LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ARTI ifadesini içeren 336 kelime bulundu...

ahrar

  • Hürriyetçiler (II. Meşrûtiyet devrinde bir partinin ismi).

ahrarlar

  • Hürriyetçiler, Demokrat Parti mensupları.

ahzab / ahzâb / احزاب

  • Hizipler, bölümler, partiler.
  • Kütleler. (Arapça)
  • Partiler. (Arapça)
  • Ahzâb sûresi. (Arapça)

alem-i ecsad / âlem-i ecsâd

  • Yerler, dağlar, gökler gibi, ölçülebilen ve tartılabilen madde âlemi. Buna âlem-i halk, âlem-i şehâdet ve âlem-i mülk de denir.

ankara hükumeti / ankara hükûmeti

  • Demokrat Parti Hükümeti.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

ayn

  • Birşeyin kendisi.
  • Boşlukta yer kaplayan ve ağırlığı olan yâni tartılabilen her şey, madde, cisim.
  • Alış-verişte, belli, meydanda, mevcut ve hâzır olan veya hâzır olmayıp da bulunduğu yeri, cinsi, miktârı belli edilen mal.
  • İnsanın zekât için ayırdığı ve yanında hazır bulunan mal

bahis / بحث

  • Konu. (Arapça)
  • Tartışma. (Arapça)

bahıyre

  • Cahiliyye devrinde beş batın doğuran devenin beşinci yavrusu erkek olursa kulağı yarılır ve salıverilirdi. Artık hiç bir işte kullanılmayan bu deveye bu ad verilirdi.

bahs / بحث

  • Konu. (Arapça)
  • Tartışma. (Arapça)
  • Bahs edilmek: Ele alınmak, söz edilmek. (Arapça)
  • Bahs etmek: Ele almak, söz etmek. (Arapça)

bakaya

  • Artıklar, fazlalıklar.
  • Ask: Son yoklamaları yapıldıktan sonra istenildiklerinde gelmeyen veya gelip de kıtalarına varmadan savuşanlar. (Bakayadan sayılmak suçtur.)

bakiyye

  • Artan, artık, geri kalan.
  • Artık. Geri kalan. Artan.

basala

  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde yaradılıştan olan kabartı.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

bergeşide

  • Sıyrılmış, çekilmiş. (Farsça)
  • Tartılmış. (Farsça)

besile

  • Kap içinde kalmış içki artığı.

bilamübalağa / bilâmübalâğa

  • Abartısız.

birişte

  • Kızartılmış. (Farsça)

biş

  • Artık, ziyade. Bıldırcın otu denilen zehirli bir ot. (Farsça)

Bolşevik

  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.
  • Kongrede Lenin yanlıları çoğunlukta olduğu için Rusça "çoğunluk" anlamına gelen Bolşevik olarak, azınlıktaki Martov yanlıları da Menşevik olarak adlandırılacaktır.

    Kongreden sonra iki taraf arasında birleşme girişimleri olsa da birleşme gerçekleşmeyecek ve 1912 yılında kesin ayrım yaşanacaktır. Bolşevikler Ekim Devrimi ile iktidarı alacaklar ve Sovyetler Birliği’ni kuracaklardır. Lenin ve Martov yandaşları kongredeki durumlarına göre Rusça “bolshinstvo” (çoğunluk) ve “menshinstvo” (azınlık) olarak adlandırılırlar. Kongredeki delegeler sürekli olarak saf değiştirdikleri için birleşim başarısız olacak ve parti fiilen ikiye bölünecektir.

bolşevik / بُولْشَوِيكْ

  • Çoğunluktan yana anlamına gelen Rusça kelime, 1903 yılında düzenlenen Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin İkinci Kongresi'nde Vladimir Lenin ve Julius Martov arasında yeni kurulmakta olan partinin üyelik tanımı üzerine başlayan görüş ayrılığı sonucu yaşanan ayrışmadaki taraflardan Lenin yanlısı grup.

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

bürke

  • Martı.
  • Kurbağa.
  • Havuz.
  • Küçük göl.

canfeza

  • Gönüle ferahlık veren, can artıran.
  • Ayın 23. gününe verilen ad.

cedel / جدل

  • Münâkaşa, mücâdele, tartışma, kavga. Mantıkda, meşhur veya doğruluğu herkesçe kabûl edilen kadiyye (önerme)lerden meydana gelen kıyas'a verilen ad.
  • Tartışma, münakaşa.
  • Tartışma. (Arapça)
  • Mücadele. (Arapça)

cedeli / cedelî / جدلى

  • Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı.
  • Tartışmaya dayalı, münakaşa üstüne oturmuş. (Arapça)

cemiyet ve fırka

  • Siyasî parti, grup ve topluluk.

ceza-üş şart

  • Şartın cevabı. Meselâ: Zeyd ayağa kalkarsa, ben de kalkarım cümlesindeki, "ben de kalkarım" ifadesi, birinci cümlenin cevabıdır.

dahili münakaşat / dahilî münakaşât

  • İç tartışmalar.

demokrat

  • Demokrasi taraftarı, Demokrat Parti mensupları.

demokrat idare

  • Demotrat Parti hükümeti.

demokrat liderler

  • Demokrat Partisine mensup kişiler.

demokratlar

  • Demokrat Parti menzupları.

devr-i sabık

  • Önceki dönem; Cumhuriyet Halk Partisi idaresi ve iktidar dönemi.

din

  • (Dyne) Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir santimetre artıran kuvvet ölçüsü. (Fransızca)

dogma

  • Tartışılmayan kesin fikir.

ebhas / ebhâs / ابحاث

  • Bahisler, tartışmalar. (Arapça)

ecir-i müşterek / ecîr-i müşterek

  • Serbest işçi. Kirâlıyanından (işvereninden) başkasına çalışmaması şartı koşulmamış hamal, terzi, saatçi gibi işçi.

efşürde

  • Sıkılmış, posası çıkartılmış (şey.) (Farsça)

efza / efzâ

  • (Sonlarına eklenen kelimelere) Artıran, çoğaltan mânasını verir. Meselâ: Hayret-efzâ : Hayret verici, hayret artıran. (Farsça)
  • "Artıran" mânâsında son ek.

efzayiş / efzâyiş / افزایش

  • Artış. (Farsça)

egtaşa

  • Karartı.

ehl-i zimmet

  • Cizye (vergi) vermek şartıyla İslâm devleti içerisinde yaşayan gayr-i müslim vatandaş. Zımmî.

ehzab / ehzâb / احزاب

  • Hizipler. (Arapça)
  • Partiler. (Arapça)
  • Gruplar. (Arapça)

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

ekseriyet-i sülüsan

  • Ekseriyet kazanacak tarafın en az mevcudun sülüsânı (üçte ikisi) miktarında olması şartıyla olan ekseriyet.

emir ısdar edilmek: / emir ısdâr edilmek:

  • Emir çıkartılmak. (Arapça - Türkçe)

enkaz

  • Yıkıntı, yıkılmış şeyin artıkları. Harabenin parçaları.

erkan-ı hamse-i islam / erkân-ı hamse-i islâm / اَرْكَانِ خَمْسَۀِ اِسْلَامِيَه

  • İslâmın beş şartı.
  • İslâmın beş şartı.

erkan-ı hamse-i islamiye / erkân-ı hamse-i islâmiye

  • İslâmın beş şartı.

erkan-ı sitte-i iman / erkân-ı sitte-i iman / erkân-ı sitte-i îmân / اَرْكَانِ سِتَّۀِ اِيمَانِيَه

  • İmanın altı şartı.
  • Îmânın altı şartı.

erkan-ı sitte-i imaniye / erkân-ı sitte-i imaniye

  • İmanın altı şartı.

es'ar

  • (Tekili: Su'r) Yiyecek içecek artığı.

esbab-ı müşeddide

  • Kuvvetlendiren, artıran sebepler. Cezâ hukukunda; cezâyı ağırlaştıran kanuni veya takdiri sebepler. (Esbâb-ı muhaffifenin zıddıdır.)

evzan

  • (Tekili: Vezin) Vezinler. Tartılar.

evzayiş

  • Çoğalış, artış. (Farsça)

fazl

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.
  • Fazla, ziyade, artık, bâki.
  • Fazlalık, üstünlük.

fazla / فضله

  • Çok ziyâde, artık, artan.
  • İleri.
  • Gereksiz, lüzumsuz.
  • (Çoğulu: Fazalât) Kazurat, pislik.
  • Çok. (Arapça)
  • Artık. (Arapça)

fecir / فجر

  • Tan ağartısı. (Arapça)

fecr / فجر

  • Tan ağartısı. (Arapça)

fecr-i kazib / fecr-i kâzib / فجركاذب

  • Gerçek tan ağartısından önceki geçici aydınlık

fecr-i sadık / fecr-i sâdık / فجر صادق

  • Tan ağartısı, şafak sökmesi.

ferah-efza

  • (Ferah-fezâ) Sevinç artıran, ferah artıran, safalı, iç açıcı. (Farsça)

feyz-efza

  • Feyiz artıran, bollaştıran. (Farsça)

feza

  • (Efzâ) Artıran, ziyadeleştiren, çoğaltan (mânâlarına gelip, kelime sonlarına getirilerek birleşik kelime yapılır.) Meselâ: Can-feza : Can verici. Hayret-feza : Çok hayret verici. Ruh-feza : Ruh verici. (Farsça)
  • Artıran, çoğaltan.

fırak / fırâk / فرق

  • Tümenler, alaylar, bölükler.
  • Partiler.
  • Takımlar, kalabalıklar, ehl-i sünnet ve cemaatten ayrılan mezhepler.
  • (Tekili: Fırka) Fırkalar, partiler.
  • Alaylar, bölükler.
  • Cennetler.
  • Ehl-i Sünnet cemaatından ayrılan mezhebler.
  • Fırkalar, partiler, bölükler.
  • Fırkalar, partiler. (Arapça)
  • Bölükler. (Arapça)
  • Zümreler. (Arapça)

fırak-ı siyasiye

  • Siyasî fırkalar, siyasî partiler.

fırka / فرقه / فِرْقَه

  • Parti. İnsan grubu. Kısım olmak ve ayrılmak. Bölük.
  • Tümen.
  • Parti, bölük.
  • Parti. (Arapça)
  • Bölük. (Arapça)
  • Zümre. (Arapça)
  • Parti.

fırka müteassıpları

  • Parti mutaassıpları, parti bağnazları.

fırka-i halisa / fırka-i hâlisa

  • Samimî grup, samimî, içten kişilerin partisi.

fırka-i siyasiye

  • Siyasî parti.

fırkacılık

  • Parti taraftarlığı, partizanlık.

füzud

  • Çoğaltan, ziyadeleştiren, artıran. Muhabbet-füzud : Muhabbet artıran, sevgi artıran. (Farsça)

füzul

  • (Tekili: Fazl) Ganimetten artıp taksimi mümkün olmayan şey.

gaben-i fahiş / gaben-i fâhiş

  • Piyasadaki en yüksek satılandan altın ve gümüşte %2,5 ve daha fazlasına, urûzda yâni ölçülüp tartılan ve taşınabilen mallarda %5, hayvan için %10, binâ için %20'den, ibâdet konularında lâzım olan şeylerde de piyasadaki fiyatından iki misli fazla olan aldanmalar.

gamm-feza

  • Kederi artıran, hüznü çoğaltan. (Farsça)

gamm-perver

  • Keder veren, hüzünlendiren, gam artıran. (Farsça)

gayrı

  • Başkası, diğeri. Artık.

gazreme

  • (Çoğulu: Gazarim) Ölçüsüz, tartısız bir şeyi satmak.

giran

  • Pahalı. Tartısı ağır olan. Ağır. Dolu. (Farsça)
  • Sert. Katı. (Farsça)
  • Bıktırıcı. Usandırıcı. (Farsça)

girye-feza

  • Çok ağlatan, ağlamayı artıran. (Farsça)

götürü

  • Tartı veya ölçü ile olmayarak, toptan ve kesin olan.

götürü satış

  • Alış-verişte bir malı tartı veya ölçü ile olmayarak toptan pazarlık sûretiyle almak veya satmak; kabala.

hac

  • İslâm'ın beşinci şartı. Gerekli şartları kendinde bulunduran (bülûğa ermiş yâni ergen, hür, zengin, aklı başında) her müslümanın ömründe bir defâ ihramlı (dikişsiz) bir elbise ile Mekke'ye gidip Kâbe'yi ziyâret etmesi ve Arafât denilen yerde bir mikt âr durması ve bâzı vazîfeleri yerine getirmesi.

hadd-i evsat

  • Man: Hadd-i asgar ile hadd-i ekberden çıkartılan diğer bir hüküm veya netice. Meselâ: Âlem hâdistir. Bunu, bu dâvayı isbat için: "Çünkü: Âlem mütegayyerdir ve her mütegayyer hâdistir" dediğimizde: Âlem, "hadd-i asgar"; hâdis, "hadd-i ekber", mütegayyer, "hadd-i evsat" olur.

hafer

  • Çukurdan çıkartılan toprak.
  • Dişin çürümüş kısmı veya kiri.

hakayık-ı seb'a

  • Yedi hakikat. Fatiha suresinin yedi âyeti. İmanın altı şartı ve İslâmiyet ile yedi olan mühim hakikatlar. Kur'an-ı Kerim'in yedi vechile hârika olması gibi hakikatlar.

halk fırkası

  • Halk Partisi.

halkçılar

  • Cumhuriyet Halk Partisi mensupları.

haşirdeki mizan

  • Haşir meydanındaki amelleri tartan terazi; insanın öldükten sonra âhirette diriltilerek Allah'ın huzurunda toplanmasının ardından günah ve sevapların tartılacağı İlâhî terazi.

hasis

  • Çabuk. Çok aceleci.
  • Ayartılan, tergib ve teşvik edilen.

hayat-feza

  • Hayat artırıcı, hayat bahşedici. (Farsça)

hayret-feza / hayret-fezâ

  • Hayret veren, hayreti artıran. (Farsça)

hayretefza / hayretefzâ

  • Hayret artıran.

hayretfeza / hayretfezâ

  • Hayret artıran.

haytü'l-ebyaz

  • Beyaz iplik, fecir zamanı, ufukta bir çizgi şeklinde beliren ve giderek artan sabah ağartısı.

heca / hecâ

  • Ses artıran harfler, harflerin dizilişi.

hem-seng

  • Aynı ölçüde, aynı mizanda, bir tartıda.

hicaz demiryolu madalyası

  • Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâ

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hizb / حزب

  • Cemaat.
  • Takın, kısım, fırka. Parti.
  • Âlim ve sâlih bir zâtın re'yine tâbi olup onunla bir gaye uğrunda beraber çalışanlar.
  • Parti, topluluk, gurup.
  • Parti. (Arapça)
  • Grup. (Arapça)

hizip

  • Grup, parti.

hükumet-i ittihadiye / hükûmet-i ittihadiye

  • İttihad ve Terakkî Partisi hükümeti.

hürriyet-i diniye

  • Din hürriyeti. Herhangi bir kimsenin mensub olduğu dinin emirlerini ve icablarını yapmakta asayişe ve başkasının haklarına dokunmamak şartiyle serbest olması.

hürriyet-i vicdan

  • Vicdan hürriyeti; kişinin, başkasına zarar vermemek şartıyla, inancını özgürce yaşayabilmesi.
  • Amme hukuku ile ferdî hukuka tecavüz etmemek şartıyla herhangi bir kimsenin her hangi bir fikir veya dini kabul etmekte veya kabul etmemekte serbest olması. Ancak, İslâmiyeti kabul etmiş olan bir kimse, İslâmın esaslarını kısmen de olsa, inkâr ve reddetmekte serbest değildir; İslâm hukukunda mürted

huru'

  • Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç.
  • Sütleğen otu.
  • Yumuşak ot.

hutame

  • Sofrada kalan yemek artığı.

huvvara

  • Ağartılmış yemek.

i'la

  • (Ulüv. den) Yükseltmek. Bir şeyin yukarısına çıkmak. Yukarı kaldırmak. Şânını yüceltmek. Şöhretini artırmak.

ibkam / ibkâm

  • Susturma, bir tartışmada ağız açamıyacak hale getirme.

icare-i sahiha

  • İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.

icaz-ı hazf

  • Mânâya halel gelmemek şartı ile ve lâfzî veya aklî karine delâleti ile cümleyi tamamlayanlardan birinin hazfıdır.

ihale

  • Bir işi birisinin üzerine bırakmak. Bir hâlden diğer hâle dönmek.
  • Artırma veya eksiltmeye çıkarılan bir işi en münâsib bulunan bir istekliye vermek.
  • Zayıf addetmek.
  • Muhal söz söylemek.

ihtilafi / ihtilâfî

  • Tartışmalı.

ihtisab resmi

  • Eskiden belediye varidatı olarak damga, tartı, ölçü, panayır ve pazar vergisi adı altında alınan vergiler ile, hile yapan esnaftan alınan para cezalarının umumi adı.

ilm-i münazara / ilm-i münâzara / عِلْمِ مُنَاظَرَه

  • Bir meseleyi tartışarak çözümleme ilmi.
  • Tartışma ilmi.

ilm-i nafi' / ilm-i nâfi'

  • İnsana aczini, kusurunu, Rabbinin büyüklüğünü bildiren, kalbde Allah korkusunu ve mahluklara karşı tevâzû, alçak gönüllülüğü artıran, kul haklarına ehemmiyet vermeyi temin eden sonsuz seâdeti (mutluluğu) ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîle olan ilim.

imdi / imdî

  • Artık, bu halde, böyle olduğu halde.

irba'

  • (Ribâ. dan) Çoğaltma, artırma, fazlalaştırma.
  • Faize verip artırma. (Haramdır)

irs

  • Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak.
  • Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk.
  • Bir şeyin artığı. Fâsıla nişanları.

istifzal

  • Artırma, çoğaltma, ziyadeleştirme.

istihracat

  • Çıkarımlar; ilmî ve mânevî güçle Kur'ân-ı Kerimden çıkartılan mânâlar.

istikra / istikrâ

  • Birey veya olayları tek tek inceleyerek onlardaki ortak vasıfları tesbit etmek sûretiyle çıkartılan genel sonuç; tümevarım, endüksiyon; yani peygamberleri tek tek araştırıp "peygamberliğin sebebi olan küllî esaslar"ı tespit etmek bir istikra işlemidir. İşte bu esaslar Peygamber Efendimizde en mükemm

ittihad ve terakki

  • 1918 tarihine kadar devam eden ve Osmanlı Devletinin son zamanlarında mühim rol oynamış bir siyasî parti.

izdiyad / izdiyâd / ازدیاد

  • Artış, çoğalma. (Arapça)

kantar

  • Tartı aleti.

kararit

  • (Tekili: Kırat) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.

kasire

  • Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.

kazurat / kazûrat

  • Artık maddeler, pislikler.
  • Pislikler; artık şeyler.

kefe-i hasenat / kefe-i hasenât

  • İyiliklerin tartıldığı İlâhî terazi kefesi.

keffaret-i zıhar

  • Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir.

kental

  • Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi. (Fransızca)

keşide

  • Çekilen, çekilmiş. Çekmek. (Farsça)
  • Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış. (Farsça)

kessare

  • Çoğaltan. Artıran.

kıst

  • Ölçü ve tartıda doğru davranma.
  • Pay, parça.
  • Parça parça verilen bir şeyin bir defada ödenmesi.
  • Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

kitabe

  • Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi.
  • Mezartaşı yazısı.

kitbe

  • Kitabe yazmak. Zam ve cem'etmek. Artırmak ve biriktirmek.

koalisyon

  • ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.

küfale

  • Zammetmek, artırmak.
  • Boynuna almak.

külçe

  • Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden.
  • Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.

küsbe

  • Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.

küsur / küsûr

  • (Tekili: Kesir) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.
  • Artık.

küsurat / küsurât / küsûrât

  • (Tekili: Küsur) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar.
  • Küsurlar, artıklar.

kuyud-u ihtiraziyye

  • Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı.

la müşahhate fi't-temsil / lâ müşâhhate fi't-temsîl

  • Temsilde tartışma olmaz.

labişartın

  • (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.

lemz

  • Ağızda olan yemek artığını dil ile araştırmak.

lisans

  • Herhangi bir mevzuda verilen izin. Müsaade belgesi. (Fransızca)
  • Üniversite tahsili tamamlanınca alınan diploma. (Fransızca)
  • Bir sporcunun resmi yarışmalara katılabilmesi için spor federasyonu tarafından kendisine verilen kayıt fişi veya kimlik kartı. (Fransızca)
  • İthal veya ihracı serbest bırakılmayarak (Fransızca)

lükata-çin

  • Değersiz ve artık şeyleri toplıyan. (Farsça)

lüzum-u zati / lüzum-u zâtî

  • Varlığının zorunlu şartı ve ayrılmaz temel özelliği.

ma-imeşkuk / mâ-imeşkûk

  • Şüpheli su; ehlî merkebin ve ondan doğan katırın artığı olan su.

mahkeme-i kübra / mahkeme-i kübrâ

  • En büyük mahkeme, âhirette bütün insanların amel defterlerinin tartıldığı ve dünyâda yaptıklarının hesâbını verecekleri yer.

malikane

  • Büyük ve gösterişli köşk. (Farsça)
  • Tar: Bir kimseye, gelirinden hayatı boyunca istifade etmek; fakat satamamak ve miras bırakamamak şartıyla verilen beylik arazi. (Farsça)

maz'a

  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı.

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

men

  • (İsm-i Mevsuldür) Şahsa delâlet eder. "O kimse ki, yahut, kimi, kim, kim ki" gibi mânâlara gelir. İstifham için olur, yerine göre tesniye (Menân) şeklinde ve cemi (Menun) gibi okunabilir. Akıl sahibleri hakkında kullanılır. Mevsule, şartiye, nekre-i tâmme, nekre-i mevsule olur.

meşruta

  • Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş.
  • Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.

mevkufat

  • (Tekili: Mevkufe) Bir zaman için tutulup alıkonulmuş mal veya para.
  • Vakfedilmiş mal, emlâk.
  • Gelirden artıp hazineye mâl edilen para.

mevzun / mevzûn

  • Ölçülü, tartılı.
  • Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün.
  • Yakışıklı.
  • Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.
  • Ölçülü, tartılı, ağırlıkla ölçülen, tartılan mal.

mevzunat

  • (Tekili: Mevzun ve Mevzune) Vezinli ve tartılı şeyler.

mevzunen

  • Ölçülü ve tartılı olarak.

mevzuniyet

  • Ölçülülük, tartılılık.

meydan-ı münakaşat / meydan-ı münakaşât

  • Tartışma ve anlaşmazlıkların alanı, sahası.

meyl-üt tezeyyüd

  • Tekellüfle sözü uzatma, artırma arzusu.

mezad / mezâd

  • Artırma ile yapılan satış.
  • Tuluk, dağarcık.
  • Mezat, artırmalı satış.

mizan / mîzan

  • Terazi, ölçü, tartı.
  • Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas.
  • Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir.
  • Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.
  • Terazi, ölçü âleti, tartı, ölçü.
  • Mahşerde amellerin tartılmasını yapacak olan şey.
  • Terazi, tartı, ölçü.

moda

  • Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır. (Fransızca)

molekül

  • Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası. (Fransızca)

moloz

  • Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar.
  • Bir işe yaramaz insan.

muaraza / muâraza

  • Çekişme, tartışma, muhalefet.

muarız / muârız

  • Muarazacı, muhalif, çekişen, tartışan.

muayyen

  • Belli, ölçülü, tartılı.

mübahesat / مباحثات

  • Tartışmalar. (Arapça)

mübahesat ve münakaşat-ı ilmiye

  • İlmî tartışma ve konuşmalar.

mübahese / مباحثه

  • Tartışma. (Arapça)
  • Mübahese olunmak: Tartışılmak. (Arapça)

mübalağa / mübâlağa / مبالغه

  • Abartı.
  • Abartma. (Arapça)
  • Abartı. (Arapça)
  • Mübalağa edilmek: Abartılmak. (Arapça)
  • Mübalağa etmek: Abartmak. (Arapça)

mübalağacuyane / mübâlağacûyâne

  • Abartırcasına.

mübalağakarane / mübâlağakârâne

  • Abartırcasına.

mübalağalı / mübalâğalı

  • Abartılı.

mübalağasız / mübalâğasız

  • Abartısız.

mübalagat / mübalâgat

  • Mübalâğalar, abartılar.

mübevvil

  • (Bevl. den) Sidiği çoğaltan, idrarı artıran.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

mücazefe

  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak.
  • Fık: Tartıp ölçmeden göz kararı ile yapılan tahmini satış. Götürü almak. Toptan satmak.

mücellef

  • Az bâkiyye, az miktar artık.

muharebe-i ilmiye

  • İlmî savaş, ilmî tartışma, mücadele.

muharris

  • Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.

mukabele ve muvazene

  • Terazinin iki kefesi gibi karşılıklı tartılma.

mümarat

  • Çekişme, tartışma. Mücâdele.

münakaşa / münâkaşa / مناقشه

  • Tartışma.
  • Çekişme, tartışma.
  • Sert tartışma.
  • Tartışma.
  • İrdeleme.

münakaşa etme

  • Tartışma.

münakaşa etmek

  • Tartışmak.

münakaşa-i içtihadiye

  • İçtihatla ilgili tartışma.

münakaşa-i ilmiye

  • İlmî tartışma.

münakaşa-i lisaniye

  • Söz ile tartışma.

münakaşat / münâkaşât

  • Tartışmalar.
  • Sertçe tartışmalar.

münazara / münâzara / مُنَاظَرَه

  • Karşılıklı fikir alışverişi, ilmi tartışma.
  • Tartışma.
  • Fikir tartışması.

münazara-i faraziye

  • Varsayıma dayalı tartışma.

münazara-i ilmiye

  • İlmî sohbet ve tartışma.

münazara-i nefsiye

  • Kişinin kendisiyle tartışması.

münazara-i şeytani / münazara-i şeytanî

  • Şeytanla olan tartışma.

münazara-i şeytaniye

  • Şeytanla münazara, tartışma.

münazaralı

  • Tartışmalı.

münazarat / münâzarât

  • Tartışmalar.

münazarat-ı ilmiye

  • İlmî münazaralar, tartışmalar.

münazarat-ı nefsiye / münâzarât-ı nefsiye

  • Nefisle yapılan tartışmalar.

münazaun fih / münâzaun fîh

  • Hakkında tartışılan.

münazır / münâzır

  • Tartışmacı.
  • Münâzaracı, tartışmacı.

müşagabe

  • Demegoji; tartışma ve eleştiriyi meslek kabul edenlerin yolu.

müsakat

  • (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.

müşedded

  • Kuvvetlendirilmiş, şiddeti artırılmış.
  • Gr: İki defa yanyana okunan harf, şeddeli harf. Böyle harflere huruf-u müşeddede denir.

müşeddid

  • (Şiddet. den) Kuvvetlendiren, azdıran, şiddetlendiren, şiddetini artıran.

müske

  • Müracaat olunacak hayır ve fayda.
  • Her şeyin artığı.
  • Akıl, kâmil zihin.
  • Kendine temessük olunacak şey.
  • Geçinecek kadar kuvvet ve gıda.

müste'min

  • Eman dileyen. Emane, emniyete erişen, nâil olan. (Gerek müslim, gerek zimmî veya harbî olsun.) İstiman eden. Emin edilmiş.
  • Canının bağışlanması şartiyle teslim olan.
  • Tar: Osmanlı ülkesinde oturmalarına müsaade olunan yabancı devlet tebaası. Osmanlı devleti ile sulh halinde bu

mutaffifin / mutaffifîn

  • Ölçüde ve tartıda hile yapanlar, haksızlık edenler.

mütefazıl

  • (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden.
  • Fazla, artık.

mütehalhıl

  • Kabarmış veya kabartılmış olan. Açılıp parçaları ayrılmış olan.

mütevazi / mütevâzî

  • Vezinli, tartılı.

mütevazin / mütevâzin

  • Tevazün eden, tartıları bir olan.
  • Tartıları aynı olan.

muvakere

  • Tarladan çıkan mahsulden bir kısmını almak şartıyla birlikte ekme.

muvazene / muvâzene

  • Denge, tartıda eşitlik.

muvazene-i a'mal / muvazene-i a'mâl

  • Yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması.
  • Haşirde amellerin tartılıp hesabdelimesi.

müz'a

  • Bir miktar et parçası.
  • Bardağın dibinde kalan su artığı.

müzayede / müzâyede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.
  • Artırma, satış.

müzdad

  • Artırılmış, çoğaltılmış.

na-sencide

  • Ölçülmemiş, tartılmamış. (Farsça)
  • İyi düşünülmemiş. (Farsça)
  • Değerlenmemiş. (Farsça)

namaz

  • İslâmın beş şartından birisidir. (Farsça)
  • Duâ. (Farsça)
  • Zikir. (Farsça)
  • Kur'an. (Farsça)
  • Kunut. (Farsça)
  • Rüku. (Farsça)
  • Salât. (Farsça)
  • Şükür. (Farsça)
  • Tesbih. (Farsça)
  • Secde. (Farsça)
  • Hamd. (Farsça)

nass

  • Kesin, tartışılmaz olan, âyet ve hadîs.

nebze

  • Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.

neceş

  • Değeri artırmak için almak.
  • Bir kumaşın pahasını artırmak.
  • Dağılmış şeyleri bir yere toplamak.
  • Örtmek, setretmek.

nemaz

  • İslâm dîninin beş şartından biri.

neşat-efza

  • Neşe ve sevinç artıran. (Farsça)

nevruz günü / nevrûz günü

  • Mecûsîlerin (ateşe tapanların) Martın yirmi birinde kutladıkları mecûsî bayramı.

neyyif

  • Küsur. Ziyade. Artık. Fazla.
  • İhsan.
  • Yakın.

nezaza

  • Az olmak, kıllet.
  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.

oruç

  • İslâm'ın beş şartından biri. Fecrin (tan yerinin) ağarmasından yâni imsaktan güneş batıncaya kadar yimeği, içmeği ve cimâ'ı terk etmek.

partizan

  • Kendi partisine aşırı düşkün olup başkasına hak tanımak istemeyen kimse. (Fransızca)

pesmande

  • Geri kalmış, geride bulunan, bâkiye. (Farsça)
  • Artmış, artık. (Farsça)

pesmande-hor

  • Artık yiyen. (Farsça)

peymay

  • Tartıcı, ölçücü. (Farsça)

ratrat

  • Bir nevi pelte.
  • Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su.

remes

  • (Çoğulu: Ermâs) Denizde üzerine binilen sal.
  • Kalan süt artığı.

resis

  • Sâbit, devamlı.
  • Bakıyye, artık.
  • Akıllı, zeki kimse.
  • Sahih olmayan haber.
  • Aşk-ı muhabbetin ibtidası.
  • Hastalık başlangıcı.

revnak-efza

  • Bir şeyin parlaklığını artıran. Güzelleştiren. (Farsça)

riba

  • Tartısı ve ölçüsü belli olan bir malı aynı cinsten daha fazla olan bir mal ile, bir karşılığı olmaksızın, peşin olarak veya veresiye değiştirmektir.
  • Faiz.
  • Muamelede meşru miktardan tecavüz.
  • Bir şeyin artması, çoğalması.
  • Verilen borç para veya mal karşılığında

riba'l-fadl / ribâ'l-fadl

  • Ölçü veya tartıyla alınıp satılan şeyleri, kendi cinsleriyle peşin olarak, karşılığı olmayan bir fazlalıkla değişmek.

riba-i fazl

  • Tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsi karşılığında fazlasıyla satılması. Meselâ: Bir kilo buğdayı aynı cins bir kilo yüz gramla değiştirmek gibi.

rububiyet

  • Cenab-ı Hakk'ın her zaman her yerde her mahluka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, terbiye ve tedbir etmesi ve mâlikiyyeti ve besleyiciliği keyfiyyeti.
  • Artırmak. Ziyade kılmak.

rukbi / rukbî

  • İki kişinin karşılıklı olarak, öldükten sonra sâhib olmaları şartıyla birinin malını diğerine bağışlaması yâni sen ölürsen evin benim olsun, ben ölürsem evim senin olsun şeklindeki hibe.

rükn-ü imani / rükn-ü imanî

  • İmanın şartı, esası.

rükn-ü imaniye

  • İmanın şartı; imanın altı şartı.

rükn-ü islam / rükn-ü islâm

  • İslâmın şartı.

sarr

  • Kesenin ağzını bağlamak.
  • Hıfzetmek.
  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yukarı kaldırmak.
  • Zammetmek, artırmak.

şart

  • Biri diğerinin şartına bağlı olan iki cümleden ilki. Meselâ "Haber verirsen, gelirim" ifadesinde "Haber verirsen" şarttır, "gelirim" cezadır.

şart edatları

  • (Huruf-u şartiye) Bunlara "Şart isimleri" de denir. Arapçada şart mânâsını ifade eden edatlar: İn, Men, Ma, Mehmâ, Eyyü, Metâ, Eynemâ, Eyyâne, Ennâ, Haysümâ, Keyfemâ. Bu edatlar iki fiili (şart ve ceza fiillerini) cezmederler. Şart mânâsını ifade eden edatlardan sonra gelen ilk fiil, şart; ikincisi

şart-ı adalet

  • Adalet şartı.

şart-ı intizam

  • İntizamın, düzenliliğin şartı.

şart-ı kemal / şart-ı kemâl

  • Mükemmellik, olgunluk şartı.

şart-ı vücud-u küll

  • Bütünün varlığının şartı.

şehadet kelimesi / şehâdet kelimesi

  • Kelime-i şehâdet, İslâm'ın beş şartından birincisi. "Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh" mübârek sözü.

selle

  • Koyun ve keçi sürüsü.
  • Yıkmak, hedm.
  • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

semale

  • (Çoğulu: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık.
  • Tereyağı.
  • Araptan bir kabile.

semele

  • Kap dibinde kalan artık.

semile

  • Artmış, artık şey.
  • Dere içinde kalan su artığı.

sencide / sencîde / سنجيده

  • Ölçülmüş, tartılmış, değerli. (Farsça)
  • Tam yerinde söylenmiş söz. (Farsça)
  • Tartılı. (Farsça)

sene-i şemsiye

  • 22 Mart'tan ertesi senenin 21 Martına kadar süren İranlıların milli takvimine göre olan nesne.

seng

  • Taş, hacer. (Farsça)
  • Vezin. Tartı ve temkin. (Farsça)
  • Sıklet. (Farsça)
  • Beraberlik. (Farsça)
  • Ağırlık. (Farsça)

sepidedem / sepîdedem / سپيده دم

  • Tan ağartısı. (Farsça)

şeref-efza

  • Şeref artıran. (Farsça)

serv

  • Mal artırmak.
  • Suyun çok olması.

sevad / sevâd

  • Karartı.
  • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
  • Ekseri insanlar.
  • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
  • Karartı. Yazı karalama.
  • Karartı.

sevdafeza

  • Sevda artıran. (Farsça)

şevk-efza / şevk-efzâ

  • Şevklendiren, neşe artıran. (Farsça)

sıfır

  • Hiç. Olmayan bir şeyin ismi.
  • Hiç bir sayı olmamak.
  • Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası.
  • Fiz: Suyun donma derecesi.

staj

  • Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma. (Fransızca)

su'r

  • (Çoğulu: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı.

subabe

  • Kap içinde kalan su.
  • Bir nesnenin bakiyesi. Artık.

sube

  • At sürüsü.
  • Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü.
  • Kabın içinde kalan su. Artık su.

sukata

  • Kırıntı, döküntü, artık.

sukataçin

  • Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan. (Farsça)

sukatahar / sukatahâr

  • Kırıntı, artık yiyen. (Farsça)

sulsule

  • Havuz veya kap dibinde kalan su artığı.

sürtüm

  • Kap içinde kalan yemek artığı.

ta'miye

  • (Amâ. dan) Körletme. Kör etme.
  • Kapalı şekilde anlatmak.
  • Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.

ta'vizen

  • Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden kesilmek şartıyla.

tarab-efsa / tarab-efsâ

  • Neşe ve ferahlığı artıran. (Farsça)

tarafgirane / tarafgirâne

  • Bir grup veya partiyi destekleyerek, benimseyerek.

tasarruf

  • İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı.
  • (Para veya mal) artırma.
  • Bir şeye karışıp müdahale etme.
  • Kullanma, artırma.

taz'if

  • İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak.
  • Zayıf addetmek.

tazif / tâzif

  • Artırma.

tebhal

  • (Tebhâle) Dudak kabartısı.

teksir

  • (Çoğulu: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.

telemmüc

  • Yemek artığını dil ile ağızda aramak.
  • Tatmak.
  • Yemek.

tenmiye / تنميه

  • (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek.
  • Fesad veren haber yetiştirmek.
  • Ateş içine odun atmak.
  • Geliştirme, artırma, nemalandırma. (Arapça)
  • Tenmiye etmek: Geliştirmek, artırmak. (Arapça)

terakki

  • İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.
  • Artma, çoğalma.
  • Bilgi ve medeniyetçe yükseliş. (Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)

tervic

  • Revaç verme, değerini artırma, geçerli kılma.

terviç

  • Revaç kazandırma, değerini artırma.

tervic / tervîc / ترویج

  • Yaygınlaştırma, rayiç kılma. (Arapça)
  • Değerini artırma. (Arapça)

tervih

  • (Çoğulu: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma.
  • Rahatlandırma.

tesa'su

  • Çok yaşlanmak.
  • Artık gün geçirmek.
  • Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.

teşdit

  • Şiddetlendirme, artırma.

teşhiz

  • (Çoğulu: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme.
  • Bileme.
  • Gücünü, kuvvetini artırma.
  • Uyandırma.

teskil

  • (Sakl. dan) Ağırlaştırma. Ağırlığını artırma.

teşrifatçı elfaz / teşrifatçı elfâz

  • Süslü ve abartılı sözler.

tevazün / tevâzün

  • Denklik. Müvâzene hâsıl olmak. Aynı tartıda olmak. Karşılıklı iki taraf da vezinde müsâvi olmak. Denkleşmek.
  • Dengelilik, tartılılık.

tevfir

  • Artırma, çoğaltma.
  • Bir kimsenin hakkını tam olarak verme.

tevkifi / tevkîfi

  • Şeriatın sahibi Cenab-ı Hakkın vahyetmesi, bildirmesi; tartışmasız hüküm.

tevzin-i adalet

  • Adaletin her şeyi teraziye alması; her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesindeki ölçü, tartı, denge.

tezyid

  • Artırma, çoğaltma, fazlalaştırma.

tezyid-i gayret

  • Gayreti artırma.

tezyidat / tezyidât

  • (Tekili: Tezyid) Artırmalar, çoğaltmalar, ziyadeleştirmeler.

ufafe

  • Memede kalan süt artığı.

ulale

  • Süt bakiyyesi.
  • Her nesnenin bakiyyesi, artığı.

usm

  • Her nesnenin bakiyyesi, artık.

vaftiz

  • (Vaftis) (Rumcadan) Hristiyanlarca çocuğun ve hristiyanlığa yeni girenin dine girme şartı sayılan, suya sokma merasimi.

vakf

  • Bir kimseyi veya bir şeyi alıkoymak, durdurmak. Kımıldatmamak.
  • Hareketten fariğ olmak, imsak etmek. Hapsetmek. Aslâ satılmamak, başka şeye tebdil olunmamak şartı ile bir mülkü Allah yoluna vermek. Menfaatı hayır nevilerinden birisine âit olmak üzere bir mülkü ilelebed vermek.

vakıyye

  • Dörtyüz dirhemlik tartı.

vasıf terkibi

  • Gr: Birleşik sıfat. Bir ismin sonuna Farsça bir emir eklenerek yapılan terkib. Meselâ : Zevk-efzâ : Zevk artıran.

vecd-efza / vecd-efzâ

  • Vecdi artıran, heyecanı çoğaltan. (Farsça)

vesselam / vesselâm

  • İşte o kadar, artık bitti, bundan sonra selâm.

vestiyer

  • Pardesü, palto vesairenin çıkartılıp bırakıldığı yer. (Fransızca)

vezin

  • Nazmın belli kalıplarından her biri; ölçü, tartı.
  • Ölçü, tartı.

vezn

  • (Vezin) Tartma. Ölçme. Hesaplama.
  • Tartacak şey. Tartı.
  • Ağırlık.
  • Ölçü, tartı.

vezne / وزنه

  • Tartı. Terazi.
  • Tartı yeri. Eskiden altun ve gümüş paralar sayı ile olduğu gibi tartıyla da alınıp verildiği için bu tabir meydana gelmiştir. Para alınıp verilen yer mânasında da kullanılır. Devlet daireleri ile büyük müesseselerde para alıp veren memura Veznedar denir.
  • Barut
  • Ağırlık. (Arapça)
  • Tartı. (Arapça)
  • Para gişesi. (Arapça)

vezni / veznî

  • Vezinle ilgili, vezne ait.
  • Tartılan şey.

vezniyyat / vezniyyât

  • Tartılan şeyler.

ye's-efza

  • Kederi, ye'si ve elemi artıran.

zadellah

  • Allah ziyade eylesin, artırsın (meâlinde dua).

zaid / zâid / زائد

  • Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş.
  • Lüzumsuz, gereksiz.
  • Gr: Te'kid için söylenen.
  • Mat: Müsbet işareti, artı. (+)
  • Artık. (Arapça)
  • Artan. (Arapça)
  • Artı. (Arapça)
  • Gereksiz. (Arapça)

zam

  • Ekleme, artırma.

zamaim

  • (Tekili: Zamime) İlâveler, ekler. Artırmalar.

zamime

  • Ek, ilâve. Artırma, katma, ekleme.

zamm

  • Bir şeye bir şeyi ekleme. Artırma. Katma. Fazla olarak verme.
  • Kenarlarını bitiştirme.
  • Gr: Bir harfin zammeli (ötreli) okunuşu.

zekat / zekât

  • İslâm'ın beş şartından biri. Dînen zengin sayılan müslümanın nisab miktârındaki zekat malının belli zamanda belli miktârını zekat niyeti ile ayırıp emr edilen müslümanlara vermesi.

zellaka / zellâka

  • Dilin ucuyla veya dudak hareketiyle çıkartılan hafif harfler.

zeveban etmek

  • Fiz: Sıcaklığını artırarak bir cismin, katı hâlden sıvı hâline geçmesi. Erimiş olması.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR