LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Adak ifadesini içeren 179 kelime bulundu...

a

  • 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.

adem-i salabet / adem-i salâbet

  • Dinin emirlerini korumada ve uygulamadaki ciddiyetsizlik, gevşeklik.

ahlak-ı ameli / ahlâk-ı amelî / اخلاق عملى

  • Uygulamadaki ahlak anlayışı.

akd-i muavaza

  • Hibe ve sadaka gibi teberruattan olmayıp iki taraftan ivaz verilerek yapılan akd, ivazlı akd. Satış, trampa gibi.

akl-ı küll / عقل كل

  • Doğadaki genel uyum.
  • Cebrail.

allam-ül guyub / allâm-ül guyub

  • Esma-i Hüsnadandır. Bütün gaybları, geçmişi, geleceği, hazırda olmayanı, dünyadakileri, âhirettekileri ve her şeyi bilen Cenab-ı Hak.

anasır-ı arziye / anâsır-ı arziye

  • Dünyadaki unsurlar, elementler.

ansiklopedi

  • yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.

apsis

  • Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. (Fransızca)
  • Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı. (Fransızca)

arazi-i öşriyye / arâzi-i öşriyye

  • Huk: Ziraat olundukça her sene hâsılatından beytülmâle, beytüssadakaya konulmak üzere, fakirlerin hakkı olan öşür alınan arâziler.

asr-ı sıdk

  • Doğruluk asrı, sadakat dönemi.

asya

  • Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. (Farsça)
  • Değirmen. (Farsça)

atf-ı tefsir

  • Bir mânada olup mücerred tasdik ve te'kid için "ve" ile müteradifine (aynı mânadaki kelimeye) atfolunan kelime. Meselâ: "İhsan ve kerem, hüzün ve keder" ifadesindeki "ve" ler gibi. Diğer bir ifade ile: Aynı olan ayrı iki kelimenin birlikte kullanılması. ("deli divâne"de olduğu gibi.)

avrupa

  • Dünyadaki kıtalardan biri.

ba-hem

  • Birlikte. Beraber. (Arabçadaki "Maa" mânasına) (Farsça)

ba-i kasem / bâ-i kasem

  • Arabçada yemin maksadı ile kelime başına getirilen bâ. "Billâhi" gibi.
  • Farsçada: Bâ diye yazılırsa; ile, beraber, birlikte, sâhip mânalarına gelir. Arapçadaki Zû gibidir.

basit / bâsit

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

beladir

  • Kadınların kullandıkları altun, gümüş, zümrüt, yakut, elmas gibi süs eşyası. (Farsça)
  • Belâyı def etmek için verilen sadaka. (Farsça)

ber

  • Üzere, üzerine, yukarı mânasına (ve Arabçadaki "Alâ" yerine edat-ı isti'lâdır) (Farsça)
  • Göğüs, sine, bağır, sadır. (Farsça)
  • Fayda. (Farsça)
  • Hamil. (Farsça)
  • Hıfz. (Farsça)
  • Yan. (Farsça)
  • Taraf. (Farsça)
  • Nâkil. Götürücü. (Farsça)
  • Meyve. (Farsça)
  • Yaprak. Varak. (Farsça)
  • Meme. (Farsça)
  • Genç kadın. (Farsça)
  • E (Farsça)

beray / berây

  • İçin, dolayı, binâen. (Arabçadaki "Li, li ecli" yerinde bir tâbirdir.) (Farsça)

besmele-i hayat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki hayatının ilk başladığı zaman dilimi.

beytülmal

  • (Beyt-ül mâl) İlk defa Hz. Muhammed (A.S.M.) tarafından kurulan ve gelir kaynaklarıyla sarfiyat yerleri şer'î olarak tayin edilmiş İslâm devletinin mâliye hazinesi.Gelir kaynakları: 1- Zekât ve sadakalar. 2- Ganimetler. 3- Fey=Zekât ve ganimet dışında kalan ve beyt-ül male ait olan mallar.Beyt-ül ma

bi-

  • Başına eklendiği kelimeyi "e" haline getirir. İle, için mânâlarını vererek Farsçadaki "be" edatıyla aynı vazifeyi görür. Harf-i cerdir. Yâni; kendinden sonraki kelimeyi esre ("İ" diye) okutur. Yemin için de kullanılır.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

büruc

  • (Tekili: Burc) Burç, aslında âşikar şey mânasına gelir. Her bakanın gözüne çarpacak şeklide zâhir olan yüksek köşk mânasına da kullanılmıştır.
  • Bunlara teşbihen veya zuhur mânâsıyla semâdaki bir kısım yıldızlara veya bazı yıldızların toplanmasından meydana gelen şekillere ve farazi su

ca'be

  • Ok torbası, sadak.

cennet

  • Allah'a (C.C.) inanan ve O'na ibadet ve itaat edenlerin, iman ve İslâmiyyet'e ihlâs ve sadâkatle hizmet edenlerin, Kur'ana bir hizb-ül Kur'ân olarak mücâhidâne bir sûrette hizmetkâr olan mücâhidlerin, cihâd-ı diniyye erlerinin âhirette fazl-i İlâhi ile gidip ebediyyen içinde kalacakları mekân ve mes
  • İnananların dünyadaki güzel amellerine mükafaten sonsuza kadar kalacakları güzellikler âlemi.

cereyan-ı hikmet

  • Hikmetin cârî, yürürlükte olması; dünyadaki hâdiselerin sebepler altında, fayda ve gayelere yönelik olarak cereyan etmesi.

cevz

  • Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek.
  • Sallana sallana yürümek.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • Amel defteri, insanların dünyadaki hayır ve kötülüklerin kaydedildiği defter.

ehl-i arz

  • Dünyadakiler. Yerdekiler.

ehl-i tekke

  • Tekkeye giden ve oradaki zikirleri yapan kişiler; Osmanlı döneminde, sadece tasavvuf ve tarikat eğitimi verilen tekkelerde mânevî ilim tahsil edenler.

evasıt / evâsıt / اواسط

  • Ortalar, ortadakiler. (Arapça)

evfa

  • Çok vefalı. Çok sadakatli. Ahdine vefası kuvvetli.
  • En çok. Pek tamam.
  • Tam yetişmek.

evsat / اوسط

  • Orta, ortadaki. (Arapça)

eza

  • Ticarette kaybetme, zarar etme.
  • Kibir ve gururunu bıraktırma.
  • Sıkıntı, eziyet, zulüm, cevr, sitem, renc, incinmek. İnsanın kerih görüp mahzun olduğu şey.
  • Hayır ve sadaka yoluyla mal vermede gururlanmak. Tetavül etmek.

fena-yı dünyevi / fenâ-yı dünyevî / فَنَا

  • Dünyadaki yok olma.

fenn-i hikmet-ül eşya

  • Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.

fetehat

  • (Tekili: Fetha) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

fina / finâ

  • Şehir kenarı, büyük mezarlıklar (fabrika, mektep, kışlalar) ve kasabadakilerin harman yapmak, hayvan koşturmak, eğlenmek için devamlı kullandıkları yerler.

fıtra

  • Fitre: Ramazan'da bölünmeden verilmesi şer'ân vacip olan fıtr, sadaka.
  • (Fitre) Fıtrat sadakası, yaradılış atiyyesi.
  • Fitre, her zenginin vermesi gereken sadaka.

fitre

  • (Bak: Sadaka-i fıtır)

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

hadeka-i ayn

  • Göz güllesi, göz hadakası.

hadis-i garib / hadîs-i garîb

  • Yalnız bir kişinin bildirdiği sahîh hadîs. Yahut, aradaki râvîlerden (nakledenlerden) birine, bir hadîs âliminin muhâlefet ettiği hadîs.

hadis-i munfasıl / hadîs-i munfasıl

  • Aradaki râvîlerden (nakledenlerden), birden ziyâdesi (fazlası) unutulmuş olan hadîs-i şerîfler.

hakikat / hakîkat

  • (Çoğulu: Hakaik) Bir şeyin aslı ve esâsı. Mahiyeti. Gerçek. Doğru. Sahih. Künh. Sâbit ve vâki.
  • Kadirbilirlik. Sadâkat, doğruluk. Kâinat ve tabiat ve uluhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan âri ve zâhir olan gerçek.
  • "Mecâz" karşılığı, esas olarak kullanılan kelime.
  • <
  • Bir şeyin aslı, mahiyeti.
  • Gerçek, doğru.
  • Sadakat kadirbilirlik. Sözlük anlamıyla söylenen söz.

hall

  • Sağlamlaştırmak.
  • Dostluk, sadâkat.
  • Fakir, hastalıklı, nahif insan.
  • Sirke.

hamdele

  • Elhamdülillah veya bu mânâdaki sözler. Elhamdülillah sözünün mânâsı, Allahü teâlâya hamd olsun, ben her hâlimde O'ndan memnûnum demektir.

hams

  • Açlık.
  • Yaradaki şişin inmesi.

hane-i avarız

  • Avarız ve bedel-i nüzul ve buna benzer vergiler ve tekâlifin toplanmasında tutulan ölçü. Buradaki hanenin, lügat mânası olan evle münasebeti yoktur. Kasabalar, köyler nüfuslarına ve emlâk ve arazilerinin miktar ve hâsılatlarına göre hane itibar edilir ve mahallî masraflarla sair vergiler ona göre ta

hariciyat

  • Dış dünyadaki şeyler, gerçekler.

has kardeşler

  • Özel kardeşler; Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

has şakirt

  • Üstadın çok değer verdiği ilk sıradaki talebesi.

has şakirtler

  • Özel talebeler; Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

haşir ve neşr-i dünyeviye

  • Dünyadaki varlıkların yeniden diriltilip yayılmaları.

hasis / hasîs

  • Parasını ve malını harcamamak için her türlü sıkıntıya, eziyete katlanan, paraya, mala aşırı düşkün olan; dînen verilmesi îcâb edeni, zekâtı ve sadakayı vermeyen, pinti, eli sıkı olan, bahîl, malda ve ilimde cimrilik eden.

haslar

  • Üstadın çok değer verdiği, ilk sıradaki talebeler.

hayat-ı hayvaniye-i maddiye-i dünyeviye

  • Maddî dünyadaki canlı hayat.

heves ve heva / heves ve hevâ

  • Dünyadaki lezzet ve zevkleri isteyen his ve arzular.

hikmet-i teşri'iye

  • Yasamadaki hikmet, kanun koymadaki gaye, fayda.

hizmet-i sadıkane / hizmet-i sâdıkane

  • Sadakatle hizmette bulunma.

hutut-u cevher

  • Kılıcın çelik kısmındaki dalgalı çizgiler, meneviş, hare, dalgır (Buradaki maksat; kalemle kılıcın güç birliğidir.).

i'tikaf / i'tikâf

  • İbâdet niyetiyle câmide bir müddet bulunmak. Îtikâf, nezr (adak) olursa vâcib, Ramazan ayının son on gününde sünnet, bunların dışında herhangi bir zamanda namaz kılmayı beklemek, göz-kulak günâh işlemesin niyetiyle mescidde bulunmak ise müstehâbdır (sevâbdır). Îtikâfa girene mü'tekif denir.

ibadet-i maliyye / ibâdet-i mâliyye

  • Zekat, sadaka-i fıtr gibi mal ile yapılan ibâdetler.

ibiş

  • Hımbıl, salak.
  • Orta oyunu ve kukladaki şahıslardan biri.

ibre

  • İnce iğne gibi âlet.
  • Saatlerde veya pusuladaki rakamlara işâret eden ince âlet.
  • Çam gibi ağaçların yaprağı.

icnaf

  • Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.

ıdk

  • (Çoğulu: Adâk-Uduk) Hurma salkımı.

iftihar madalyası

  • Padişaha sadakat gösterenlere, tarım ve san'atın ilerlemesine çalışanlara, yangın ve sâri hastalık anında devlet ve millete büyük hizmetleri dokunanlara verilmek üzere II. Abdülhamid'in irade-i seniyesiyle altın ve gümüşten olmak üzere çıkarılan madalya. (1886 ve 1887) Madalyanın ön yüzünde yukarı k

ihanet / ihânet

  • Hâinlik etmek, güveni kötüye kullanmak, sadâkat göstermemek.
  • İsyân etmek, karşı gelmek.
  • Küçük düşürmek, tahkîr etmek, hafife almak.

ilah

  • Arabçadaki "ilâ âhir" kelimesinin kısaltılmışı. "Sonuna kadar, böylece devam eder" demektir.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

ıskat

  • Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak.
  • Silmek.
  • Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka.

ıskat-ı salat / ıskat-ı salât

  • Ölmüş bir kimsenin kılmadığı namazlar yüzünden hâsıl olan günahını giderir ümidi ile verilen sadaka.

ısrar

  • Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek.

kabid / kâbid

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Ölürken rûhları bedenlerden alan, verdikleri sadakaları zenginlerden kabûl eden.

kası'a

  • Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir.

kefaret-keffaret

  • İşlenen bir günaha, bir yeminin bozulmasına karşılık verilen sadaka.

keffaret / keffâret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.
  • İşlenen bir hata veya günahın bağışlanmasına vesile olması için verilen sadaka veya tutulan oruç, karşılık.

kenain

  • (Tekili: Kinâne) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar.

kinane

  • (Çoğulu: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.

kiş

  • Din, mezheb. (Farsça)
  • Keten kumaş. (Farsça)
  • Ok kuburu, sadak. (Farsça)
  • şimşir. (Farsça)

kudret-i kalemiye

  • Yazı yazmadaki kuvvet; kalem gücü.

kuvvet-i beyan

  • Açıklamadaki, anlatımdaki güç.

kuvvet-i sadakat

  • Kuvvetli, tam sadakat.

lillahi şehidün / lillâhi şehîdün

  • "Allah'a şahittir" (buradaki "şehîdün" erkekler için kullanılır).

mabeyn

  • Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası.
  • Haremle selâmlık arasındaki oda.
  • Padişah yakınlarının bulunduğu oda.

maden-i sıddıkiyet

  • Doğruluğun ve sadakatin kaynağı.

mahall-i sadaka

  • Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.

mahfuzat / mahfûzât

  • Hafızadakiler, korunanlar.

mahrum

  • Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak.
  • Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan.
  • İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.

mahya

  • Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim.
  • Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kire

masadak

  • Bir sözü veya hükmü tasdik eden husus. "Söylendiği gibi, denildiği şekilde, doğru, sâdık, olduğu gibi, muvâfıktır, mutâbıktır, tıpkısı" gibi mânâlara gelir. Mânânın fertlerine de mâsadak denilebilir.

medar-ı saadet-i dünyeviye

  • Dünyadaki mutluluğun kaynağı, sebebi.

mektub-u sadakat-medar / mektub-u sadâkat-medâr

  • Sadâkate, bağlılığa kaynak olan mektup.

melaike-i arziye / melâike-i arziye

  • Dünyadaki işlerle meşgul olan melekler.

menzur

  • (Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va'dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş.

meşhed

  • Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer.
  • İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer.
  • Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer.
  • İranda bir şehir adı.

metanet / metânet

  • Dinin emirlerini korumadaki kararlılık, dayanıklılık.

mevcudat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki varlıklar.

meydan dayağı

  • Eskiden askeri mekteblerle kışlalarda tatbik edilen cezalardan biridir. Meydanda tatbik edildiği için bu adı almıştır. Arkadaşını yaralamak, hoca ve zâbitine hakarette bulunmak gibi büyük kabahatlerden dolayı verilen bu dayak cezası, saf saf dizilen bütün talebelerin; asker ise kışladaki askerlerin

mu'id / mu'îd

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (ism-i şerîflerinden). Mahlûkâtı (yaratılmışları) dünyâdaki hayatlarından sonra öldürüp, ölümden sonra onları tekrar dirilten, hayât veren.

mu'tecir

  • Sadaka veren.

muhale

  • Dostluk, sadâkat.

muhammedi / muhammedî

  • Hz. Muhammed'e (A.S.M.) mensub olan. Müslüman. (Ecnebi dillerinde geçen bu mânadaki tabirlere göre Muhammedî, Muhammedîlik: Müslüman ve Müslümanlık mânasına gelmektedir.)

münaza-un fih

  • Hakkında ihtilaf mevcut olan şey, münakaşa edilen mes'ele. Aradaki husumete sebeb olan.

musaddak

  • Doğruluğu tasdik edilmiş. Sadakati ve doğruluğu tanınmış, isbat edilmiş olan.

musibat-ı dünyeviye / musibât-ı dünyeviye

  • Dünyadaki musibetler.

mutasaddık

  • Tasadduk eden. Sadaka veren.

mutasaddık-un aleyh

  • Sadakayı kabul eden kimse.

mutasaddıkin / mutasaddıkîn

  • (Tekili: Mutasaddık) Sadaka verenler. Tasadduk edenler.
  • Sâdık ve doğru olduğu anlaşılanlar.

mutlak nezr

  • Şarta bağlı olmayan adak.

nazm-ı maani / nazm-ı maânî

  • Mânâdaki ahenkli diziliş, tertip ve düzen.

nehhat

  • Çalıştırılan sığır.
  • İnce.
  • Hımar, eşek.
  • Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.

nesl

  • Kuyudan toprak çıkarmak.
  • Sadaktan ok çıkarmak.

nezd

  • Yan. Yakın. Karib. (Farsça)
  • Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki "ind" mânâsındadır) (Farsça)

nezir / nezîr

  • Korkutan, adak.

nezire

  • Nezredilmiş olan şey, adak.

nezr / نذر

  • Adak adamak.
  • Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır.
  • Adak.
  • Adak yâni bir isteğin yerine gelmesi ve bir korkunun giderilmesi için, farz veya vâcib olan bir ibâdete benzeyen ve başlı başına ibâdet olan bir işi yapacağına dâir Allahü teâlâya söz verme. Mutlak ve muayyen olmak üzere iki kısımdır.
  • Adak.
  • Adak. (Arapça)
  • Nezr etmek: Adamak. (Arapça)

nezr-i muayyen

  • Hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâbını falan velîye bağışlamak adağım olsun diye bir şarta bağlanarak yapılan adak.

nezr-i mutlak

  • Şarta bağlı olmadan yapılan adak.

nüzur / nüzûr

  • Adaklar, nezirler.
  • (Nezir.C.) Nezirler, adaklar.
  • Nezirler, adaklar.

pak-baz

  • (Çoğulu: Pâk-bâzân) Temiz oynayan. (Farsça)
  • Mc: Sadakatli âşık. (Farsça)

rutubet

  • Yaşlık, nem, ıslaklık.
  • Havadaki veya yapı içindeki nem.

sadaka-i azime / sadaka-i azîme

  • Büyük sadaka.

sadaka-i cariye / sadaka-i câriye

  • Sürekli hayra sebep olan ve sevabı öldükten sonra da yazılmaya devam eden sadaka.
  • Yapıldıktan sonra sevâbı devâm eden hayırlı, iyi işler. Devamlı hayra sebeb olan sadaka.
  • Hayrı, sevabı dâimî olan sadaka. Sevabı öldükten sonra da devam eden hayırlı ameller. (Kur'an ve iman hizmeti gibi.)

sadaka-i fıtr

  • Ramazan bayramından evvel fıtra olarak verilen sadaka. Zengin (nisaba mâlik) her müslümanın (ihtiyar, genç, çocuk ve hattâ bunak da olsa) fakirlere vermeye mükellef olduğu sadakadır, vâcibdir. Nisaba mâlik olan bir müslüman, hem kendi nefsi için, hem de çocukları, hizmetçisi için sadaka-i fıtır veri

sadaka-i makbule / sadaka-i makbûle / صَدَقَۀِ مَقْبُولَه

  • Makbul olan, kabul olunmuş sadaka.
  • (Allah tarafından) kabûl edilen sadaka.

sadaka-i maneviye / sadaka-i mâneviye

  • Belâları uzaklaştıran mânevî sadaka.

sadakat / sadakât / sadâkat

  • (Tekili: Sadaka) Sadakalar.
  • Sadakalar.
  • Dostluk; bir kimseye Allahü teâlâ için kalbden bağlılık; doğruluk. İnsana sadâkat yaraşır görse de ikrâh, Doğruların yardımcısıdır hazret-i Allah.

sadakatkar / sadakatkâr

  • Sâdık, sadakat sahibi. (Farsça)

sadakatkarane / sadâkatkârâne

  • Sadakat edercesine, bağlılığını gösterircesine.

sadakatmedar / sadâkatmedâr

  • Sadakat vesilesi, bağlılık sebebi.

sade

  • (Sayd. dan) Mâzi fiilidir. "Avlandı" mânâsındadır. ( dan) "Bağır, ilân et" mânâsına emirdir. Meydan okumak, âciz bırakmak mealinde ve i'caz yoluna işaret eder "sâd" diye okunur.
  • Sadakat, sıdk gibi mânâlara da gelir.

sadık / sâdık

  • Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • Doğru, dürüst, sadakatli.

sadik

  • Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.

sadıkane

  • Sâdık kimseye yakışır şekilde. Sadakatle. (Farsça)

safahat-ı alem / safahât-ı âlem

  • Dünya olayları, dünyadaki gelişmeler.

şafak / شفق

  • Güneşin doğacağı sıradaki aydınlık. (Arapça)

salabet-i diniye / salâbet-i diniye

  • Dinin emirlerini korumakta ve uygulamadaki ciddiyet.

sayibe

  • (Çoğulu: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve.
  • "Ümm-ül bahire" adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü sağılmaz. Yabana salarlar, ölünceye kadar gezer.

seci'

  • Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara "Seci'-i mukayyed" denilir. Aradaki seci'ler ise yekdiğerlerine bağlı olmadıklarından onlara sec'i-i mutlak tâbir olunur. İçiçe olan seci'lere "Seci' en

şehd-i şehadet

  • Şehadet balı; İlâhî hakikatleri bilmenin ve idrak etmenin dünyadaki lezzeti.

şeker-ab

  • İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk. (Farsça)

semen-i misl

  • Satılan malın piyasadaki fiyatı.

şerif

  • Şerefli, mübarek.
  • Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse.

seyr-i filmenam / seyr-i filmenâm

  • Uykudaki veya rüyadaki seyr.

sıddık

  • Çok samimi. Doğru, inançlı, sadakatli.

sıddıkin / sıddıkîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar.

sıddikin / sıddîkîn

  • Sıddık olanlar, Allah yolunda sadakatte, doğrulukta en ileri olanlar.
  • Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.

sıddıkin-i evliya / sıddıkîn-i evliya

  • Allah dostları arasında sadakatte en ileri olanlar.

sıddikin-i muhakkikin / sıddîkîn-i muhakkikîn

  • Daima doğruluk üzere ve Allah'a ve peygambere sadakatte en ileride olan, hakikatleri delilleriyle bilen büyük araştırmacı âlimler.

sıddıkin-i sahabe / sıddıkîn-i sahabe

  • Sadakatli, doğru sözlü Sahabeler.

sıddikiyet / sıddîkiyet

  • Sadâkat ve doğrulukta en ileri oluş. Çok sâdık olma hâli. Velilik mertebesinin nihâyeti. Peygamberlik mertebesinin bidâyeti olan makam.
  • Aşere-i Mübeşşere'nin birincisi ve ilk halife olan Hz. Ebubekir'in (R.A.) nâmı ve sıfatıdır.
  • Çok doğru olup, hiç yalan söylememek.

sıdk-ı cenan

  • Kalblerin sâdık oluşu, sadakatlı.

suhulet-i intişar

  • Yayılmadaki kolaylık.

taabbüs

  • Sayıklama.
  • Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme.

tasadduk

  • Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek.
  • Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak. (İlmi olan kimse ilminden, malı olan kimse malından tasadduk etsin.) (Hadis meâli)
  • Sadaka vermek. Yâni Allahü teâlânın rızâsı için fakirlere ve ihtiyâcı olanlara para, mal vermek.
  • Sadaka verme.
  • Sadaka verme.
  • Sadaka vermek, doğru olduğu ortaya çıkmak.

tasaddukat

  • (Tekili: Tasadduk) Sadakalar.

tazyikat-ı dünyeviye

  • Dünyadaki sıkıntılar.

tedvir

  • Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek.
  • İdare etmek, yönetmek.
  • Daire şekline sokmak.
  • Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır.
  • Kur'an-ı Kerim kıraatında: Tahkik ile hadr ortasında bir okuma usulüdür. Her iki yönde meşru m

temevvücat-ı havaiye

  • Havadaki dalgalanmalar.

tenezzür

  • Korkmak.
  • Adak adamak, nezretmek.

terkeş / تركش

  • Ok mahfazası, ok kuburu, sadak. (Farsça)
  • Okluk, sadak. (Farsça)

tezekkür

  • Hâfızadaki bilgileri, istenildiği zaman hatırlamak.

tirdan / tîrdân / تيردان

  • Ok mahfazası, sadak. (Farsça)
  • Okluk, sadak. (Farsça)

tirkeş / tîrkeş / تيركش

  • Okluk, ok kabı, sadak. (Farsça)
  • Okluk, sadak. (Farsça)

vav-ı atıf

  • Atıf vavı, kelimeyi veya cümleyi birbirine bağlayan Arapçadaki vav harfi.

vazife-i dünyeviye

  • Dünyadaki vazife.

vazife-i ubudiyet-i dünyeviye / vazife-i ubûdiyet-i dünyeviye

  • Dünyadaki kulluk görevi.

velayet / velâyet

  • Veli olan kimsenin hali. Velilik, dervişlik.
  • Dostluk.
  • Sadakat.
  • Başkasına sözünü geçirmek. Bir şeye kudret cihetiyle bizzat mutasarrıf olmak.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.

vücud-u zılli / vücud-u zıllî

  • Gölge varlık (aynadaki güneş gibi).

yar-ı gar / yâr-ı gar

  • Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın en sâdık sahabesi Hazret-i Ebubekir Radıyallahü Anh'ın ünvanı. Hicret esnasında en tehlikeli bir zamanda mağaraya girdiklerinde Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a sadakatla hizmet ettiğinden bu nam ile anılır.

zamir

  • Arapçada ismin yerini tutan harf (buradaki "he" harfi).

zekat / zekât

  • Nisab miktarı mala, paraya sahib olan Müslümanın kırkta birini fakirlere sadaka vermesi ve bu verilen sadaka. Ziyadeleşme, artma.
  • Temizlik. Taharet.

zerrat-ı havaiye / zerrât-ı havâiye

  • Hava zerreleri, havadaki atomlar.

zıll-i zalil / zıll-i zalîl

  • Gölgenin gölgesi, zayıf gölge (güneşin aynadaki görüntüsüne "güneşin gölgesi" denir).