LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ASMA ifadesini içeren 1018 kelime bulundu...

misak / mîsâk

  • Söz verme, sözleşme, andlaşma.
  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâma ve bütün zürriyetine (ondan gelecek insanlara); "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye hitâb buyurması, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevab vermeleri.
  • Yemîn ile kuvvetlendirilen söz verme.

abad / âbâd / آباد

  • Bayındır, mamûr. (Farsça)
  • Âbâd etmek/eylemek: (Farsça)
  • Mamûr etmek. (Farsça)
  • Zenginleştirmek. (Farsça)
  • Huzur vermek. (Farsça)
  • Âbâd olmak: (Farsça)
  • Mamûrlaşmak. (Farsça)
  • Zenginleşmek. (Farsça)
  • Huzura kavuşmak. (Farsça)

abonman

  • Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma. (Fransızca)

aborda

  • İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.

abs

  • Kurumak, katılaşmak.

aceb

  • Taaccüb, şaşma, hayret.
  • Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.

adab / âdâb

  • Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak. Müfredi (tekili) edeb'dir.

adem-i ihtilaf / adem-i ihtilâf

  • Birlik. Beraberlik. Uyuşma. Anlaşma.

adem-i in'ikad ve tekemmül

  • Tam oluşmama ve mükemmele ulaşmamamış olma.

adem-i itilaf / adem-i itilâf

  • Ülfetsizlik, anlaşmazlık.

adem-i kabul

  • Kabule yanaşmama, bir hükme varmama.

adem-i tasdik

  • Tasdik etmeye yanaşmama; tasdiksizlik.

adva

  • Hastalık başkasına bulaşmak.

agmak

  • Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek.
  • Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.

ahd u misak / ahd u mîsâk

  • Yemin ve anlaşma, kesin söz.

ahd ü misak / ahd ü misâk

  • Yemin, anlaşma, sözleşme. (Farsça)

ahd-name

  • Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt. (Farsça)

ahdname / ahdnâme / عهدنامه

  • Ahitname, antlaşma metni. (Arapça - Farsça)

ahid

  • Verilen söz, andlaşma.

ahid-şiken

  • Ahdi bozan, anlaşmayı bozan. (Farsça)

ahidşiken / عهدشكن

  • Sözünden dönen, antlaşmayı bozan. (Arapça - Farsça)

ahrac

  • (Tekili: Hırc) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.

ahu-yi leng giriften

  • Topal ceylan tutmak.
  • Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.

akd / عقد

  • Anlaşma, sözleşme.
  • Anlaşma, sözleşme. Nikâh, hibe (bağış), vasiyet, alış-veriş gibi işlerde taraflardan birinin teklifi, diğerinin kabûlü ile gerçekleşen sözleşme.
  • Anlaşma, sözleşme.
  • Bağlama, düğümleme.
  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.
  • Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab ile kabulün irtibatından ibarettir. Böyle bir muameleye mün'akid denir. Bunun böyle vücuda gelmesi
  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

akd-i uhuvvet

  • Kardeşlik sözleşmesi, anlaşması.

akıdeyn / âkıdeyn

  • Anlaşma veya sözleşme.

akideyn / âkideyn

  • Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.

akont

  • Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme. (Fransızca)

akrebe

  • Dişi akrep.
  • Çevik ve zeki cariye.
  • Ayakkabı bağcığı.
  • Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan "S" şeklindeki kanca.

alayiş / âlâyiş / آلایش

  • Bulaşıklık, bulaşma. (Farsça)
  • Debdebe, tantana, gösteriş. (Farsça)
  • Bulaşma. (Farsça)
  • Gösteriş. (Farsça)

aludegi / âlûdegî / آلودگى

  • Bulaşma, bulaşıklık. (Farsça)

ariş

  • Samandan yapılan bir çeşit ev.
  • Çardak, asma çardağı.
  • Sundurma, takdim ettirme.

arız / ârız

  • Yaklaşma, ilişme.

arız olma / ârız olma

  • İlişme, bulaşma; birşeyin aslından olmayıp o şeye dışarıdan gelip ilişme; sonradan ortaya çıkıp bulaşma, ilişme ortaya çıkma.

ark

  • Ulaşmak.

asa'

  • Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.

asmani / asmanî

  • (Çoğulu: Asmâniyân) Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. (Farsça)
  • Açık mavi. (Farsça)

ass

  • Gece gezip dolaşmak.

asus / asûs

  • Yalnız yürüyüp, otlayan deve.
  • Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve.
  • Av arayan kimse.

ataraksiya

  • yun. Tesirlere (etkilere) karşılık göstermeme, durgunluk hâli.
  • (Fels.) Ruhun sükunete ulaşması, arzu ve ihtiraslardan uzak kalma. Eski çağ felsefesi, hayatın gayesi, saadet olarak duygusuzluk halini gösteriyordu. İnsan arzuları sonsuz, düşmanları sonsuzdur, (mikroptan kuyruklu yıldız

atk

  • Bulaşmak.
  • Kurumak.

atvak

  • (Tekili: Tavk) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler.
  • Tâkatler, kuvvetler.
  • Boyundaki halka çizgiler.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

avan-ı tekamül / avan-ı tekâmül

  • Tekâmül, olgunlaşma ve terakki zamanları.

avrupalılaşmak

  • Avrupalıların fikirlerini ve yaşayış tarzını benimsemek. Türkiye'de batılılaşma olarak kullanılmaktadır. Avrupa zamanımızda ilim ve teknikte ilerlemiş olmakla beraber inanışları, ahlâkları, felsefeleri ve yaşayış tarzı ile geri bir düşünüşü temsil eder. Avrupaya, batıya özenmek, eşkiyanın gasbettiği

ayastafanos muahedesi

  • 3 Mart 1878 Rusya ile Osmanlılar arasında ilk olarak yapılan bir anlaşmadır. (28 Safer 1295) Tarihte buna "Ayastafanos Mukaddemat-ı Sulhiyesi" denir. Anlaşma maddeleri tatbik edilememiştir.

azeret

  • Yetişip kuvvetlenme.
  • Kalınlaşma.
  • Ekinin yetişip tanelerinin çıkması.

azife

  • Yaklaşan. Yaklaşmakta olan.
  • Kıyamet.

azüg

  • Hurma lifi. (Farsça)
  • Ağaç ve asma budantısı. (Farsça)

babil kulesi / bâbil kulesi

  • Tevrat'ın rivayetine göre Hz. Nuh'un (A.S.) oğulları tarafından gökyüzüne ulaşmak için yaptırılmış büyük bir kuledir. Rabbimiz bu kulede çalışmakta olanların dillerini değiştirmiş ve birbirlerini anlamaz hale getirmiştir. Bundan dolayı tamamlanamamış ve 72 dil burada meydana gelmiştir. (Buna "tebelb

bağ

  • Büyük bahçe. Bostan. (Farsça)
  • Üzüm asmaları bulunan yer. (Farsça)
  • Üzüm asması. (Farsça)

bahs

  • Kazmak.
  • Ayırmak.
  • Saçmak.
  • Birşey hakkında etrafiyle söz söyleyip hakikatı araştırma. Konuşulan şey.
  • Teftiş.
  • Söz münazarası, muaraza, mübahese.
  • Bir mevzû hakkında tafsilât, açıklama.
  • İddialaşma.

bahset

  • Uykuda ağırlık basma. (Farsça)
  • Uyurken olan horultu. (Farsça)

bahtek

  • Uykuda iken ağırlık basma. (Farsça)
  • Fena tâlih, küçük şans. (Farsça)

baliğ / bâliğ / بالغ

  • Erişkin. (Arapça)
  • Tutan, varan. (Arapça)
  • Bâliğ olmak: (Arapça)
  • Erişkin olmak. (Arapça)
  • Tutmak, ulaşmak, varmak (Arapça)

baliğ olma / bâliğ olma

  • Erişme, ulaşma.

başame

  • Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü. (Farsça)

başeng

  • Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. (Farsça)
  • Asma üzerindeki üzüm salkımı. (Farsça)

baskı

  • t. Basıp sıkacak, tazyik edecek şey. Sıkı tazyik.
  • Basan, ağırlık veren şey.
  • Kalıp, damga.
  • Bir eserin yeni basılışlarının her seferi.
  • Bir basmanın bir def'ada basılan miktarının tamamı. Meselâ: Bu lügatın baskısı 25.000 dir.

başmuharrir

  • Başyazar, bir süreli yayında başmakaleleri, başyazıları yazan yazar.

becel

  • Şaşma, tuhafına gitme.
  • Yalan, iftira.

bedg

  • Bulaşmak.

behrek

  • Yaralardan çıkan iltihap. (Farsça)
  • Çok çalışmaktan dolayı el ve ayak derilerinin sertleşmesi, nasırlaşması. (Farsça)

belağat-ı beyan / belâğat-ı beyan

  • Açıklama ve ifadenin yerine ve hedefine ulaşması.

bell

  • Yaş etmek. Islatmak.
  • Ulaştırmak.
  • Hastanın sağlamlaşması.

berak

  • (Çoğulu: Berkân) Göz kamaşmak.
  • Bir yaşındaki kuzu.

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

besa

  • (Arnavutça) Arnavut yemini.
  • Kan güden hasımlar arasında yeminle akdolunan anlaşma.

besman

  • Bir muahededen, bir anlaşmadan sonra rehin olarak bırakılan şey. Kapora. (Farsça)

bev'

  • Kulaç, kulaçlama.
  • Sataşma, musallat olma.
  • Kuytu yer.

beyavar

  • Meşguliyet, meşgul olma, uğraşma, iş. (Farsça)

beynunet / beynûnet

  • Fâsıla, iki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Fark, ihtilaf, muhalefet. Zıddiyet, anlaşmazlık, terslik.
  • Ayrılmak, firkat.
  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • İhtilaf, anlaşmazlık, ara açıklığı.

beyt-ül haram

  • (Beyt-ül Haram) Kâbe-i Muazzama'nın etrafının bir ismi. Kâfirlerin yaklaşmaları men' edildiği, onlara haram olduğu için bu isimle alınır.

bostan-ı kemalat / bostan-ı kemâlât

  • Olgunluklar bostanı, mükemmellikler bahçesi; yani mükemmelliklerin yetişip olgunlaşmasına vesile olan ortam.

büdd

  • Uzaklaşma. Birbirinden uzak düşme.
  • Perâkende etmek, dağıtmak. Put, sanem.
  • Firak.
  • Tâkat, kudret.

buğd-ı fillah / buğd-ı fillâh

  • Allahü teâlânın düşmanlarını Allahü teâlâ için sevmemek ve onlardan uzaklaşmak.

büluğ / bülûğ

  • Erme, ulaşma.

bürka'

  • Kadınların örtündükleri yaşmak, peçe.

bürokrasi

  • Hükûmet dairelerinde aşırı kırtasiyecilik, muamele çokluğu. İşlerin yürütülmesinde şekilciliğin ve idarî işlemlerin ağır basması hâli. Devlet görevlilerinden meydana gelen zümre veya sınıf. Memurlar sınıfı. Bürokrasi, her çeşit rejimde tahakküm vasıtası olmaktadır. Oysa İslâmiyet'te devlet makamları (Fransızca)

bütu'

  • Uzaklaşma.
  • Kesilme.

çap

  • Basma, baskı, tab. (Farsça)

cefn

  • Göz kapağı.
  • Asma çubuğu.
  • Bıçak ve kılıç kını.

çehre

  • Vech, yüz, surat. (Farsça)
  • Mc: Surat asmak, dargınlık. (Farsça)
  • Görünüş, şekil, zahir. (Farsça)

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

cem'iyyet

  • (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et.
  • Bir yere cem' olma.
  • Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • Huk: Kazanç paylaşmaktan başka bir maksadla, ikiden ziyade şahsın ilim ve mâlumâtlarını ve faaliyetlerini devamlı bir şekilde birleştirmek suretiyle bir esas nizamnameye müstenid

cemal-i rububiyet / cemâl-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği.

cemş

  • Saçı yolmak veya traş etmek.
  • Gizli ses.
  • Parmaklarının uçları ile çekmek.
  • Gazel söylemek.
  • Oynaşmak.

ceng / جنگ

  • Savaş. (Farsça)
  • Ceng etmek: (Farsça)
  • Savaşmak. (Farsça)
  • Dövüşmek. (Farsça)

çengel

  • Pençe. (Farsça)
  • Bir şey asmağa yarayan alet. (Farsça)
  • Orman, ağaçlık yer. (Farsça)

cevelan / cevelân / جولان / جَوَلَانْ

  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma, gezme.
  • Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
  • Dolaşma.
  • Dolaşma.
  • Dolaşma, gezinti. (Arapça)
  • Cevelân etmek: (Arapça)
  • Dolaşmak, akmak. (Arapça)
  • Gezinmek. (Arapça)
  • Yerinde durmadan dolaşma.

cevelan etmek / cevelân etmek

  • Dolaşmak, gezmek.

cevelan-ı dem / cevelân-ı dem

  • Kanın vücudda dolaşması.

cevelangah / cevelangâh

  • Dolaşma yeri.

cevh

  • Ulaşmak.
  • Bittih-i şamî denilen karpuz.

ceyş

  • Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a.
  • Dolup taşmak.
  • Ses, sadâ.

cibr

  • Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak.

cidal / cidâl

  • Uğraşma, savaş.

cihad / cihâd / جهاد

  • Din uğrunda savaş. (Arapça)
  • Cihâd etmek: Din uğrunda savaşmak. (Arapça)

cihad etmek

  • Allah için, kutsal değerleri korumak için savaşmak.

cihad-ı asgar

  • Küçük savaş. İslâm müdâfaası için silahla savaşma.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cirit

  • Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.

cisr-i muallak / cisr-i muallâk

  • Asma köprü.

cuş / cûş / جوش

  • Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek. (Farsça)
  • Coşku. (Farsça)
  • Kaynama. (Farsça)
  • Cûş eylemek: Coşmak, coşup taşmak. (Farsça)

cuş u huruş / cûş u hurûş

  • Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma. (Farsça)
  • Coşup taşma; neşe ve âhenk.

cuş-u huruş / جوش و خروش

  • Kaynayıp taşma.

cuşuhuruş / cûşuhurûş

  • Coşup taşma.

daka'

  • Varmak. Ulaşmak.
  • Buluşmak.

dakik / dakîk / دقيق

  • İnce, hassas. (Arapça)
  • Dakika şaşmayan. (Arapça)

dakk

  • Vurmak.
  • Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Kapı çalma.

daras

  • Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.

darb-ı sikke

  • Para basma.

davc

  • (Çoğulu: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.

deb'

  • Yumuşak yer.
  • Kuvvetle basmak.

dehşet

  • Korkup kaçılacak şey. Ürkmek, şaşmak. Korku ve telâş içinde olmak.

dejenere

  • Bozulma, soysuzlaşma. (Fransızca)
  • Bozulma, soysuzlaşma.

dest-res olma

  • Yetişme, ulaşma; br konuda delil vs. gelme, olma.

destres / دسترس

  • Ulaşma, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olmak: Ulaşmak, elde etmek. (Farsça)
  • Destres olunmak: Ulaşılmak. (Farsça)

devair-i rububiyet / devâir-i rububiyet

  • Rububiyet daireleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının alanları.

deveran / deverân / دوران

  • Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
  • Dönme, dolaşma, dolaşım. (Arapça)
  • Deverân etmek: Dönmek, dolanmak. (Arapça)

deveran etme

  • Dönme, dolaşma.

devir

  • (Devr) (Çoğulu: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek.
  • Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama.
  • Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme.
  • Seyahat. Bir memleketi dolaşmak.
  • Bir şeyin kendi mihveri üzerinde dönmesi.
  • Dönme, dolaşma, aktarma.

devr

  • Devir, dönem, dönme, dolaşma, aktarma.

devr-i ebvab

  • Kapı kapı gezip dolaşmak.

devran

  • Dönüp dolaşma.

dırab

  • Erkek dişiye aşmak.
  • Küçük dağlar.

diyar-ı irfan / diyâr-ı irfan

  • İrfan ülkesi; uçsuz bucaksız bir beldeyi andıran Allah'ı tanıma, İlâhî hakikatlere ulaşma özelliği.

dünüvv

  • Ulaşmak, yakın olmak.

düstur-u medeniyet ve muavenet

  • Yardımlaşmanın ve medeniyetin prensibi.

düstur-u teavün / düstur-u teâvün / düstûr-u teâvün / دُسْتُورُ تَعَاوُنْ

  • Yardımlaşma kanunu.
  • Yardımlaşma kanunu.

düval

  • Tasma, kayış. (Farsça)

ecfan

  • (Tekili: Cefn) Göz kapakları.
  • Asma çubukları.
  • Kirpikler.

ef'al-i rabbaniye / ef'âl-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiilleri.

ekvas

  • (Tekili: Kevs) Yaşmaklar.

emperyalizm

  • Bir devletin, sınırlarını genişletme politikası. Sınırları genişletmekteki gaye, başka memleketlerin zenginlik kaynaklarını ele geçirme ve insanlarını kendi hesaplarına çalıştırmaktır. Bu maksat için çok defa silâhlı harp, hem masraflı, hem de hürriyet fikriyle bağdaşmadığından zamanımızda daha sins (Fransızca)

endaze

  • Ölçü, mikyas. (Farsça)
  • Arşının bez, basma vesâire ölçmeğe mahsus küçük cinsi. (60 cm.dir) (Farsça)
  • Tahmin, takdir. (Farsça)
  • Derece, mertebe. (Farsça)
  • Mc: Hesap. (Farsça)

esbab-ı hidayet

  • Doğru yola ulaşma sebepleri.

esra'

  • Daha çabuk. Pek çabuk. Çok sür'atli. Çok seri.
  • (Çoğulu: Esâri) Asma filizi.
  • Başı kırmızı, gövdesi beyaz olup, kum içinde bulunan bir böcek.

ess

  • Otun vaya saçın çok ve sık olup birbirine dolaşması.

eşvat

  • (Tekili: Şavt) Sıçrayışlar, zıplamalar, koşmalar, koşuşmalar.
  • Kâbe-i Muazzama'yı yedi defa tavaf etme, etrafını dolaşma.

eyvallah

  • Bir kısım müslümanlar arasında tasdik işareti veya yemin ifade eden bir tâbirdir. Bazan Allaha ısmarladık yerine söyliyenler de vardır. Fakat makbul olanı; ayrılırken de buluşurken de selâmlaşmaktır ve bu sünnet-i seniyyedir.

faz'

  • Şiddet.
  • Miktarından tecâvüz etmek, ölçüsünü aşmak. Rezillik etmek.

feleği müsait

  • Talihi, bahtı ve şansı müsait; hedefe ulaşmada büyük kolaylıklara mazhar.

fena

  • Yok olma, yokluk. "Beka"nın zıddı. (Tasavvufta maddî varlıktan sıyrılıp hakka ulaşma).
  • İyi olmayan, kötü.

fesh-i mukavele

  • Mukavelenin bozulması, anlaşmanın feshedilmesi.

fetret / فَتْرَتْ

  • Dînî teblîğin insanlara ulaşmadığı dönem.

feyezan / feyezân / فَيَضَانْ

  • Suyun çok olup taşması, çoşması. (Farsça)
  • Bolluk, fazlalık, feyiz. (Farsça)
  • Coşup taşma.
  • Taşma.

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

fiil-i rabbaniye / fiil-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın fiil ve icraatı.

fitrak

  • Atın terkisi, terki kayışı, eyerin ardındaki tasma. (Farsça)

fücur

  • Sapıklık, haddi aşma.

fuhş

  • Haddini aşma.
  • Kötülük, namusa aykırı hareket.
  • Edeb ve terbiyeye uymayan hareket.
  • Haddini aşmak. Çirkin, kötü. İş ve sözde taşkınlık. Haram.
  • Çok günah ve çok fena bir fiil olan zina.

fütuh

  • (Tekili: Feth) Fetihler.
  • (Çoğulu: Fütuhât) Açılmak.
  • Yardım.
  • Lütf-u İlâhîye ulaşmak.
  • Zafer. Galibiyet.
  • Açıklık. Gönül ferahlıkları.

füyuz

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.

gabn-ı fahiş / gabn-ı fâhiş

  • Bir alışverişde veyahut ticari anlaşmada taraflardan birisinin nisbetsiz şekilde fazla aldanması.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gala

  • Yüksek kıymet, pahalılık.
  • Bir şeyin haddini aşması.

galebe / غلبه

  • Baskın çıkma, ağır basma. (Arapça)
  • Kalabalık. (Arapça)

galeyan / galeyân

  • Kaynayış. Çoşup taşmak. Yerinde duramamak.
  • Tuğyan ve azgınlık.
  • Coşup taşma.

galibiyyet / gâlibiyyet / غالبيت

  • Zafer, ağır basma, yenme. (Arapça)

garplılaşma

  • Batılılaşma, Avrupa medeniyetini taklid etme.

garplılaşmak

  • Batılılaşmak.

gasgase

  • Silahsız savaşmak.

gayr-ı muhassal

  • Sonuçlanmamış, somutlaşmamış, elde edilmemiş.

gayret-i batıla / gayret-i bâtıla

  • Faydasız ve boşu boşuna uğraşma.

gayret-i cahiliye / gayret-i câhiliye

  • Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.

gazv

  • Kasdetmek.
  • Küffarla cenk edip savaşmak.

gerdiş

  • Dönme, dönüş. Çevrilme, dolaşma. (Farsça)

geşt / گشت

  • Seyretme, dolaşma, gezme, tenezzüh.
  • Geçme.
  • Dolaşma, gezinti. (Farsça)

geştügüzar / geştügüzâr / گشت و گزار

  • Dolaşma, gezinti, gezip tozma. (Farsça)

gulgule / غلغله

  • Kaynaşma. (Farsça)

gulv

  • Haddini tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • Yiğitlik zamanının evveli ve sür'ati.

gurub

  • Batma, batış. Batıda görünmez olma. Gözden kaybolmak.
  • Uzaklaşmak. Irak olmak.

guşiş

  • Çabalama, uğraşma, çalışma. (Farsça)

haben

  • Kısaltma, azaltma, kasma.
  • Edb: Aruzda "fâilâtün" den "ât" hecesini atarak, nazmı "fâilün" veznine sokma.

hacc-ı asgar

  • Ömre. Hac zamânı olan beş günden (Arefe günü ile dört bayram günlerinden) başka senenin her günü ihrâm (dikişsiz elbise) ile Mekke'ye gelip, Kâbe'yi tavâf (etrâfında yedi kere dolaşmak), sa'y yapmak (Safâ ve Merve tepeleri arasında gidip gelmek) ve traş olmak.

hadden tecavüz

  • Sınırı aşma.

haddini tecavüz etme

  • Haddini aşma, ileri gitme.

hadr

  • Evmek, acele etmek.
  • Vücutta bir organın şişip yumrulaşması.
  • Men etmek, engel olmak.
  • Saçak bükmek.

hadsi / hadsî

  • Zihnin sür'atli fakat doğru bir şekilde netîceye ulaşması ile bilinen şey.

hakem

  • İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.

hakikat-i teavün

  • Yardımlaşma gerçeği.

hakimiyet-i rububiyet / hâkimiyet-i rububiyet

  • Rablığın egemenliği; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma.

halif

  • Karşılıklı olarak yapılan bir antlaşmanın şartlarını yerine getirmeye yemin eden, and içen, müttefik.

halta

  • Köpeklere takılan boyun halkası. Tasma.

halvet

  • Yalnızlık, yalnız olarak kalma.
  • Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
  • Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet tenhâda kalma hali yalnız kalmak.

halvet ve inziva

  • Yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama.

halvethane / halvethâne

  • Çilehâne. Tasavvuf yolunda olgunlaşmak ve ilerlemek için belli bir müddet kendi hâlinde yalnız kalınan ve ibâdetle vakit geçirilen yer.

ham

  • Tecrübesiz, olgunlaşmamış.

hamralanmak / hamrâlanmak

  • Kızarmak, kırmızılaşmak, al al olmak.

harbi / harbî

  • Dâr-ül harbde bulunan ve müslim olmayan kimse. Arada anlaşma yapılmamış düşman.
  • Harbe mensub ve müteallik.
  • Tüfek temizliği için kullanılan demir çubuk.
  • Müslüman olmayan, İslamî devletle de anlaşması bulunmayan bir devletin Müslüman olmayan mensubu.
  • Harble ilgili.
  • Savaş yerinde bulunan ve müslüman olmayan kimse.
  • Anlaşma yapılmamış düşman.
  • Tüfek doldurma âleti.

hariciler / hâricîler

  • Sıffîn muhârebesinde, taraflar hakem tâyinine râzı olup anlaşmayı kabûl ettiği için hazret-i Ali'nin ordusundan ayrılarak "Hâkim ancak Allah'tır. Hazret-i Ali iki hakemin hükmüne uyarak halîfeliği hazret-i Muâviye'ye bırakmakla büyük günah işledi" di yen ve kendileri gibi düşünmeyen Eshâb-ı kirâm il

harika-i hakikat / hârika-i hakikat

  • Hakikat hârikası, varlıkların ardındaki gerçeğe ulaşmada hârika olan.

hasaret

  • Cıvık ve sulu şeyin koyulaşıp katılaşması.
  • Dahâmet peyda etme, irileşme.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

hasmane

  • Düşmancasına. Düşman gibi. Hasma mahsus halde. (Farsça)

haşmet-i rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah'ın idare ve egemenliğinin ihtişamı.

hasreme

  • Üst dudağın alt dudak üzerine taşması.

hasur

  • Mânevi mücahededen dolayı kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen.
  • Sır saklayan. Keder ve üzüntüden gönlü daralan, tasadan içi sıkılan.
  • Çok bahil kimse. (Halkla yer ve içer, birşey vermez)
  • Oğlu ve kızı olmayan.
  • Avrete cimâ edemeyen.
  • İhlili dar olan deve.

hatıra-i hakikat

  • Hakikate ulaşma yönünde yaşanmış bir hatıra.

hatve-i tekarrüb

  • Yaklaşma adımı.

havelan / havelân

  • Dönme, dolaşma.
  • Değişme.

haynunet

  • Yakın olmak, yaklaşmak.

hayret

  • Şaşma, şaşırma, ne yapacağını bilmeme.
  • Şaşma.

hayunet

  • Vakit yaklaşma.

haza'

  • Asmacık denilen otun tohumu. (Sara hastalarına iyi gelir.)

hazine-i rabbaniye / hazine-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın hazinesi.

hedef-i amal / hedef-i âmâl

  • Gaye-i hayâl. Ulaşmak istenilen hedef.

hemaguş / hemâgûş / هم آگوش

  • Sarmaş dolaş, kucak kucağa. (Farsça)
  • Hemâgûş olmak: Sarmaş dolaş olmak, kucaklaşmak. (Farsça)

hemfikr / همفكر

  • Aynı düşüncede, hemfikir. (Farsça - Arapça)
  • Hemfikr olmak: Aynı fikri paylaşmak. (Farsça - Arapça)

herek

  • Asmaları, fidanları, fasulye gibi tırmanıcı nebatları bağlamak için yanlarına dikilen sırık, değnek.

hetr

  • Bunama, alıklaşma. Ateh getirme, ihtiyarlıktan çocuk gibi olma.
  • Sersemleşme, aptallaşma.
  • Birisini kötüleme.
  • Acib emir.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Enine yarmak.

hevs

  • Bir şeyi vurarak kırmak.
  • İfsad etmek.
  • Dolaşmak.
  • Davarı yavaşça ileri sürmek.

hezl / هزل

  • Şaka, şakalaşma. (Arapça)

hiccet-ül veda' / hiccet-ül vedâ'

  • Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dâr-ı âhirete teşrifinden bir sene evvelki son vedâlaşma haccı.

hicran

  • Uzaklaşma. Ayrılık. Ayrılıktan gelen keder, sızı, acı. Dostluğu ve ülfeti kesmek.

hidayet

  • Doğruluk. İslâmlık. Hakkı hak, bâtılı da bâtıl olarak görüp doğru yola girmek. Dalâletten ve bâtıl yoldan uzaklaşmak.

hikmet-i ihtilaf / hikmet-i ihtilâf

  • Anlaşmazlığın sebebi.

hilb

  • Asma yaprağı.
  • Ciğer.
  • Tırnak.
  • Tarp bitkisi
  • Zampara genç.

hilf

  • (Çoğulu: Ahlâf) Sözleşme, söz verme.
  • Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak.
  • Yardımlaşma, ittifak, sözleşme.

hirc

  • (Çoğulu: Ahrâc) Yılan başı dedikleri ufak beyaz boncuk.
  • Günah.
  • Göz kamaşmak.

hışır

  • Kavun ve karpuzun kabuk kısmı.
  • Olgunlaşmamış kavun.
  • Kötü bir tabaklama neticesinde, bazı kısımları sert kalan deri.
  • Mc: Kaba, görgüsüz ve salak kimse.

hitam

  • Son, nihayet.
  • Bir şeye mühür basmak. Yazının veya istidanın sonunu mühürlemek.

hıyar

  • Hayırlılar.
  • (Çoğulu: Hıyârât) Huk: Bir işi yapıp yapmamada serbestlik. Genel olarak bir anlaşmadan vaz geçme. Hususi bir sözleşmenin fesh veya tasdiki. Muhayyerlik. Kendisinde böyle muhayyerlik bulunan kimse, yaptığı bir akdi diğer tarafın rızasına hâcet kalmaksızın bozabilir.

hizmet-i cihadiye

  • Allah yolunda düşmanlara karşı savaşma görevi.

hübut

  • Aşağı inme. İnmek. (Suudun zıddı)
  • Uyuşma, anlaşma.

hurafecilik

  • Gerçekle bağdaşmayan iddialarda bulunma.

huruc-i fahiş / huruc-i fâhiş

  • Haddini aşmak.
  • Büyük isyan hareketinde bulunmak.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

i'tikal

  • Zorlaşma, müşkilleşme.

i'tila / i'tilâ / اعتلا

  • Yükselme. (Arapça)
  • Yüksek rütbeye ulaşma. (Arapça)

i'tilafat

  • (Tekili: İ'tilaf) Uyuşmalar, anlaşmalar.

i'tisas

  • Gece gezip dolaşma, devriye vazifesini görme.

iaşe-i rabbaniye / iaşe-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın beslemesi, yedirip içirmesi.

ibtar

  • Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma.
  • Alabileceği miktardan fazla yük yükletme.

icba'

  • Ekilen ekini henüz olgunlaşmadan satmak.

icnaf

  • Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.

idrak / idrâk

  • Anlayış, akıl edinme.
  • Yetişmek, erişmek.
  • Olgunlaşma çağını bulma.

ifal

  • Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
  • Uzaklaşmak, ırak olmak.

ifaza / ifâza

  • Bol bol akma, taşma.

ifaze / ifâze / افاضه

  • Taşma. (Arapça)
  • Bereketlendirme. (Arapça)

ifrat / ifrât / افراط

  • Haddi aşma, pek ileri gitme.
  • Bir işte, sözde veya davranışta haddi aşma, pek ileri gitme, aşırı olma.
  • Haddi aşma.

iftiyak

  • Fakirleşmek, yoksullaşmak.

igta'

  • Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme.
  • (Asma) yeşerme.

ihdar

  • (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma.
  • Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme.

ihlal etme / ihlâl etme

  • Bozma, sınırı aşma.

ihsas-ı ganaim

  • Düşmandan ele geçirilen ganimet mallarını paylaşma.

ihtilaf / ihtilâf

  • (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik.
  • Birisinin halifesi olmak.
  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık.
  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık, ayrılık.

ihtilaf u tefrika / ihtilâf u tefrika

  • Ayrılık ve anlaşmazlık.

ihtilafat / ihtilâfat / ihtilâfât

  • Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar. İhtilaflar.
  • Anlaşmazlıklar, ayrılıklar.
  • Ayrılıklar, anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar.

ihtilafi / ihtilâfî

  • Anlaşmazlık konusu.

ihtilat / ihtilât / اختلاط / اِخْتِلَاطْ

  • Karışma. (Arapça)
  • Görüşme, kaynaşma. (Arapça)
  • İhtilât etmek: Karışmak. (Arapça)
  • Kaynaşma, karışma.

ihtirab

  • Savaşma, muharebe etme.

ihtirak

  • Yanmak, tutuşmak, yanıp kül olmak.
  • Koz: Bir gezegenin güneşe yaklaşması.

ıhtiram

  • Eksilmek, noksanlaşmak.
  • Kesilmek.

ihtisas

  • Özellik kazanma, uzmanlaşma.

ihzal

  • Şaka ve alay ile çok uğraşma.

ikale / ikâle

  • Bozma, yürürlükten kaldırma, feshetme; iki kişinin, aralarında yaptıkları herhangi bir akdi, anlaşmayı bozmaları.

iktiham

  • Göğüs germe, zorlukları aşma, yenme.

iktirab

  • (Kurb. dan) Yanaşma, yaklaşma, takarrüb.

iktirab-ı saat

  • Kıyamet vaktinin yaklaşması.

iktiran / iktirân / اقتران

  • Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek.
  • İki şeyin bir arada gelmesi. İki nimetin aynı anda bulunması gibi...
  • Yakınlaşma, yaklaşma. (Arapça)

iktisam

  • (Kısım. dan) Bölüşmek, paylaşmak.

iktitaf

  • Edb: Sözün özünü almak.
  • Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama.
  • Bir uğraşma sonucunda faydalanma.

ila / îlâ

  • Kocanın karısına dört ay veya daha çok zaman veya zaman söylemeyerek "Sana yaklaşmayacağım" diye yemîn etmesi.
  • Yemin etmek.
  • Erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması. için yemin etmesi.
  • Sıkıntı ve derde uğrama.

ila'

  • Sıkıntı ve derde uğramak.
  • Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi.

ilm-i tasavvuf ve tarikat

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde takip edilen yolun ilmi; tarikat ve tasavvuf ilmi.

ilmam

  • İki şey birbirine yaklaşma.
  • Küçük günah işleme.

ilsak

  • Yapışmak. Bitişmek. Ulaşmak. Yapıştırılma. Kavuşturulmak.

iltihab-ı edeme

  • Tıb: Cildin iltihablanarak katılaşması.

iltiham / iltihâm

  • Kaynaşma.

iltisam

  • Örtünmek, yaşmaklanmak, ağzını örtmek.
  • Öpmek, takbil eylemek, öpülmek.

iltiva

  • Burulmak.
  • Kıvrılmak, bükülmek.
  • Sarılıp birbirine dolaşmak.
  • Dalgalanma.
  • Eğri durma.
  • Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.

iltiyam / iltiyâm

  • Kaynaşma.

imamet-i kübra / imâmet-i kübrâ

  • Resûlullah'a (sallallahü aleyhi ve sellem) vekâleten bütün müslümanlara imamlık ederek İslâmiyet'in emirlerinin tatbik edilmesine nezâret edip, İslâmiyet'e ve müslümanlara karşı yapılan her türlü müdâhaleye (saldırı ve sataşmaya) cevap vermek vazîfes i, hilâfet.

imtidah

  • Aşma, taşma.

imtina / imtinâ

  • Çekinme, yanaşmama, imkânsız olma.

imtizac / imtizâc

  • Birleşme, kaynaşma.
  • Uyuşma, kaynaşma.

imtizaç

  • Birbiriyle karışma, kaynaşma.

imtizac / imtizâc / امتزاج

  • Uyuşma, uzlaşma. (Arapça)
  • İmtizâc etmek: Uyuşmak, uzlaşmak. (Arapça)

imtizac etmek

  • Kaynaşmak, uyum sağlamak.

imtizac-ı kimyevi / imtizâc-ı kimyevî / اِمتِزَاجِ كِمْيَوِي

  • Kimyasal kaynaşma, karışım.

imtizacat / imtizâcât

  • Kaynaşmalar.
  • Kaynaşmalar, uyuşmalar.

imtizackar / imtizackâr

  • Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette. (Farsça)

in'isab

  • Zorlaşma.

inak

  • Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma.

incimad

  • Donma, katılaşma.

infisah

  • Bollaşma. Genişleme.

infisal / infisâl

  • Ayrılma,
  • Azledilme, işinden uzaklaşma.

infitam

  • Kesilme.
  • Sütten kesilme.
  • Menedilen bir şeyden uzaklaşma.

infizac

  • Sıcaklık verme, ısı verme.
  • Buharlaşma.
  • Terleme.

inhidab

  • (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma.
  • Kamburluk, yumruluk.

inhidaş

  • Dalaşma, hırlaşma (köpek).

inhimak

  • Ahmak olma. Ahmaklaşma.
  • Akılsız görünme.

inhimal

  • İhmal etme, önem vermeme.
  • Mühlet alma.
  • Göz yaşı dökme.
  • Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.

inşa

  • Yapma. Vücuda getirme. Terkib etme. Bir şey peyda etmek.
  • Yaratma.
  • Edb: Yazı dersi. Nesir yazmak.
  • Güzel nesir halinde yazı yazmak veya güzel yazılmış nesir halindeki yazı.Çeşitli mektuplaşma ve güzel yazma için mektup, tezkere, istida (dilekçe), tebrik, tâziyenâme, sen

intiba ettirmek

  • Basmak, nakşetmek; iz ve tesir bırakmak.

inticas

  • Bulaşma, murdar olma.

intihac

  • Yol bulma, varma, ulaşma.

intikal

  • Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek.
  • Göçmek, geçmek.
  • Sirâyet. Bulaşmak.
  • Bir şeyin miras olarak kalması.
  • Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
  • Ulaşma.

intisaf

  • Hakkını tam olarak alma, haklaşma.
  • Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.

inzibat

  • Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması.
  • Sağlamlaşmak.
  • Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.

inzimam-ı rey

  • Görüş birliği, aynı görüşü paylaşma.

inziva / inzivâ

  • Yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama.

inzivagah / inzivagâh

  • İnziva yeri, yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmaksızın yaşanan yer.

irfaş

  • Yeme içme ile uğraşma.
  • Bir yerde daimi oturma.

irhasat

  • Hayırlı işlerle uğraşmak.
  • Sağlam şey.
  • Ist: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikulâde haller ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden hâdiselerdendir.

irtihaz

  • Rezil rüsvay olma. Kepaze olma.İRTİKA' : Yükselme, yukarı çıkma.
  • Daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme. Yüksek derecelere ulaşma.

irtiva'

  • Suya içerek kanma.
  • Tıb: Vücuttaki organ ve eklemlerin kuvvetlenip kalınlaşması.

ıs'ar

  • Enaniyet ve kibirle surat asma.

ıs'as

  • Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak.
  • Karanlığın açılması.
  • Bulutun yere yakın olması.
  • Peşinden gitmek.

ısalet

  • Hamle yapmak.
  • Ulaşmak.

ıshar

  • (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme.
  • Ulaşmak.
  • Erimek.

iskele

  • Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal.
  • Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer.
  • Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına elverişli kasaba.
  • Bir memleketin deniz yolu ile yapılan ticaretine vasıta olan lima

ismet

  • Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk.
  • Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir ma'siyete yaklaşmazlar; bütün kusur ve hatâlardan ve şâibelerden müberrâdırlar.

ısmi'lal

  • Muhkem olmak, sağlam olmak.
  • Otların birbirine dolaşmaları.

işsa

  • (Teşsi') Ayakkabısına tasma takma, kayış geçirme.

isti'cab

  • (Aceb. den) Şaşma, taaccüb etme, hayrette kalma.

isti'nad

  • İnatlaşma, inat yapma. Muannidlik.

isti'rab

  • Sonradan Araplara dâhil olmak, araplaşmak.

istib'ad / istib'âd

  • Uzaklaşma. Uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme.
  • Yakıştırmayış.
  • Uzaklaşma, uzaklaştırma, akıl dışı sayma.

istibaa

  • Bir şeyi kendine sattırmağa uğraşma.

işticar

  • Zıdlaşma.
  • Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.

iştidad

  • (Şiddet. den) Şiddetlenme.
  • Sertleşme, katılaşma.
  • Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.

istidad-ı kemali / istidad-ı kemâli

  • Olgunlaşma kabiliyeti.

istidare

  • (Devr. den) Dönme, dolaşma.
  • Daire biçimine girme, yuvarlak olma.

istidrac

  • Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • Ist: Hakkı ve hakiki değeri olmadığı halde ve kabiliyetsizliğine rağmen bir kimsenin kesret-i nimete mazhar olması ve bu sebeple küfür ve isyana devam etmesi ile azab ve gazab-ı İlâhiyeye yaklaşması.

istidrak

  • Nâil olmak, ulaşmak, varmak.
  • Anlamak.
  • Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.

ıstıfa / ıstıfâ

  • Ayıklanma, saflaşma.

istiflah

  • Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.

iştigal / iştigâl / اشتغال

  • Bir iş işlemek. Uğraşmak. Çalışmak. Meşgul olmak.
  • Meşgul olma, uğraşma.
  • Uğraşma.
  • Meşguliyet, uğraşma.
  • Uğraşı. (Arapça)
  • İştigâl etmek: Uğraşmak, meşgul olmak. (Arapça)

iştigal etme

  • Meşgul olma, uğraşma.

iştigal etmek

  • Meşgul olmak, uğraşmak.

iştigalat / iştigalât

  • (Tekili: İştigal) Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.
  • Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.

istigbar

  • (Gubar. dan) Tozlaşma.

istiglab

  • Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.

iştihab

  • Ağarma, beyazlama, kırlaşma.

istihalat

  • (Tekili: İstihale) Değişmeler, başkalaşmalar.

istihale / istihâle

  • Bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka hâle değişmesi. Başkalaşmak.
  • Mümkün olmayış, imkânsızlık.
  • Başkalaşma.

istihale-i in'ikasiye / istihâle-i in'ikâsiye

  • Yansımanın başkalaşması, farklı bir keyfiyet alması.

istihare

  • Tefe'ül. Sual sorup cevap istemek.
  • Hayırlı olmayı istemek.
  • Hayran olmak, şaşmak, taaccüb etmek.
  • Bir işin hayırlı olup olmıyacağı niyetiyle abdest alıp, dua edip rüya görmek üzere uykuya yatma.

istihlal

  • Helâl saymak. Helâllaşmayı istemek.

iştikak

  • Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri.
  • Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak.
  • Edb: Aynı kökten türemiş olan birkaç kelimeyi bir araya getirme sanatı. Misaller:(Edipler edepli olmalı, hem de edeb-i

istikra / istikrâ

  • Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama.
  • Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istikra-ı tam / istikrâ-ı tam

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istikra-i tamme / istikrâ-i tâmme

  • Bütün cüz'î olaylardan hareket ederek küllî bir hükme varma; tümevarım; endüksiyon; burada bütün ilimlerin hep birlikte aynı sonuca parmak basmaları kastediliyor.

istiksam

  • Yemin teklif etme.
  • Bölüşme, taksim etme, paylaşma.

istıktab

  • (Kutb. dan) Kutuplaşma, bir kutubun etrafında toplanma, bir kutuba bağlanma.

istiktam

  • Gizlemeğe çalışma. Saklamak için uğraşma.

istila

  • (Vely. den) Kaplamak, yayılmak.
  • Ele geçirmek. İşgal etmek.
  • Meydanın sonuna erişmek.
  • Basmak. Galebe etmek.

istimzac / istimzâc

  • Kaynaşma, karışma.

istimzaç

  • Kaynaşmaya çalışma, uyum sağlamaya çalışma.

istimzaç etmek

  • Kaynaşmak, kaynaştırmak.

istinahe

  • Yaygarayı basma.
  • Ağlamak isteme.
  • Kurdun uluması.

istinas / istînas

  • Yakınlık duyma, yakınlaşma.

istincas

  • Bulaşma veya bulaştırma.

istinkas

  • Bir şeyin fiatını düşürmeye çalışma, ucuzlatmağa uğraşma.

iştirat

  • (Şart. dan) Şarta bağlama, şarttlaşma.

istisa'

  • Bollaşma, bollanma, genişleme.

istisar

  • Kolaylaşmak, kolay olmak.

istişat

  • (Şatt. dan) Çok kızma, öfkelenme, gazaba gelme.
  • Coşma, taşma.
  • (Kuş) hızla uçma.

istısna'

  • San'atlı olarak yapmak.
  • Bir şey yapmak için san'atkârla anlaşma yapmak.

istitmam

  • (Tamam. dan) Tamamlama, tamamlamağa çalışma. Tamamlamasını isteme. Bitirmek için uğraşma.

itilaf / itilâf / îtilâf / ائتلاف

  • Anlaşmak. Görüşmek. Uyuşmak. Muvafakat.
  • Cem' olmak, birikmek.
  • Uyuşma, uzlaşma.
  • Anlaşma.
  • Uzlaşma, görüş birliğine varma. (Arapça)
  • Alışma. (Arapça)

itlak

  • Bağlama, asma.

ittifak

  • Beraber hareket için sözleşmek. İttihad ve muvafakat etmek. Söz birliği etmek. Anlaşmak.(İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.)

ittifak etmek

  • Birleşmek, anlaşmak.

ittisa

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.

ittisal

  • Ulaşmak. Bitişmek.
  • Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.

izaha

  • Bir şeyin çevresini dolaşma.

izale

  • Halsiz bırakma.
  • Uzun etekli elbise.
  • Kadın yaşmağını açma.
  • Sarığın ucunu uzatma.

izhar-ı rububiyet

  • Rablığını gösterme; Allah'ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verdiğini, onları terbiye ve idare ettiğini ve herşeyi egemenliği altında tuttuğunu göstermesi.

izmihrar

  • Surat asma.
  • (Yıldız) parıldama.
  • Kış mevsiminin şiddetli olması.

jeton

  • Para yerine kullanılan marka. (Fransızca)
  • Telefonlarda veya garsonların kasa ile hasaplaşmasında kullanılır. (Fransızca)

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

kabus

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.

kadem-nihade-i saha-i vücut / kadem-nihâde-i saha-i vücut

  • Varlık âlemine ayak basma.

kademkeş

  • Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen. (Farsça)

kalalib

  • (Tekili: Kullâb) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.

kamcu / kâmcu

  • İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen. (Farsça)

kampanya

  • Sıkı bir iş ve çalışma devresi.
  • Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.

kamr

  • Göz kamaşmak.

kanun-u rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması kanunu.

kanun-u tekamül / kanun-u tekâmül / قَانُونُ تَكَامُلْ

  • Mükemmelleşme, olgunlaşma kanunu.

karib olma / karîb olma

  • Yakınlaşma.

kasvet / قسوت

  • Katılık. (Arapça)
  • Gönül darlığı. (Arapça)
  • Kasvet basmak: Gönlü daralmak. (Arapça)

kat'

  • Aşma, yükselme.

kat' etmek

  • Aşmak, yol almak.

kat'-ı meratip / kat'-ı merâtip

  • Mertebeleri aşma.

kav'

  • (Çoğulu: Akvâ) Erkek dişiye aşmak.
  • Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kavanin-i rububiyet / kavânîn-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa, yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ile ilgili kanunlar.

kavl

  • Anlaşma. Sözleşme.
  • Konuşulan söz. Söz cümlesi.
  • İtikad, delâlet.
  • Tarif.
  • İlham.

kavm

  • (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak.
  • Pazar kurmak.
  • Müşteri ile anlaşmak.

kazaz

  • Ufak taş.
  • Döşek üstünde olan toprak.
  • Toz toprak bulaşmaz nesne.

kedd

  • Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.

kefh

  • Karşı karşıya savaşma.

kemal

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.

kemal-i beşeri / kemâl-i beşerî

  • İnsanın mükemmelleşmesi, olgunlaşması.

kemalat-ı vücud / kemâlât-ı vücud

  • Varlığın olgunlaşma, mükemmelleşme noktaları.

kerm

  • (Çoğulu: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.

keşmekeş-i ihtilaf / keşmekeş-i ihtilâf

  • Anlaşmazlıktan gelen karışıklık.

kezaz

  • (Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.

kezz

  • Boğazına çıkana kadar yemek.
  • Çok yemekten dolayı ağırlaşmak.

kına'

  • Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb.
  • İçinde hediye gönderilen tabak.

kıran / قران

  • Yakınlaşma. (Arapça)
  • İki gezegenin aynı burçta birbirine yaklaşması. (Arapça)

kıtal

  • Savaş, savaşma.

kıya'

  • Erkek dişiye aşmak.
  • Hurma ve buğday döktükleri düz yer.

kıyam

  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri

kıyas-ı adli / kıyas-ı adlî

  • Adaletle ilgili kıyas; Allah'ın kâinata koymuş olduğu adalet ve düzeni göstererek âhiretin varlığına ulaşma.

kıyas-ı hadsi-i hafi / kıyas-ı hadsî-i hafî

  • Gizli olan hükmün illetine (sebebine) güçlü bir sezgi ile (zihnin hemen intikali olan hads ile) ulaşmak sûretiyle yapılan kıyas; yani peygamberlik sebebi olan bütün peygamberlerdeki esasların Peygamber Efendimizdeki (a.s.m.) esaslar ile kıyaslanmasıdır ki, zihin bu esasların Peygamber Efendimizde da

komita

  • (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya.

komitacı

  • Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.

kudum / kudûm

  • Uzak ve uzun bir yoldan gelmek.
  • Ayak basmak.
  • İleri geçmek. İlerilik.
  • Uzak bir yerden, uzun bir yoldan gelme.
  • Ayak basma.Teşrif etme.
  • Uzaktan gelme, ayak basma.

kur'an-ı rabbani / kur'ân-ı rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın Kur'ân'ı; kâinat kitabı.

kurb-u huzur-u ilahi / kurb-u huzur-u ilâhî

  • İlâhî yakınlığa ulaşma makamı.

kurbiyyet

  • Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak.

küşayiş-i fikr / küşâyiş-i fikr

  • Fikir ve düşüncenin berraklaşması.

kuşiş

  • Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma. (Farsça)

kuşluk vakti

  • Orucun başlaması (imsak) ile güneşin batması arasındaki zamânın ilk dörtte biri geçince başlayan ve güneşin zeval (tepe) noktasına ulaşmasından, bir müddet öncesine kadar devâm eden vakit, duhâ vakti.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lagm

  • İnanmayacak söz söylemek.
  • Bulaşmak.

lahh

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yağmuru kesilmeyen bulut.

lask

  • Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.

lat'

  • Yapışmak.
  • Ulaşmak, varmak.

lath

  • Her şeyin azı.
  • Bulaşmak ve karışmak.
  • Birine iftira atmak.

lats

  • Dövmek.
  • şiddetle basmak.

lecz

  • Ulaşmak, varmak.
  • Yapışmak.

lesa

  • Islak ayakla bir şeye basmak.
  • Yaş olmak, ıslanmak.

lett

  • Bağlama.
  • Karıştırma.
  • Vurma, dövme, dayak atma.
  • Yanaşma, yaklaşma.

levt

  • Yapışmak.
  • Varmak, ulaşmak.

leyt

  • Ulaşmak, varmak.

lihak

  • Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.

lisam

  • Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.

liyakat / لياقت

  • Yaraşma. (Arapça)

lühuk

  • Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.

lüsuk

  • Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma.
  • Ulaşma, vâsıl olma, erişme.

lütf-u rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah‘ın iyilik ve bağışı.

lüzk

  • (Lâzık) Yapışmak.
  • Ulaşmak varmak.

ma'c

  • Süratle gitmek, hızlı gitmek.
  • Yürürken dolaşmak.

ma'hed

  • (Çoğulu: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri.

ma'kad

  • Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.

ma-i mukayyed / mâ-i mukayyed

  • Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)

maahid

  • (Tekili: Ma'hed) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.

maden-i tekemmül

  • Mükemmelliğe ulaşma kaynağı.

mahcub

  • Utanan. Utangaç.
  • Perdeli, örtülü. Kapalı.
  • A'ma.
  • Yaşmak veya perde ile mestur olan.

makine-i tekemmülat / makine-i tekemmülât

  • İlerleme, olgunlaşma makinesi.

makruniyet

  • Yaklaşma. Yakınlık.

maraz-ı ihtilaf / maraz-ı ihtilâf

  • Anlaşmazlığa düşme hastalığı.

maruz-u tagayyür

  • Başkalaşmaya ve değişmeye maruz.

mazhar / مظهر

  • Ortaya çıkış yeri. (Arapça)
  • Şereflenme, nail olma. (Arapça)
  • Mazhar olmak: Karşılaşmak, nail olmak. (Arapça)

mecaz

  • Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak.
  • (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol.
  • Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi.

medar-ı ihtilaf / medar-ı ihtilâf

  • Anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi.

medeni / medenî / مدنى

  • Şehirli. (Arapça)
  • Uygar. (Arapça)
  • Görgülü. (Arapça)
  • Medineli. (Arapça)
  • Medenîleşmek: Uygarlaşmak. (Arapça)

mehasin-i rububiyet / mehâsin-i rububiyet / mehâsin-i rubûbiyet

  • Rablığın güzellikleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri.
  • Cenâb-ı Hakkın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri.

memzuc

  • Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş.
  • Şakalaşmak.
  • Oynamak.

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

mertebe-i uzma-yı tevhid / mertebe-i uzmâ-yı tevhid

  • Tevhid hakikatlerine ulaşmada varılacak olan en büyük mertebe.

mesalik-i hamse

  • Belli bir hedefe ulaşmak için belirlenen beş yöntem ve yol.

meşguliyet

  • Meşgul olma, uğraşma.

meslek ve meşreb

  • Bir hedefe ulaşmak için takip edilen tarz ve metod.

meslek-i hakikat

  • Hakikate ulaşmak için takip edilen yöntem.

meşveret

  • Danışma. Konuşup anlaşma. Fikir edinmek için konuşup görüşme. Görüşme meclisi.

metod

  • Bir neticeye ulaşmak için takib edilen fikir yolu. Usul. Kaide. Yol. Sistem. (Fransızca)

metrukiyyet

  • (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma.
  • Bırakılmışlık, kullanılmazlık.
  • Bir işten çekilip uğraşmama.

mett

  • Çekmek.
  • Ulaşmak.
  • Kuyudan su çıkarmak.

meydan-ı münakaşat / meydan-ı münakaşât

  • Tartışma ve anlaşmazlıkların alanı, sahası.

meyelan-ı hak / meyelân-ı hak

  • Hakka ulaşma ve elde etme meyli, eğilimi.

meyl-i incizab

  • Kendisi gibi olanlara yaklaşma eğilimi, çekici olma.

meylü't-tecavüz

  • Haddi aşma, başkasının hakkına geçme meyli.

meylül-istikmal / meylül-istikmâl

  • Olgunluğa ulaşma meyli, eğilimi.

mirtal

  • Bulaşmak.

misak

  • Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.
  • Sözleşme, anlaşma.

mişzeb

  • Dişli orak.
  • Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri.

mızfar

  • Zafer kazanan. Galib. olan. Asma çubuğuna sarmaşık gibi sarılan filiz.

mu'ayede / mu'âyede

  • Bayramlaşma. Birbirinin bayramını kutlama.

mu'cizat-ı rububiyet / mu'cizât-ı rububiyet

  • Rablık mu'cizeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu'cizeleri.

mü'temer

  • Anlaşma için yapılan toplantı. Kongre.

muahedat

  • (Tekili: Muâhede) Muâhedeler, antlaşmalar.

muahede / muâhede / معاهده / مُعَاهَدهَ

  • Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.
  • Andlaşma.
  • Karşılıklı and içme, antlaşma.
  • Andlaşma.
  • Antlaşma.
  • Ahitleşme, antlaşma. (Arapça)
  • Muâhede yapmak: Antlaşma yapmak. (Arapça)
  • Anlaşma.

muahede-i ittifakiyye

  • Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.

muahede-i ticari / muahede-i ticarî

  • Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.

muahedename / muâhedenâme / معاهده نامه

  • Antlaşma metni. (Arapça - Farsça)

muahid / muâhid

  • Antlaşma yapanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine bir para ödeyerek kendini himaye ettiren hıristiyan veya bir başka dinden kimse.
  • Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri.
  • İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim.
  • Belli şartlar çerçevesinde antlaşma yapan.
  • Karşılıklı anlaşma sonucu olarak İslâm devletine cizye ödeyen ve buna karşılık koruma altına alınan Müslüman olmayan kimse.
  • Antlaşma yapan.

muakade

  • (Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.

muanaka / muânaka

  • Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
  • Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma.

muasırlaşmak

  • Çağdaşlaşmak.

muavenet / muâvenet / مُعَاوَنَتْ

  • Yardımlaşma.
  • Yardımlaşma.

muavenet-i hayriye

  • Hayırlı işlerde ve hizmetlerde yardımlaşma.

muayede / معایده

  • (Îd. den) Bayramlaşmak.
  • Bayramlaşma. (Arapça)

muazere

  • İnadlaşmak.
  • Yardımlaşmak.
  • Birbirinden kaçmak.
  • Ekin kuvvetlenmek.

mübaadet

  • (Bu'd. dan) Birbirini sevmeyip uzak ve soğuk durma. Nefret etme.
  • İki kişi birbirinden uzaklaşma.

mübaale

  • Cilveleşme, oynaşma (karı-koca arasında).

mübagate

  • Ansızın üzerine saldırma, sataşma.

mübalaga

  • (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.
  • Haddini aşmak.
  • Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."

mübareze

  • Cenk, kavga, uğraşma.

mübaşeret

  • Bir işe girişmek. Bir işe başlamak.
  • Karşılaşmak.
  • Başlamak ve devam etmek.
  • Temas etmek, dokunmak.
  • İnsanın derisinin, başkasının derisine dokunması.

mücadelat

  • (Tekili: Mücadele) (Cedel. den) Savaşmalar, mücâdeleler.

mücadele / mücâdele

  • (Cedel. den) İki kişinin bir şey üzerine çekişmesi. Uğraşma. Savaşma.
  • Savaşma, çarpışma.
  • Çekişme, uğraşma, savaşma.

mücahedat / mücâhedât

  • Din için savaşmalar.

mücahede / mücâhede

  • (Çoğulu: Mücahedât) Cihad etme.
  • Din düşmanına karşı koyma. Çarpışma.
  • Uğraşma. Çalışma. Gayret gösterme.İslâmiyette mücahedenin ehemmiyeti hakkında Deylemî'den (R.A.) mervi Hadis-i Şerif meâli: "Allah bir kulu sevdiği vakitte onu Zât-ı Uluhiyetine hizmet etmek için seçer. Onu
  • Çalışma, mücâdele etme, uğraşma, cihâd etme.
  • Nefse zor gelen, nefsin istemediği şeyleri yapma.
  • Din için savaşma.

mücahede-i maneviye / mücâhede-i mâneviye

  • Mânevî mücadele, çaba, gayret, nefis ile savaşma.

mücavebet

  • (Cevab. dan) Birbirine cevap verme, cevaplaşma, mektuplaşma. Karşılıklı cevap verme.

mücaveze

  • Haddinden ileri geçmek. Normali aşmak. Bir şeyin, hadd-i itidâli geçmesi.
  • Birini suç ve günahı ile muâheze eylemeyip görmemezlik ile afv ve müsamaha eylemek.

müdaabe

  • (Müdâabet) Karşılıklı takılma, lâtife yapma, şakalaşma.

mudarebe şirketi / mudârebe şirketi

  • Ortaklardan bir kısmının sermâye vermesi, bir kısmının da iş yapmayı üzerine alması üzerine anlaşma yapılarak kurulan şirket, ortaklık.

müfaheme

  • (Fehm. den) Anlaşma.

müfakehe

  • Şakalaşma, lâtife yapma.

müfarakat / müfârakat

  • Uzaklaşma, ayrılma.

mugazele

  • (Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.

muhakeme-i akliye

  • Akıl yoluyla geniş araştırmalar yaparak bir hükme ulaşma.

muhalata

  • (Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.

muhalatat / muhalatât

  • Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.

muhamese

  • Fısıldaşma.

muhanneslik

  • Kadınlaşma işi.

muharebat / muhârebât

  • (Tekili: Muhârebe) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.
  • Savaşmalar.

muharebe / muhârebe / مُحَارَبَه

  • Savaş, savaşma.
  • Savaşma.
  • Savaşma.

muharebe-i bissüyuf

  • Kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele.

müharese

  • Yırtışıp dalaşmak.

muharrece

  • Boynunda tasması olan köpek.

muhasebe / muhâsebe

  • Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam.
  • Hesâblaşma, insanın nefsini hesâba çekmesi.
  • Hesaplaşma, hesap görme.

muhazat

  • Yüz yüze gelme, karşılaşma.

muhtemir

  • (Hamr. dan) Mayalanan. Mayalanarak ekşiyip kabaran.
  • Örtü ile örtünen. Yaşmaklanan.

mükafaha / mükâfaha

  • Karşılaşma. Yüzyüze gelme.
  • Savaşma.

mükalebe / mükâlebe

  • (Kelb. den) (Köpekler gibi) dalaşma.

mükaleme / mükâleme

  • Karşılıklı konuşma. Anlaşma. Müzakere. Muhavere. Söyleşme.

mukannen

  • (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli.
  • Kanun ile vâcib ve mukarrer olan.
  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.
  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli.

mukarenet

  • Bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.

mukaseme

  • (Kısm. dan) Paylaşma, bölüşme, taksim etme.

mükatebat / mükâtebat

  • (Tekili: Mükâtebe) Mektuplaşmalar, mükâtebeler, yazışmalar.

mükatebe / mükâtebe

  • Yazışma. Mektuplaşma. Birbirine yazma.
  • Fık: Azâd edilmesi, bazı şartlara -mal kazanmak veya bir müddet hizmet etmek gibi neticeye- bağlı olan köle veya câriye ve bu azad hususunda yapılan mukavele.
  • Yazışma, mektuplaşma, birbirine yazma, köle ile yapılan azatlık sözleşmesi.

mukavele

  • Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek.
  • Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.

mukavelename

  • Anlaşma yazılı olan kâğıt. Mukavele yapılan kâğıt.

mülaabe

  • (La'b. dan) Oynayıp eğlenme. Oynaşma.

mülabeset / mülâbeset

  • Karışma, bulaşma.

mülaebe / mülâebe

  • (La'b. dan) Oynaşıp eğlenme. Oynaşma.
  • Oynaşma.

mülahat

  • Yakınlaşmak. Çekiştirmek.
  • Çocuğun, sütten kesilme vaktine yakınlaşması.
  • Niza ve husumet etmek.

mülaki / mülâki

  • Mülâki olmak:
  • Karşılaşmak.
  • Görüşmek.

mülasaka

  • Ulaşma, yanaşma.
  • Bitişme, yapışma, iltisâk etme.

mülatafa

  • (Mülâtefe) (Lutf. dan) Birbirine lâtife etmek. Şakalaşmak. İltifat etmek. Güzel muâmele.

mülatafat

  • (Tekili: Mülâtafa) Lâtifeler, mülâtafa etmeler, şakalaşmalar.

mülatafe / mülâtafe

  • Lâtifede bulunma, espiri yapmak, edep sınırlarını aşmadan şaka ile takılma, karşılıklı şakalaşma.

mülatefe / mülâtefe

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.

mültesim

  • Yaşmaklı.

mümalat

  • Müsaade etmek, izin vermek.
  • Yardımlaşmak, muâvenet etmek.

mümarese / mümârese

  • Uzmanlaşma.

mümarete

  • Çabalama, uğraşma, gayret sarfetme.

mümasaa

  • Birbiriyle kılıçlaşmak.

mümaşaat

  • Maslahat namına hoş geçinme, anlaşma yolunu seçme.

mümaşaatkar / mümaşaatkâr

  • Hoş geçinen, anlaşma yolunu seçen.

mümaşat / mümâşât

  • Maslahat yolunu, anlaşma tarzını seçme.

mümazaha

  • Lâtife yapma, şakalaşma.

münacat

  • Allah'a yalvarmak. Duâ. Allah'tan necat için dua.
  • Yalvarmak için yazılan duâ veya manzume.
  • Sürurlaşmak, neşelenmek.

münadea

  • Süngü ile birbirine hücum etmek.
  • Kucaklaşmak.

münadebe

  • İyilikleri sayılıp ağlanılan ölü.
  • Ölmüş bir kimsenin ahlâkını ve evsafını anıp ağlaşmak.

münamese

  • Birbiriyle sırlaşmak.

münasafa

  • (Nısf. dan) Yarıyarıya paylaşma. İki eşit parçaya ayırma.

münazea / münâzea

  • Çekişme, anlaşmazlık.

müradefe

  • Binekleşmek.
  • Ardlaşmak.

mürahaka

  • Büluğ çağına, oniki yaşına yaklaşmak.

mürahık / mürâhık

  • Âkıl ve bâlig yâni ergenlik çağına ulaşmadığı hâlde ulaşmış gibi gösteren erkek çocuk.

müraselat / müraselât / مراسلات

  • Mektuplaşmalar. Resmi mektuplar.
  • Mektuplaşmalar. (Arapça)

mürasele / mürâsele / مراسله

  • Haberleşme, mektuplaşma.
  • Mektuplaşma, haberleşme.
  • Mektuplaşma. (Arapça)

mürazat

  • Rızâlaşmak, râzı olmak.

müşaabe

  • Uzaklaşmak.
  • Ölmek, vefat etmek.

müsaafe

  • Bir kimse ile adavet edişmek, düşmanlık yapmak.
  • Yardımlaşmak.

müsaberet

  • Sürekli olarak uğraşma.
  • Bir şey yapmağa hemen girişme.

musafaha / musâfaha / مصافحه

  • Tokalaşma; kucaklaşma.
  • El sıkışmak. Tokalaşmak.
  • Muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek.
  • Tokalaşma.
  • Tokalaşma. (Arapça)
  • Musâfaha etmek: Tokalaşmak, el sıkışmak. (Arapça)

musalaha / musâlâha

  • Karşılıklı anlaşmak. Barışmak. Sulh akd etmek.
  • Barışma, uzlaşma, barış, güvenlik.
  • Barışma, anlaşma.
  • Barışma, barış anlaşması yapma.

müsalaha

  • (Sulh. dan) Barışma. Anlaşma. Güvenlik.

müsalahaname / müsalahanâme

  • Barış antlaşması. (Farsça)

musalahat

  • (Tekili: Musâlaha) (Sulh. dan) Karşılıklı anlaşmalar. Barışlar.

müşarata / müşârata

  • Şartlaşma.
  • Şartlaşma, sözleşme. Nefs muhâsebesinin (nefsi hesâba çekmenin) ilk basamağı olup, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapma, beğenmediklerinden sakınma ve âhirete hazırlanma husûsunda nefsle sözleşme.

müşareket

  • Birbirine ortak olmak, ortaklık. Beraber olup bir iş yapmak.
  • Gr: İkili tarafın da isteğini bildiren fiil.
  • Karşılıklı anlaşma, birbirini anlama.

müsarre

  • Sürurlaşmak, sevindirmek.

müşatare

  • Uzaklık. Iraklık.
  • Bir şeyi yarı yarıya bölüşme. Paylaşma.

müsaveme

  • Pazarlık etme, pazarlaşma.

müstahill

  • Helâl addedici olan. Helâllaşmayı isteyen.

mutabaat

  • Karşılıklı anlaşma. Uyma tâbi olma. Bir şeye uyup muvafakat etme.

mütareke / mütâreke

  • Bir mes'eleyi hal için bir şeyi terketmek.
  • Karşılıklı olarak anlaşmak, kuvvet ve silâhı bırakmak.
  • Anlaşma.

mutayebat

  • (Tekili: Mutâyebe) Eğlenceli hikâyeler. Fıkralar.
  • Şakalaşmalar, lâtife yapmalar.

mutayebe / مطایبه

  • Lâtifeleşme, şakalaşma.
  • Şakalaşma, birbirine fıkra anlatma. (Arapça)

müteakıd

  • (Akd. dan) Anlaşma yapan iki kişiden her biri.

mütehassıs olmak

  • İhtisas sahibi olmak, uzmanlaşmak.

mütekarrib

  • (Çoğulu: Mütekarribîn) (Kurb. dan) Yaklaşan, yaklaşmağa çalışan, yakın olan, takarrüb eden.

mütelessim

  • (Çoğulu: Mütelessimîn) Yüzü peçeli, yaşmaklı.

mütevatir

  • Yalan üzere anlaşmaları mümkün olmayan cemaatler tarafından rivayet olunan haber.

müttefekun aleyh

  • Üzerinde birleşilen mes'ele. Hakkında müttefik olup anlaşmaya varılmış olan.

muvadaa

  • Düşmanlığı bırakıp barışma. Adaveti bırakıp sulh etme.
  • Vedâlaşma.

muvafakat

  • Uygunluk. Uymak. Anlaşmak. Karşılıklı anlaşma. Râzı olma. Müsâade.

muvasaka

  • Birbirine söz verip anlaşma.

muvasala / muvâsala

  • Vâsıl olmak. Erişmek. Ulaşmak.
  • Ulaşma, kavuşma.

muvasalat / muvâsalât / muvâsalat / مواصلات

  • Vasıl olma, ulaşma, varma.
  • Kavuşmalar, ulaşmalar.
  • Varma, ulaşma. (Arapça)
  • Muvâsalat etmek: Ulaşmak, varmak. (Arapça)

muvazaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.

müvazea

  • Tevzi edişmek. Paylaşmak.
  • Danışmak, istişârede bulunmak müşavere etmek.
  • Muvafakat etmek, uygun olmak.

muvazebet

  • Bir işle dâimâ uğraşma. Bir işe durmadan çalışma.

müyasere

  • Yardımlaşmak, muâvenet.

müzarea şirketi / müzârea şirketi

  • Zirâat ortaklığı. Harman yapılan ürünleri yetiştirmek için, tarla yâni toprak birinden, çalışma, işçilik diğerinden olmak ve mahsûlü sözleşilen nisbette (miktârda) aralarında paylaşmak üzere, kurulan şirket.

müzca

  • Sürücü, süren.
  • Kâmil olmayan kişi. Olgunlaşmamış insan.

na'lin

  • Altı deri, üstü açık ve tasmalı ayakkabı.

na-müstaid

  • Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız. (Farsça)

na-reşid

  • Kemâle ermemiş, olgunlaşmamış. (Farsça)

nakz-ı ahd

  • Anlaşmayı bozma, muâhede hükümlerini bozma. Verilen sözde durmama. (Nebz-i ahd da denir)
  • Ahdi, antlaşmayı bozma.

nares / nâres / نارس

  • Ham, olgunlaşmamış. (Farsça)

natef

  • Bulaşmak.
  • Fâsid olmak, bozulmak.

nazh

  • Bulaşmak.

nebve

  • Uzaklaşmak.
  • Ok hedefe varamamak.
  • Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması.
  • Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması.
  • Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

neft

  • Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması.
  • Galeyan.

nekz

  • Gayret etme, uğraşma, çok çabalama.

netice-i tevhid

  • Birleme, her şeyin bir olan Allah'a ait olduğu sonucuna ulaşma.

nevresidegan / nevresidegân

  • (Tekili: Nev-reside) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.

nevt

  • (Çoğulu: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.

neyelan

  • İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.

neyl

  • Merama erme. İsteğe ulaşma.
  • Ulaşılan şey.

nihai vesika / nihaî vesika

  • Son anlaşma belgesi, sonuç bildirgesi.

nimet-i rabbaniye / nimet-i rabbâniye

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah'ın nimet ve ihsanı.

nişan

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)

nitah

  • Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma.
  • Vuruşup kavga etme.

niyet

  • Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi.
  • Fık: Yapılan bir vazife ile Cenab-ı Hakk'a taatta bulunmayı ve O'na mânen yaklaşmayı kasdetmektir.

niza

  • Çekişme, kavga, anlaşmazlık.

nokta-i telaki / nokta-i telâki

  • Karşılaşma noktası. Uygun ve karşılıklı nokta. Buluşma noktası, yeri.
  • Münâsebet. Uygunluk.

nüas

  • Uyuklama, uyku gelip basma.
  • Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.

nuksan

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

nur-u rabbani / nur-u rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın nuru.

nur-u tarikat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemlerin aydınlığı, güzelliği.

nuzc

  • Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması.
  • Etin kemikten dökülür derece pişmesi.

nüzhet / نزهت

  • Gezinti, gezip dolaşma. (Arapça)

pakt

  • Akid, sözleşme, andlaşma. Siyasi anlaşma. (Fransızca)
  • Antlaşma.
  • Andlaşma.

pano

  • Üzerine ilân, tablo, vs. asmaya yarayan levha. (Fransızca)

pazarlık etmek

  • Alış-verişte satan ile alan arasında malın fiyâtı veya bir işin ücreti husûsunda yapılan anlaşma.

pedrud

  • Vedâlaşma. (Farsça)

pençe

  • El ayası ile beş parmağın tamamı. (Farsça)
  • Hayvanların ön ayaklarının parmaklarıyla tırnakları. (Farsça)
  • Eskiden Şark hükümdarlarının imza yerine ellerini kırmızı boyaya sürüp, kâğıdın üstüne basmalarıyla olan şekil, tuğra. (Farsça)
  • Mc: Kuvvet. Savlet, satvet. (Farsça)

peyvend

  • Ulaşma, varma, vasıl olma. (Farsça)
  • Bağ, alâka. (Farsça)

peyvest

  • Ulaşma, vasıl olma, kavuşma. (Farsça)

peyvestegi / peyvestegî

  • Bitişme, ulaşma, bitişiklik. (Farsça)

rab

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah.

rabb-i azim / rabb-i azîm

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah.

racih gelme

  • Ağır basma, üstün gelme.

rahmet-i rububiyet / rahmet-i rubûbiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah'ın rahmeti.

ran

  • (Reyn. den fiil) Kalb katılaşması, lekelenmek. Kalbin kasavetlenmesi.
  • Pas, kir.

ratk

  • Ulaşmak, yetişmek.

rayet-i ulviyet-i şeyh-i hakkani / râyet-i ulviyet-i şeyh-i hakkanî

  • Mânevî mertebelere ulaşma ve hakikatleri elde etme yolunda Şeyh Abdülkadir-i Geylânî'nin elinde tuttuğu yücelik sembolü olan sancak.

rehak

  • Gaşyetmek, sarıp bürünmek. Bir adamın arkasından yaklaşıp çatmak.
  • Haramlara ve menhiyata dalıp, hep onunla uğraşmak.

rehk

  • Aradan yetişip yaklaşma.
  • Yürüme.
  • şaşa kalma, taaccüb etme, hayrette kalma.
  • Kötü şeylere düşkünlük.

rehş

  • Asmacık.

resse

  • Avcıların gizleneceği yer.
  • Hastalığın başkasına bulaşması.

rez / رز

  • Bağ kütüğü, asma. (Farsça)
  • Üzüm, asma.
  • Asma. (Farsça)

rıhtım

  • Gemilerin yanaşmalarına müsait şekle getirilmiş kıyı. (Farsça)

riyazet

  • Nefsi kırma, dünya lezzetlerinden uzaklaşmaya çalışma.

rubu'

  • (Tekili: Rub') Dörtte birler.
  • Metrenin kabulünden evvel ipekli, yünlü, basma ve emsali kumaş, bez ve sairenin ölçülmesinde kullanılan çarşı arşınının kesirlerinden birinin adıdır.

rububiyet

  • Rablık; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i ilah / rububiyet-i ilâh

  • İlâhî Rablık; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i ilahiye / rubûbiyet-i ilâhiye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması.

rububiyet-i mutlaka-i ilahiye / rububiyet-i mutlaka-i ilâhiye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye ve idare etmesi ve egemenliği altında bulundurması.

ruhi imtizac / ruhî imtizac

  • Ruhen kaynaşma, uyuşma, geçinme.

rüsuh-u tam

  • Tam olarak kökleşme, sağlamlaşma.

sacur

  • Köpeğin boynuna takılan tasma.

sahire

  • Yer yüzü, arz.
  • Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza.
  • Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl.
  • Cehennem.

şakn

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

salben

  • Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.

sam'a

  • Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ)
  • Kuvvetlenip olgunlaşan ot.

sanayi' şirketi / sanâyi' şirketi

  • İki veya daha fazla san'at sâhibinin başkasından iş kabûl ederek ücretini paylaşmak üzere veya fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık. Şirket-i A'mâl.

şayan-ı hayret

  • Şaşmağa değer. Hayret edip şaşılacak şey.

şayestegi / şâyestegî / شایستگى

  • Yaraşma. (Farsça)

sebel

  • Tıb: Bulanık görme hastalığı.
  • Göze inen perde.
  • Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur.
  • Buğday başı.

sebg

  • Nimet bolluğu.
  • Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.

şecere-i rıdvan / şecere-i rıdvân

  • 628 (H.6) senesinde yapılan Hudeybiye andlaşmasından önce Medîneli müslümanların, altında Peygamber efendimize ve İslâm dînine bağlı kalacakları husûsunda bağlılık yemîni ettikleri ağaç.

secif

  • Perde, setre.
  • Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.

şehid-i dünya / şehîd-i dünyâ

  • Allah rızâsı için cihâd etmeye, savaşmaya niyet etmeyip, dünyâ kazancı için harb eden kişi. Dünyâ şehîdi.

sened

  • Kuvvetli olabilecek söz.
  • Tapu.
  • Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'.
  • İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan kâğıt, vesika.

şeref-i mülaki / şeref-i mülâki

  • Karşılaşma ve tanışma şerefi.

şesu'

  • Uzak.
  • Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.

şevagil

  • (Tekili: Şagile) Uğraşmalar, meşguliyetler.

sevm

  • Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme.
  • Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak.
  • Dağlamak.
  • Başına buyruk olup istediği yere gitmek.
  • Kuş havada dolaşmak.
  • Satışa arzetmek.
  • Satın almak istemek.
  • Fâide yetiştirmek.<

sevm-i şira'

  • Bâyi'in (satıcının) ve müşterinin, mebî'e (mala) fiyat koymaları, bir fiyatta anlaşmaları.

sevr

  • Osmanlı topraklarını paylaşmayı esas alan sözleşme.

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

seyr ü sefer

  • Gidiş-geliş, dolaşma.

seyr ü seyahat etme

  • Gezip dolaşma.

seyr ü süluk / seyr ü sülûk

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr ü süluk-i kalbi / seyr ü sülûk-i kalbî

  • Kalp yoluyla mânevî makamlarda İlâhî hakikatlara ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk.

seyr-i bilad-ı kesire / seyr-i bilâd-ı kesîre

  • Çok sayıdaki beldeleri gezme ve dolaşma.

seyr-i fikri / seyr-i fikrî

  • Fikren dolaşma.

seyr-i kalbi / seyr-i kalbî

  • Kalbin seyahati, dolaşması.

şezre

  • Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme.
  • İpi soluna bükme.
  • Tersine bükülmüş ip, urgan.
  • El değirmenini sola doğru çevirme.
  • Şiddet, suubet, zorluk.

şibh-i akd

  • Akid benzeri. Sözleşme, sözle anlaşma benzeri.

şiddet-i galeyan

  • Şiddetli coşkunluk, coşup taşma.

sıfat-ı rububiyet / sıfât-ı rububiyet

  • Rububiyete dair sıfatlar; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşması için muhtaç olduğu şeylerin verilmesi, onların terbiye edilip idare edilmesi ve egemenlik altında bulundurulmasına dair İlâhî sıfatlar, özellikler.

şifre

  • Gizli ve işaretle yazı usulü. (Fransızca)
  • Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. (Fransızca)
  • Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü. (Fransızca)

sihr

  • (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık.
  • Aldatmak.
  • Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek.
  • Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey.
  • Şiir ve güzel söz söyleme gibi, insanı meftun eden hüner.

sıla

  • Kavuşmak, ulaşmak, vuslat.
  • Âşıkın mâşukuna kavuşması.
  • Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme.
  • Bahşiş, hediye.
  • Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin evvelce mâlum olması iktiza eder. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümle
  • Ulaşma.
  • Yurdu, hısım akrabayı gidip görme.

sıla-i rahim

  • Hısım akrabayı ve mü'minleri ziyaret etme, onlarla görüşme ve mektuplaşma; alâkayı devam ettirme.
  • Akrabanın kusurlarını affetme.

sirayet / sirâyet / سرایت / سِرَايَتْ

  • Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
  • Geçme, bulaşma, yayılma.
  • Bulaşma, yayılma.
  • Bulaşma, geçme. (Arapça)
  • Sirâyet etmek: Geçmek, bulaşmak. (Arapça)
  • Bulaşma.

sirayet etme

  • Geçme, bulaşma.

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • İki veya daha fazla san'at sâhiblerinin, başkasından iş kabûl ederek ücretini veya bir fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık.

sırr-ı teavün / sırr-ı teâvün

  • Yardımlaşma sırrı.

şis

  • Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)

şis'

  • (Çoğulu: Şüsu') Nâline tasma vurmak.
  • Nâlin tasması.

sivcar

  • Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.

siyaset

  • Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı.
  • Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak.
  • Diplomatlık. Politika.
  • Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.

siyasetçilik

  • Siyasetle uğraşma, ilgilenme.

sufariye

  • Sarı asma adı verilen bir kuş.

sulh

  • Barış. Uyuşma.
  • Muharebeyi terk için anlaşma.
  • Rahatlık.
  • Barış.
  • Rahatlık.
  • Uyuşma. Uzlaşma.

sulhen

  • Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.

sunuf

  • (Tekili: Sınıf) Sınıflar.
  • Dereceler, mertebeler.
  • Nikablar, yaşmaklar.
  • Soylar, neviler.

sürye

  • Gece seyri.
  • Ulaşmak, varmak.

şüsu'

  • Uzak olma.
  • Ayakkabıya kayış tasma takma.

ta'lik / ta'lîk / تَعْل۪يقْ

  • Asmak.
  • Geciktirmek.
  • Bağlanmak.
  • Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, vâris olma, işin görülmesine bağlanmış olur. Buna ta'liki şart denir.
  • Muallak k
  • Asmak, geciktirmek, bağlamak, bir zamana bırakmak, Arap yazısının bir çeşidi.
  • Asma, erteleme.

taabbüs

  • (Çoğulu: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.

taaccüb

  • Şaşma, hayret etme. Tahayyür.
  • Şaşma.
  • Şaşma, hayret etme, tahayyür.

taaccün

  • (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.

taaccüp

  • Şaşma, hayret etme.

taaddi / taaddî

  • Geçme, öteye geçme, saldırma.
  • Zulmetme, adaletsizlik.
  • Örf, âdet ve kanunların sınırını aşma.
  • Arapça'da lâzım bir fiili müteaddî yapmak.

taarrüb / تعرب

  • Araplaşma. Arap kılığına girme.
  • Araplaşma. (Arapça)

taarrüf

  • Karşılıklı anlaşma, tanışma.
  • Bir şeyi herkesin bilmesi.
  • Kendini hünerleriyle tanıttırma.

taarruz / تعرض

  • Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme.
  • Saldırma, sataşma.
  • Saldırı. (Arapça)
  • Sataşma. (Arapça)

tab / tâb

  • Basma, baskı.
  • Baskı, basma.

tab etmek

  • Basmak.

tab' / طبع

  • Tabiat. Karakter.
  • Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.
  • Baskı, basma.
  • Huy. (Arapça)
  • Basım, baskı. (Arapça)
  • Tab' edilmek: Basılmak. (Arapça)
  • Tab' etmek: Basmak. (Arapça)
  • Tab' olunmak: Basılmak. (Arapça)

tab' etmek

  • Basmak.

taba'

  • Bulaşmak.
  • Kir.
  • Demirin paslanması.

tadabbür

  • Muhkem olmak, sağlamlaşmak.
  • Bağlanmak.

tadacüm

  • İhtilâf. Anlaşmazlık.
  • Eğrilik.

tadammuh

  • Bulaşmak.

tadarrus

  • Diş kamaşması.

tafe

  • Yağmur.
  • Karanlık.
  • Güneşin, batmaya yaklaşması.

tagayyür

  • Değişmek. Başkalaşmak.
  • Bozulmak. Renk değiştirmek.
  • Kokmak.
  • Başkalaşma, dönüşme.

tağayyür

  • Başkalaşma, değişikliğe uğrama.

tagayyür / تغير

  • Değişme, başkalaşma. (Arapça)

tağayyur / تغير

  • Başkalaşma.

tagayyür / تَغَيُّرْ

  • Başkalaşma.

tagayyürat / tagayyürât

  • (Tekili: Tagayyür) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.
  • Başkalaşmalar.

tağayyürat

  • Başkalaşmalar, değişmeler.

tagayyürat-ı alem / tagayyürât-ı âlem

  • Âlemdeki değişmeler, başkalaşmalar.

tahaccür / تحجر / تَحَجُّرْ

  • Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
  • Taşlaşma.
  • Taşlaşma.
  • Taşlaşma. (Arapça)
  • Tahaccür etmek: Taşlaşmak. (Arapça)
  • Taşlaşma.

tahaccürat

  • (Tekili: Tahaccür) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.

tahaddüb / تحدب

  • (Çoğulu: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
  • Tümsekleşme. (Arapça)
  • Tahaddüb etmek: Tümsekleşmek, kamburlaşmak. (Arapça)

tahammuk / تَحَمُّقْ

  • Ahmaklaşma.
  • Ahmaklaşma.
  • Ahmaklaşma.

tahammür / تخمر

  • Mayalaşma. (Arapça)

tahamuk

  • Ahmaklaşmak.

taharrüc

  • Zahmetli yerden uzaklaşmak.
  • Günah işlemek.

tahaşşün

  • (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme.

tahassür

  • Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması.

tahassür-i dem

  • Kanın pıhtılaşması.

tahasüb

  • Hesaplaşmak.

tahatti

  • (Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek.
  • Sınırı aşmak.
  • Saldırış.

tahattur

  • Hatırlamak.
  • Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.

tahavvu'

  • Eksilmek, noksanlaşmak.

tahriç

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tahric-i hadis / tahric-i hadîs

  • Hadisin asıl kaynağına ulaşma.

tahrim

  • Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme.
  • Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme.

tahtim

  • Mühürleme. Mühür basma.
  • Tamamlama.

tak / tâk / تاک

  • Asma, asma kütüğü. (Farsça)

taka'ur

  • (Ka'r. dan) Çukurlaşma.
  • Kuyunun derin ve çukur olması.

takannün

  • Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.

takarr

  • Birbiriyle kararlaşmak.

takarrub

  • Yaklaşma.

takarrüb / تقرب / تَقَرُّبْ

  • Yaklaşma.
  • Yakınlaşmak. Yaklaşmak.
  • Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
  • Yaklaşma, yakınlaşma.
  • Yaklaşma, yakınlaşma. (Arapça)
  • Takarrüb etmek: Yaklaşmak, yakınlaşmak. (Arapça)
  • Yakınlaşma.

takarrüp

  • Yaklaşmak.

takarrür

  • Kararı verilmek.
  • Yerleşmek. Kararlaşmak.
  • Kararlaşma, yerleşme.

takayyüd

  • Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak.
  • Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak.
  • Dikkatli davranmak.

taklid

  • Takma, asma, kuşatma.
  • Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talh

  • Necis bulaşmak, pislik bulaşmak.
  • Havuz dibinde kalan tortu.
  • Kene böceği.

taraf

  • Yan, yön.
  • Yer, memleket, ülke. Kıt'a.
  • Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak.
  • Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.

tarazi

  • Hoşnutlaşmak.

tarik-i hidayet / tarîk-i hidayet

  • Hakkı hak, batılı da batıl olarak görüp, doğru olanı yapma, sapıklıktan ve batıl yoldan uzaklaşma yolu.

tarikat / tarîkat

  • Tasavvufa dayalı, mânevî derecelere ulaşmayı esas alan yol ve yöntemler.

tarikatçı

  • İlâhî hakikatlere ulaşmak için, şeyhin gözetiminde olan.

tasabbi

  • (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.

tasabbun

  • Sabunlaşma.
  • Sabun gibi köpürme.

tasaffi

  • Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
  • Saflaşma, arınma.
  • Saflaşma, durulma.

tasaffi-i hayat / tasaffî-i hayat

  • Hayatın kirlerden ve kusurlardan arınması, saflaşması.

tasallub / tasallûb

  • Sertleşmek. Katılaşmak.
  • Sağlamlaşmak.
  • Gayret etmek.
  • Katılaşma.
  • Katılaşma, sertleşme.

tasallüb / تَصَلُّبْ

  • Katılaşma, sertleşme.
  • Katılaşma, sertleşme.

tasallut

  • Musallat olma, sataşma.
  • Sataşma.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

taslit

  • Musallat olma, sataşma.

tasme / tâsme / تاسمه

  • Kayış halka. Tasma. (Farsça)
  • Tasma. (Farsça)

tasy

  • Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Süst olmak, zayıflamak.

tatbib

  • Kırbayı ev direğine asmak.
  • Tabiblenmek, doktor olmak.

tavaf / tavâf

  • Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak.
  • Hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları.
  • Etrafını dolaşmak, ziyaret.
  • Ziyaret etmek, ziyaret maksadıyla etrafını dolaşmak, hacıların Kâbe etrafında yedi kez dolaşmaları.
  • Kâbe-i muazzamanın etrâfında Hacer-i esvedin bulunduğu köşeden başlamak sûretiyle Kâbe sola alınarak yedi defâ dolaşmak. Tavâf edene tâif; Kâbe etrâfında tavâfa mahsûs mahalle (yere) metâf denir.

tavaggul

  • Fazla meşguliyet, çok uğraşmak.
  • Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek.

tavk / طوق

  • Tâkat. Güç.
  • Boyuna takılan zinet. Gerdanlık.
  • Tasma.
  • Kolye, gerdanlık. (Arapça)
  • Tasma. (Arapça)

tayh

  • Bulaşmak.
  • Hafiflik.

tayy-ı mekan / tayy-ı mekân

  • Mekânı atlama; Allah'ın yardımıyla uzun bir mesafeyi kısa bir zamanda aşmak, kat'etmek.

tayy-i mekan / tayy-i mekân

  • Mekân ve mesafe boyutunu atlama, aşma.

tayy-ı zaman

  • Zamanı aşma; çok uzun zamanı pek kısa bir sürede görme ve yaşama.

tayyetmek

  • Silmek. Kaldırmak.
  • Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.

tazarru'

  • Bir şeye gizlice yaklaşmak.
  • Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.

tazfir

  • Galip etmek.
  • Tırnaklaşmak.

tazyik

  • Daraltmak, sıkıştırmak.
  • İcbar etmek.
  • Sıkıntı ve ızdırab vermek.
  • Zorlama, baskı.
  • Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine konuldukları satıhlara; sıvılar, içinde bulundukları kabın hem dibine ve hem de yanlarına; ga

teakkul

  • Aklı kullanarak, lüzumlu şeyleri öğrenirken, her şeyin haddini, sınırını aşmamak, yâni lüzumlu olanı terk etmemek, lüzûmsuz olanla meşgûl olmamak, bunlarla vakit öldürmemek.

teakud

  • (Akd. den) Bağlaşma, akidleşme.

teanüd

  • İnatlaşma.
  • İnatlaşma, kutuplaşma.

teanuk

  • Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.

tearri / tearrî / تعری

  • (Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.
  • Arınma. (Arapça)
  • Çıplaklaşma. (Arapça)

tearuz / teâruz

  • Zıtlık, zıtlaşma.

teattuf

  • Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek.
  • Ulaşmak. İttisal etmek.
  • Eğilip bükülmek.

teavün / teâvün / تعاون / تَعَاوُنْ

  • Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.
  • Yardımlaşma.
  • Yardımlaşma.
  • Yardımlaşma.
  • Yardımlaşma. (Arapça)
  • Yardımlaşma.

teavün-ü islam / teavün-ü islâm

  • İslâmî yardımlaşma.

teavün-ü umumi / teavün-ü umumî

  • Genel yardımlaşma.

teavünat / teavünât

  • (Tekili: Teavün) Yardımlaşmalar.

tebahhur / تبحر

  • (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak.
  • Kokmak.
  • Buharlaşma.
  • Buharlaşma.
  • Göllenme. (Arapça)
  • Derin bilgi sahibi olma, uzmanlaşma. (Arapça)
  • Tebahhur etmek: Buharlanmak. (Arapça)

tebahhurat / tebahhurât

  • Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.

tebari

  • Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.

tebaud / tebâud

  • Uzaklaşma.
  • Uzaklaşma.

tebaüd / tebâüd / تباعد

  • Uzaklaşma. Uzağa çekilme.
  • Uzama.
  • Uzaklaşma. (Arapça)
  • Tebâüd etmek: Uzaklaşmak. (Arapça)

tebaüd-ü acib / tebâüd-ü acîb

  • Hayret verici ölçüde birbirinden uzaklaşma.

tebaüdat / tebaüdât

  • (Tekili: Tebaüd) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar.

tebeddül

  • Başkalaşmak. Değişmek.
  • Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek.

tebeddül etme

  • Başkalaşma, değişme.

tebellür

  • Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak.
  • Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.
  • Billurlaşma.

teberku'

  • Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.

teberri / teberrî

  • Arınma, uzaklaşma.
  • Uzaklaşma; mensubiyeti, hürmeti reddetme, kabul etmeme.
  • Uzaklaşmak, uzak durmak.

teberri etmek / teberrî etmek

  • Uzaklaşmak.

tebessül

  • Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme.

tebtıe

  • (Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.

tecahüd

  • Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak.

tecavüb / tecâvüb

  • Cevaplaşma. Karşılıklı cevap verme.
  • Cevaplaşma.

tecavül

  • (Çoğulu: Tecâvülât) (Cevelân. dan) Dolaşma. Cevelân etme.

tecavüz / tecâvüz / تجاوز / تَجَاوُزْ

  • Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme.
  • Aleyhine hareket etme.
  • Zorlama.
  • Geçme.
  • Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
  • Saldırma, sataşma.
  • Sınırı aşma, saldırma.
  • Haddini aşma, sınırı geçme. (Arapça)
  • Sarkıntılık etme. (Arapça)
  • Tecâvüz etmek: (Arapça)
  • Sınırı geçmek, başkasının haklarını hiçe saymak. (Arapça)
  • Irza geçmek. (Arapça)
  • Haddi aşma, saldırma.

tecavüz etme

  • Bir başkasının hakkını çiğneme, haddini aşma.

tecavüz etmek

  • Saldırmak, sataşmak.

tecavüzat / tecavüzât

  • Haddi aşmalar, saldırılar.
  • (Tekili: Tecavüz) Tecavüzler. Sataşmalar. Haddi aşmalar.

tecazüb / tecâzüb

  • Birbirini cezbetme, yakınlaşma.

tecebbür

  • Zorbalaşma.

teceffüf

  • Kuruma, kuruyup katılaşma.

tecemmüd

  • Donma. Sertleşme. Katılaşma.
  • Donma, katılaşma.

tecessüm-ü maani / tecessüm-ü maânî

  • Mânâların cisimleşmesi, somutlaşması.

tedavir

  • (Tekili: Tedvir) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar.

tedavül

  • Elden ele dolaşma.
  • Kullanma.
  • Sürüm.
  • Geçerlilik.
  • Elden ele gezmek, dolaşmak.

teekküd

  • (Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma.

teellüfat / teellüfât

  • (Tekili: Teellüf) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar.

teennüs

  • (Üns. den) Müennes olma.
  • Kadınlaşma. Kadın gibi hareketlerde bulunma.

teetti

  • Asan olmak, kolaylaşmak.
  • Beklemek, gözlemek.

tefahhuş / تَفَحُّشْ

  • Ahlâksızlaşma.

tefakkur

  • (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.

tefaküh

  • (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma.
  • Mc: Şakalaşma.

tefelsüf

  • Feylesoflaşmak.
  • Filozoflaşma, felsefe yapma.
  • Filozoflaşma.

tefer'un

  • Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma.
  • Çok fazla kibirlenme.
  • Firavunlaşma, kendisini Firavun gibi ilâh seviyesinde görme.

teferun / teferûn

  • Firavunlaşma.

tefessüh

  • Alçaklaşmak. Bozulmak.
  • Çürümek. Kokup dağılmak.
  • Tâkattan düşmek.

tefeyyüz

  • Feyizlenmek.
  • İlerlemek.
  • Bollaşmak.

tefrika / تَفْرِقَه / tefrîka / تَفْر۪يقَه

  • Ayrılma, dağılma, anlaşmazlık.
  • Ayrılık, anlaşmazlık.

tegabi

  • Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.

tegannüm

  • Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.

tegayyür / تغير

  • Başkalaşma, dönüşme.
  • Değişme, başkalaşma. (Arapça)
  • Tegayyür etmek: Değişmek, başkalaşmak. (Arapça)

tegayyür-ü alem / tegayyür-ü âlem

  • Dünyanın değişmesi, başkalaşması.

tegayyürat / tegayyürât

  • Başkalaşmalar.
  • Başkalaşmalar, değişmeler.

tehadüb

  • Kamburlaşma.

teharüc

  • Çıkışmak.
  • Tevzi etmek, dağıtmak.
  • Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.

teharüş

  • Hırıldaşıp dalaşma.

tehasum / tehâsum

  • Hasımlaşma, düşmanlık.

tehatub

  • (Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme.

tehechüc

  • Uzaklaşmak. Irak olmak.

teheyyüm

  • Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma.
  • Susuz olma.

tehnid

  • Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.

tekamül / tekâmül / تكامل

  • Kemâl bulma. Olgunlaşma.
  • Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.
  • Olgunlaşma.
  • Olgunlaşma. (Arapça)
  • Evrim. (Arapça)
  • Tekâmül etmek: Olgunlaşmak, gelişmek. (Arapça)

tekamülat / tekâmülât

  • (Tekili: Tekâmül) Olgunlaşmalar, tekâmüller.

tekarrüp

  • Yaklaşma.

tekarüb

  • Yakınlaşma.
  • Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme.
  • Tedenni etme.
  • Birbirine yakınlaşma.

tekarub / tekârub / تقارب

  • Yakınlaşma. (Arapça)

tekarün

  • (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.

tekasüf / tekâsüf / تكاثف

  • Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma.
  • Bir noktada toplanma.
  • Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
  • Yoğunlaşma.
  • Yoğunlaşma.
  • Yoğunlaşma. (Arapça)
  • Koyulaşma. (Arapça)
  • Tekâsüf etmek: Yoğunlaşmak. (Arapça)

tekasüf etmek / tekâsüf etmek

  • Yoğunlaşmak.

tekasüm

  • (Kasem. den) Andlaşma.
  • Bölüşme.

tekebbüd

  • (Kebed. den) Sertleşme, katılaşma.

tekemmül / تكمل

  • Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.
  • Mükemmelleşme, olgunlaşma.
  • Olgunlaşma.
  • Tamamlanma. (Arapça)
  • Olgunlaşma. (Arapça)
  • Tekemmül etmek: (Arapça)
  • Tamamlanmak. (Arapça)
  • Olgunlaşmak. (Arapça)

tekemmül etmek

  • Mükemmelleşmek, olgunlaşmak.

tekemmülat / tekemmülât

  • Olgunlaşmalar.
  • Olgunlaşmalar.

tekemmülsüz

  • Olgunlaşmamış.

tekevvük

  • Baş yarmak.
  • Basmak.

tekmil makamı / tekmîl makâmı

  • Olgunlaştırmak, tamamlamak, kemâle erdirmek makâmı. Tasavvufta başkalarını yetiştirebilmek derecesine ulaşma.

tela'süm

  • Dil dolaşma, şaşırma.
  • Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme.
  • Saçmasapan cevap verme.

telak

  • Ulaşmak, varmak.

telaküm

  • Yumruklaşma. Boks.

telattuh

  • Bulaşma, bulaşık olma.

telaub

  • (La'b. dan) Oynama. Oynaşma.

teleffüm

  • Yüzüne ve ağzına yaşmak bağlamak.

telekkü'

  • Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak.
  • Bir işe dolaşmak.

telessüm

  • Yaşmaklanma.

telkıye

  • Ulaşmak, varmak.
  • Bir nesneyi yüze getirmek.

temasül

  • Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak.
  • Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak.
  • Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.

temazüc

  • Birbiriyle karışmak.
  • Şakalaşma.
  • Kaynaşma.

temazüç

  • Kaynaşma; iç içe geçme.

temazuh

  • Şakalaşmak.

temeddün / تمدن

  • Medenileşme, uygarlaşma.
  • Uygarlık. (Arapça)
  • Temeddün eylemek: Uygarlaşmak. (Arapça)

temehhuz

  • Bir şeyin safileşip olgunlaşması.

temerküz etmek

  • Odaklaşmak.

temeyyü

  • Sıvılaşma.
  • Sıvılaşma, sulanma.

temeyyü'

  • Mâyi hâle gelme, sıvılaşma.
  • Sulanma, sulu hâle gelme. Akma. Cıvıklaşma, sıvı hâle gelme.

tena'nu'

  • Uzak olmak, uzaklaşmak.

tenakus / tenâkus

  • Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
  • Eksilme, azalma, noksanlaşma.

tenasüb

  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Anlamca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek amacı ile kullanmak.
  • Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma.
  • Nisbet, kıyas.
  • İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü.
  • Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı ile zikretmek.

tenasur / tenâsur / تناصر

  • Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme.
  • Haberler birbirini tasdik eylemek.
  • Yardımlaşma. (Arapça)

tenazu'

  • Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek.

tenazul

  • Birbiri ile oklaşmak.

tenazzuh

  • Bulaşmak.

tencim

  • Yıldız ilmi ile uğraşmak. Yıldızların hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenezzüh

  • Uzaklaşmak.
  • Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izale için çıkmak.
  • Kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak.

tenezzüh etmek

  • Gezmek, dolaşmak.

terafüd

  • Birbirine yardım etme. Yardımlaşma.

terafuk / terâfuk / ترافق

  • Arkadaş olma.
  • Yardımlaşma, yardım etme.
  • Yardımlaşma. (Arapça)
  • Terâfuk etmek: Birbirine yardım etmek. (Arapça)

terahi

  • İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal.
  • Uzaklaşma.
  • Sonraya bırakma.
  • Gecikme, geç kalma.
  • Geri durma, geri çekilme.

terami

  • Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak.

terasül

  • (Çoğulu: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.

tereccuh etme

  • Üstün gelme, ağır basma.

tereddi / tereddî / تَرَدّ۪ي

  • Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek.
  • Şal ve örtü örtünmek.
  • Gerileme, soysuzlaşma.
  • Tereddî etmek: Soysuzlaşmak.
  • Gerileme, soysuzlaşma.
  • Kötüleşme, soysuzlaşma.

tereffu'

  • Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak.
  • Fazlalaşmak.

tertib-i mukaddemat

  • Bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası.

teşa'ub

  • Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma.
  • Bozuk bir şeyin düzelmesi.
  • Iraklaşmak.

tesadüm / tesâdüm

  • Müsademe, şiddetli çarpışma, savaşmak.

tesallüb

  • Katılaşma.

teşam

  • Yılışmak, gülüşmek.
  • Koklaşmak.

tesamum

  • Sağır görünme.
  • Sağırlaşma.

tesanüd

  • Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.

tesatül

  • Ulaşmak, varmak.

teşaub

  • Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma.

tesauf

  • Muvâfakat etmek, uymak, anlaşmak.

tesavüm

  • Alış-verişte birbirine mukavele yapmak, anlaşmak.

teşebbüb

  • Şap haline gelme, şaplaşma.

teşeccür

  • Ağaçlanma, ağaçlaşma.
  • Teşeccür etmek: Ağaçlaşmak.

teseffül

  • Örtme.
  • Aşağı sarkma.
  • Bayağılaşma, aşağılaşma.

tesellüm

  • Çentik çentik olma, diş diş olma. Gedik olma.
  • Ağzını yaşmaklama.

teşettüt

  • Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
  • Dağınıklık, çatallaşma.

teşeyyu'

  • Şiilik taslamak. Şii olma.
  • Vedalaşmak.
  • Ardınca ve peşinden gitmek.

teshil-i muhabere

  • Haberleşmenin kolaylaşması.

teshir-i rabbani / teshir-i rabbânî

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah'ın herşeye boyun eğdirmesi.

tesvig

  • Cevaz verme.
  • Kolaylaştırma.
  • Tecavüz etmek, haddini aşmak.

tetahhur

  • Temizlenme.
  • Günah işlemekten uzaklaşma.

tevacüd / tevâcüd

  • Vecd ve muhabbette kemâle ermeyenin (olgunlaşmayanın) isteğiyle vecde kavuşmaya tâlib olması, istemesi.

tevaggul

  • Çok uğraşma, meşgul olma. Bir işin çok ilerisine varmak.

tevaggulat / tevaggulât

  • (Tekili: Tevaggul) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar.

tevakkus

  • Şiddetle basmak.
  • Atın seyri.

tevassul

  • Ulaşma, kavuşma, bitişme.
  • Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.

tevasuk

  • (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.

tevasül

  • Birbirine ulaşma.

tevatür-ü mevcudat

  • Bütün varlıkların aynı hakikatte birleşmeleri ve aynı noktaya parmak basmaları.

teve'ur

  • Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması.
  • Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak.
  • Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması.

tevessül

  • Bir şeyi vasıta yaparak yaklaşma, sarılma, çalışma.

tezahhul

  • Irak olmak, uzaklaşmak.

tezahür

  • Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş.
  • Birbirini korumak, birbirine arka olmak.
  • Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek.
  • Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını validesinin arkasına teşbih ederek "zuhruki kezuhri ümmî" demek.

tezehhur

  • Denizin köpürüp taşması.

tezemmür

  • Savaşmak.

tezenduk

  • Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.

thalik

  • Asma, geciktirme.

tıbaat

  • Kitap ve saire basma işi.
  • Kılıç yapma san'atı.

ticval

  • Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.

tıkde

  • Asmacık adı verilen ufacık taneler.

til'abe

  • Oynaşmak.

tuful

  • Güneşin batmağa yaklaşması.
  • (Tekili: Tıfl) Çocuklar.

tugvan

  • Haddinden tecavüz etmek, haddini aşmak.

tulumba

  • Su basma aleti.

turame

  • Dişte olan kamaşma.

ubs

  • Huzursuzluktan yüz burkulmak. Yüz ekşime, surat asma.

uhud / uhûd

  • (Tekili: Ahd) Ahidler, yeminler, peymanlar, anlaşmalar, sözleşmeler.
  • Yeminler, anlaşmalar.

uhud-i atika

  • Eski anlaşmalar.

uhud-u mer'iye

  • Yürürlükteki anlaşmalar.

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

ülfet / الفت

  • Bir topluluğun din ve dünyâ düşüncelerinde inançlarında birbirlerine uygun olmaları. Dostluk, yakınlık kurmak, kaynaşmak.
  • Alışma, kaynaşma.
  • Görüşme, konuşma.
  • Dostluk.
  • Dostluk. (Arapça)
  • Kaynaşma. (Arapça)
  • Görüşme, konuşma. (Arapça)
  • Ülfet etmek: (Arapça)
  • Dostluk kurmak. (Arapça)
  • Kaynaşmak, alışmak. (Arapça)
  • Görüşmek, konuşmak. (Arapça)

umran

  • İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.

urret

  • (Çoğulu: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban.
  • Ulaşmak, varmak.
  • Kuş tersi.

usbud

  • Kelp aşmasından olan kurt yavrusu.

usul

  • (Tekili: Asıl) Ana, baba. Cedler.
  • İstinadgâh.
  • Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol.
  • Tarz, metod, tertip.

utüv

  • (Atiy-Utiy) Haddini aşma, tecavüz. Kibir. Serkeşlik.
  • Ayaklanma. İsyan.

uzfur

  • Asma filizi.
  • Tırnak.

üzuf

  • Yakın olmak, yaklaşmak.

vakf-ı nazar

  • Dikkatin bir konu üzerinde yoğunlaşması.

vasıl / vâsıl / واصل

  • Ulaşan, kavuşan, gelen. (Arapça)
  • Vâsıl olmak: Ulaşmak, kavuşmak. (Arapça)

vasıl olma / vâsıl olma

  • Ulaşma, kavuşma.

vasıl olmak

  • Ulaşmak, varmak.

vasl / وصل

  • Ulaşma. (Arapça)
  • Kavuşma, vuslat. (Arapça)
  • Bağlama, ulama. (Arapça)

vatı'

  • Ayak altına alıp çiğneme. Basma.
  • Cima'.
  • Uygun hale koyma.
  • Tümseklikler arasında basık ve engin yer.

vatni / vatnî

  • Çiğneme, üzerine basma.

vaty

  • Ayak altında çiğneme, ezme, basma.
  • Çiftleşme.

vaty etmek

  • Erkeğin hanımına yaklaşması; cimâ etmek.

vazife-i muavenet

  • Yardımlaşma görevi.

vazife-i rububiyet

  • Rablık işi; her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri verme ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma işi.

vecd

  • Tasavvuf yolunda bulunan bir kimsenin çok zikretmesi (Allahü teâlâyı anması) veya bir başka sebeb netîcesinde hâsıl olan mânevî lezzetleri tadarak rûhunun coşması, kalbinin gayr-i ihtiyârî (elinde olmadan) kendinden geçmesi, taşması hâli.

vefd

  • Çokluk. Cemaat.
  • Bir iş için giden heyet. Elçilik.
  • Dağ başı.
  • Gelme, ulaşma, erişme, varma, vürud.
  • Delege, murahhas, elçi.
  • Gelme, vurma, ulaşma.
  • Hususi bir işle başkasının yanına varma, elçilik.

vehs

  • Kırma.
  • Ayak altında çiğneme, basma, ezme.
  • Bir işe girişip ısrar ile devamlı uğraşmak.

vekc

  • Ulaşmak, varmak.

velb

  • Ulaşmak, varmak.

velm

  • Ulaşmak, yetişmek.
  • Toplanmak, cem'olmak.

vesak

  • Bağ. Rabıta. Yeminleşerek anlaşmak.
  • Sözleşme yeri.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

visak / visâk / وثاق

  • Antlaşma. (Arapça)

visal / visâl / وصال

  • (Vasıl. dan) Vâsıl olma. Sevdiğine ulaşma. Kavuşma. Ayrılıktan kurtulma.
  • Kavuşma, sevdiğine ulaşma, ayrılıktan kurtulma.
  • Ulaşma, varma. (Arapça)
  • Kavuşma, vuslat. (Arapça)

vıtae

  • Ayak basmak.

vukuf-i adedi / vukûf-i adedî

  • Nakşibendiyye yolunun on temel esâsından biri. Tasavvuf yolunda ilerlemek ve yükselip olgunlaşmak için yapılan zikri, bildirilen adede (sayıya) göre yapmak. Meselâ bir nefeste 1, 3, 5, 7, 11 kerre Allah demek gibi teke riâyet ederek zikretmek.

vuslat / وصلت

  • Visal. Sevdiğine kavuşma, ulaşma, bitişme. Bitiştiren.
  • Ulaşma. (Arapça)
  • Kavuşma. (Arapça)

vusuk

  • (Tekili: Visâk ve Vesâk) Bağlar, râbıtalar.
  • Sözleşme yerleri.
  • Andlaşmalar.

vüsuk

  • Bağlar, râbıtalar.
  • Anlaşma ve sözleşmeler.

vusul / vusûl

  • Ulaşma, erişme, varma, yetişme.
  • Ulaşma.

vüsul / vüsûl

  • Kavuşma, erişme, ulaşma.

vusul / vusûl / وصول / وُصُولْ

  • Ulaşma, gelme. (Arapça)
  • Vusûl eylemek: Gelmek, ulaşmak. (Arapça)
  • Ulaşma.

yen'

  • Yemişin olgunlaşması.

yetim / yetîm

  • Ergenliğe ulaşmadan babası ölmüş çocuk.

zabıt

  • Mahkeme, meclis gibi yerlerde söylenenlerin olduğu gibi yazılmışı.
  • Alâkalılarca yazılarak karşılıklı imzalanan, karşılıklı anlaşmayı bildiren yazı.
  • Yazı varakası.
  • Birçok kimselerce imzalanan rapor.

zafer

  • Muvaffak olma, maksada erme. Bir çok uğraşmadan sonra maksada erişme.
  • Düşmanı yenme, üstün gelme. Başarma.

zemr

  • Savaşmak.
  • Bir nesne ile kandırmak.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

zevabe

  • (Çoğulu: Zevâib) Saç bölüğü.
  • Zülüf.
  • Kılıç tasması.

zeval

  • Zâil olma, sona erme.
  • Gitmek. Yerinden ayrılıp gitmek.
  • Güneşin tam ortada gibi, baş ucunda bulunduğu zaman.
  • Güneşin nısf-ı nehar dairesinden batmaya doğru dönmesi. Seyrinin sonuna yaklaşması.

zevk-i hakikat

  • Doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki.

zeyg

  • Şübhe. Doğruluktan ayrılma.
  • Bir tarafa meyletme.
  • Yanılma.
  • Kamaşma.

zeyh

  • (Zeyhân) Zulüm etmek. Haktan uzaklaşmak.

zıhar

  • İki şey arasında münasebet ve mutabakat meydana getirmek. İki şeyi birbirine mutabık eylemek. Arka arkaya, mukabil kılmak.
  • Karşılıklı yardımlaşmak.
  • Fık: Bir kocanın, karısını müebbeden mahremi olan birisinin bakması câiz olmayan bir yerine teşbih etmesi.Meselâ, bir adam karıs

zıvanadan çıkmak

  • Taşkınlık göstermek. Haddini aşmak, edepsizlik etmek.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR