LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Osmanlıca - Türkçe Sözlük'te Ağa ifadesini içeren 306 kelime bulundu...

adem-i tagayyür

  • Asla değişmeme.

ağa yeri

  • Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.

agah / agâh / âgâh / آگاه / آگَاهْ

  • (Ageh) Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen. (Farsça)
  • Uyanık, aklı başında.
  • Haberdar, uyanık. Gaflette olmayan, kalben Allahü teâlâ ile berâber olan.
  • Uyanık, basiretli haberdar.
  • Haberli, uyanık.
  • Haberdar. (Farsça)
  • Âgâh etmek: Haberdar etmek. (Farsça)
  • Âgâh olmak: Haberdar olmak. (Farsça)
  • Uyanık.

agahan / agâhân

  • (Tekili: Agâh) Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler. (Farsça)

agahi / agâhî / âgâhî / آگاهى

  • Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret. (Farsça)
  • Haberdarlık. (Farsça)

ağaiyet

  • Ağalık.

agal

  • Darıltma, kışkırtma.
  • Çiğnemeden yutma.
  • Ağıl.
  • Arı kovanı.

agaliş

  • Kışkırtma. (Farsça)
  • Birşeye saldırmak için kışkırtma. (Farsça)

ağaliş / âğâliş / آغالش

  • Kışkırtma. (Farsça)

agande

  • Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. (Farsça)
  • Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek. (Farsça)

agarr

  • Çok sıcak gün.
  • Kendini beğenmiş.
  • Asil, âlicenâb.
  • Beyaz.

agarr-ül eyyam / agarr-ül eyyâm

  • En sıcak gün.

agaşte

  • Bulaşmış. (Farsça)

agavat

  • (Tekili: Ağa) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.

agayan

  • Ağalar.

ağayan / ağayân / آغایان

  • Ağalar. (Türkçe - Farsça)

agaz

  • Başlama. Mübâşeret. (Farsça)

ağaz / âğaz / âğâz / آغاز

  • Başlama.
  • Ağızlar, nağmeler.
  • Başlama, başlangıç.
  • Başlama. (Farsça)
  • Başlangıç. (Farsça)

akağa

  • Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.

alem-i tagayyür / âlem-i tagayyür

  • Değişken âlem.

asdagan

  • Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.

ayn-ı belagat / ayn-ı belâgat

  • Belâgatın ta kendisi.

bagaj

  • Yolcu eşyası. (Fransızca)
  • Yolcu eşyası koymaya mahsus yer, yolcu eşyası vagonu. (Fransızca)

bagal

  • (Çoğulu: Bigâl) Katır.
  • Koltuk. (Farsça)

bağal / بغل

  • Koltuk. (Farsça)

bagan

  • Bahçeler. Bostanlar. (Farsça)

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

bagare

  • Şiddetle yağan yağmur.

bagat

  • (Tekili: Bağ) Bağlar, üzüm bağları.

bagaya

  • (Tekili: Bagiyy) Fahişeler.

bagbaga

  • Evmek, acele.

bahr-i belağat / bahr-i belâğat

  • Belâğat denizi.

bed-agaz

  • Başlangıcı fena, kötü. Kötü bir şekilde başlanmış. (Farsça)

bela-yı nagah / belâ-yı nâgâh

  • Ansızın gelen musibet. Habersiz gelen belâ.

belagan ma-belag / belâgan mâ-belâg

  • Bol bol. Çok kâfi derecede.

belagat / belâgat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.
  • Sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.
  • Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesi.
  • Sözün düzgün, kusursuz ve yerinde söylenmesini öğreten edebî ilmin adı.
  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,
  • Sözün güzel ve yerinde söylenmesi, bunu öğreten ilim.

belağat / belâğat

  • Sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi.

belagat / بلاغت / belâgat / بَلَاغَتْ

  • Güzel söz öyleme sanatı.
  • Kusursuz söz söyleme (Arapça)
  • Hâle uygun söz söyleme.

belagat ü fesahat

  • Tam yerinde açık ve güzel söz söyleme.

belagat-füruş / belâgat-füruş

  • Belâgat taslıyan. (Farsça)

belagat-ı arabiye / belâgât-ı arabiye

  • Arab belâgati, edebiyatı.

belağat-i ayet / belâğat-i âyet

  • Âyetin belâğati; düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme.

belağat-ı beyan / belâğat-ı beyan

  • Açıklama ve ifadenin yerine ve hedefine ulaşması.

belağat-i eda / belâğat-i edâ

  • Üslup ve ifadedeki belâğat.

belagat-i hakikiye / belâgat-i hakikiye

  • Gerçek belagat.

belağat-i harika / belâğat-i harika

  • Hayranlık verici belâğat.

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

belagat-ı i'caz ve icaz / belâgat-ı i'câz ve îcâz

  • Bir mânâyı az sözle ve başkasının yapmaktan aciz kalacağı mükemmellikte, tam yerinde ifade etme san'atı.

belagat-i ifade / belâgat-i ifade

  • Anlatma ve ifade etmedeki belâgat.

belagat-ı irşadiye / belâgat-ı irşadiye

  • Doğru yolu göstermek için sözün muhataba ve amaca uygun olarak söylenmesi.

belağat-i irşadiye / belâğat-i irşadiye

  • Doğru yolu gösteren belâğat.

belagat-ı kur'aniye / belâgat-ı kur'âniye

  • Kur'ân belâğatı, Kur'ân'ın güzel ve yerli yerinde ve muhatabın hâline uygun anlatımı.

belagat-i kur'aniye / belâgat-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın belâgati.

belağat-ı kur'aniye / belâğat-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine has belâğatı.

belağat-i kur'aniye / belâğat-i kur'âniye

  • Kur'ân'ın kendine has belâğati.

belağat-i maneviye / belâğat-i mâneviye

  • Mânevî belâğat.

belagat-ı mu'cizekarane / belâgat-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli belâgat.

belağat-i mu'cizekarane / belâğat-i mu'cizekârâne

  • Mu'cizeler gösteren belağat.

belagat-ı nazm / belâgat-ı nazm

  • Nazmın belâgati; tertip ve dizilişteki kusursuzluk.

belagat-i nazm / belâgat-i nazm

  • Nazmın belâgati; tertip ve dizilişteki kusursuzluk.

belagat-i nazmiye / belâgat-i nazmiye

  • Dizilişe ait belâgat; şiirin düzgün, kusursuz, yerinde, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

belagat-pira / belâgat-pirâ

  • Belâgata süs veren. Süslü ve belâgatlı konuşan.

belağatçe

  • Belâgat ilmine göre.

bezaga

  • Ortaklık, şirket.
  • Kertenkele, keler. (Farsça)

bilagalat / bilâgalat

  • Hatasız, yanlışsız.

bilamübalağa / bilâmübalâğa

  • Mübalağasız, abartmasız.
  • Abartısız.

çağatay

  • Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.

çeragah / çerâgâh / چراگاه

  • Otlak. (Farsça)

çeragan

  • Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan. (Farsça)

çerağan / çerâğân / چراغان

  • Aydınlatma, donatma. (Farsça)

dagal

  • Hile. (Farsça)
  • Geçmez akçe, kalp para. (Farsça)
  • Hileci, hile yapan, dolandırıcı. (Farsça)
  • Çerçöp. (Farsça)

dağal / دغل

  • Hile, hilehurda, alavere dalavere. (Farsça)

dagal-baz / dagal-bâz

  • Hileci. (Farsça)

dağalbaz / dağalbâz / دغل باز

  • Hileci. (Farsça)

dagas

  • Çok yemekten dolayı midenin dolması.

dagdaga

  • Dişi olmayan kadın.
  • Kurdun et yemesi.
  • Yemeği iki çene arasında geve geve yemek.

dağdağa / dâğdağa / دغدغه / دَغْدَغَه

  • Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.
  • Gıcıklamak.
  • Sıkıntı, gürültü.
  • Gürültü patırtı.
  • Telaş, gürültü patırtı. (Arapça)
  • Zorluklar, sıkıntılar.
  • Sıkıntı.

dağdağa-i hayat

  • Hayatın sıkıntıları.

dağdağa-i hayat-ı cismaniye

  • Maddî hayatın sıkıntıları.

dağdağa-i kalbi / dağdağa-i kalbî / دَغْدَغَۀِ قَلْب۪ي

  • Kalp sıkıntısı, ızdırabı.
  • Kalb sıkıntısı.

dağdağa-i siyaset

  • Siyasî kargaşa ve çalkantılar.

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

dağdağalı

  • Sıkıntılı.

dağdağasız

  • Sıkıntısız.

darağacı

  • İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa. (Türkçe)
  • İdam sehpası.
  • İdam sehpası.

derece-i belağat / derece-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

ders-i belagat / ders-i belâgat

  • Belâgat dersi; sözün düzgün, kusursuz olarak hâlin ve makamın icabına göre söylenmesini öğreten ders.

dibagat

  • Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

dolagan

  • Dolap, dehliz.

dugaga

  • Ahmak, akılsız kişi.

duhat-ı belagat / duhât-ı belâgat

  • Belâgat ilminin dahileri.

düstur-u belagat / düstûr-u belâgat / دُسْتُورُ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme kaidesi.

ehl-i belagat / ehl-i belâgat

  • Belâgatçılar.

ehl-i belağat / ehl-i belâğat

  • Edebiyatçılar, söz ve ifade uzmanları.

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

erbab-ı belagat / erbab-ı belâgat

  • Belagatçılar; sözü düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söyleme san'atını bilenler.

erbab-ı belağat

  • Belağatçılar; belağat ilminin inceliklerini iyi bilen söz ve ifade uzmanları.

ermagan

  • Armağan, hediye. Bir kimseye bir işteki muvaffakiyetinden dolayı verilen hediye. (Farsça)

esbab-ı tagayyür

  • Değişim sebepleri, nedenleri.

esrar-ı belagat / esrar-ı belâgat

  • Belâgatın sırları.

esrarü'l-belaga / esrarü'l-belâga

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

esrarü'l-belagat / esrarü'l-belâgat

  • Abdülkâhir-i Cürcânî'nin, belâgat hakkında bir eseri.

fenagah / fenagâh

  • Fânilik yeri olan bu dünya. (Farsça)

fenn-i belağat / fenn-i belâğat

  • Belâğat ilmi.

fenn-i belagat / fenn-i belâgat / فَنِّ بَلَاغَتْ

  • Hâle uygun söz söyleme ilmi.

feraga

  • (Bak: FERAGAT)

feragat / ferâgat

  • Tok gözlülük. Hakkından vaz geçmek, bir şey istememek. Şahsî dâvasından vaz geçmek.
  • Boşalmak, hâlî olmak.
  • Fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme.
  • Hakkı olanı bile istememe.

ferağat

  • Fedakarlık, hakkından vazgeçme.

feragat / ferâgat / فراغت / فَرَاغَتْ

  • Bırakma, terketme. (Arapça)
  • Rahatlık. (Arapça)
  • Zenginlik. (Arapça)
  • Hakkından vazgeçme.

feragat-ı nefis

  • Nefsini geri çekmek, hakkından isteyerek vazgeçmek.

feragat-i nefis

  • Kendi hakkından vazgeçme, özverili olma.

feragat-ı nefs

  • Kendi hakkından vazgeçme.

füraga

  • Nutfe, meni.

hadım ağası

  • (Bak: Hâdim ağası)

hadim ağası

  • Erkekliği yok edilmiş olan. Böyle kimselere "Tavaşi" de denilirdi. Bu gibiler, yabancı erkekler için mahrem sayılan harem dairesine girip çıktıkları ve muhafaza ile beraber harem hizmetini de gördükleri için kendilerine "Hâdim Ağası" adı verilirdi.

hafagah / hafagâh / hafâgâh / خفاگاه

  • Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper. (Farsça)
  • Gizlenilecek yer. (Arapça - Farsça)

hakikat-i belagat / hakikat-i belâgat

  • Güzel ifadelerle anlatma gerçeği.

hanzale ağacı

  • Zakkum ağacı.

havagazı

  • Isı veya ışık temin etmek maksadıyla yakılarak kullanılan bir gaz. (Türkçe)

heycagah / heycagâh

  • Muharebe meydanı, savaş yeri. (Farsça)

i'caz-ı belağat / i'câz-ı belâğat

  • Güzel söz söylemedeki mu'cizelik.

ictimagah / ictimagâh

  • Toplantı yeri.

ilm-i belagat / ilm-i belâgat / ilm-i belâgât

  • Belâgat ilmi.
  • Edb: Güzel söz söyleme veya yazmayı öğreten ilim. Edebiyatın bir şubesi.
  • Düzgün ve yerinde söz söyleme yolunu öğreten ilim.

ilm-i belağat / ilm-i belâğat

  • Belağat ilmi.

ilticagah / ilticagâh / ilticâgâh / التجاگاه

  • Sığınılacak yer. Sığınacak şey. Sığınak. (Farsça)
  • Sığınak.
  • Sığınak.
  • Sığınak, sığınma yeri. (Arapça - Farsça)

intizam-ı belağat / intizam-ı belâğat

  • Belâğatin intizam ve düzenliliği.

inzivagah / inzivagâh / inzivâgâh / انزواگاه

  • İnziva yeri, yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmaksızın yaşanan yer.
  • İnziva yeri
  • Köşeye çekilme yeri, inziva yeri. (Arapça - Farsça)

iraga

  • İsteme, irade etme.

ısaga

  • Kuyumculuk yapma.
  • Eritilmiş maddeleri kalıba dökme.

isaga

  • Kalıba dökme veya dökülme.
  • Kolaylıkla ve rahatlıkla yutulma.

isaga-i taam

  • Yemeğin kolaylıkla yutulması.

istidad-ı belagat / istidad-ı belâgat

  • Belâgat kabiliyeti.

izhar-ı belagat / izhar-ı belâgat

  • Belâgat gösterme.

kagaz / kâgaz

  • Kâğıt. (Farsça)

kanun-u belağat / kanun-u belâğat

  • Belâğat kanunu.

kanun-u tebeddül ve tagayyür

  • Başkalaşım ve değişim kanunu.

kar-agah / kâr-âgâh

  • İşbilir, uyanık. (Farsça)

kar-agahi / kâr-âgâhî

  • Uyanıklık, iş bilirlik. (Farsça)

kemal-i belagat / kemâl-i belâgat

  • Hal neyi gerektiriyorsa tam ona göre, mükemmel bir şekilde konuşma.

kitab-ı belağat / kitab-ı belâğat

  • Maksada ve hâle uygun söz söyleme kitabı.

kıymet-agah / kıymet-agâh

  • Kıymetten anlar, değer bilir. (Farsça)

kolağası

  • Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe. (Türkçe)

lagar / lâgar / لاغر

  • Cılız ve zayıf hayvan. (Farsça)
  • Zayıf, cılız. (Farsça)

lagari / lagarî

  • Cılızlık, zayıflık. (Farsça)

laglaga

  • (Çoğulu: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.

lasaga

  • Hindibâ denilen ot.

letaif-i belağat / letâif-i belâğat

  • Belâğattaki incelikler, ifadelerdeki edebî güzellikler.

lisan-ı belagat / lisân-ı belâgat

  • Düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söz söyleme dili, üslûbu.

magabbe

  • Akıbet, son, netice.

magabin

  • (Tekili: Magben) Kasıklar, uyluk kemikleri.

magabıt

  • İmrenilme. Gıpta edilme.

magafir

  • (Tekili: Miğfer) Çelik başlıklar, miğferler.
  • Çirkin kokulu bir zamk.

magak

  • Çukur. (Farsça)

mağak / mağâk / مغاک

  • Çukur. (Farsça)
  • Mezar. (Farsça)

magakçe

  • Küçük çukur. Çukurcuk. (Farsça)

magale

  • Şer, kötü.

magalıb

  • Üstün gelen, galebe eden.

magalık

  • (Tekili: Mağlak) Kilitler, sürmeler.

magamiz

  • (Tekili: Magmaz) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.
  • Ayıplı, ayıplanmış.

magani

  • (Tekili: Magni) Evler, hâneler, menziller.

maganim

  • (Tekili: Magnem) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.

mağaramisal

  • Mağara gibi.

magarat

  • (Tekili: Magare) Mağaralar.

magare / magâre / مغاره

  • (Çoğulu: Magarât) Mağara.
  • Mağara. (Arapça)

magarib

  • (Tekili: Magrib) Batılar, magribler, garplar.
  • Akşamlar.

magarim

  • (Tekili: Magrem) Diyetler.
  • Ödenecek borçlar.

magaris

  • (Tekili: Magris) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.

magas

  • (Çoğulu: Emgâs) Kıymetli iyi deve.

magasil

  • (Tekili: Magsel ve Magsil) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.

magavir

  • (Tekili: Mugâvir) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.

magazi

  • Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri.
  • Savaşlar, muharebeler, gazalar.

mağazi / mağazî / mağâzî / مغازی

  • Gaza hikâyeleri.
  • Savaşlar, gazalar. (Arapça)
  • Savaş öyküleri. (Arapça)

magazin

  • Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.

magmaga

  • Karışmak, ihtilat.

mahz-ı belagat / mahz-ı belâgat

  • Her yönüyle belâgatlı olan, tam yerinde ve tam şartlara uygun söz söylemek.

maruz-u tagayyür

  • Başkalaşmaya ve değişmeye maruz.

mertebe-i belağat / mertebe-i belâğat

  • Belâğat derecesi.

merzaga

  • Bataklık, çamur.

meylü'l-ağalık

  • Ağalık meyli; ağalık taslama.

meziyet-i belagat / meziyet-i belâgat

  • Belâgatin üstün özelliği.

meziyet-i belağat / meziyet-i belâğat

  • Belâğatın meziyeti, üstün özelliği.

mısdaga

  • Yüz yastığı.

mübagame

  • Tatlı dillilik.

mübagat

  • Kanunsuz evlenme.

mübagate

  • Ansızın üzerine saldırma, sataşma.

mübagaze

  • (Bugz. dan) Kin besleme. Adavet etme. Düşmanlık yapma.

mübalaga

  • (Mübalağa) Bir şeyi çok büyük veya çok küçük göstermek. Bir şeyi olduğundan fazla veya eksik göstermek.
  • Haddini aşmak.
  • Edb: Bir şeyi ifade ederken ya olduğundan fazla veya olduğundan çok noksan göstermek." Habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapmak."

mübalağa / mübâlağa / مبالغه / مُبَالَغَه

  • Bir şeyi çok büyütme, abartma, küçük bir şeyi büyük gösterme.
  • Abartma.
  • Abartı.
  • Abartma. (Arapça)
  • Abartı. (Arapça)
  • Mübalağa edilmek: Abartılmak. (Arapça)
  • Mübalağa etmek: Abartmak. (Arapça)
  • Abartartma.

mübalağacı / mübalâğacı

  • Abartan.

mübalağacuyane / mübalağacuyâne / mübâlağacûyâne

  • Haddini aşar dercede izah edercesine. Mübâlağa yaparcasına. (Farsça)
  • Mübâlağa arayan. (Farsça)
  • Abartırcasına.

mübalağakarane / mübalâğakârane / mübâlağakârâne

  • Abartarak.
  • Abartırcasına.

mübalağalı / mübalâğalı

  • Abartılı.

mübalağalı ism-i fail / mübalağalı ism-i fâil

  • Gr: ( : fa'âl) ve ( : faul) gibi bazı kalıplara giren kelimelere denir. Bu vezinden gelen kelimeler "mübalağa" ifade ederler. "En, pek, çok" mânasına gelirler.

mübalağasız / mübalâğasız

  • Abartısız.

mübalagat / mübalâgat

  • (Tekili: Mübâlağa) Mübâlağalar.
  • Mübalâğalar, abartılar.

mübalağat / mübalâğat

  • Aşırılıklar, abartmalar.

müfagame

  • Öpme.

mukteza-yı belağat / mukteza-yı belâğat

  • Belâğatın gereği.

münagat

  • Çocukları sevindirecek ve güldürecek söz söylemek.

münasebet-i belağat / münasebet-i belâğat

  • Belağattaki münasebet, uygunluk.

muragabet

  • Arzu etme, dileme.

müragame

  • Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.

muravaga

  • Güreşme.

müşagabe

  • Birbirine şer ve fenalık etmek. Aldatmak.
  • Fls: Mübahase ve münakaşayı bir gaye sayanların yolu, usulü. (Didimcilik, eristik)
  • Demegoji; tartışma ve eleştiriyi meslek kabul edenlerin yolu.

müşağabe / müşâğabe

  • Didimcilik; münakaşacılık, münakaşayı gaye sayanların yolu.
  • Aldatıp kötülük etme.

müşagare

  • Mehir alıp vermemek için, iki kişi birbirlerinin yakınlarından birer kadınla evlenme.

mütalaagah / mütalâagâh / mütâlââgâh

  • Dikkatlice okuma ve inceleme yeri.
  • İnceleme yeri.

muzaga

  • Çiğnenen lokmadan ağızda kalan kırıntılar.

nagah / nagâh / nâgâh / ناگاه

  • Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî) (Farsça)
  • Ansızın, birden bire.
  • Birdenbire.
  • Ansızın. (Farsça)

nagam

  • (Tekili: Nağme) Nağmeler, âhenkler, türküler.

nagam-kar / nagam-kâr

  • Nağmeler söyleyen, ezgici. (Farsça)

nagam-perver

  • (Çoğulu: Nagamperverân) Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven. (Farsça)

nagamat / nagamât

  • Nağmeler, âhenkler, güzel sesler.

nağamat / nağamât / nâğamât / نغمات

  • Nağmeler, güzel sesler.
  • Nağmeler, ezgiler.
  • Nağmeler. (Arapça)

nağamat-ı emvac / nağamât-ı emvac

  • Dalgaların nağmeleri, hoş sesleri.

nağamat-ı hazine / nağamât-ı hazîne

  • Hüzünlü nağmeler.

nağamat-ı zikriye / nağamât-ı zikriye

  • Zikir nağmeleri.

nagaşan

  • Iztırab, acı.

nakş-ı belagat / nakş-ı belâgat

  • Belâgat nakşı.

nazar-ı belagat / nazar-ı belâgat

  • Belâgat ilmine göre.

nazar-ı belağat / nazar-ı belâğat

  • Belağat ilmine göre.

nazragah / nazragâh

  • Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü. (Farsça)

nebagat

  • Meydana çıkma.

niyagan / niyagân

  • (Tekili: Niyâ) Dedeler, ceddler. Ecdad.

nükte-i belagat / nükte-i belâgat

  • Belâgat nüktesi, ifade inceliği.

nükte-i belağat / nükte-i belâğat

  • Belâğat inceliği.

nur-u belagat / nur-u belâgat

  • Belâgat nuru, ışığı.

pagande

  • Atılmış pamuk. (Farsça)
  • Atılmış pamuktan yapma yumak. (Farsça)

papağan

  • İtl. İnsan konuşmasını taklid edebilen bir kuş.

penagah / penagâh

  • Sığınacak yer. Sığınak. Melce'. (Farsça)

propaganda

  • Bir fikri, ya da malı beğendirmek için yapılan ilân, reklâm.
  • Bir fikri veya malı herkese bildirmek veya kabulü için yapılan ilân. Çok kıymetli olduğu veya olmadığı hâlde bir şeyin kıymetini arttırmak maksadiyle yapılan konuşma veya ilânat. (Fransızca)
  • Bir fikrin tanıtılması faaliyeti.

propaganda-i siyaset

  • Siyaset propagandası.

ragabat

  • Rağbetler, istekler, istekle karşılamalar.

rağabat / rağabât

  • Rağbetler, istekler.
  • Rağbetler, istekler.

ragad

  • Refah, genişlik, kolaylık.
  • Geçim kolaylığı.

ragame

  • (Çoğulu: Rugâm) Toprak.

refagat

  • Bolluk içinde geçinme.

sadaga

  • Zayıflık.

saga

  • (Çoğulu: Sayâg) Kuyumcu.

sagair / sagâir

  • (Tekili: Sagire) Küçük günahlar.
  • Küçük günahlar.
  • Küçük günâhlar. Küçük sayılan günahlar.

sagan

  • Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.

sagar / sâgar / ساغر

  • İçki bardağı. Kadeh. (Farsça)
  • Zelillik, alçaklık, âdilik.
  • Küçük olmak.
  • Kadeh, içki kadehi. (Arapça)

sagat

  • Aslı "sagavet" olup, bir cihete meyil demek olan "sagav" masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : "tasgi" gelir. " Velitasgi ileyh"; söz dinlemek veya dikkat edip kulak vermek, imâle-i guş etmek demek olan ısga da, bundan müştaktır.

sagsaga

  • Dişi çıkmamış küçük oğlan.
  • Bir şeyi ısırmak.

şagşaga

  • Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.

san'at-ı belagat / san'at-ı belâgat

  • Belâgat san'atı.

ser-agaz

  • Yeniden ve baştan başlama. (Farsça)

serağaz / serâğâz / سرآغاز

  • Başlangıç. (Farsça)

şiddet-i belagat / şiddet-i belâgat

  • Belâgatın en üst seviyesi.

şiddet-i belağat / şiddet-i belâğat

  • Belağatın kuvvetliliği, etkinliği.

sidre ağacı

  • Arabistan kirazı denen bir ağaç türü.
  • "Arabistan kirazı" denen bir ağaç.

sıga-i mübalağa / sıga-i mübalâğa

  • Arapça dilbilgisinde bir şeyin çokluğunu ve fazlalığını ifade için kullanılan kalıp, kip.

siga-i mübalağa / siga-i mübâlağa / sîga-i mübalâğa

  • Bir şeyin pek çok, pek büyük, pek ileri olduğunu gösteren kelime hâli. Fiilin mübâlağalı çekimi. Hallâk, Rezzak, Kahhar, Rauf gibi.
  • Mübalağa sigası; birşeyin pek mühim veya çok fazla olduğunu ifade eden kelime hâli.

sıyagat

  • Kuyumculuk.

suret-i tagayyür

  • Değişme şekli.

tabiat-ı belagat / tabiat-ı belâgat

  • Belâgat ilminin kendine mahsus şekil karakteri ve mizacı.

tagaddi / tagaddî / تغدی

  • (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek.
  • Sabah yemeği.
  • Gıdalanma, beslenme.
  • Gıda alma, beslenme.
  • Beslenme. (Arapça)
  • Tagaddî etmek: Beslenmek. (Arapça)

tagaddi-i hüceyrat / tagaddî-i hüceyrât

  • Hücrelerin gıda alması, beslenmesi.

tagaddiyat / tagaddiyât

  • (Tekili: Tagaddi) Gıdalanmalar, beslenmeler.

tagallüb / تغلب / تَغَلُّبْ

  • Zorbalık.
  • Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek.
  • Üstün gelmek.
  • Baskı ve zulüm yapma.
  • Üstün gelme, zorbalık, baskı.
  • Zorbalık. (Arapça)
  • Zorla üstün gelme.

tagallüb etmek

  • Baskı ve zorbalık yapmak.

tagallübat / tagallübât

  • (Tekili: Tagallüb) Zorbalıklar, tahakkümler.

tagame

  • (Çoğulu: Tıgâm) Hor ve zelil kimse.
  • Ufacık kuşlar.

tagamgum

  • Anlaşılmaz söz.

taganni / tagannî / تغنى

  • (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak.
  • Kâfi bulmak.
  • Zengin olmak.
  • Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak.
  • Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
  • Zenginleşme.
  • Zenginlik. (Arapça)
  • Makamına göre şarkı söyleme. (Arapça)
  • Tagannî etmek: Şarkı söylemek. (Arapça)

tagannüm

  • (Bak: Tegannüm)

tağannüm

  • Şarkı vs. söylemek.

tagaşşi

  • (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.

tagavvül

  • Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek.

tagayyüb

  • (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.

tagayyür

  • Değişmek. Başkalaşmak.
  • Bozulmak. Renk değiştirmek.
  • Kokmak.
  • Değişme.
  • Başkalaşma, dönüşme.

tağayyür

  • Başkalaşma, değişikliğe uğrama.

tagayyür / تغير

  • Değişme, başkalaşma. (Arapça)

tağayyur / تغير

  • Başkalaşma.

tagayyür / تَغَيُّرْ

  • Başkalaşma.

tagayyürat / tagayyürât

  • (Tekili: Tagayyür) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.
  • Başkalaşmalar.

tağayyürat

  • Başkalaşmalar, değişmeler.

tagayyürat-ı alem / tagayyürât-ı âlem

  • Âlemdeki değişmeler, başkalaşmalar.

tagayyürat-ı suriye / tagayyürat-ı sûriye

  • Şekil ve suret değişiklikleri.

tagayyürsüz

  • Değişmeyen, sabit.

tağayyürsüz

  • Hiçbir zaman değişmeyen.

tagayyüz

  • Gayzlanma, kin besleme.
  • Kızma, hiddete gelme.

tagayyüzat

  • Hiddetlenmeler. Kızmalar.

tagazzi / tagazzî / تغذی

  • (Çoğulu: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme.
  • Beslenme. (Arapça)
  • Tagazzî etmek: Beslenmek. (Arapça)

tarik-i belagat / tarik-i belâgat

  • Belâgat yolu, maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme yöntemi.

tarz-ı belağat / tarz-ı belâğat

  • Belâğat tarzı.

temaşagah / temaşagâh / temâşâgâh / تماشاگاه

  • Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli. (Farsça)
  • Seyir yeri.
  • Seyir yeri.
  • Seyir yeri. (Farsça)

temaşagah-ı san'at-ı ilahiye / temâşâgâh-ı san'at-ı ilâhiye

  • Allah'ın san'atlarına ibretle bakılan yer.

temasil-i belagat / temasil-i belâgat

  • Belâgat abideleri.

tevafukat-ı belagat / tevafukat-ı belâgat

  • Belâgat kuralları gözetilerek yazılmış ifadeler arasındaki uyum.

timsal-i belagat / timsal-i belâgat

  • Belâğat örneği, sembolü.

umera-i belagat / umera-i belâgat

  • Belâgat ilminde ileri gelen ve yön veren uzmanları, prensleri.

umera-yı belagat / umera-yı belâgat

  • Belâgat ilminin emirleri, ileri gelenleri.

unsur-u belagat / unsur-u belâgat

  • Belâgat unsuru, Muhâkemât'ın ikinci makâlesi.

unsuru'l-belagat / unsuru'l-belâgat

  • Belâgat maddesi; belâgatin esaslarını ele alan bölüm.

üslub-u belağat / üslûb-u belâğat

  • Belâğat üslûbu, tarzı.

zagafe

  • (Çoğulu: Züguf) Nazik, yumuşak gömlek.
  • Geniş nesne.

zagain

  • (Tekili: Zagine) Kinler, nefretler.

zagak

  • Kızılcık yemişinin çekirdeği.

zagan

  • Çaylak. (Farsça)

zağan / زغن

  • Çaylak. (Farsça)

zagar

  • Av köpeği.

zagzaga

  • Mânâsız söz.
  • Bir nesneyi gizlemek.

zemzeme-i belağat / zemzeme-i belâğat

  • Belâğat nağmesi.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın