  • Yakıştırmayış.

istibdatkarane / istibdatkârâne

  • Keyfî idareye yakışır şekilde, baskı ve zorbalık yoluyla.

istitafkarane / istîtafkârâne

  • Merhamet isteyene yakışır şekilde.

kabih

  • (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.

kabih-kabiha

  • Çirkin, yakışıksız, fena, ayıp.

kafirane / kâfirane

  • Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi. (Farsça)

kahilane / kâhilane

  • Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette. (Farsça)

kalem

  • (Çoğulu: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış.
  • Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet.
  • İfâde. Üslub.
  • Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet.
  • İnce boya, fırçası.
  • Yazı enva'ı.
  • Resim. Nakış.<

kalenderane / kalenderâne

  • Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

kamet-i mevzun

  • Düzgün ve yakışıklı boy.

kamkarane / kâmkârane

  • Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla. (Farsça)

kanaatkarane / kanaatkârane

  • Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda. (Farsça)

kecnazar

  • Kıskanç, hasetci. (Farsça)
  • Eğri bakışlı. (Farsça)

kecnigah / kecnigâh

  • Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse. (Farsça)

kejçeşm

  • Şaşı, eğri bakışlı. (Farsça)

kesane

  • İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette. (Farsça)

keşişane / keşişâne

  • Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette. (Farsça)

ketumane

  • Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette. (Farsça)

kibarane

  • Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette. (Farsça)

kıram

  • Nakışlı perde.
  • Duvara tutulan örtü.
  • Çarşaf.

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

künd

  • Biçimsiz, yakışıksız, kısa.
  • Kesmez, kör.
  • Yiğit, cesaretli, cesur.
  • Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

lahza

  • Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.

layenbagi / lâyenbagî

  • Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.

layık / lâyık

  • (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.

lemh

  • Göz atma, bir defa bakış.
  • Parlama, parıltı.

lemh-i basar

  • (Lemhat-ül basar) Göz atma. Bakma. Çabuk bir bakış.
  • Çok az bir zaman.

lemha

  • Bir göz atmak.
  • Şimşeğin bir defa çakışı.
  • Göz atma, süratle bakış.

levend

  • (Levent) Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. (Farsça)
  • Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse. (Farsça)

levent

  • Denizci asker, yakışıklı.

ma'kes

  • Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)

ma'rife

  • Gr. başına "el" takısı almış, mânâsı belirlenmiş isim.

maderane / mâderane

  • Annece. Anaya yakışır surette. (Farsça)

maglubane

  • Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde. (Farsça)

makabih

  • (Tekili: Makbaha) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

makbaha

  • (Çoğulu: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

makis

  • (Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.

manyetizma / مَانْيَه تِيزْمَه

  • Bakışla etki altına alma.

manzar

  • Bakış yeri.

manzar-ı ala / manzar-ı âlâ

  • En yüksek bakış yeri. Kudsi ve en yüksek manzara. Cennet manzarası, arş-ı azam.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

marife / mârife

  • Arapça'da genellikle başına belirlilik takısı "elif-lâm"ı alan ve belirli bir şeyi gösteren kelime.

mecnunane

  • Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette. (Farsça)

mecra / mecrâ / مَجْرَا

  • Suyun akış yeri, su yolu.
  • Akış yolu.

medar-ı nazar / medâr-ı nazar

  • Bakışları üzerinde toplayan; odak noktası.

medd-i nazar etmemek

  • Bakışlarını yöneltmemek, gözlerini dikmemek.

mededcuyane

  • Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette. (Farsça)

mekik

  • Nakış dokumada kullanılan âlet.

memkure / memkûre

  • Uysal, yakışıklı.

memlukane / memlukâne

  • Köleye yakışır hâlde. Kölece. (Farsça)
  • Eskiden çok defa bir büyüğe sunulan yazılarda, kendinden bahsederken kullanılırdı. (Farsça)

menfi / menfî

  • Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan.
  • Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün.
  • Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen.
  • Hakikatın aksini iddia eden.
  • Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya cümle.
  • Nâkıs. Negatif, olumsuz.

menkuş / menkûş / منقوش

  • Nakışlı.
  • (Nakş. dan) Nakşolunmuş. İşlenmiş. Nakış yapılmış. Boya ile süslenmiş.
  • Nakışlı.
  • Nakışlı, işlemeli, desenli. (Arapça)

mensucat-ı rabbaniye / mensucat-ı rabbâniye

  • Allah'ın adeta nakış nakış dokuduğu san'at eseri varlıklar.

merdane / merdâne

  • Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. (Farsça)
  • Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. (Farsça)
  • Yufka açmağa yarıyan oklava. (Farsça)
  • Erkek ayakkabısı. (Farsça)
  • Mert kişiye yakışır şekilde.

mes'udane

  • İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla. (Farsça)

mestane

  • Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.

mevzun

  • Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün.
  • Yakışıklı.
  • Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.

meyl

  • Ortadan bir tarafa eğik olmak.
  • İstek. Yönelme. Arzu.
  • Sevme, tutulma, âşık olma.
  • Gönül akışı.
  • Eğilme, eğiklik, akıntı.
  • Sevme, tutulma, gönül akışı.

mikram

  • (Çoğulu: Mekârim) Kadınların başını ve yüzünü örttükleri nakışlı bez.

mıkrame

  • Nakışlı eşarp. Mendil. Havlu. Peştemal.

minyatür

  • Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca "minyatura" kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış demek olan "hurde nakış" denilirdi.
  • İnce bir san'atla yapılmış küçük resimler.

mişkas

  • (Çoğulu: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.

mollayane

  • Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.

mu'cize-i mensucat

  • Mu'cize dokumalar; nakış nakış dokunmuş olan ve her birisi Allah'ın mu'cizesi olan varlıklar.

mü'minane / mü'minâne

  • Mü'min olan kimseye yakışır şekilde.

mücahidane / mücâhidane

  • Mücahid bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)
  • Mücahide yakışır şekilde.

müceddidane

  • Müceddide yakışır surette. Yenilik yapana yakışır şekilde. (Farsça)

muciddane / muciddâne

  • Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)

müdara

  • Dost gibi görünme. Yüze gülme.
  • Başkalarının fikirlerine uyarcasına hareket etmek.
  • Sulh ve salâh üzere bulunmak. (Meşru bir surette ve iyi bir netice için yapılan müdârâ memduhtur. Fena bir netice için ise, kötüdür; İslâmlığa yakışmaz, İslâm onu men'eder.)

müdebbirane / müdebbirâne

  • Müdebbir olana yakışır şekilde. Tedbirlice. Her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek. (Farsça)

müellefe

  • Ülfet ve imtizac ettirilmiş. Alıştırılmış.
  • Nâkıs. Noksan.
  • Adedi bine çıkarılmış.

müfehhimane

  • Anlatarak. Anlatana yakışır şekilde. (Farsça)

muhabbetdarane

  • Muhabbete yakışır şekilde.

mühacene

  • Kabahat, noksanlık, nâkıslık.
  • Asılsızlık.
  • Ayıplı söz söylemek.
  • İlmi zâyi olmak.

muhakkikane

  • Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde. (Farsça)

muhalleb

  • Nakışı ve güzelliği çok olan elbise.
  • Cam.
  • Aldanmış.

muharrak

  • (Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş.

muhibbane

  • Severek. Dostça. Dosta yakışır surette. (Farsça)

mukaddirane / mukaddirâne

  • Takdir edercesine, kıymetini bilircesine, kıymetine göre sıralarcasına. Mukaddire yakışır hâlde. (Farsça)

mukarnes

  • Kubbe biçiminde olan.
  • İşlemeli, nakışlı ve rengarenk olan.
  • Merdiven şeklinde dereceleri olan kubbe.

mükedderane / mükedderâne

  • Mükedder olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

mülhidane / mülhidâne

  • Dinsizce, imansızca. Mülhid olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. (Farsça)

mülukane / mülûkâne

  • Padişahlara yakışır bir surette. (Farsça)

müminane

  • Mümine yakışır şekilde, inanarak.

mün'imane / mün'imâne

  • Nimet verene, ihsan edene yakışır bir şekilde.

münakkaş / münakkâş / منقش / مُنَقَّشْ

  • Nakışlı, süslü, nakşedilmiş, işlemeli, resimli.
  • Nakışlı.
  • Nakışlı.
  • Nakışlı, işlemeli, desenli. (Arapça)
  • Nakışlı olan.

münasebet

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.

münasib / münâsib

  • Benzer, uygun, lâyık, yakışır, yaraşır.
  • Uygun, yakışır.

münbagi

  • (Bugye. den) Lâyık, yakışan, şâyân.

müneccimane / müneccimâne

  • Müneccim gibi, müneccime yakışacak şekilde. (Farsça)

münemnem

  • Nakışlı. Zinet verilmiş.

münşiyane

  • İyi kâtiplere yakışır surette. (Farsça)

müraiyane / müraiyâne

  • İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına. (Farsça)

mürgane

  • Kuşlara yakışır şekilde. Kuşlar gibi. (Farsça)
  • Kuş yumurtası. (Farsça)

mürşidane / mürşidâne

  • Mürşid olan kimseye yakışır şekilde.

mürtecilane / mürtecilâne

  • Düşünmeden hemen şiir veya söz söyliyene yakışır surette. (Farsça)

mürur-i zaman / mürûr-i zaman / مرور زمان

  • Zamanın akışı.

müşirane

  • Müşire yakışır surette. Mareşala has bir tavırla. (Farsça)

müstagniyane

  • Müstağni olanlara yakışır surette. (Farsça)

müsteb'ad

  • (Bu'd. dan) Uzak görülen, akla yakıştırılmayan, olacağı sanılmayan.

müsterhimane / müsterhimâne

  • İstirham edene, yalvarana, merhamet dileyene yakışır şekilde, yakışır halde. (Farsça)

müsterşidane / müsterşidâne

  • Doğru yolun gösterilmesini isteyene yakışır surette. (Farsça)

müsteskılane / müsteskılâne

  • İstiskal eden kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

mutaassıbane

  • (Asab. dan) Mutaassıbca. Mutaassıba yakışır şekilde. Körükörüne.

mutarassıdane / mutarassıdâne

  • Tarassud edene yakışır şekilde. (Farsça)

mütareke / متاركه

  • Bırakışma, karşılıklı silah bırakma. (Arapça)

mutarraz

  • Zinetlendirilmiş. Süslendirilmiş. Dikiş ve nakışla kıymetlendirilmiş.

mutasaddırane

  • Baş köşeye kurulana yakışacak surette. (Farsça)

mutasallibane

  • Salâbetli gibi, kuvvet sâhibi olana yakışır surette. (Farsça)

mutasavvıfane / mutasavvıfâne

  • Sofuca. Mutasavvıflara yakışır tarzda. (Farsça)

mutazallimane / mutazallimâne

  • (Zulm. den) Kendine yapılan zulüm ve haksızlıkdan dolayı sızlanan kimseye yakışır şekilde.

müteakkılane / müteakkılâne

  • Anlayana yakışır şekilde. (Farsça)

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

müteazzibane / müteazzibâne

  • Bekâr kalana evlenmeyene yakışır surette. (Farsça)

mütecavizane / mütecavizâne

  • Tecavüz eder şekilde. Tecavüz edene yakışır halde. (Farsça)

mütedafi'

  • Düşmanı defeden.
  • İtişen, kakışan.

mütedafian

  • Düşmanı defederek.
  • İtişerek, kakışarak.

mütedafiane / mütedafiâne

  • Düşmanı defedercesine. İtişir kakışırcasına. (Farsça)

müteeddibane / müteeddibâne

  • Edeblenerek, utanç duyarak, haya ederek. Terbiyeli ve edebli bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müteemmilane / müteemmilâne

  • Derin düşünene yakışır surette. Düşünceli olarak. (Farsça)
  • Dalgın şekilde. (Farsça)

mütefekkirane / mütefekkirâne

  • Derin ve dikkatli düşünerek, mütefekkire yakışır surette. (Farsça)

mütefenninane / mütefenninâne

  • Mütefennin olan kimseye yakışır surette. (Farsça)

mütegallibane / mütegallibâne

  • Zorbacasına, zâlimlere yakışır surette. (Farsça)

mütehabbisane / mütehabbisâne

  • Bir yere kapanıp kendini hapsedene yakışır surette. (Farsça)

müteharriyane

  • Taharri edip araştırana yakışır şekilde. (Farsça)

mütelahiz

  • (Çoğulu: Mütelahizîn) Gözucu ile bakışanların beheri.

mütelahizin

  • (Tekili: Mütelahiz) Gözucu ile bakışanlar, telâhuz edenler.

mütenaciyane / mütenaciyâne

  • Fısıldaşanlar gibi, fısıldaşana yakışır surette.

mütenasib / mütenâsib

  • Uygun, birbirine yakışan.

mütenazıran

  • Bakışık olarak, simetrik tarzda.

müterakkiyane / müterakkiyâne

  • İlerleyene, terakki edene yakışır şekilde. (Farsça)

müteşerriane / müteşerriâne

  • Müteşerri gibi, ona yakışır yolda. (Farsça)

müteşevvikane

  • Çok istekli olan bir kimseye yakışır şekil ve surette. Şevkli bir tarzda. (Farsça)

mütevaziane / mütevaziâne

  • Tevazu ile. Mütevazi kimseye yakışır surette. (Farsça)

mütezellilane / mütezellilâne

  • Zelil olarak, alçaklara yakışır surette, alçakçasına. Kendi hiçliğini bilir surette, kusur ve aczini anlamakla. (Farsça)

mutlak zuhur / mutlak zuhûr

  • Bir kayda bağlı olmayan zuhûr, akis. Bir şeyin bir başka şeyde görünmesi meselâ insanın aynada, Hakk'ın, velînin kalb aynasında tecellî etmesi böyledir.

muvahhidane / muvahhidâne

  • Muvahhide yakışır surette. (Farsça)

muzafferane

  • Muzaffer olan bir kimseye yakışır surette. (Farsça)

müzahamet

  • Birbirine zahmet verme. Kalabalıktan gelen sıkıntı, sıkıştırma.
  • Bir yere itişe kakışa hücum etme.

müzevvak

  • Nakış yapan. Nakkaş.

müzeyyin

  • Süsleyen, her eserini harika nakışlarla süsleyen Allah.

na-çespan

  • Uygun ve yakışık olmıyan. (Farsça)

na-münasib

  • Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan. (Farsça)

na-reva

  • Yakışıksız, reva olmayan. Münâsib ve lâyık olmayan.

nahun-büray / nâhun-bürây

  • Tırnak makası, tırnak çakısı. (Farsça)

nahun-tıraş / nâhun-tıraş

  • Tırnak makası, tırnak çakısı. (Farsça)

nakf

  • (Çoğulu: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak.
  • Bakış, nazar.

nakısat

  • (Tekili: Nâkıs) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.

nakkaş / nakkâş

  • Nakış yapan.
  • Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
  • Herşeyi san'atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah.

nakkaş-ı ezeli / nakkâş-ı ezelî

  • Başlangıcı ve sonu olmayıp zamanla sınırlı olmayan ve bütün varlıkları bir nakış halinde yaratan Allah.

nakkaş-ı hakim / nakkaş-ı hakîm

  • Varlıkları sanatlı nakışlarla donatan ve her şeyi hikmetle, yerli yerinde yaratan Allah.

nakkaş-ı zülcelal / nakkâş-ı zülcelâl

  • Herşeyi nakışlı ve süslü bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah.

nakkaşe

  • Nakış yapan kadın. Nakışçı.

nakş / نقش

  • Nakış, bezek.
  • Nakış, desen. (Arapça)
  • Resim. (Arapça)
  • Duvar resmi. (Arapça)
  • Nakş etmek: İşlemek. (Arapça)

nakş-bend

  • Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. (Farsça)
  • Ressam. (Farsça)

nakş-ı acib / nakş-ı acîb

  • Şaşırtıcı, eşsiz nakış.

nakş-i acip

  • Hayrette bırakan nakış, işleme.

nakş-ı azam / nakş-ı âzam

  • Büyük nakış.

nakş-ı ekmel

  • En mükemmel nakış.

nakş-ı garip

  • Hayrette bırakan nakış, işleme.

nakş-ı huruf

  • Harflerdeki nakış, san'at.

nakş-ı i'caz / nakş-ı i'câz

  • Mu'cizelik nakışı.

nakş-ı kalem-i kudret

  • Kudret kalemiyle yapılan nakış.

nakş-ı kelami / nakş-ı kelâmî

  • Sözle ilgili nakış, süs, söz dokusu.

nakş-ı kilki / nakş-ı kilkî

  • Kalemin ucuyla yapılan nakış.
  • Kalemle yapılan nakış.

nakş-ı san'at

  • San'atlı nakış, işleme.

nakş-ı san'at-ı rabbaniye / nakş-ı san'at-ı rabbâniye

  • Herşeyin Rabbi olan Allah'a ait san'atlı nakış.

nakş-ı simavi / nakş-ı simâvî

  • Yüzdeki nakış, her insanın yüzüne Allah tarafından konulan nakış.

nakş-ı vahdet

  • Birliği gösteren nakış, birlik nakşı.

nakş-perdaz

  • Nakış yapan ressam. (Farsça)

nakşetmek

  • Nakışlamak, bezemek.

namuskarane / nâmuskârane / namuskârane / ناموسكارانه

  • Namusluca, namuslu insanlara yakışır şekilde.
  • Namusluca, namuslulara yakışır. (Arapça - Farsça)

nareva / nârevâ / ناروا

  • Yakışık almaz. (Farsça)

nazar / نظر / نَظَرْ

  • Bakış, görüş, göz değmesi.
  • Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek.
  • Gözdeğmesi.
  • İltifat.
  • İtibar.
  • Bakış. (Arapça)
  • İlgi gösterme, iltifat etme. (Arapça)
  • bakış açısı. (Arapça)
  • Bakış.

nazar ve teveccüh-ü fazılane / nazar ve teveccüh-ü fâzılâne

  • Faziletli, değerli teveccüh ve bakış.

nazar-ı acizi / nazar-ı âcizî

  • Âcizin nazarı; benim bakışım anlamında, tevazu ifadesi olarak kullanılan söz.

nazar-ı ahmedi / nazar-ı ahmedî

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in bakışı.

nazar-ı akli / nazar-ı aklî

  • Aklî bakış, akıl gözü, aklın anlayışı.

nazar-ı amme / nazar-ı âmme

  • Umumun bakışı, genel bakış.

nazar-ı beşer / نَظَرِ بَشَرْ

  • İnsanın bakışı.

nazar-ı dalalet / nazar-ı dalâlet / نَظَرِ ضَلَالَتْ

  • Hak yoldan sapmış, inançsızlık bakışı.
  • Haktan sapma bakışı.

nazar-ı dekaik-aşina / nazar-ı dekaik-âşinâ

  • İnceliklere nüfuz eden bakış.

nazar-ı dikkat / نَظَرِ دِقَّتْ

  • Dikkatle bakış.
  • Dikkatli bakış.

nazar-ı ehl-i dikkat

  • Dikkatli olan kimselerin gözü, bakışı, ilgisi.

nazar-ı fakirane / nazar-ı fakirâne

  • Benim bakış açım anlamında, tevazu göstermek için kullanılan ifade.

nazar-ı fikir

  • Fikrin gözü, düşünce bakışı.

nazar-ı fikri / nazar-ı fikrî

  • Fikrî nazar, düşünceye ait bakış, görüş.

nazar-ı gaflet

  • Hakikatten habersiz şekilde bakış.

nazar-ı gaflet ve dalalet / nazar-ı gaflet ve dalâlet

  • İman hakikatlerine karşı duyarsız davranan ve hak yoldan sapanların bakışı.

nazar-ı gayb-bini / nazar-ı gayb-bînî

  • Gaybı gören bakış.

nazar-ı hafi-i gaybi / nazar-ı hafî-i gaybî

  • Görünmeyeni, ileride olacakları görecek şekilde gizli bakış.

nazar-ı hak

  • Gerçek, doğru bakış.

nazar-ı hayret

  • Hayretli bakış.

nazar-ı heves

  • Arzulu bakış.

nazar-ı hikmet / نَظَرِ حِكْمَتْ

  • Hikmet bakışı.

nazar-ı hissi / nazar-ı hissî

  • Hissî, maddî bakış.

nazar-ı hürmet

  • Saygı dolu bakış.

nazar-ı ibret / نَظَرِ عِبْرَتْ

  • İbretle bakış.
  • İbret bakışı.

nazar-ı ihata

  • Her şeyi içine alan, kuşatan bakış.

nazar-ı inayet / nazar-ı inâyet / نَظَرِ عِنَايَتْ

  • Önem ve özen ihtiva eden dikkatli bakış,.
  • Yardım bakışı.

nazar-ı insaf

  • İnsaf bakışı.

nazar-ı insan

  • İnsanın dikkati, bakışı.

nazar-ı irfan

  • Bilgece bakış.

nazar-ı istiğrab

  • Garip ve hayretli bakış.

nazar-ı istihsan

  • Güzel gören ve beğenen bakış.

nazar-ı kudret

  • Kudretin nazarı; İlâhî kudretin bütün varlıklara bakışı, nazarı.

nazar-ı külli / nazar-ı küllî

  • Herşeyi görebilen bakış.

nazar-ı kur'an / nazar-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın nazarı, bakış tarzı.

nazar-ı kur'ani / nazar-ı kur'ânî

  • Kur'ân'ın bakış açısı.

nazar-ı merhamet

  • Merhametli bakış.

nazar-ı millet

  • Milletin bakışı, düşüncesi.

nazar-ı muhabbet

  • Sevgi bakışı.

nazar-ı muhammedi / nazar-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bakışı.

nazar-ı müsamaha

  • Hoşgörülü bakış.

nazar-ı mütalaa / nazar-ı mütâlaa / نَظَرِ مُطَالَعَه

  • Dikkatli okuma gayeli bakış.

nazar-ı nefret

  • Nefret içeren bakış, nefretli bakış.

nazar-ı nübüvvet / نَظَرِ نُبُوَّتْ

  • Peygamberlik bakışı.
  • Peygamberlik bakışı.

nazar-ı peygamber

  • Peygamberin bakışı.

nazar-ı rabbani / nazar-ı rabbanî / نَظَرِ رَبَّانِي

  • Terbiye edici olan (Allahın) bakışı.

nazar-ı rabbaniye / nazar-ı rabbâniye

  • Her bir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın bakışı.

nazar-ı rağbet / نَظَرِ رَغْبَتْ

  • İstekli ve değer veren bakış.
  • Rağbet bakışı.

nazar-ı rahmet

  • Şefkat ve merhametlice bakış.

nazar-ı rıza

  • Memnuniyet dolu bakış.

nazar-ı san'at-perverane

  • San'atkârane bakış.

nazar-ı şari / nazar-ı şâri

  • İlâhî bakış; İslâmî hükümleri bildiren Allah'ın bakış açısı.

nazar-ı sathi / nazar-ı sathî

  • Yüzeysel bakış.

nazar-ı sathi ve tebei / nazar-ı sathî ve tebei

  • Derine inmeyen yüzeysel ve dolaylı bakış.

nazar-ı şefkat

  • Şefkatli bakış.

nazar-ı şer'i / nazar-ı şer'î

  • Şeriata, dinin bakışına göre.

nazar-ı şeriat

  • Şeriata, dinin bakışına göre.

nazar-ı şübhe / نظر شبهه

  • Şüpheli göz, şüpheli bakış.

nazar-ı şuhud ve işhad / nazar-ı şuhud ve işhâd

  • Görmek ve başkalarına da göstermek isteyen bakış.

nazar-ı şuur

  • Şuurlu ve bilinçli bakış.

nazar-ı takdir

  • Kıymet veren, değer bilen bakış.
  • Kıymet biçme bakışı, takdir bakışı.

nazar-ı takdir ve hürmet

  • Takdir ve hürmet bakışı.

nazar-ı tebei / nazar-ı tebeî

  • Dolaylı bakış, bir şeye bağlı kalarak başkalarına bakma.

nazar-ı teftiş

  • Denetleme bakışı.

nazar-ı umum

  • Genelin bakışı.

nazar-ı umumi / nazar-ı umumî / nazar-ı umûmî / نَظَرِ عُمُوم۪ي

  • Genelin bakışı, görüşü.
  • Umumun bakışı.

nazar-ı velayet / nazar-ı velâyet

  • Velîlik bakışı, velâyet gözü.

nazar-ı zahiri / nazar-ı zâhirî / نَظَرِ ظَاهِر۪ي

  • Dışa dönük, yüzeysel bakış.
  • Yüzeysel bakış.

nazaran / نَظَرًا

  • Bakışla.

nazargah / nazargâh / نظرگاه

  • Bakış yeri, bakılan yer.
  • Bakış yeri. (Arapça - Farsça)
  • Bakılan yer. (Arapça - Farsça)

nazarı amm / nazarı âmm

  • Bakışı geniş ve kuşatıcı.

nazarın kusuru

  • Bakış, görüşün kusuru ve kısalığı.

nazarıyla

  • Gözüyle, bakışıyla.

nazarlı

  • Görüşlü, bakışlı.

nazikane / nâzikâne

  • Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice. (Farsça)

nazımane / nazımâne

  • Nazım olana yakışır surette. (Farsça)

nazra

  • (Bir tek) bakış.

nazragah / nazragâh

  • Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü. (Farsça)

nec'e

  • Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.

nekais

  • (Tekili: Nakise) Nakiseler. Noksanlar.

nekre

  • Gr. başına "el" takısı almamış, mânâsı kapalı, belirsiz isim.

nemeş

  • Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak.
  • Nakış hatları.
  • Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.

nergis

  • (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.

nevakıs

  • (Tekili: Nâkis) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar.

nezaret

  • (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış.
  • Nâzırlık etmek. Göz etmek.
  • Tenezzüh.
  • Reislik.
  • Vekillik, nâzırlık, bakanlık.

nigah / nigâh / نگاه

  • (Nigeh) Bakmak, nazar etmek. Bakış. (Farsça)
  • Bakış.
  • Bakış.
  • Bakış. (Farsça)
  • Nigâh eylemek: Bakmak. (Farsça)

nigah-ı gazab / nigâh-ı gazab

  • Öfkeli bakış, kızgınlık bakışı.

nigah-ı hayret / nigâh-ı hayret

  • Hayret bakışı.

nigah-ı tedkik / nigâh-ı tedkik

  • Araştırma bakışı, tedkik etme nazarı.

nigah-ı tegafül / nigâh-ı tegafül

  • Hâli ve gayeyi anlamazlıktan gelen bakış.

nigar / nigâr

  • Güzel yüzlü sevgili. (Farsça)
  • Nakış. Resim. (Farsça)
  • Nakşeden. (Farsça)
  • Put, sânem. (Farsça)
  • Resmi yapılmış, resmedilmiş. (Farsça)

nigarin / nigârin

  • Resim gibi güzel sevgili. (Farsça)
  • Resimlerle ve nakışlarla süslü. (Farsça)

nigeh / نگه

  • Bakış. (Farsça)

nikaşe

  • Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.

nimlahza

  • Yarım bakış. Gözucuyla bakış. (Farsça)
  • Çok kısa zaman. (Farsça)

nimnigah / nimnigâh

  • Yarı bakış. Gözucuyla bakma. (Farsça)

noksan

  • (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs.
  • Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma.
  • Yokluk.

nokta-i nazar / نُقْطَۀِ نَظَرْ

  • Bakış açısı.
  • Bakış açısı.

noktainazar

  • Bakış açısı, görüş.

nübüvvettarane / nübüvvettârâne

  • Peygamberlik şeklinde, peygambere yakışır bir şekilde.

nukuş

  • Resimler, nakışlar.
  • Nakışlar.
  • Nakışlar, bezekler.

nukùş

  • Nakışlar.

nukuş / nukûş / نقوش

  • Nakışlar, işlemeler. (Arapça)

nukuş-u aliye / nukuş-u âliye

  • Yüksek nakışlar.

nukuş-u bedayikarane / nukuş-u bedayikârâne

  • Eşsiz ve benzersiz şekildeki harika nakışlar.

nukuş-u esma / nukuş-u esmâ

  • İsimlerin nakışları.

nukuş-u esma-i ilahiye / nukuş-u esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın güzel isimlerinin nakışları, işlemeleri.

nukuş-u esma-i rabbaniye / nukuş-u esmâ-i rabbâniye

  • Allah'ın güzel isimlerinin nakışları.

nukuş-u hikmet

  • Her şeyi bir sebebe, gayeye, faydaya binaen yaratan Allah'ın san'atlı nakışları.

nukuş-u masnuat / nukûş-u masnûât

  • Sanatlı olarak yaratılan varlıklardaki nakışlar.

nukuş-u misaliye

  • Misal âlemiyle ilgili nakışlar.

nukuş-u san'at

  • Sanatlı nakışlar.

nukuş-u tecelliyat / nukuş-u tecelliyât

  • İlâhî yansımaların ve görünmenin nakışları.

nurani / nuranî

  • Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.

ordu (urdu) dili

  • Pakistan'da Müslümanların konuştukları Arapça, Türkçe, Farsça ve Hintçeden müteşekkil olan dil.

özür

  • Bir kusurun afvı için gösterilen sebep.
  • Bahane, sebep.
  • Mâni, engel. Kusur, nakise, sakatlık.
  • Fevz. Zafer.
  • Bir adamın kusur ve kabahatinin çok olması.
  • Fık: Abdesti bozucu ve devamlı olan şey.

paravan

  • İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler.
  • Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde.
  • Gizleme vasıtası.

pederane / pederâne

  • Babaya yakışır şekilde.
  • Babaya yakışır tarzda, pedercesine. (Farsça)

perde-i nukuş

  • Üzeri nakışlarla dolu perde.

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.

pergune

  • Yakışıksız, çirkin. (Farsça)

perniyan

  • Nakışlı atlas. İpekten dokunmuş, bir cins işlemeli kumaş. (Farsça)

rahimane

  • Şefkat ederek, acıyarak. Merhamet ve rahmet ile Cenab-ı Hakk'a yakışır tarzda.

reyhani / reyhanî

  • Fesleğen gibi ince nakışlı.
  • Divanî hat da denilen bir yazı tarzı.

rezzakane

  • Rızık verene, rezzaka yakışır surette. (Farsça)

riziş

  • Akış, dökülüş. (Farsça)

ruh-u revan

  • Ruhun zuhuru. Ruhun ferahlığı. Ruhun akışı.

sadic

  • Nakışı olmayan, nakışsız.
  • Çıplak.
  • Temiz, pak.

sadıkane

  • Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle. (Farsça)

safderunane

  • Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette. (Farsça)

sahaif-i nukuş-u sübhaniye / sahâif-i nukuş-u sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksandan uzak olan Allah'ın nakışlarını gösterdiği sahifeler.

şahane / şâhâne / شاهانه

  • Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
  • Şaha yakışır şekilde.
  • Şahlara yakışır. (Farsça)
  • Şahlarla ilgili. (Farsça)

şahvar

  • (Şeh-vâr) Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. (Farsça)
  • İri ve iyi cins inci. (Farsça)

sakil / ثقيل

  • Ağır. (Arapça)
  • Hoş olmayan, yakışmayan. (Arapça)

sakinane / sakinâne

  • Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. (Farsça)

şakirane / şâkirâne

  • Şükredene yakışır şekilde, şükrederek.

san'atkarane / san'atkârane

  • San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. (Farsça)

sarf-ı nazar / صَرْفِ نَظَرْ

  • Bakışını çevirme, vazgeçme.

sarf-ı nazar etme

  • Bakışı başka bir yöne çevirme, bakmama.

sathi nazar / sathî nazar

  • Sığ, yüzeysel bakış, görüş.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

şayan / şâyân / شایان

  • Layık, yaraşır, yakışık alır. (Farsça)

şaygan / şâygân / شایگان

  • Yaraşır, yakışık alır. (Farsça)

şeceat-ı haydarane

  • Hz. Ali'ye yakışır bir cesaret.

şefkat-i ferzendane / şefkat-i ferzendâne

  • Evlâda yakışır sûrette şefkat gösterme.

şekerpare

  • Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. (Farsça)
  • Bir nakış çeşiti. (Farsça)
  • Bir cins tatlı. (Farsça)

semavi gözler / semâvî gözler

  • Göklerdeki melekler ve ruhânîlerin bakışları.

senakarane / senakârane

  • Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde. (Farsça)

seyelan / seyelân / سيلان

  • Akma, akış.
  • Akış, akma. (Arapça)

seyl-i kainat / seyl-i kâinat

  • Kâinatın akışı, sürekli değişmesi.

seyl-i mevcudat

  • Varlıkların akışı.

seyl-i şuunat / seyl-i şuûnât

  • Olayların, oluşumların akışı, seli.

seyl-i zaman

  • Zamanın akışı.

seyr-i şuunat / seyr-i şuunât

  • Kâinattaki hâdiseleri seyredip, görüp hakikatını anlamağa çalışmak.
  • Hâdiselerin bir halde kalmayıp akışı, değişmesi.

seyyal / seyyâl / سيال

  • Akışkan. (Arapça)

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

şikemperver

  • Yemek tiryakisi, boğazına düşkün. (Farsça)

siyak ve sibak-ı kelam / siyak ve sibak-ı kelâm

  • Sözün başıyla sonu; sözün akışı.

su-i hulk

  • Kötü ahlâk. Dine, ahlâka yakışmayan fena ahlâklılık.

su-i nazar / sû-i nazar

  • Kötü nazar, bakış.
  • Kötü nazar, bakış.

suinazar / sûinazar / سوء نظر

  • Kötü gözle bakış. (Arapça - Farsça)

sündüs

  • Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.

tacdarane

  • Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca. (Farsça)

taklid-i tufeylane / taklid-i tufeylâne

  • Küçük çocuklara yakışır şekildeki taklid.

tarf / طرف

  • Göz, bakış, nazar. Göz ucu.
  • Soyu temiz kimse.
  • Her şeyin nihayeti, sonu.
  • Göz kapaklarını yummak veya oynatmak.
  • Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak.
  • Koz: Menazil-i Kamer'den bir menzil adı. (Kamer menzillerinden birisinde aslanın alnını teşkil eden dört
  • Görüş, bakış.
  • Göz, nazar, bakış.
  • Akış. (Arapça)

tarf'

  • Görüş, bakış.

tarif / târif

  • (Ar. gr.) Marife yapma; tanımlama; bir amaca binaen bir ismi belirlilik anlamı katan eliflâm takısı ile birlikte zikretmek.

tarifiyle / târifiyle

  • Arapça belirlik takısı olan "el" ile birlikte gelmesiyle.

tarz-ı cereyan

  • Akış tarzı, hareket tarzı.

tarz-ı nazar / طَرْزِ نَظَرْ

  • Bakış tarzı, şekli.
  • Bakış tarzı.

tasni'

  • Düzme. Uydurma. Yakıştırma.
  • Bir san'atla meşgul kılma.
  • Güzel terbiye etme.

tatbik

  • Yakıştırmak. Yerine getirmek.
  • Karşılaştırmak.
  • Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.
  • Benzetme, uydurma.
  • Yakıştırmak. Yerine getirmek. Bir kanun hükmünü, kaide veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek.

tavr-ı ubudiyetkarane / tavr-ı ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır tavır, hareket.

tedafü' / tedâfü'

  • Birbirini def etme.
  • Müdafaa etme.
  • İtişme kakışma.
  • İtişip kakışma.

tehdidkarane / tehdidkârâne

  • Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine. (Farsça)

telahuz

  • Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.

tenazur / tenâzur / تناظر

  • Birbirine karşı olmak. Simetri hâli.
  • Bakışmak. Bir iş hususunda birbirine bakmak.
  • Bakışma, simetri.
  • Bakışma, bıkışım, simetri. (Arapça)

tenazuri / tenâzurî / تناظری

  • Bakışık, simetrik. (Arapça)

tencid

  • Evin içini nakışlı bezlerle süslemek.
  • Kahraman yapmak.

tenkiş

  • (Çoğulu: Tenkişât) (Nakş. dan) Nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma.

tenvin-i tenkiri / tenvin-i tenkirî

  • Kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz ("el" takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime.

terkib

  • Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek.
  • Birbirine karıştırılmış maddeler.
  • Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. Terkib-i nâkıs: Cümle kadar olmayan terkiblerdir. Terkib-i tam ise; bir cümleden ibarettir. Birbirin

terkiş

  • (Çoğulu: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme.
  • Nakışlama, süsleme.

tesbih

  • Allahü teâlâyı, O'na yakışmayan her şeyden ve mahlûkların (yaratılmışların) alâmetlerinden ve yok olmaktan tenzîh ve takdîs etmek, yâni uzak tutmak mânâsına "Sübhânallah" sözü ve benzerleri.
  • Namaz kılmak.
  • Namazdan sonra, Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahü ekber cümleleri sö

teshim

  • Nakışlı etmek, nakışlamak.

tevekkül-i imani / tevekkül-i imanî

  • İman edenlere yakışır tevekkül. İman kuvvetinin ve hakikatının neticesi olan tevekkül.

teveşşuh

  • (Çoğulu: Teveşşuhât) Süslenme, takıp takıştırma.
  • Kadın gerdanlığını takma.

tevhid-i zahiri / tevhid-i zâhirî

  • Yüzeysel bir bakış açısıyla "Allah'ın ortağı yok ve bu kâinat Onun mülküdür" şeklindeki îmânî tasdik.

tevki'

  • Alâmet, işaret, belirti, nişan.
  • Sultan.
  • Kılıca nakış yapmak.

teyakkuz-ı arifane / teyakkuz-ı ârifâne

  • Bilen birine yakışır bir şekilde bir uyanıklılık.

tıflane / tıflâne

  • Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette. (Farsça)

tilmizane / tilmizâne

  • Talebe gibi. Tilmize yakışır surette. (Farsça)

tıraz

  • Elbiselere nakışla yapılan süs.
  • Sırma ve ipekle işleme.
  • Zinet, süs.
  • Üslup, tarz, tutulan yol.
  • Döviz.

ufk-u nazar

  • Bakış ufku, görüş mesafesi; insanın görebileceği alan.

ukus

  • (Tekili: Aks) Akisler, yankılar, çarpmalar.

ulü'l-azmane / ulü'l-azmâne

  • Büyük sabır ve metanet sahibi olan büyük insanlara yakışır şekilde.

ümmiyane

  • Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan. (Farsça)

uruk-u insaniyetkarane / uruk-u insaniyetkârane

  • İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar. (Farsça)

üstadane

  • Üstâda yakışır surette. Ustaca. (Farsça)

usul-ü vahşiyane / usul-ü vahşiyâne

  • Vahşilere yakışır bir tarzda, ilkelce.

vahşiyane / vahşiyâne

  • Vahşice. Vahşiye yakışır şekilde.

vakıfane / vâkıfane

  • Bilen kimseye yakışır surette, bilerek. Vâkıf şekilde. Anlamak ve bilmek suretiyle. (Farsça)

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vatanperverane / vatanperverâne

  • Vatanını seven kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

vaziyet-i ferzendane / vaziyet-i ferzendâne

  • Evlâda yakışır vaziyet, hal.

velk

  • Yalan yakıştırmak.
  • Sür'at etmek, hız yapmak.

vesail-i pürseyyal / vesâil-i pürseyyal

  • Çok akışkan sebepler, vesileler.

veşelan

  • Suyun akışı.

veşy

  • Elbiseyi güzel nakışlamak, süslemek.
  • Nesil ve zürriyet.
  • Çoğalma.
  • Geceleyin devamlı tefekkür ve mütalâa etmek.
  • Bir çeşit elbise.

vezaif-i ubudiyetkarane / vezâif-i ubûdiyetkârâne

  • Kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler.

vücud-u nakşiye

  • Yazı gibi nakış şeklindeki varlık.

yeknazar

  • Yeknazarda: İlk bakışta, bir bakışta. (Farsça - Arapça)

zahidane / zahidâne

  • Zahide yakışır surette. Ehl-i takva gibi. (Farsça)

zalimane / zâlimâne

  • Zâlim olana yakışır şekilde. Zulmeder surette. Zâlimce. (Farsça)

zarifane

  • Zariflikle, incelikle, zarif olana yakışır surette. (Farsça)

zelilane / zelilâne

  • Alçakça. Hakir ve aşağılık kimselere yakışır şekilde. (Farsça)

zemheri

  • Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.

zemherir / zemherîr / زمهریر

  • Karakış.
  • Karakış. (Arapça)

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR