LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te AĞaç ifadesini içeren 775 kelime bulundu...

a'bel

  • Ak, beyaz.
  • Ağaç yaprağının dökülmesi.

a'nan

  • Ufuklar.
  • Ağacın ucu.

abey-seran

  • Fesliğen.
  • Şiddetli emir.
  • Şer ve mekruh nesne.
  • Bir dikenli ağaç.

ac / âc / آج

  • Ilgın ağacı. (Farsça)

acam

  • (Tekili: Ecme) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.

aceme

  • (Çoğulu: Acemât) Çekirdek.
  • Çekirdekten biten hurma ağacı.
  • Sert ve sağlam taş.

adid

  • Ağaç kesmek.
  • Kesilmiş ağaç.
  • Tepesine el yetişen hurma ağacı.

af'af

  • Devedikeni ağacının yemişi.

afar

  • Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç.
  • Hurma ağacını islah etmek.
  • Katıksız ekmek yemek.

aglal

  • Ağaçlar arasında akan su.

agras

  • (Tekili: Gars) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.

agsan

  • (Tekili: Gusn) Dallar, ağacın dalları.
  • Mc: Mânanın kısımları.

agyaz

  • (Tekili: Gayze) Ağaçlıklar, meşelikler.

ahen-be

  • Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar. (Farsça)

ahin / âhin

  • (Çoğulu: Avâhin) Fakir.
  • Hazır, sabit kimse.
  • Yumuşak hurma ağacı.

ahşab

  • Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina.
  • Ağaçtan olanlar.

ajüg

  • Hurma lifi. (Farsça)
  • Ağaç budama. (Farsça)

akhaf

  • (Tekili: Kıhf) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar.
  • Kafa tasları.

akriha

  • (Tekili: Karah) Temiz su.
  • Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.

aks

  • Karıştırmak.
  • Bir ağaç cinsi.

amik

  • Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.

anem

  • Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.

anet

  • Cimâdan âciz olmak.
  • Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.

aneze

  • Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)

ar'ar

  • Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi.
  • Mc: Güzelin boyu bosu.

ar'are

  • Dağ başı. İki burun deliğinin arası.
  • Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

arin

  • Arslanın yerleşip yataklandığı yer.
  • Ağaçlar.
  • Et.

ariz

  • Ardıç ağacı.

arka

  • Çadıra diktikleri direk.
  • Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.

arsat

  • Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.

arv

  • Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme.
  • İş için birinin yanına varma.
  • Yemişsiz bir çeşit ağaç.

arz

  • Ardıç adı verilen bir ağaç. (Farsça)

as

  • Mersin ağacı.

aselbent

  • Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.

ashab-ı eyke / ashâb-ı eyke

  • (Ashâb-ı Leyke) Şuayb'ın (A.S.) Allah tarafından kendilerine gönderildiği kavmin adı. Yerleri ağaçlı olduğundan bu isim verilmiştir.

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

asm

  • Sargı.
  • Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.

asmar

  • Mersin ağacı. (Farsça)

aşrefe

  • Bir cins misvak ağacı.

aşşe

  • Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı.
  • Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.

atnab / atnâb / اطناب

  • (Tekili: Tınâb) Çadır ipleri.
  • Ağaç kökleri.
  • Tıb : Vücuttaki sinirler.
  • İpler. (Arapça)
  • Çadır ipleri. (Arapça)
  • Ağaç kökleri. (Arapça)

avane

  • Uzun hurma ağacı.

aydan

  • (Tekili: Uvd) Uzun hurma ağaçları.

aydane

  • Uzun hurma ağacı.

ayhüm

  • Ağaç kökü.
  • Kırmızı sahtiyan.

ays

  • Sık ağaçlık yer. Koruluk.

aziş

  • Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. (Farsça)
  • Eşik tahtası. (Farsça)

azk

  • Hurma ağacı.
  • Nişan, alâmet, işâret.

azüg

  • Hurma lifi. (Farsça)
  • Ağaç ve asma budantısı. (Farsça)

babzen

  • Ağaçtan veya demirden yapılmış olan kebap şişi. (Farsça)

bahire / bâhire

  • Dikenli ağaç.
  • Çok koşan cins bir deve.
  • Çok koşan cins deve.
  • Dikenli ağaç.

ban

  • Dam, çatı.
  • Sorgun ağacı. Bey söğüdü.
  • yun. Sevgilinin boyu. Farsçada kelime sonuna gelerek, Türkçedeki "ci, cu" ekleri yerini tutan mânâda kullanılır. Meselâ: Bağban: Bağcı.

bar-mend

  • Yemiş veren, yemişli ağaç. (Farsça)

bedel-i öşr

  • Huk: Arazi-i emiriye üzerinde bina yaparak veya meyvesiz ağaç dikerek koru haline koyma sebebiyle öşre bedel alınan kira.

beden

  • (Çoğulu: Ebdân) Gövde, vücut, ten.
  • Vücudun kol, bacak ve baş gibi ayrıca kısımlarından başka diğer merkezi kısmı.
  • Ağacın dal ve budaktan başka olan kısmı, kütük.
  • Kale bedeni.

behramec

  • Çiçeği kokulu bir nevi söğüt ağacı.
  • Her renkte olan leylâk çiçeği.

belut / belût

  • Bot: Meşe ağacı.
  • Meşe ağacının meyvesi olan palamut.

ber-aver

  • Yemiş ağacı. (Farsça)

berah

  • Açık işlenmiş yer.
  • Zâil olmak.
  • Ağaçsız arazi.

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

berg-i diraht

  • Ağaç yaprağı.

bergamot

  • Turunçgillerden bir ağaç ve bu ağacın meyvesi. Meyvenin kabuğundan güzel kokulu bir esans da çıkarılır.

berrud / berrûd

  • Tül ağacı.

beşam

  • Hicaz'da yetişen bir cins ağaçtır ki, hoş kokuludur ve dallarından misvak yapılır.

besbase

  • Bir ağaç adı.

betil

  • Hz. İsa'nın (A.S.) anası olan Hz. Meryem'in lâkabı.
  • Salkımları sarkmış ağaç.
  • Nehirlerdeki akıntılar.
  • Ağacın gövdesinden veya ana ağaçdan ayrılıp başka kök salan fidan.

bevz

  • Rutubetten dolayı yiyecek ve giyeceklerde meydana gelen yeşil renkte küf. (Farsça)
  • Ağacın, kök kısmına yakın olan yerleri. (Farsça)
  • Eşek arısı. (Farsça)

bezv

  • Et çok olmak.
  • Ağaçlar sık bitmek.

bi'at-ı rıdvan / bî'at-ı rıdvân

  • Hudeybiye'de Semûre ismindeki ağacın altında 400 Eshâb-ı kirâmın Peygamber efendimize, emirlerini kayıtsız şartsız yerine getireceklerine dâir verdikleri söz.

bid

  • Söğüt ağacı. (Farsça)

bidre

  • Ağaç kurdu.

biraste

  • Budanmış ağaç. Fazla dalları kesilmiş ağaç. (Farsça)

birzin

  • Ağaç maşrapa.

bişkel

  • Elem, keder, gam, tasa, kasavet. (Farsça)
  • Orak şeklinde ağaç anahtar. (Farsça)
  • Kıvırcık saç. (Farsça)

bostan

  • (Bustan) Ağacı, çiçeği, yeşilliği çok olan yer, kokulu yer. Sebze bahçesi. (Farsça)
  • Kavun, karpuz. (Farsça)

bozkır

  • Yağışlı mevsimler de yeşeren ot cinsinden bitkilerin ve bazı bodur ağaçların yetişebildiği yarı kurak yer.

bühma / bühmâ

  • Dikenli ağaç.

bulvar

  • Geniş ve ağaçlı cadde. (Fransızca)

büra'

  • Ağaç yongası. Törpüden çıkan talaş.

büraye

  • Yontulan ağaçtan çıkan yonga.

bürcas

  • Havada ağaç başında olan nişan.

bürs

  • Ardıç ağacının meyvesi.

büsuk

  • Bir kimsenin, akranına üstün olması.
  • Ağacın uzaması.
  • Uzunluk.

butm

  • Çitlenbik ağacı. (Yemişine "habbet-ül hadar" derler.)

ca'le

  • (Çoğulu: Cüul) Küçük hurma ağacı.

cal

  • Tuzak, ağ. (Farsça)
  • Misvak ağacı. (Farsça)

cale

  • Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal. (Farsça)

çarmıh

  • (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. (Farsça)
  • Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler. (Farsça)
  • (Dörtçivi) Suçluyu cezalandırmak için kurulmuş haç şeklinde darağacı.
  • Suçluyu bağlamak için kurulmuş haç şeklinde ağaç.

çarmih / çârmîh

  • Dört çivi. Birbiri üzerine dikey olarak konulmuş iki tahtadan meydana gelen, suçluları îdâm etmek için kullanılan haç şeklindeki darağacı. Bu cezâya çarptırılan kişi iki yana açılmış kollarından ve bağlanmış ayaklarından çivilenerek öldürülürdü.

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

cebae

  • Üstünde birşey düzeltilen ağaç.

cebre

  • Kemik sarmakta kullanılan ağaç.
  • Tahta parçaları.

celah

  • Başın iki tarafından saçın dökülmesi.
  • Devenin ağaç yemesi.

çemen

  • Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır.
  • Pastırmaya konulan bir çeşit ot.

cemr-ül gada

  • Ateşi çok devam eden ağacın ateşinin koru.

cendere

  • yun. Tazyik. Baskı, basınç.
  • Dar dere, boğaz.
  • Kalın oklava.
  • Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet.
  • Mc: Sıkı ve dar yer.

cengel

  • Orman. Ağaç topluluğu. (Farsça)

çengel

  • Pençe. (Farsça)
  • Bir şey asmağa yarayan alet. (Farsça)
  • Orman, ağaçlık yer. (Farsça)

cengelistan

  • Sık ağaçlık, orman, sazlık yer. (Farsça)

cerd

  • Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme.
  • Ot ve ağaç yetişmeyen yer.

cerid

  • (Çoğulu: Cerâyid) Hurma budağı.
  • Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.

cerre

  • (Çoğulu: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak.
  • Ağaçtan yaptıkları su kabı.

cers

  • Gizli ses.
  • Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi.
  • Bir miktar zaman.

cesis

  • Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler).

cez'

  • Ağaç kökü, ağaçların alt kısımları.

cezel

  • Yoğun ve kuru odun ağacı.
  • Kesmek, kat'.

cezm

  • Her nesnenin aslı.
  • Ağacın kökü.
  • Kesmek, kat'.

cezme

  • Kamçı.
  • Ağaç parçası.
  • İp parçası.

cibab

  • Car dedikleri kaftan.
  • Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)

cisr

  • (Çoğulu: Cüsûr-Ecsür) Köprü. Ağaçtan olan köprü.

ciz / cîz

  • Hurma ağacının kökü.

ciz'

  • Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı.
  • Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar.

ciz'-un nahl

  • Hurma ağacının kökü, kütüğü.

cizirman

  • Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.

cizl

  • (Çoğulu: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.

cizmir

  • Ağaç kütüğü.

cizn

  • Kök.
  • Ağaç kütüğü.

çub

  • Ağaç değnek, sopa. (Farsça)
  • Çöp. (Farsça)

cüdad

  • Çulha yumağı.
  • Eski kaftan.
  • Küçük ağaç.

cümcüme

  • (Çoğulu: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası.
  • Ağaç çanak.
  • Arabdan bir kabile.

cümmar

  • Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.

cürre

  • Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan.
  • Uçan her çeşit kuşun erkeği.
  • Bir zira' miktarı ağaç. (Ağacın başında bir küfe, ortasında bir ipi olup onunla geyik avlarlar.)

cürsume-i dıraht

  • Ağacın kökü.

cürsun

  • Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.

cüzaze

  • (Çoğulu: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek.

cüzve

  • (Cezve-Cizve) (Çoğulu: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası.
  • Ateş közü.

dahya'

  • (Çoğulu: Duhâ) Hayız görmez kadın.
  • Ağaç ismi.

dal

  • Ağacın ilk verdiği kol.
  • Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan "dâl-i mühmele" de denir.

dar / dâr / دار

  • Dar ağacı. (Farsça)

dara'

  • Düz yer.
  • Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.

dari / darî

  • Acı ve dikenli bir ağaç.

dari'

  • Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç.

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

defva

  • Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.
  • Boynu uzun olan kadın.

derdar

  • Servi ağacından bir sınıf.

devha

  • (Çoğulu: Devah-Devâyih) Büyük ağaç.

dıbk

  • Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez.
  • Ağaç posası.

dicac

  • Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.

difl

  • Zakkum ağacı.
  • Katran. Zift.

difla

  • Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne.

dıraht

  • Ağaç. Şecer. (Farsça)

diraht / درخت

  • Ağaç. Şecer. (Farsça)
  • Ağaç. (Farsça)

diraht-ı meyvedar / diraht-ı meyvedâr

  • Meyve veren, yemişli ağaç.

dırv

  • Av öğrenmiş olan köpek yavrusu.
  • Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer bir ağaç.

div-çe

  • Sülük. (Farsça)
  • Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. (Farsça)
  • Ağaç kurdu, güve. (Farsça)
  • Arka kaşağısı. (Farsça)

divek

  • Ağaç kurdu, güve. (Farsça)

dü-şah

  • Çatal ağaç. (Farsça)
  • Tomruk. (Farsça)
  • Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç. (Farsça)

dugata

  • Eğri bir ağaç cinsi.

duh

  • Çorak, otsuz ve çıplak arazi. (Farsça)
  • Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. (Farsça)
  • Yapraksız ve meyvasız ağaç. (Farsça)
  • Hasırotu. (Farsça)

dülbe

  • (Çoğulu: Düleb) Çınar ağacı.

dümye

  • (Çoğulu: Dümâ) Oyun.
  • Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.

dunehu hart-ül katat

  • "Elini dikenli ağaç üzerine çekmek, ondan daha kolay." meâlinde bir tabirdir.

dürud

  • Dua, medih, tahiyye, selâm. (Farsça)
  • Ekin biçme. (Farsça)
  • Yontmuş ağaç, kereste. (Farsça)

ebhel

  • Ardıç ağacının yemişi.
  • Ardıç ağacının bir nevi

ecmat

  • (Tekili: Ecme) Ormanlar, sık ağaçlı yerler.

ecme

  • (Çoğulu: Ücem-Ecmât) Orman, sık ağaçlı yer.

eczal

  • (Tekili: Cizl) Ağaç kökleri, tomrukları.

edvek

  • Devenin, misvak ağacını yemesi.
  • Bir yerde sâkin olmak.
  • Yaranın veremi sakin olmak.

efanin

  • (Tekili: Üfnûn) Değişiklikler.
  • İşler, şartlar, hâller.
  • Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.

eglal

  • (Tekili: Gull) Halkalar. Kelepçeler. Mahkemenin cezaya müstehak kılıp mahkum ettiği kimselerin boyun ve ayaklarına vurulan zincirler.
  • (Galel) Ağaçlar arasında korulukta akan sular.

ekmam

  • (Tekili: Kimm) Tomurcuklar. Ağaç çiçeklerinin kapçıkları.

ela'

  • Görünüşü güzel, tadı acı olan bir ağaç.

elgaf

  • Sık otlar ve ağaçlar.

enbuşe

  • Patates gibi yerden çıkarılan şeyler.
  • Ağaç kökleri.

enis

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.

erak ağacı

  • Arabistan'da yetişen, dallarından, diş temizliğinde faydalanılan, bir karış uzunluğunda, misvâk denilen parçaların yapıldığı ağaç.

erda

  • Ağaç kurdu.

ereda

  • (Çoğulu: Erad-Erâdât) Ağaç kurdu. Güve.

erek

  • Misvak ağacını çok yediğinden dolayı devenin karnı incinmek.

ergavan

  • Bir kırmızı çiçek. Ercüvân denilen kırmızı çiçekli ağaç.

erke

  • Misvak ağacı. Bu ağaç sıcak memleketlerde ve bilhassa Yemende yetişir.

erta

  • Bir ağaç cinsidir ve yaprağıyla debbağlar sahtiyan boyarlar.

erume

  • (Çoğulu: Erum) Kök, anakök. Asıl, menba.
  • Ağacın ve boynuzun kökleri.

erze

  • Çam ağacı.

erzen

  • Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç.
  • Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.

eş'iya

  • (A.S.) Beni-İsrail peygamberlerindendir. (M.Ö. 759-700) tarihlerine kadar Beni-İsrail arasında peygamberlik yapmış, birçok mucizeler göstermiştir. Zamanının padişahı tarafından takib ettirilerek bir ağaç oyuğunda gizli olduğu halde, ağaçla beraber biçki ile kesilerek şehid edilmiştir. 66 babdan ibar

eşa

  • (Çoğulu: Âşâ) Hurma ağacının küçüğü.

esabe

  • (Çoğulu: Esâib) Bir nevi ağaç.

eşcar / eşcâr / اشجار

  • (Tekili: Şecer) Ağaçlar.
  • "Şecer"in çoğulu. Ağaçlar.
  • Ağaçlar.
  • Ağaçlar.
  • Ağaçlar. (Arapça)

eşcar-ı bağ

  • Bahçenin, bağın ağaçları.

eşcar-ı müsmire

  • Meyve ağaçları.

eşebb

  • Arasından geçmek mümkün olmayan ağacın sıklığı.

esele

  • (Çoğulu: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı.
  • Asıl.

eshal

  • Misvak ağacı.

esl

  • Dikenli ağaç.
  • Süngü.
  • Hasır otu.
  • Karaılgın ağacı.

eslak

  • Ağaç, şecer.

eşne

  • Ağaç yosunu.

eta

  • Kavak ağacı.

etnab

  • (Tekili: Tınb) Çadır ipleri.
  • Ağacın kök damarları.
  • Vücudun sinirleri.

evrek

  • Çocukların ağaca ip takmak suretiyle yaptıkları salıncak. (Farsça)

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

eyke

  • Sık ve birbirine karışmış ağaç.
  • Yumuşak.
  • Ağaç bitiren bataklık.

fahhare

  • Ağaç kap.

fakih

  • (Fâkihe) Yaş meyve, yemiş, yaş hurma ağacı.
  • Şenlendiren, sevindiren.

far'

  • Budak ve ağaç başı.
  • Her şeyin alâsı. İyisi.
  • Her kavmin şereflisi.

fasafıs

  • Beyaz söğüt dedikleri ağaç.

felfak

  • Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.

fergand

  • Fena koku, kokmuş. (Farsça)
  • Sarıldığı ağacı kurutan bir cins sarmaşık. (Farsça)

feris / ferîs

  • (Çoğulu: Fersâ) Ağaç halka, çenber.
  • Yaralı. Maktul.

feş'

  • Böğürtlen ağacına benzer bir ağaç.

fesil / fesîl

  • (Çoğulu: Füslân) Hurma ağaçlarının küçüğü.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.

feşş

  • Eritmek.
  • Süt sağmak.
  • Çıkarmak.
  • Yabani olan keçiboynuzu ağacının yemişi.

filiz

  • Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün.
  • Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden.
  • Erimiş bakır.

fürzum

  • Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.

füvfe

  • (Çoğulu: Füvek) Pamuk.
  • Tırnakta olan beyazlık.
  • Hurma çekirdeği içinde olan beyaz tane. (Hurma ağacı ondan biter).
  • Çekirdek içinde olan yufka kabuk.
  • Şey.

gabere

  • Ağaçlık yer.
  • Bir şey üzerine çökmüş toz.

gada

  • (Tekili: Gazâ) (Gadat) Dağ armudu ağaçları. Dikenli ağaçlar.
  • Ateşi uzun müddet devam eden seksek ağacı.

gaf

  • Ağaç cinslerinden bir nevi.

gafis

  • Kara ağaç.

gal

  • (Çoğulu: Gılâl) Ağaçlı çukur yer.
  • Muz ağacı.
  • Selem ağacının bittiği yer.
  • Bir ot cinsi.

galaka

  • Deri dibâgat ağacı.

galba

  • Ağaçları gür ve sık olan koruluk, bahçe.
  • Pek yüksek ve büyük tepe.

gamis / gamîs

  • Üstü kuru, altı yaş olan ot.
  • Ağaç ve otların arasında olan küçük su arkları.

gar

  • Mağara. İn. Kehf.
  • Defne ağacı.
  • Gayret.
  • Fesad.
  • Tren istasyonu.
  • Tıb: Beden âzalarında olan cep gibi çukur yer.

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

garez

  • Kayıştan yapılan üzengi.
  • Ağaç üzengi.

garif / garîf

  • (Çoğulu: Guruf) Birbirine girmiş sık ve çok ağaç.

garkad

  • Bir dikenli ağaç.
  • Medine-i Münevvere'de olan kabristana "Baki-ul Garkad" denir.

gars / غرس

  • Ağaç fidanı dikmek.
  • Dikilmiş fidan.
  • Ağaç dikme. (Arapça)

gars-ı eşcar

  • Ağaç dikimi.

gavta

  • Ağaçlık, sulak yer.
  • Toprakta çukurluk.

gayl

  • Irmak, nehir.
  • Ağaç, şecer.
  • Cima etmek.
  • Kadının hâmile iken çocuğuna süt emzirmesi.

gaylem

  • Kul, cariye.
  • Kablumbağanın erkeği.
  • Mevzi ismi.
  • Mugaylân ağacı.

gayna

  • Yaprakları çok olan yaş ağaç.

gayne

  • Aralarından su akamayan birbirine girmiş ve dolaşmış ağaçlar.

gaytale

  • (Çoğulu: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç.
  • Seslerin karışması.

gazat

  • (Çoğulu: Guzâ) Dağ armudunun ağacı.
  • Dikenli ağaç.
  • Seksek ağacı.

gazel

  • Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.)
  • Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil.
  • Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar.
  • Ceylân.<

gevç

  • Ağaç zamkı. (Farsça)

gez

  • Arşın, endaze. (Farsça)
  • İlgın ağacı. (Farsça)
  • Okun çentiği. (Farsça)
  • Tâlim için yapılmış kısa ok. (Farsça)

giran-bar

  • Meyvesi çok olan ağaç. (Farsça)
  • Ağır yüklü. (Farsça)
  • Gebe insan veya hayvan. (Farsça)
  • Zengin, gani. (Farsça)

gıras

  • Ağaç budağı.
  • Ağaç dikecek vakit.

gırs

  • (Çoğulu: Egrâs) Dikilmiş ağaç.
  • Çocukla birlikte anadan çıkan ince deri.

gül

  • Küçük ve dikenli bir ağaçta olup şeklinin ve kokusunun güzelliği ile meşhurdur. Şairlere göre bülbülün sevgilisidir. Pek çok cinsi vardır. (Farsça)

gülbün / گلبن

  • Gül ağacı. (Farsça)
  • Güllük. (Farsça)

gürz

  • Silâhın icadından evvel kullanılan bir harp âleti. Gürz, yekpare veya yalnız baş tarafı demir ve bakırdan, sapı ise ağaç ve demirden olan bir nevi topuzdur. Gürzün Türkçesi "bozdoğan" dır. Bozdoğan bir cins yırtıcı kuştur. Gürz, bozdoğanın kafasına benzediği için bu adla anılmıştır. Gürzün baş kısmı

gusa'

  • Sel köpüklerine karışmış çürük ağaç yaprakları tortusu, köpüğü.

guşane

  • Düşürülmüş hurma.
  • Hurma ağacı altına düşüp toplanan hurma.

gusn

  • Ağaç dalı. Budak.
  • Tıb: Damar ve sinir gibi ayrılan bedenin cüzleri.

gusn-i şecer

  • Ağaç dalı.

gussa

  • Keder. Tasa.
  • Gam.
  • Boğaza takılan yemek.
  • Ağaç, diken.

gusun

  • (Tekili: Gusn) Filizler, ağaç dalları.

guvta

  • Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.

habih

  • Ağaçla vurmak.
  • Bölmek.

habin / habîn

  • Zakkum ağacı.

habra'

  • (Çoğulu: Habâri-Haberât) Sedir ağacı biten düz yer. Yumuşak yer.

habul

  • Hurma ağacına çıkarken kullanılan urgan.

hadeng

  • (Hadenk) Kayın ağacı. (Farsça)
  • Kayın ağacından yapılmış ok. (Farsça)

hadika / hadîka

  • Etrafı duvarla çevrilmiş bahçe. Sulu, ağaçlı bahçe.

hadin

  • Bir kuş cinsidir. (Hiç doymak bilmez, yediğini hemen hazmedip yine yemek ister, yüksek yerleri sever, değme yer üstüne konmaz, ağaç başlarına konup bütün yemişini yer, yemişleri kalmazsa başka yerlere gider.)

hadire / hadîre

  • Hurması gök iken dökülen hurma ağacı.

haffe

  • (Çoğulu: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç.

hakle

  • (Çoğulu: Hıkâl) İçinde binâ ve ağacı olmayan mezrea.

halas

  • Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)

halenc

  • (Çoğulu: Halânic) Ağaç, şecer.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

hamak

  • İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak.

hamile / hamîle

  • Sıklığından dolayı birbirine girmiş olan ağaçlar.
  • Ağaç ve ot bitmiş kumlu yer.
  • Döşek çarşafı.

hamt

  • Misvak ağacı.
  • Ekşimiş süt.
  • Koyunun derisini yüzüp kebap yapmak.
  • Gadap etmek, kızmak.
  • Kibirlenmek, tekebbürlenmek.

hanzal

  • Zakkum. Zakkum ağacı. Ebu Cehil karpuzu denilen portakal büyüklüğünde mevyesi çok acı bir nebat. Karga kabağı diye de adlandırılır.

hanzale ağacı

  • Zakkum ağacı.

haratin-i hassa / haratîn-i hassa

  • Osmanlılar zamanında Topkapı Sarayı'ndaki bir sınıf san'atkârın adı idi. Bunlar demir ve ağaç eşyayı tesviye ederlerdi. Bugünkü tâbirle tornacı demekti. Bileziklerden çarklara ve silâh yivlerine kadar her çeşit şey yaparlardı.

harce

  • (Çoğulu: Hurc-Haracât) Deve sürüsü.
  • Sık bitmiş ağaç.

harec

  • Darlık, zorluk, sıkıntı.
  • Dar yer, sık ağaçlı yer.
  • Günâh.

hart

  • El ile ağacın yaprağını sağmak.
  • Ağaç kabuğu soymak, yaprak toplamak.
  • Nikâh.

hasal

  • Ağacın, zeminde yanlara sarkmış uçları.
  • Bir işte ortaya konulan ödül.

hasda'

  • Yaprağı çok olan ağaç.

haşeb

  • Kereste imâlinde kullanılan kalın ve kuru ağaç.

hasebe

  • Hurması çok olan hurma ağacı.

haşebe

  • (Çoğulu: Haşebât) Odun, ağaç. Yonga.

hasf

  • Ayakkabı dikmek.
  • Birbirine yapıştırmak.
  • Tasmalı nâlin.
  • Ağacın yaprağının dökülmesi.

haşr

  • (Haşir) Toplanmak, bir yere birikmek.
  • Toplama, cem'etmek.
  • Kıyametten sonra bütün insanların bir yere toplanmaları. Allahın, ölüleri diriltip mahşere çıkarması. Kıyamet.
  • Bir tohumun içinden büyük ağaçlar çıktığı gibi, her bir insanın acb-üz zeneb denilen bir nevi çekir

haşşab

  • Ağaçtan anlayan.
  • Ağaç satan.

hatibe / hatîbe

  • Ormanlık, ağaçlık yer.
  • Odunluk.

havan

  • İçinde çeşitli şeylerin dövülüp ufalandığı ağaç, mâden veya taştan yapılmış çukurca kap.
  • Tütün kesmekte kullanılan makine.
  • Başkalarına destek olacak gücü bulunmadığı halde, yardakçılık eden kimse.
  • Elektrikî bir boşalmanın ısı değerini gösteren âlet.
  • İçine çuku

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

hayiş

  • Sık bitmiş olan hurma ağaçları.

hazad

  • Yaş ağaçtan kesilmiş budak ve diken.

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hazd

  • Ağaçtan diken koparmak.
  • Ağacın kabuğunu soymak.
  • Çok hızlı ve şiddetle yemek yemek.

hazeme

  • (Çoğulu: Huzem) Kabuğundan ip ve urgan yapılan bir ağaç cinsi.

hedmele

  • (Çoğulu: Hedmelât) Ağacı çok olan kumlu yer.

hemheme

  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.
  • Aslan bağırması.
  • Deve sesi.
  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.

hemşime

  • Kuru odun. Kurumağa yüz tutmuş ağaç. Ağaçları kurumuş yer.

heras

  • Dikenli ağaç.

hers

  • Tokmak ile dövmek.
  • Mersin ağacı.
  • Arslan.
  • Kedi.

herya'

  • Ağaç hışırtısı.

hetr

  • Ağaçla vurmak.

hevheve

  • Ağacın yapraklarının rüzgâr esmesi ile çıkardığı sesler. (Farsça)

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

heyşer

  • Ot.
  • Ağaç.

heyşur

  • Ot.
  • Ağaç.

hibs

  • Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş.

hicar

  • Aygır atın ön ayağını arka ayağının birisine sağlamak.
  • Devenin ayağını bileğinden semer ağacına bağladıkları ip.

hılaf

  • (Çoğulu: Ahlâf) Söğüt ağacı.
  • Muhalefet etmek, karşı gelmek.

hilkat şeceresi

  • Yaratılış ağacı.

hinv

  • Eyer ağacı.
  • İyeği kemiğinin eğrice ucu.

hisil / hisîl

  • Dağ ağaçlarından bir cins.
  • Kısa boylu adam.

hıyaban / hıyâbân

  • Cadde. İki tarafı ağaç dikili yol. Bahçe yolu. İki tarafı ağaçlı muntazam yol. (Farsça)
  • Ortasından su akan ağaçlık yer. (Farsça)
  • Tahrân'da büyük bir caddenin adı. (Farsça)
  • İki tarafı ağaçlık yol.

hızad

  • Dikensiz ağaç.

hudayinabit

  • Ekilmeden biten ot veya ağaç.
  • Hiç bir talim ve terbiye görmemiş adam.

hudeybiye

  • Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye giden yolun üzerinde ve Mekke'den bir merhale uzaklıkta küçük bir köy olup, yakınında bir kuyu ve bir ağaç vardır ki, bu ağacın altında Hz. Fahr-i Kâinat Efendimize (A.S.M.) beşinci hicri senede eshabı tarafından biat olunmuştur. Hicretten beş sene on ay g

hulb

  • Kuyu dibinde olan balçık.
  • Ağaç dibinden çıkan budağın yaprağı.
  • Lif.

hurma

  • Nahle ağacının meyvesi.

huru'

  • Tanelerinden hintyağı çıkartılan ağaç.
  • Sütleğen otu.
  • Yumuşak ot.

huz

  • Tuz ağacı dedikleri nesnedir ve denize yakın yerlerde posası denize düşüp rüzgârla dalga döve döve kehribar olur.

huzahız

  • Suyu ve ağacı çok olan yer.
  • Şişman kimse.

ibre

  • İnce iğne gibi âlet.
  • Saatlerde veya pusuladaki rakamlara işâret eden ince âlet.
  • Çam gibi ağaçların yaprağı.

ibrinşak

  • Ağaçta çiçek açmak.

ibtira'

  • Ağaç yontma.

icam

  • (Tekili: Eceme) Arslan yatakları.
  • Çalılıklar, ağaçlıklar, meşelikler.

icmar

  • Bir araya toplamak.
  • Süratle yürümek.
  • Atın sıçrayarak yürümesi.
  • Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak.
  • Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak.
  • Yeni ayın görünmesi.

ictira'

  • (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme.
  • Ağacı bir tutuşta kırma.

ictisas

  • Ağacı kökünden çekip koparmak.

ictiza'

  • Ağaç veya dal kesme.

iğde

  • Kızılcığa benzer bir meyve ve bu meyveyi veren ağaç ve çiçeği.

igras

  • Ağaç dikmek. Toprağa gömmek.

igta'

  • Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme.
  • (Asma) yeşerme.

ıhdılal

  • Yaş olmak, ıslanmak.
  • Ağacın budak ve yapraklarının çok olması.

ıhlamur

  • Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç.
  • Ihlamur ağacından yapılmış.

ikmam

  • Ağaçların tomurcuklanması. Çiçek tomurcuğu görünmesi.
  • Elbiseye yen yapmak.

iktitaf

  • Edb: Sözün özünü almak.
  • Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama.
  • Bir uğraşma sonucunda faydalanma.

ılgıdır

  • Bir metre kadar uzunluğunda, uçlarına birer karış kadar iki çivi sokulmuş ağaçtan yapılma bir ölçü âletidir.

inkıla'

  • (Kal'. den) (Ağaç) kökünden koparılma.

iras

  • (Ağaç) yapraklanma.
  • Yosun olma.

irbaş

  • Ağacın yeşillenip yapraklanması.

irkan

  • Kına yakma, kına sürme.
  • Safran ağacı, kızılağaç.
  • Tıb: Sarılık hastalığı.

ırzal

  • Bağcıların arslan korkusundan dolayı ağaçların üzerinde yaptıkları yatak.
  • Avcıların, yatağında topladıkları kuru ot.

işa

  • (Ağaç) çiçek açma.

işa'-i eşcar

  • Ağaçların çiçek açması.

işcar

  • (Şecer. den) Ağaç yetiştirme. Ağaçlandırma.

işe

  • Orman, sık ağaçlık. (Farsça)
  • Câsus, hafiye. (Farsça)

isfendan

  • Beyaz biber tohumu. (Farsça)
  • Akçaağaç. (Farsça)

iskarmoz

  • Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar.
  • Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir.

ız

  • (Çoğulu: Uzuz-A'zâz) Çok zekâlı kötü adam.
  • Dikenli ağaçların küçüğü.

ızahet

  • (Çoğulu: Izât) Dikenli büyük ağaç.
  • Yalan, sihir, bühtan.

ızat

  • Yalan. Sihir. Bühtan.
  • Dikenli büyük ağaç.

izbad

  • Köpüklenme.
  • (Ağaç) çiçek açma.

izk

  • Ağaç dalı.
  • Hurma salkımı.

ka'b

  • (Çoğulu: Kıâb) Ağaç çanak.

ka'ş

  • (Çoğulu: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek.
  • Cem etmek, toplamak.
  • Kadınların bindiği merkep.

ka'z

  • Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.

kabb

  • İnce belli olmak.
  • Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi.
  • Makara ortasındaki ağaç.

kaburga

  • Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü.
  • Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

kafes

  • Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey.
  • Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper,
  • Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

kafil / kafîl

  • Kuru ağaç.
  • Parça parça olmuş ot.
  • Kamçı. Bir otun adı.

kal'-i eşcar

  • Ağaçların sökülmesi.

kal'a

  • Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı.
  • Çobanın çantası.
  • Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.

kam / kâm

  • İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. (Farsça)
  • Ağzın üstü. Damak. (Farsça)
  • Koyun, sığır ağılı. (Farsça)
  • Ağaç kilit. (Farsça)

kama

  • İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak.
  • Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi.
  • Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

kan'ar

  • Büyük, kaba budaklı ağaç.

kanah

  • (Çoğulu: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu.
  • Kendir ağacı.

karah

  • (Çoğulu: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.

karaşime

  • Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.

karem

  • Et arzu etmek.
  • Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.

karmele

  • Yapraksız küçük ağaç.

karra'

  • Ağaçkakan kuşu.

karv

  • Ağaç kadeh.
  • Köpek yalağı.
  • Hurma ağacının kökü.
  • Uzun havuz.
  • Hayanın derisi inip büyümek.
  • Kast.
  • Etraflıca araştırmak, tetebbu.
  • Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

karvah

  • Uzun ağaç.
  • Uzun deve.

karz

  • Selem ağacının yaprağı.

kaşağı

  • Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet.
  • İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

kasara

  • (Çoğulu: Kasr-Kasarât) Boyun kökü.
  • Yoğun ağaç.
  • Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.

kasıf

  • Deve avazı.
  • Ağacın ince ve kuru olması.
  • Kırılması kolay olan şey.

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

kasırga

  • Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.

katea

  • (Çoğulu: Kutâ) Güve.
  • Ağaç kurdu.

kated

  • (Çoğulu: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.

katf

  • Atın veya diğer davarın adımını geç atması.
  • Tırmalamak.
  • Üzüm kesmek.
  • Ağaçtan meyve devşirme.
  • Devşirme mevsimi.

kaykaban

  • İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.

kazabe

  • Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.

kazib

  • (Çoğulu: Kuzıbân) Ağaç dalı.

kebas

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Bir şeyin kokup bozulması.

kelh

  • Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka "eşk" derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.)

kemkam / kemkâm

  • Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse.
  • Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.

kenehbül

  • Bir cins ağaç.

kereb

  • Kova bağladıkları ip.
  • Suyu yatıp ağızla içmek.
  • Hurma ağacının kökü.

kerebbe

  • Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı.

kermarik

  • Ilgın ağacının koruğu.

kernaf

  • (Çoğulu: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)

kernafe

  • (Çoğulu: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.

kerr

  • Çekilerek yeniden hücum etmek.
  • Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek.
  • Devlet.
  • Gemi halatı.
  • Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

kezmazic

  • İlgın ağacının koruğu.

kirdar

  • Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak.
  • Bina.
  • Ağaç.

kırfe

  • Töhmet.
  • Ağaç kabuğu.
  • Darçın.

kışbar

  • Ağaç parçası.

kışr-ı şecer

  • Ağaç kabuğu.

kıtaf

  • Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

kuffe

  • (Çoğulu: Kıfâf) Pamuk sepeti.
  • İçine kumaş konan nesne.
  • Yüksek yer.
  • Kurumuş.
  • Çürük ağaç.

küfne

  • Ağaç, şecer.

künde

  • Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. (Farsça)
  • Kalın ve yüksek ağaç. (Farsça)

kündekar / kündekâr

  • Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz. (Farsça)

kur'an şecere-i semavisi / kur'ân şecere-i semâvîsi

  • İlâhî, mukaddes Kur'ân ağacı.

kürabe

  • Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.

kürsüb

  • Kesbetmek, kazanmak, çalışmak.
  • Sert ve sağlam ağaç.

küseyra

  • Bir dikenli ağacın zamkı.

kuşur-i eşcar

  • Ağaç kabukları.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i münbite

  • (Ağaç ve bitkileri) Bitirip yeşillendirme ve büyütme gücü.

lacin

  • Ağaçtan dökülen yaprak.
  • Ağaçtan yaprak indirme.

lakıh / lâkıh

  • (Çoğulu: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr.
  • Yağmur yağdıran rüzgâr.
  • Karnında yavrusu olan hamile deve.

lebh

  • Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl su içinde dursa ikisi bir olup yekpâre olur, Mısır'da yetişir. Ahter-i Kebir'den)

lecin

  • Ağaçtan yaprak dökmek.

ledn

  • (Çoğulu: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.

lekik / lekîk

  • (Çoğulu: Likâk) Zayıf ağaç.
  • Kemik aralarında olan et.

letf

  • Sık olmak.
  • Bahçede ağaçların sık bitmesi.
  • Yaraşıklı olmak.

levka

  • Ceviz ağacı.

liff

  • (Çoğulu: Elfâf) Sıklığından yanındaki ağaca girmiş ve dolaşmış olan ağaç.

liha

  • Ağaç kabuğu, kışr.
  • Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek.

line / lîne

  • (Çoğulu: Lun-Elvan) Hurma ağacı.

lizaz

  • Kapı ardına konulan ağaç sürgü.

lübna

  • Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.

lükk

  • Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı.
  • Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.

lütin / lütîn

  • Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)

magiz

  • İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.

mahcube

  • Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın.
  • Kapı ardına konulan ağaç.

mahdud

  • Dikeni kesilmiş ağaç.

mahleb

  • Bal.
  • Süt sağacak kap.
  • Bir cins ot.

mahrut

  • Kasnı denilen zamkın ağacı.

mahşub

  • Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.

mais

  • Ağaçları sık bitmiş olan yer.

maki

  • Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.

makrut

  • Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.

mana-yı ismi / mânâ-yı ismî

  • İsme dair mânâ. Bir şeyin sadece kendisini bilip tanımak. Bir şey başka şeyleri tanıttığı, bildirdiği veya sevdirdiği için olan mânâya da mânâ-yı harfî denir. Bir ağacı gölgesinden, zahirî görünüşünden, bize verdiği meyvesinden dolayı alâka gösterir ve seversek mânâ-yı ismî ile seviyoruz demektir. A

manzud

  • Sık yetişmiş ağaç.
  • Üstüste istif edilmiş.

mastihi

  • Kıbrıs ve Sakız adalarında yetişen bir ağacın adı.

maz'

  • Gön yağlamak.
  • Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.

me'n

  • (Çoğulu: Müün-Me'nât) Böğür.
  • Yer kazmakta kullanılan ucu demirli ağaç.

me'ruza

  • Ağaç kurdunun yediği ağaç.

megad

  • Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.

mehcenet

  • Küçük hurma ağacı.

meker

  • (Çoğulu: Mükur) Bir ağaç cinsi.

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

melaze

  • Badem ağaçları olan yer.

melhem

  • Hurma ağacı çok olan yer.

menhut

  • Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.

merd

  • Misvak ağacının yemişi.
  • Emmek.
  • Silmek. Mesh etmek.

merh

  • Un yoğurmak.
  • Deriye ve gövdeye yağ sürmek.
  • Yağ ile oğmak.
  • Bir yeşil ağaç.

mersin

  • Mersin ağacı.

meşacir

  • (Tekili: Meşcer ve Meşcere ve Meşcire) Koruluklar, ağaçlık yerler.

meşcer / مشجر

  • (Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan.
  • Ağaçlık. (Arapça)

meşcere / مشجره

  • Ağaçlık. (Arapça)

meşe

  • Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.

mesed

  • Hurma lifi.
  • Liften yapılan ip.
  • Deve kılından ve yününden yapılan urgan.
  • Yemen diyarında biten bir ağacın adı.
  • Bağ.

meşegah / meşegâh

  • Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer. (Farsça)

meters

  • Harpte, korunmak gayesiyle yapılan toprak tümsek, siper. (Farsça)
  • Kapının açılmaması için arkasına konulan ağaç. (Farsça)

mevkuze

  • Ağaçla vurulmuş.

mevz

  • Muz ağacı.

meyla

  • Çok budaklı ağaç.

meys

  • Ceviz ağacı.
  • Sallana sallana yürümek.

mezd

  • Misvak ağacının yemişi.

mi'zad

  • Ağaç veya tahta budama bıçağı.
  • Pazvant, kolçak.

micdah

  • (Çoğulu: Mecâdih) Kavut karıştırdıkları ağaç.
  • Menazil-i Kamerden bir yıldız.

micesse

  • Ağaç budamada kullanılan keskin demir.

miclat

  • Ağaç budamada ve bağ filizini kesmekte kullanılan demir.

mıhbat

  • Davar için ağaçtan yaprak dökmekte kullanılan sopa.

mıhcen

  • (Çoğulu: Mehâcin) Çomak.
  • Başı eğri ağaç.

mihrak

  • (Çoğulu: Mehârik) Ağaç kılıç.
  • Yırtıp parçalayacak âlet.

mihza

  • Ateş karıştırmakta kullanılan ağaç.

mikaa

  • Kassarların üzerinde bez döğdükleri ağaç.
  • Kassarlar tokmağı.
  • Yaşlı ve uzun boylu kimse.

mıkatta

  • Üzerinde kamış kalemlerin uçları kesilen sedef, kemik, ağaç, fil dişi veya mâdenden yapılan âlet.

mıkla'

  • (Mıklât) (Çoğulu: Mekâli) Çelik çeldikleri ağaç.
  • Kebap tavası.

mıkvem

  • (Çoğulu: Mekâvim) Saban ağacının tutulacak yeri.

milben

  • Kerpiç kalıbı.
  • Süt sağacak kap.

mirda

  • Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç.

mirdiyan

  • (Mirdiyane) Mersin ağacı.

mirzah

  • Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

mis'ar

  • (Çoğulu: Mesâir) Uzun.
  • Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.

mişcer

  • (Çoğulu: Meşâcir) Çamaşır asacak yer.
  • Mahfe ağacı.
  • Ağaçlık.

mişezar

  • Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik. (Farsça)

mislah

  • Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.

mismak

  • Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç.

misvak / misvâk

  • Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.
  • Bir karış büyüklüğünde kesilmiş, dişleri temizlemek için kullanılan ve Erak denilen ağaçtan veya zeytin dalından yapılan ağaç fırça.
  • Sünnet olan diş temizleme aleti, bir ağacın kökü.

mitres

  • Kapı ardınca koydukları ağaç.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

mu'cizat-ı hissiye

  • Duygu ile bilinen, duyu ve duygulara hitap eden mu'cizeler; su, ağaç, taş, hayvan gibi varlıklar üzerinde Peygamber'in (a.s.m.) gösterdiği mu'cizeler.

mu'cize-i şeceriye

  • Ağaçla ilgili olan mu'cize.

mü'hare

  • (Mü'hire) Deve semerinin ağaç kısmıdır ve binen kimse ona dayanır.

muaşşeş

  • Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer.

muaveme

  • (Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme.
  • Bir seneliğine tutma.

müdhamme

  • Ağaçlarının ve nebatlarının çok ve taze olmaları dolayısıyla uzaktan koyu yeşil renkte görünen bahçe.

mugayyebat-ı hamse / mugayyebât-ı hamse

  • Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara me

mukallis

  • Ağaç oynatıcı.

mukır / mûkır

  • Yemişinin çokluğundan dolayı dalları sarkmış olan ağaç.

mülmi'

  • Abanoz ağacının âlâsı.
  • Birbirine karışmış nesne.

murd

  • Mersin ağacı. (Farsça)

mürefref

  • İnce, nazik kumaştan yapılmış.
  • Dalları sallanan nâzik lâtif ağaç.
  • Sürü sürü, grup grup.
  • Yeşil elbise.
  • Dalları sallanan nazik, lâtif ağaç gibi.
  • Gerçek gibi ağaç resmi.

mürr

  • Acı.
  • Arap beldesinde bir ağacın zamkı.

mürran

  • Lübnan dağında yetişen bir ağaç.

müşacebe

  • Üzerine urba astıkları ağaç.

müşacere

  • Sözle karşılıklı çekişme. Kavga, niza.
  • Birbirine ağaçla vurma.

müsakat

  • (Ka, uzun okunur) Meyvesinin bir kısmını almak şartiyle bir bağı veya ağaçları bir kimseye verme.

müşeccer

  • (Şecer. den) Ağaç gibi dallı budaklı olan yazı veya resim.

müşvike

  • Dikenli ağaç.

müteşacir

  • (Çoğulu: Müteşâcirin) Birbirlerine sopayla, ağaçla vuran.

müteşacirin / müteşacirîn

  • (Tekili: Müteşacir) Birbirlerine ağaçla, sopayla vuranlar.

na'l-tıraş

  • Ağaç ayakkabı yapan kimse. (Farsça)
  • Nalıncı. (Farsça)

nabit

  • Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.

nacak

  • Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.

nacir

  • Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.

nacu

  • Çam ağacı. (Farsça)

nacüv

  • Çam ağacı. (Farsça)

nadiye

  • Sudan uzak olan hurma ağacı.

nagfa

  • Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

nahil

  • Hurma ağaçları, hurmalık.
  • Hurma ağacı.
  • Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde alayla götürülür ve gelin odalarına süs olarak konurdu.

nahl / نخل

  • Hurma ağacı.
  • Gelinler için yapılan süs ağacı.
  • Un elemek.
  • Hurma ağacı. (Arapça)

nahl-bend

  • Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. (Farsça)
  • Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu. (Farsça)

nahle

  • Hurma ağacı.

nahlistan

  • Hurma fidanlığı, hurmalık. (Farsça)
  • Ağaçlık, fidanlık. (Farsça)

naht

  • Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı.
  • Yontma, oyma.

nakkar

  • Müzik, çalgı.
  • Gagalıyan.
  • Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

narbün

  • Nar ağacı. (Farsça)

narenec

  • (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.

neb'

  • Suyun çıkıp akması.
  • Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.

neba'

  • Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması.
  • Akçaağaç.

nebik

  • (Çoğulu: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.

necat

  • Kurtuluş, selâmet.
  • Hırs ve hased.
  • Yüksek mekân.
  • Ağaç budağı.
  • Mantar.

necb

  • Ağaç kabuğunu soymak.

necd

  • Açık ve işlek yol.
  • Yüksek yer.
  • Minder, döşeme gibi oturacak şeyler.
  • Ağaçsız mekân.
  • Hâzık ve mâhir kılavuz.
  • Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa.
  • Hasma galip gelmek.
  • Çok terlemek.
  • Meme.
  • Suudi Arabistan'ın doğu mıntıkası.

neceb

  • Ağaç kabuğu.

necil

  • (Necile) Soyu temiz. Soylu.
  • Ağaç yaprağından bir cins.

necire

  • Bulamaç aşı.
  • Kızgın taş ile kızdırılmış su.
  • Kârgir duvar.
  • Tahtadan veya ağaçtan olan sofa.
  • Çulhaların beze sürdükleri haşil.

necr

  • Ağaç yonmak.
  • Şiddetli sevk.
  • Asıl.
  • Renk.
  • Halâs, kurtuluş.

nefaz

  • Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.

neft

  • Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.

neib

  • Karga sesi.
  • Ağaçtan yemiş indirmek.
  • Süt sağmak.

nekkar

  • Ağaçkakan kuşu.
  • Değirmenci.
  • Çok hayırlı.
  • Çok kokulu.

nesel

  • Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü.
  • İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.

nesg

  • Gitmek.
  • Almak.
  • Ağaç kesildiğinde çıkan su.
  • Vurmak.
  • Dürtmek.

neşm

  • Zerdali ağacı gibi bir ağaç.
  • Bir çiçek cinsi.

netnun

  • Bir ağaç cinsi.

netuc

  • Çıkma.
  • Ağaç posası.

nevr

  • (Çoğulu: Envâr) Parlaklık.
  • Ağaç çiçeği. Tomurcuk.

nibz

  • Hurma ağacının dış kabuğu.

nu'z

  • Hicaz'da yetişen misvak ağacı.

nüfaz

  • Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.

nükte

  • İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.
  • Yere ağaçla vurup eser bırakmak.

nüşare

  • Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.

nüvvar

  • (Çoğulu: Nevâre) Ağaç çiçeği.

nuzar

  • Altın.
  • Her nesnenin hâlisi ve iyisi.
  • Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.

ok

  • Yay veya keman denilen kavis şeklinde bükülmüş bir ağaç çubuğa gerili kirişe takılarak uzağa atılan ucu sivri demirli ince ve kısa değneğe verilen addır. Ok, silâhın icadından evvel insanlar tarafından kullanılmış ise de, en büyük mahareti Türkler, Araplar göstermişlerdir.

palaheng

  • Yular, dizgin. (Farsça)
  • Av veya suçlu bağlanacak kement. (Farsça)
  • Kemer. (Farsça)
  • Tazı boynuna geçirilen ağaç halka. (Farsça)

paşnin

  • Ağaç ve tahta parçaları. (Farsça)

pede

  • Çakmak, kav. (Farsça)
  • Kavak ağacı. (Farsça)

piç

  • Büklüm, kıvrım, dolaşık. (Farsça)
  • Nesebi gayr-ı sahih olan, gayr-ı meşru münâsebetten doğan çocuk. (Farsça)
  • Aslına benzemiyen. (Farsça)
  • Ağacın kökünden biten sürgün. Aşılanmamış ağaç. (Farsça)
  • Sarmaşık. (Farsça)
  • Vida. (Farsça)

pil

  • Topuk, ökçe. (Farsça)
  • Çelik çomak oyunu. (Farsça)
  • Çadır eteği tutturmada kullanılan küçük ağaç değnekler. (Farsça)

ra'le

  • (Çoğulu: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü.
  • Hurma ağacının uzunu.

radib

  • Zayıf yağan yağmur.
  • Sidre ağacından bir cins.

rakıde

  • Mertek adı verilen uzun ince ağaç.

rakle

  • (Çoğulu: Rikal) At sürüsü.
  • Uzun hurma ağacı.

ravz

  • Bahçeler. Ağaçlık ve çimenlik yerler.

ravzat

  • (Tekili: Ravza) Bahçeler. Çimenlik ve ağaçlık yerler.

refiş

  • Ağaç kürek.
  • Dövmek.

refref

  • Kuşu çok olan çimenlik, kır.
  • Mânevi bir binek.
  • Dalları salkım salkım olan ağaç.
  • Kenar saçağı.
  • Yeşil elbise.
  • İnce yumuşak kumaş.
  • Döşek.
  • Cennet.
  • İnce, yumuşak kumaş.
  • Kemer saçağı.
  • Döşek, döşeme.
  • Kuşu çok çimenlik.
  • Dalları salkım salkım ağaç.

remram

  • Bir ağaç cinsi.
  • Yazın biten bir ot.

rend

  • Mersin ve defne ağaçları.

reşraş

  • Kavak ağacı.
  • Su veya yağ damlayan kebap.
  • Su saçmak.

reted

  • Defne ağacının yaprağı.

reteme

  • (Çoğulu: Ratem) Bir ağaç cinsi.

riyaz

  • (Tekili: Ravza) Bahçeler. Ağaçlık, çimenlik yerler. Yeşil bahçeler.

rü'be

  • (Çoğulu: Rüâb) Ağaç parçası.

rud-averd

  • Nehir sularının akarlarken etraftan sürükleyip getirdikleri ağaç, dal gibi şeyler. (Farsça)

rümye

  • Ağaçtan nakşolmuş bir suret.

sa'ber

  • Sedir gibi bir ağaç.

sa'de

  • Dişi eşek.
  • Süngü ağacı.

sa'le

  • Eğri hurma ağacı.
  • Küçük başlı dişi devekuşu.

sa'leb

  • (Çoğulu: Seâlib) Tilki.
  • Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.

şa'ra

  • (Çoğulu: Şüâr) Çok miktar ağaç.
  • Bir nevi zerdali.
  • Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.

şaar

  • Ağaç, şecer.

sac

  • Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç.
  • Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)

sace

  • Hatıl ağacı.
  • Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.

şacine

  • (Çoğulu: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.

safsaf

  • Söğüt ağacı.

şah

  • Ağaç dalı. Budak. (Farsça)
  • Boynuz. Karın. (Farsça)
  • Su arkı. (Farsça)
  • Alın. (Farsça)
  • Kadeh. (Farsça)

şahdar

  • Dallı, budaklı ağaç. (Farsça)
  • Dallı boynuzlu hayvan. (Farsça)

şahik

  • Yüce, büyük dağ.
  • Yüksek yapı veya ağaç.

şahsar

  • Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk. (Farsça)

sakıyy

  • (Çoğulu: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut.
  • Hurma ağacı.

sal'a

  • Belâ, âfet.
  • Ağaç olmayan kumlu yer.

salb

  • Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek.
  • Kemikten yağ çıkarmak.

samg

  • Zamk, ağaç sakızı.

samir

  • Yemişli, meyvalı ağaç.

sanbur

  • Yalnız olan hurma ağacı.
  • Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.

sandal

  • (Çoğulu: Sanâdil) Büyük başlı deve.
  • Güzel kokulu bir ağaç.

sanduka

  • Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç konarak üzerine kavuk, taç, sikke gibi sağlığında giydikleri başlık konurdu. Açık mezarlıklarda sandukalar taştan y

sarb

  • Sütü birbiri üstüne sağmak.
  • Bevlini hapsetmek.
  • Çok ekşimiş süt.
  • "Zamk-ı talh" denilen ağaç sakızı.

sasim

  • Kara ağaç.
  • Abnus ağacı.

şatbe

  • (Çoğulu: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı.
  • Yaş ekin yaprağı.
  • Yarmak.
  • Kesmek.
  • Uzun boylu kadın.

savr

  • (Çoğulu: Savâri) Hamle yapmak.
  • Parçalamak, pâre pâre etmek.
  • Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.

saye-puş

  • Ağaçlık, gölgelik.

şaziyye

  • (Çoğulu: Şezâyâ) Kavis, yay.
  • Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça.
  • Kırılan kemikten meydana gelen parçalar.
  • İncik kemiği.

se'sem

  • Kara abnus ağacı.

şebam

  • Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık.
  • Araptan bir kabile.

şecer / شجر

  • Ağaç. Kütük.
  • Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
  • Ağaç.
  • Ağaç.
  • Ağaç. (Arapça)

şecer-i meyvedar / şecer-i meyvedâr

  • Meyve veren ağaç, meyveli ağaç.

şecere / شجره / شَجَرَه

  • Ağaç.
  • Ağaç, soy ağacı.
  • Tek ağaç, kütük.
  • Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel, soy kütüğü.
  • Ağaç.
  • Soyağacı. (Arapça)
  • Ağaç.

şecere-i alem / şecere-i âlem

  • Kâinat ağacı; bir ağacı andıran âlem.

şecere-i aliye / şecere-i âliye

  • Büyük, yüce ağaç.

şecere-i aliye ve nafize / şecere-i âliye ve nâfize

  • Yüksek ve tesirli ağaç.

şecere-i azam / şecere-i âzam

  • Büyük ağaç.

şecere-i azime / şecere-i azîme

  • Çok büyük ağaç.

şecere-i bakıye / şecere-i bâkıye

  • Bakî, sonsuz bir ağaç.

şecere-i bakiye / şecere-i bâkiye / شَجَرَۀِ بَاقِيَه

  • Devamlı ve kalıcı ağaç.
  • Ölümsüz ağaç.

şecere-i hakaik

  • Gerçekler ağacı.

şecere-i hakikat

  • Hakikat ağacı.

şecere-i hayat / شَجَرَۀِ حَيَاتْ

  • Hayat ağacı.
  • Hayat ağacı.

şecere-i hilkat / شَجَرَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacı.
  • Yaratılış ağacı.

şecere-i islamiyet / şecere-i islâmiyet

  • İslâmiyet ağacı.

şecere-i kainat / şecere-i kâinat

  • Kâinat ağacı.

şecere-i kelimat

  • Sözler ağacı.

şecere-i kübra / şecere-i kübrâ

  • Büyük ağaç.

şecere-i kudret

  • Allah'ın kudret ağacı.

şecere-i küfriye

  • Küfür ağacı, ağaç gibi dal budak vermiş olan inkâr.

şecere-i külliye

  • Geniş soy ağacı.

şecere-i maklu'

  • Sökülmüş ağaç.

şecere-i maneviye / şecere-i mâneviye

  • Mânevî bir ağaç.

şecere-i mel'un

  • Lânet edilmiş ağaç.

şecere-i meşhure

  • Meşhur ağaç.

şecere-i meylü'l-istikmal-i alem / şecere-i meylü'l-istikmâl-i âlem

  • Ağaç gibi dal budak salan kâinattaki gelişme eğilimi.

şecere-i mübareke

  • Mübarek ağaç.

şecere-i muhammediye

  • Muhammedî ağaç; Hz. Muhammed'in (a.s.m.) hakikati ve o hakikati doğrulayan her şey ve herkes.

şecere-i nariye / şecere-i nâriye

  • Bir ağacın dalları gibi kâinatın her yerine yayılmış olan ateş.

şecere-i nurani / şecere-i nurânî

  • Nurlu, parlak ağaç.

şecere-i nuraniye

  • Nurlu ağaç.

şecere-i ömür / شَجَرَۀِ عُمُرْ

  • Ömür ağacı.

şecere-i pak-i muhammedi / şecere-i pâk-i muhammedî

  • Muhammed aleyhisselâmın mübârek, temiz soy kütüğü, soy ağacı.

şecere-i rıdvan / şecere-i rıdvân

  • 628 (H.6) senesinde yapılan Hudeybiye andlaşmasından önce Medîneli müslümanların, altında Peygamber efendimize ve İslâm dînine bağlı kalacakları husûsunda bağlılık yemîni ettikleri ağaç.

şecere-i risalet

  • Peygamberlik ağacı, Hz. Âdem'den gelen peygamberlik zinciri.

şecere-i semavi / şecere-i semâvî

  • Göğe ait ağaç.

şecere-i tayyibe

  • Temiz ağaç. Bütün iyiliklerin ve güzelliklerin kaynağı olan İslâmiyet'e verilen ad.

şecere-i tuba / şecere-i tûbâ / شَجَرَۀِ طُوبَا

  • Cennetteki tûba ağacı.
  • Cennetteki tûba ağacı.
  • (Cennetteki) tûba ağacı.

şecere-i tuba-i cennet / şecere-i tûbâ-i cennet

  • Cennetteki tûbâ ağacı.

şecere-i tuba-i hilkat / şecere-i tûbâ-i hilkat

  • Tûbâ ağacını andıran yaratılış ağacı.

şecere-i tuba-i islamiyet / şecere-i tûbâ-i islâmiyet

  • Bir tûbâ ağacı hükmünde olan İslâmiyet.

şecere-i tuba-i kur'aniye / şecere-i tuba-i kur'âniye

  • Cennetteki tuba ağacına benzeyen Kur'ân.

şecere-i tuba-i maneviye / şecere-i tûbâ-i mâneviye

  • Mânevî tûbâ ağacı.

şecere-i tuba-i nübüvvet / şecere-i tûbâ-i nübüvvet

  • Peygamberliğin nurlu ağacı.

şecere-i tuba-i nur / şecere-i tûbâ-i nur

  • Cennetteki nurlu Tuba ağacı.

şecere-i tuba-i ubudiyet / şecere-i tûbâ-i ubudiyet / şecere-i tûbâ-i ubûdiyet

  • Kulluğun nurlu tûbâ ağacı; tûbâ ağacı gibi şekillenmiş ve dal budak salmış kulluk.
  • Kulluğun nurlu tûbâ ağacı.

şecere-i tubaa / şecere-i tubaâ

  • Cennet'teki saadet ağacı, dalları aşağıda ve kökü yukarıda olan Tuba ağacı.

şecere-i uzma / şecere-i uzmâ

  • En büyük ağaç.

şecere-i yaktin / şecere-i yaktîn

  • Kabak ağacı.
  • Yaktîn ağacı. Kabak kökeni.

şecere-i zakkum

  • Cehennemdeki zakkum ağacı.

şecere-i zakkum-u cehennem

  • Cehennem'deki zakkum ağacı.

şecere-i zihayat / şecere-i zîhayat / şecere-i zîhayât / شَجَرَۀِ ذِي حَيَاتْ

  • Canlı ağaç.
  • Hayat sahibi ağaç.

şeceristan

  • Orman, ağaçlık yer, koruluk. (Farsça)

şecir

  • Küçük ve kısa ağaç.

şecn

  • (Çoğulu: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol.

sefat

  • (Çoğulu: Esfât) Sele, sepet.
  • Ağaç veya balık pulu.

seham

  • Yaş ağaç.
  • Demir.

sehma'

  • Dübür, mak'ad, kıç.
  • Ağaç.

sehuk

  • (Çoğulu: Sühuk) Uzun.
  • Çok uzun hurma ağacı.

şekakıl

  • Bir Hind ağacının dalları.

sekebe

  • Güzel kokulu bir ağaç.

şekir

  • Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar.
  • Fercte olan kıllar.

sela'

  • Bir acı ağaç.
  • Medine'de bir dağ.
  • Yarmak. Parçalamak.
  • Ayak yarığı. (Bu mânâya Çoğulu: Sülu)

selaman

  • Bir mekânın adı.
  • Büyük ağaç.

seleb

  • Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar.
  • Kişinin malı mülkü ve metâı.

seliha

  • Kabuk.
  • Soyulmuş veya bozulmuş şey.
  • Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.

semere-i şecere-i hilkat / ثَمَرَۀِ شَجَرَۀِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacının meyvesi.
  • Yaradılış ağacının meyvesi.

semher

  • Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip "rumh-i semherî" derler.)

semra'

  • Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.

semre

  • (Çoğulu: Semür-Semürât) Sakız ağacı.

şemşem

  • Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.

semure / semûre

  • Dikenli bir ağaç.
  • Sakız ağacı.
  • Bir cins ağaç.

sendel

  • Sandal. (Farsça)
  • Sandal ağacı. (Farsça)

sendere

  • Büyük kile.
  • Ok yapılan bir nevi ağaç.
  • Sür'at, hız.

sera'

  • Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.

şerbin

  • Katran ağacı.

şerebe

  • (Çoğulu: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.

serh

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uzun, büyük ağaç.
  • Güdülen davar ve sığır sürüsü.
  • Otlak, mera.
  • İrsal etmek.

şerye

  • Çekirdekten biten hurma ağacı.
  • Az pahalı nesne.

şevha

  • Yay yapımında kullanılan ağaç.

seyna'

  • Bir ağacın adı.
  • Ağaç, şecer.

şezat

  • Budak kırmak.
  • At sineği.
  • Bir gemi cinsi.
  • Tuz.
  • Kuvvet ve şiddet bakiyyesi.
  • Ağaç ismi.

şezb

  • Ağaçtan budanan kuru odun.
  • Geçmek, intikal etmek.
  • Sınır. (Bu mânâya Çoğulu: Eşzâb)

şezebe

  • (Çoğulu: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.

şezz

  • Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca "şizâz" derler.)

şicar

  • Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç.
  • Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç.
  • Kapı ağacı.
  • Deve alâmetlerinden bir alâmet.

sidre / سِدْرَه

  • Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
  • Bir ağaç, gökte mânevî bir yer.
  • Varlık aleminin sonundaki manevi ağaç.

sidre ağacı

  • Arabistan kirazı denen bir ağaç türü.
  • "Arabistan kirazı" denen bir ağaç.

sidret-ül-münteha / sidret-ül-müntehâ

  • Yedinci kat semâda (gökte) Arş'ın sağında bulunan ağaç. Bu hususta değişik rivâyetler vardır.

sidretülmünteha / sidretülmüntehâ / سدرة المنتها

  • Uzayda bulunduğu varsanılan ve ötesine geçilemeyen bir ağaç. (Arapça)

sikaf

  • Rende.
  • Süngü ağacını düzeltecek ağaç.

şimşad

  • Şimşir ağacı. (Farsça)

sindiban

  • Pelit ağacı.

siper-i saika / siper-i sâika

  • Yıldırımdan korunmak için gemilerle, minarelere ve büyük binalara konan âlet. Paratoner.Gemilerde direklerin şapkalarına konulur ve üzerlerine, bir ucu denize kadar sarkıtılmış bakır tel bağlanır. Direkleriyle teknesi ağaç olmayan gemilerde tel yoktur. Telin gördüğü nakil hizmetini geminin demir kıs

sırm

  • (Çoğulu: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek.
  • Ekin biçmek.
  • Cem'olmuş beytler.

şiz

  • Abnus ağacı.

su'rur

  • Ağaç sakızı parçası.

şua

  • (Çoğulu: Şu') Sorgun ağacı.

şüceyre

  • Çalı, ufak ağaç.

şücne

  • Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.

şücun

  • Ağaç dalları.
  • Füruât, teferruat.

taarruk

  • (Arak. dan) Terleme.
  • Kemikten et kazımak.
  • Ağaç kabuğunu soymak.

taftaf

  • Yumuşak taze ot.
  • Ağacın çevresi.

tafv

  • Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması.
  • Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi.
  • Bir işe girmek.
  • Hayvanın tepe üzerine çıkması.
  • Ceylânın koşması.

tahrebe

  • Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi.

takattur

  • Damla. Damlama. Damla damla akma.
  • Ud ağacı ile buhurlanma.
  • Vuruşmağa hazırlanma.
  • Bir kimse kendini bir yerden atma.
  • Ağacın dalı kopup düşme.
  • Bir adamı yanı üzere düşürmek. (Kamus'dan)

talh

  • Muza benzer meyve. Akasya ağacı.

tangüb

  • Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi.

tarfa

  • Ilgın ağacı.

taride

  • Arap çocuklarına mahsus bir oyun.
  • Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

taşrah

  • Hurma ağacı.

te'bir

  • (Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma.

te'leb

  • Bir ağaç adı.

tefkir

  • Muhtaç etmek.
  • Yüksek yeri ağaç dikmek için düzlemek.

teharrub

  • Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması.

tekellüm-ü hacer ve şecer

  • Ağaç ve taşın konuşması.

tekellüm-ü şecer ve hacer ve hayvan

  • Ağaçların, taşların ve hayvanların konuşması.

tekmim

  • Ağaç çiçek verecek vaktinde gılafıyla tomurcuğunu çıkarıp izhâr etmek.

tenbik

  • Ağaçları aynı hizâda dikmek.

tenevvüb

  • Katran ağacı.

tenevvüme

  • (Çoğulu: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç.

tennub

  • Katran ağacı.

tercib

  • (Çoğulu: Tercibât) Ululama, tazim.
  • Meyvesi çok olan ağacın dalları altına destek koyma.

teşcir / teşcîr

  • (Şecer. den) Ağaçlandırma.
  • Teşcîr etmek: Ağaçlandırmak.

teşeccür

  • Ağaçlanma, ağaçlaşma.
  • Teşeccür etmek: Ağaçlaşmak.

tesmih

  • Yab yab gitmek.
  • Süngü ağacını yontup düzeltmek.

tesmir

  • (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması.
  • Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması.

teşvik

  • Diken bitmek.
  • Ağacın dikenli olması.

teşzib

  • Ağaç budamak.

tevrid

  • Gülgün etmek.
  • Ağacın çiçek vermesi.

tevrik

  • Ağacın yapraklanması.

tuba / tubâ / tûbâ

  • Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali.
  • İyilik, güzellik. Baht.
  • Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi.
  • Çok berrak ve saf olan.
  • Saâdet. Hayır. Devlet.
  • Cennet, cennette nimetlerle dolu olan ağaç.
  • Güzellik, cennet ağacı.
  • Kökleri yukarıda, dal ve budakları aşağıya doğru sarkan cennet ağacı.
  • Kökü göklerde ve dalları aşağıda olan Cennet ağacı.

tuba-i cennet / tûbâ-i cennet

  • Cennetteki tûbâ ağacı.

tuba-i hilkat

  • Hilkat ağacı, hilkat tubası. Kâinat, teşbih yapılarak tuba ağacına benzetilmiştir.

tuba-yı hilkat / tûbâ-yı hilkat / طُوبَايِ خِلْقَتْ

  • Yaratılış ağacı.
  • Yaratılış ağacı.

tufye

  • Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.

tunub

  • (Çoğulu: Etnâb) Ağaç kökleri.
  • Gövdenin siniri.
  • Süngü eğriliği.
  • Çadır ipleri.

übne

  • (Çoğulu: İben) Ağaç boğumu.

ubr

  • Çok.
  • Sedir ağacından su kenarlarında biten ağaç.

ücem

  • (Tekili: Ecme) Sık ağaçlık yerler.

ucre

  • (Çoğulu: Ucer) Ağaç boğumu.
  • Düğme.
  • Bedenin tomur kabaran yeri.
  • Ayıp.

ud / ûd / عود

  • Meşhur bir sazın adı.
  • Bir hoş kokulu buhur.
  • Ağaç parçası.
  • Budak.
  • Öd ağacı. (Arapça)
  • Ud. (Arapça)

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

ukde

  • Düğüm, bağ.
  • Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat.
  • Ağaçlık yer.
  • Pelteklik, kekemelik.
  • Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey.

urrak

  • Kabuğu soyulmuş ağaç.
  • Eti gitmiş kemik.

urve

  • (Çoğulu: Urâ) Düğme iliği.
  • Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç.
  • Daima bâki olan nesne.
  • Arslan. Kudretten kinaye olur.
  • Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.

uşere

  • (Çoğulu: Uşur-Uşerat) Sütleğen cinsinden dikenli, yassı yapraklı ağaç.

üskub

  • Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar.
  • Kunduracı.
  • Dökülmüş olan, akan su.
  • Demirci.

usluc

  • (Çoğulu: Asâlic) Yeni belirmeğe başlamış ağaç budağı.

usm

  • Zeytin ağacı.

usuli / usulî

  • Asıllara, köklere ait; bir kimsenin soy ağacı itibariyle anne baba tarafından geriye doğru silsilesi, ataları, dedeleri.

utm

  • (Utüm) Yabani zeytin ağacı.

vakl

  • Yükselmek.
  • Bir nesnenin üstüne çıkmak.
  • Mukul ağacı.

vakvak

  • Korkak kişi.
  • Hindistan'da Vakvak beldesinde yetişen bir ağaçtır. Yüz zira' miktarı boyu olur, kalkan gibi yassı yaprağı olur.

verik / verîk

  • Gür sakallı adam.
  • Sık yapraklı ağaç.

veşi'

  • (Çoğulu: Veşâyi) Bezlerde olan yol yol alaca.
  • Sümâme otundan yapılan hasır.
  • Ağaçlardan kuruyup düşen nesne.
  • Girilmemesi için bahçe ve bostanların çevresine dikilen ağaç veya konan diken.
  • Az nesne.

veşia

  • (Çoğulu: Veşâyi') Üstüne iplik sardıkları ağaç.
  • Tarikat.

veşic

  • (Çoğulu: Veşâyic) Süngü ağacı.

veşice

  • Lif.
  • Ağaç kökü.

veted

  • Çadır kazığı. Ağaç kazık. Demir mıh.
  • Edb: Aruzda üç harfden meydana gelen nazım.

ya'mur

  • (Çoğulu: Yeâmir) Bir nevi ağaç.
  • Oğlak. Kuzu.

yasemin

  • Güzel kokulu, beyaz ve güzel çiçekler açan sarmaşık cinsinden bir ağaç. (Farsça)

yelem

  • Aslâ yemişi olmayan sert ve katı ağaç.

yenbub

  • Dikenli bir ağaç.

yesteur

  • Medine yakınında bir yer.
  • Deve sağrısına yapılan palas.
  • Belâ.
  • Bâtıl.
  • Misvak ağacı.

zabyan

  • Ağaç.

zahil

  • Zakkum ağacı.

zakkum / zakkûm / زقوم

  • Cehennem'de bir ağacın ismi, cehennemliklerin yiyeceği.
  • Gösterişi güzel, çiçekli ve zehirli meyvesi olan yâsemine benzeyen bir bitki ismi.
  • Cehennemden bir ağacın ismi.
  • Bir bitki türü, cehennem ağacı.
  • Zakkum ağacı. (Arapça)
  • Zıkkım. (Arapça)

zakkum şecer

  • Zakkum ağacı.

zakkum şerleri

  • Zakkuma benzeyen şerler, kötülükler (zakkum, tadı çok acı olan bir Cehennem ağacıdır.).

zakkum-u cehennem

  • Cehennemdeki zakkum ağacının meyvesi.

zamih

  • Somak ağacı. ("Tadım" da denir)

zamyan

  • Palamut ağacına benzer bir ağaç. (Necid bölgesinde olur.)

zari'

  • Hurma ağacının dikeni.

zayh

  • İncir ağacı.

zefer

  • Ağaca vurulan payanda, destek.

zemzeme-i hayvan ve eşcar

  • Hayvan ve ağaçların nağmeleri.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

zeyyat

  • Zeytin ağacı.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR