LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te şerm ifadesini içeren 73 kelime bulundu...

amal-i sermedi / âmâl-i sermedî

  • Sermediyete âit arzu ve emeller. Cennete, ebediyyete dâir dilek ve temenniler.

anonim

  • yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser.
  • Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.

ar / âr

  • Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.

bedayi'

  • (Tekili: Bidâa) Sermayeler, anamallar.

berbar

  • Evin dam kısmında bulunan oda. (Farsça)
  • Çardak. (Farsça)
  • Kemeriye. (Farsça)
  • Tahtaboş. Damın düz bir kısmı ki, en çok çamaşır sermeye yarar ve çinko ile döşelidir. (Farsça)

bezaat

  • Sermaye.

bi-bidaat / bî-bidaat

  • Sermayesiz. (Farsça)

bi-saman / bî-sâman

  • Sermayesiz, parasız. (Farsça)

bidaa

  • (Bidâat) Sermaye, ana para.
  • Tahsil olunmuş ilim.

bıdaat

  • Bilgi.
  • Sermaye.

cavid / câvid

  • (Câvidân, câvidâne, câvidânî) Sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut. (Farsça)

dest-maye

  • Sermaye, elde olan şey. (Farsça)

ehl-i servet

  • Servet ve sermaye sahibi.

esbab-ı süfliye

  • Aşağı sebepler; yani müsebbebin yanında olan ve onunla beraber görünen sebepler (su ile bitkiler gibi; su sebeptir, onunla bitkilerin yeşermesi ise müsebbebdir.).

giran-destmaye

  • Zengin, gani. Sermayesi ve malı mülkü çok olan. (Farsça)
  • Mârifetli, mahâretli, hünerli. (Farsça)

göğermiş

  • Yeşermiş.

hasr

  • Noksan olmak.
  • Sermayesini zayi edip ziyân etmek.

hisse senedi

  • Sermayesi paylara bölünebilen ticaret şirketlerinde, ortalıkdan doğan hakları ve sermaye payını temsil eden değerli evrak.

ibda'

  • (İbzâ') Parça parça etmek.
  • Sorulan şeye güzel cevab vermek.
  • Kandırmak.
  • Birisine, kâr tamamen kendine âit olmak üzere sermaye vermek.

ibkal

  • Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.

iflas

  • Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak.
  • Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi.

ifrah

  • Belirsiz bir şeyi belirtme.
  • şübhe ve tereddütü giderme.
  • (Kuş) yavrulama.
  • (Tohum) yeşerme.

igdidan

  • Saç uzamak.
  • Ot yeşermek.

igta'

  • Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme.
  • (Asma) yeşerme.

iktina'

  • Yığma, biriktirme.
  • Çalışarak kazanma.
  • Meslek edinme.
  • Tuzak kurup avlanma.
  • İmsak etme.
  • Sermâye verme.

kala / kâla

  • Kumaş. (Farsça)
  • Ev eşyası, giyim eşyası. (Farsça)
  • Sermaye, anamal. (Farsça)

kalil-ül bidaa / kalil-ül bidâa

  • Sermayesi az.

kem-bidaa

  • Sermayesi az. (Farsça)
  • Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş. (Farsça)

konsolit

  • (Konsolide) Ana sermayenin ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili. (Fransızca)

limited

  • Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.

medd-i bisat

  • Kilim yayma, halı serme.

meta

  • Satılacak mal, eşya.
  • Sermaye.

mübzi'

  • Kârı ve kazancı tamamen kendisine kalmak üzere birine sermaye veren.

mudarebe

  • (Darb. dan) Döğüşme, vuruşma.
  • Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi.
  • Dövüşme, vuruşma.
  • Sermaye ve emek konarak kurulan şirket.

mudarebe şirketi / mudârebe şirketi

  • Ortaklardan bir kısmının sermâye vermesi, bir kısmının da iş yapmayı üzerine alması üzerine anlaşma yapılarak kurulan şirket, ortaklık.

mufavada şirketi / mufâvada şirketi

  • Sermâyedeki hisseleri, kâr ve kullanma hakkı, ortaklar arasında eşit olan ve ortakların müslüman olması ve herbirinin sermâyesinden başka parası bulunmaması şartlarıyla kurulan bir şirket. Müsâvat şirketi.

müflis

  • İflas etmiş. Parasız kalmış. Ticarette kâr elde edemeyip veya bazı sebeplerle sermayesini batırmış olan.

mukaraza

  • Kazanca ortak olup zararı sermâyeye ait olmak üzere bir kimseye belirli bir miktar sermaye verme.

müstebdı'

  • Kazancı, kârı kendine yani veren kişiye âit olmak üzere sermaye verilen kimse.

mütehallid

  • Bir yerde devamlı olarak kalan. Ebedi, sermedi.

nakd-i ömr

  • Ömür sermayesi, hayat sermayesi.

nakd-i ömür / نَقْدِ عُمُرْ

  • Ömür sermâyesi.
  • Ömür sermâyesi.

neşv

  • Yeşerme.

neşvünema-i a'mal / neşvünemâ-i a'mâl

  • Amellerin yeşermesi, büyümesi.

nisab / nisâb / نصاب

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m
  • Aranan sınır. (Arapça)
  • Sermaye. (Arapça)

paydar

  • (Pâyidar) İyice yerleşmiş. Devamlı, kadim. (Farsça)
  • Sağlam. Muhkem. (Farsça)
  • Sermedî. (Farsça)
  • Bedi. ' (Farsça)
  • Sâbit. (Farsça)

rabb-ül mal

  • Mal sâhibi. Sermaye sâhibi.

re's-ül mal

  • Ana para, sermâye, kapital.
  • İnsan ömrü, hayat.
  • Ana para, sermaye, kapital.
  • İnsanın ömrü. Hayat.

re'sü'l-mal / re'sü'l-mâl

  • Ana sermâye.

re'sülmal / re'sülmâl / رأس المال

  • Ana para, sermaye.
  • Sermaye, anapara, kapital. (Arapça)

rêsülmal

  • Sermaye, ana para.

sefahet ehli

  • Zevk ve eğlenceye düşkün olan ve sermayesini gereksiz yere harcayanlar.

şerem-sar

  • (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan. (Farsça)

sermaye-i hayat

  • Hayat sermayesi.

sermaye-i insaniye

  • İnsanın sermayesi.

sermaye-i kemterane / sermaye-i kemterâne

  • Mütevazi sermaye, az servet.

sermaye-i ömür

  • Ömür sermayesi.

sermaye-i saadet

  • Mutluluk sermayesi.

sermaye-i servet

  • Mal varlığı, sermaye.

sermaye-i ticaret

  • Ticaretin kazandırdığı servet; manevî sermaye.

sermayedar / sermayedâr / sermâyedâr / سرمایه دار

  • Sermayeyi elinde tutan.
  • Sermâyesi olan. (Farsça)
  • Sermaye sahibi, kapitalist. (Farsça)

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • Çalışmayı sermaye olarak kabul eden şirket.

şirm

  • (Bak: ŞERM)

şürr

  • Ayıp.
  • Yayıp döşemek.
  • Kurutmak için güneşe sermek.

taha

  • ("Serdi" manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek.
  • Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz.

taksim-i gurama / taksim-i guramâ

  • Kârı veya zararı ortaklar arasında koydukları sermaye nisbetinde taksim etmek.
  • Fık: Bir borçlunun terekesini alacaklıların borç miktarları nisbetinde aralarında taksim etmek.

te'sil

  • Sermaye vermek.
  • Asıl etmek.

teessül

  • Sermaye edinmek.
  • Cem'etmek, toplamak.

tenebbüt / تنبت

  • Bitme, yeşerme. (Arapça)
  • Tenebbüt etmek: Bitmek, yeşermek. (Arapça)

teşhir

  • Serme, gösterme.
  • Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme.
  • Meşhur ve nâmdâr kılmak.
  • Kılıç sıyırma.

teşmis

  • (Şems. den) Güneşe tutma, güneşe serme.
  • Güneşe tutup hasta etme.

uddet

  • Birikim, sermaye, hazırlık.

vücuh şirketi / vücûh şirketi

  • Sermâyesiz olup, halk arasında emniyet ve îtibârları ile veresiye alıp-satmak üzere kurulan şirket.