LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te şâm ifadesini içeren 882 kelime bulundu...

bain talak / bâin talak

  • Boşamada kullanılan sözleri söyler söylemez, evliliği sona erdiren boşama.

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

ishak aleyhisselam / ishâk aleyhisselâm

  • Şam ve Filistin ahâlisine (halkına) gönderilen peygamberlerden. İbrâhim aleyhisselâmın ikinci oğlu olup, annesi hazret-i Sâre'dir. İbrâhim aleyhisselâmın dînini insanlara tebliğ etti. İsmi, Kur'ân-ı kerîmde on yedi yerde bildirilmiştir.

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

a'şa

  • Gözleri dumanlı olan adam.
  • Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı.
  • Gece vakti gözleri görmeyen kimse.

abdullah ibn-i ömer

  • Bi'setten bir yıl önce doğdu. Hicri yetmişüç tarihinde Haccâc-ı Zalim'in emri ile şehid edildi (R.A.) Sahabe-i Kirâmın ileri gelenlerinden ve Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâmın çok bağlılarından ve dâima onun ahlâkını yaşamağa çalışanlardandı. Hz. Ömer Radıyallahü Anh'ın oğlu idi. Hilâfet ve Val

ad / âd

  • Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı.

ad kavmi / âd kavmi

  • Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

adab-ı muaşeret / âdâb-ı muaşeret

  • Beraber yaşayışta, hoş ve İslâmca yaşama ve geçinme usulleri. Peygamberin (A.S.M.) sünnetine uygun olan hareket. İnsanlara karşı edebli olma, insanca ve İslâmca yaşama âdâbı. Adâba dair sünnet-i peygamberiyeye uymak.

adem-i camiiyet

  • Kapsamlı olmama.

adem-i te'lifiyet / adem-i te'lîfiyet / عدم تأليفيت

  • Uzlaşamama, bir araya gelememe.

agmaz-ul ayn

  • (Egmaz-ul ayn) Gözü kapalı kimse. Çok müsamahakâr. Gafil.

ahilla

  • (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.

ahlal

  • (Tekili: Hıll) Samimi dostlar, yâranlar.

akdemin / akdemîn

  • Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler.
  • Eksikler.

aksa-yı terakki / aksâ-yı terakki

  • Tekâmülün son basamağı. Terakkinin son hududu.

alayiş / âlâyiş

  • Boş süs ve debdebe, lüks yaşam.

alef

  • (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf.
  • Hayvan yemi.

alef resmi

  • Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.

amair / amâir

  • (Tekili: Amâyir) (İmâret) İmâretler. Mâmur etmeler.
  • Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.

amazon

  • Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır.
  • Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.
  • Eski zamanlarda yaşamış savaşçı kadın.

amelika

  • Eskiden Sîna yarımadasında yaşamış olan bir kavim.

amelmande

  • İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan. (Farsça)

amine / âmine

  • Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın.
  • Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. (R. Aleyha)

amman

  • Şam diyârında Belka şehrinin adı.

amme nevalühü

  • "Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir." meâlinde.

an-samim-il kalb

  • Derûn ve kalbden, riyâdan âri ve hâli olarak. Kalbin samimiyyeti ile.

an-samimin

  • Kalbden. Riyasızlıkla. Samimiyetle. İçten.

arab

  • Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
  • Güzel. Nûh aleyhisselâmın Sâm adlı oğlunun soyundan gelenler.

ariş

  • Samandan yapılan bir çeşit ev.
  • Çardak, asma çardağı.
  • Sundurma, takdim ettirme.

arıza / ârıza

  • Aksama.
  • Aksama, aksaklık, engebe.

arz-ı ihlas / arz-ı ihlâs

  • Samimiyeti ve içtenliğini sunma.

arzu-yu bekà

  • Sonsuz yaşama isteği.

aşa

  • (Çoğulu: A'şiye) Akşam yemeği.

asal

  • (Tekili: Asil) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet.
  • Zamanlar ve vakitler.

asar-ı haşmet / âsâr-ı haşmet

  • İhtişam ve büyüklük eserleri.

aşaya

  • (Tekili: Aşi) Akşamlar, mağribler.

asdak

  • (Tekili: Sıdk) Samimi şeyler.

asdika

  • Samimi dostlar, sadıklar.

aşevi / aşevî

  • Akşam, akşam vaktine dair.

aşi

  • Akşam.
  • Akşam yemeği.
  • Tavuk karasına tutulan kimse.

asil

  • Esas. Yedek olmayan.
  • Köklü.
  • Edebli, soylu.
  • Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden.
  • Akşam vakti.
  • Ölüm, mevt.

asile

  • (Çoğulu: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü.
  • Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri.
  • Ölüm, mevt.

asırdide / asırdîde

  • Asır görmüş, çağ yaşamış.

aşiyy

  • Akşam, akşam üzeri.

aşk-ı ihlas / aşk-ı ihlâs

  • Büyük bir samimiyet, çalışma, iş ve davranışlarda yalnızca Allah'ın rızasını gözetme gayret ve aşkı.

askalan / askalân

  • Şam diyârında bir şehrin adı. ("Arûs-üş Şam" da derler.)

aşve

  • Akşam karanlığı.
  • Akşam yemeği.

asy

  • Yaşamak.
  • Kocamak, ihtiyarlamak.

aşy

  • Akşam yemeği.

aşyan

  • Akşam yemeği yiyen kişi.

ataş

  • Susama. Hararet.

ataşa

  • (Tekili: Atşân) Susamış olanlar, susuzlar.

atebat

  • (Tekili: Atebe) Eşikler, basamaklar.
  • İranlıların mukaddes ziyaret yeri.

atebe

  • (Çoğulu: Atebât) Basamak, eşik.

ateme

  • Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti.
  • İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik.
  • Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.

atiş / âtiş

  • (Atişe) Susuz, susamış.

atş

  • Susuzluk. Susama.

atşan / atşân / عطشان

  • Susamış, teşne. Susuz.
  • Susuz, susamış. (Arapça)

atum / atûm

  • Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve.

ayet-i camia / âyet-i câmia

  • Geniş, kapsamlı âyet.

ayet-i ecma' / âyet-i ecma'

  • Kapsamlı âyet.

ayet-i ecma' ve ala ve ekber / âyet-i ecma' ve âlâ ve ekber

  • Kapsamlı, yüce ve büyük âyet.

ayine-i camia / âyine-i câmia

  • Kapsamlı ayna.

ayine-i samed / âyine-i samed

  • Samed aynası; Kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı olmayıp herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Cenâb-ı Hakkın tecellî ettiği ayna.

ayş / عيش

  • Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ.
  • Dirilik. Hayat.
  • Yaşama, keyif alma, gününü gün etme. (Arapça)

ayşe

  • Dirilik, hayat, yaşama.

ayyuk

  • Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi.
  • Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.

azamet-i haşmet

  • İhtişamın büyüklüğü.

azamet-i uluhiyet / azamet-i ulûhiyet

  • Allah'ın ilâhlığının büyüklük ve ihtişamı.

azeriler / azerîler

  • Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.

bad-ı semum / bâd-ı semûm

  • Çölde, sıcakta gündüz esen sıcak yel. Sam yeli. Zehirli rüzgâr.

barih

  • (Çoğulu: Bevârih) Samyeli adı verilen sıcak ve şiddetli bir çeşit rüzgâr.

basamak-ı miraciye

  • Mirac basamağı.

basriyyun

  • Milâdi 8. yy. da Basra'da yaşamış lisaniyat âlimlerinden bir grup.

bast-ı zaman

  • Az zamanda çok uzun bir zaman yaşamış olmak.
  • Az bir zaman dilimi içine uzun bir zamanı sığdırmak ve onu yaşamış gibi olmak.

bastızaman

  • Zamanın genişlemesi, az zamanda normalden fazla yaşama.

bedevi / bedevî

  • Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamıyan.
  • Seyyid Ahmed-i Bedevî nâmındaki büyük bir zâtın tarikatı ve onun mensubu olan.

behas

  • Susama.

belkaa

  • Şam vilâyetinde bir yerin adı.
  • Kara ile ak alaca nesne.
  • Parlak nesne.

berhayat / berhayât / برحيات

  • Hayatta olan, sağ. (Farsça - Arapça)
  • Berhayât bulunmak: Yaşamak, hayatta olmak. (Farsça - Arapça)

besin

  • Zihayat varlıkların yaşama, gelişme ve çalışmaları için gerekli olan çeşitli gıda maddeleri. (Türkçe)

besniyye

  • Alçak ve yumuşak yerde biten buğday.
  • Şam diyarında belli bir yerde yetişen buğdaya da derler.

bev

  • Deve yavrusunun derisi. (Bunu samanla doldurup anasına gösterirler. tâ ki sağılmaktan kaçmasın diye.)

bevarih

  • (Tekili: Bârih) Şiddetli sıcaklar ve şiddetli rüzgârlar ki, adına Samyeli denir.

bevç

  • Azamet, büyüklük, heybet. Gösteriş, ihtişam.
  • Zinet, süs, debdebe.

bevş

  • Çalım, gösteriş, debdebe, ihtişam. (Farsça)

beysan

  • Şam hududunda bir yerin adı.

bi-gışş / bî-gışş

  • Hilesiz, safi, karışıksız. (Farsça)
  • Samimi. (Farsça)

biendişe / bîendişe / بى اندیشه

  • Düşünmeyen, umursamayan. (Farsça)

bihakkılyakin / bihakkılyakîn

  • Yaşamış gibi birşeyi kesin olarak bilme.

bihayat / bîhayat / بى حيات

  • Cansız, yaşamayan. (Farsça - Arapça)

bil-guduvv-i ve-l-asal / bil-guduvv-i ve-l-âsâl

  • Sabah ve akşam.

bila-tevakkuf / bilâ-tevakkuf

  • Duraksamadan, durmaksızın.

bilatevakkuf / bilâtevakkuf

  • Duraksamadan.

bimübalat / bîmübâlât / بى مبالات

  • Kayıtsız, umursamaz. (Farsça - Arapça)

birsam

  • (Hallüsinasyon) Akıl hastalarının, gerçekten var olmayan bir şeyi varmış gibi yanlış idrak etmeleri halidir. Meselâ karınlarında veya başlarının içinde yılan bulunduğunu söylemeleri yahut bir canavarın ağzını açıp kendilerine baktığını söylemeleri birsam hâlini gösterir.

boşanmak

  • Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse (Türkçe)

buda

  • Budizm'in kurucusu. Mîlâddan altı asır evvel yaşamış olup, asıl adı Guatama veya Gotama'dır.

budizm

  • Hindistan'da M.Ö. altıncı yüzyılda yaşamış olan Buda'nın kurduğu, Uzakdoğu ülkelerinde yaygın bozuk bir inanış. Bu inanışta olanlara Budist denir.

burhan-ı külli / burhan-ı küllî

  • Çok büyük ve kapsamlı delil.

bürudet

  • Soğukluk. Soğuk olmak. Hararetsizlik.
  • Mc: Münasebetteki soğukluk. Münaferet. Muhasama.

büyük cihad

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

büyük cihad gazetesi

  • Samsun'da haftalık olarak yayınlanan bir gazete.

ca'li / ca'lî

  • Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.

cabiye

  • (Çoğulu: Cevâbi) Cemaat.
  • İçinde su toplanan büyük havuz.
  • Şam diyarında bir şehir adı.

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

calinos

  • (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.

cami-i emevi / cami-i emevî / câmi-i emevî

  • Şam şehrinde büyük bir câmidir.
  • Şam'daki Emevî Camii.

camia / câmia

  • Kapsamlı.

camii / câmii

  • Toplayıcı, kapsamlı.

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

camiiyet ve harikiyet-i lafziye / câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye

  • Sözün harikalığı ve kapsamlılığı.

camiiyet-i fıtrat

  • Yaratılışın kapsamlılığı.

camiiyet-i harika / câmiiyet-i harika

  • Harika kapsamlılık.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

camiiyet-i istidad / câmiiyet-i istidad

  • Kabiliyetin kapsamlılığı.

camiiyet-i istidat / câmiiyet-i istidat

  • İstidadın kapsamlılığı.

camiiyet-i lafziye / câmiiyet-i lâfziye

  • Sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması.

camiiyet-i mahiyet / câmiiyet-i mahiyet

  • Mahiyetin kapsamlılığı.

camiiyet-i pürşan / câmiiyet-i pürşân

  • Çok ünlü, şanlı kapsayıcılık ve kapsamlılık.

camit

  • Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.

can ü gönülden

  • Candan, gönülden, kalbin bütün samimiyetiyle.

çar-şenbih

  • Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü. (Farsça)

çarşenbe / çârşenbe / چارشنبه

  • Çarşamba. (Farsça)

carud

  • Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.

casim

  • Şam diyarında bir köyün adı.

çehre-perdaz

  • Ressam. (Farsça)

çehreperdaz / çehreperdâz / چهره پرداز

  • Ressam. (Farsça)

celed

  • Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve.
  • Muhkem yer.
  • Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.

cem'

  • Birleştirme, bir araya getirme.
  • İkindi namazını öğle namazıyla, yatsı namazını akşam namazıyla birlikte kılma.
  • Tasavvufta bir makam. Fenâ ve sekr (mânevî sarhoşluk) makâmı da denir.

cem'iyetli

  • Kapsamlı.

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cemiyetli

  • Kapsamlı.

cerame

  • Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak.
  • Cesâmet.

cercis

  • (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine dev

cevh

  • Ulaşmak.
  • Bittih-i şamî denilen karpuz.

cevlan

  • Şam'da bir dağ.

cinayet-i külliye-i daime

  • Daimî olan kapsamlı cinayet; belli bir türü, sınıfı içine alan devamlı ve kapsamlı cinayet.

circis / circîs

  • Îsâ aleyhisselâmdan sonra gönderildiği rivâyet edilen peygamber veya velî. Şam diyârında ve Filistin'de yaşadı. Îsâ aleyhisselâmın dîninin hükümlerini insanlara bildirdi.

cuhfe

  • Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.

cülcülan / cülcülân

  • Susam.

cürcani / cürcanî

  • (Abdülkahir) Hicri beşinci asrın ikinci yarısında yaşamış büyük âlimlerden ve Arapçanın dâhi mütehassıslarındandır. Dindarlığı ve takvası da çok ileri olduğu nakledilir... Asıl adı: Abdülkahir-el Cürcanî olan bu Zâtın ilk tahsilini memleketi Cürcan'da yaptığı biliniyor. Adı ve künyesi şu şekilde olu

cürsume

  • (Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik.
  • Gırtlak kapağı.
  • Karınca yuvası.

cüsum

  • (Tekili: Cisim) Cisimler. Ecsam.

cüvad

  • Susamak.

cüz'iyyat

  • Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar.

dağvari

  • Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette. (Farsça)

dahhak

  • Çok gülen. Çok gülücü.
  • İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim bir hükümdarın adı.

daire-i kehkeşan / dâire-i kehkeşan

  • Samanyolu galaksisinin dairesi.

daire-i külliye

  • Büyük ve geniş kapsamlı daire.

daire-i şumul

  • Kapsam dairesi.

daire-i şümul / dâire-i şümul

  • Kapsam alanı.

daru-berd

  • Debdebe, ihtişam. (Farsça)

darvincilik

  • 19. yy.da yaşamış İngiliz düşünürü Darwin'in kurduğu bir nazariye, görüş.

debdab

  • Şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet. (Farsça)

dek

  • Edat olup zaman ve mekân için kullanılır. "Hatta, tâ, kadar" mânalarına gelir. Meselâ: Akşama dek çalıştım. (Türkçe)

demagoji

  • yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak. Halk avcılığı. Cerbeze.

demeşk

  • Şam şehri.
  • Yürüğen kuvvetli, seri deve.

derecat

  • (Tekili: Derece) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.

derece / درجه

  • (Çoğulu: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak.
  • Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar.
  • Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye.
  • Miktar, rütbe.
  • Derece. (Arapça)
  • Aşama. (Arapça)
  • Kat. (Arapça)
  • Miktar. (Arapça)

derece-i sadakat / derece-i sadâkat / دَرَجَۀِ صَدَاقَتْ

  • Samîmî bağlılık derecesi.

derece-i süllem

  • Merdiven basamağı.

derekat / derekât / دركات

  • Katlar. (Arapça)
  • Basamaklar. (Arapça)

dereke / دركه

  • Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe.
  • Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
  • Kat. (Arapça)
  • Basamak. (Arapça)

dereke-i mirkat

  • Merdivenin en alt basamağı.

derk

  • En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak.
  • Anlamak.

desmere

  • (Çoğulu: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale.

devair-i külliye / devâir-i külliye

  • Geniş ve kapsamlı daireler.

devlet-meab

  • Devletin saadet ve ihtişamının sığınacağı yer, hükümdar.

dil-teşne

  • Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş. (Farsça)

dimişk

  • Şam şehri. Suriye'nin başkenti.

dimişki / dimişkî

  • Şam şehriyle alâkalı. Şam'a ait ve müteallik.
  • Şam'da yapılan ve güzel san'atlarda kullanılan bir nevi kâğıt.

dıntar

  • Çok yaşamış kertenkele.

divan

  • Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap.
  • Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.

diyar-ı şam

  • Şam diyarı, bölgesi.

dost

  • Samimi arkadaş.

dua-yı ihlasiye / dua-yı ihlâsiye

  • Büyük bir samimiyet, iş ve ibadette yalnız Allah rızasını gözeterek yapılan dua.

dübar

  • Çarşamba günü.

dünyayı terketmek / dünyâyı terketmek

  • Bütün haram olan şeyler ile berâber, mübâhları da, yâni günâh olmayan lezzetlerin çoğunu da bırakıp, yaşamak için zarûrî olan miktârını kullanmak.
  • Harâm ve şüpheli şeylerden kaçıp mübâhları kullanmak.

e'cam

  • (Tekili: Acem) Arab olmayanlar. Güzel arabi bilmeyenler. Güzel ve fasih konuşamıyanlar.
  • Acemiler.

ebced

  • Arabça Eski Sâmi alfabesindeki harf sırasının sayı değerine göre tertiplenmesinden meydana gelen birinci kelime. Bu tertip İbrâni ve Süryâni Alfabesindeki harfleri içine alır. İbâredeki kelimelerin sırası ve harflerin rakam değerleri şu suretle gösterilmektedir (Ebced), (Hevvez), (Hutti), (Kelemen),

ebkem

  • (Bükm. den) Dilsiz. Konuşamıyan.
  • Dilsiz, konuşamayan.

ebkemiyet

  • Dilsizlik. Konuşamamazlık.

edbar-üs sücud

  • Akşam namazından sonra kılınan iki rek'at nafile namaz.

ehl-i sadakat / ehl-i sadâkat / اَهْلِ صَدَاقَتْ

  • Samîmî bağlı olanlar.

ekasim

  • (Tekili: Aksam) Aksamlar, paylar, kısmetler.

el-cüz'i / el-cüz'î

  • Man: Mânası, mefhumu başkalarına şâmil olmayan, yani tek mâlum ferde âid olan kelime.

el-hubbu fillah muhibb-i muhlis / el-hubbu fillâh muhibb-i muhlis

  • Allah için, hâlis ve samimî bir şekilde seven.

elsine-i külliye

  • Küllî, kapsamlı diller.

eltaf

  • (Tekili: Lutf) Lütuflar, iyi muameleler, iyilikler, iyilikseverlikler. Nezaketler, nazik davranmalar. Okşamalar.

emsiye

  • (Tekili: Mesâ) Akşamlar, akşam vakitleri. Günün son zamanları.

enderi / enderî

  • Kalın ip, halat.
  • Şam yakınında bir köyün adı.
  • Bir dağ adı.

enes ibn-i malik

  • Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayat

erze

  • Samanlı sıva çamuru. (Farsça)
  • Çamdan çıkarılan zift. (Farsça)

erzen

  • Kendisinden sopa ve baston yapılan bir cins sağlam ağaç.
  • Şam darısı denen beyaz ve iri cins darı.

es-samed

  • (Bak. SAMED)

eser-i samedani / eser-i samedânî

  • Samed olan Allah'ın eseri.

esil

  • (Çoğulu: Asal-Esail-Usul) İkindi sonrasından akşama kadar olan vakit.
  • Kavi, muhkem, sağlam.

eskefe

  • Kapı basamağı, eşik.

esmar

  • (Tekili: Semer) Masallar. Akşam sohbetleri.

eşmel

  • Daha şâmil. Çok şeyleri içine alan. Daha çok kaplamış.
  • En kapsamlı; en geniş.

evkat-ı hamse

  • Beş vakit. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarının kılındığı vakitler.

evvabin namazı / evvâbîn namazı

  • Akşam namazının farzından sonra kılınan altı rek'atlik namaz.

eyyub / eyyûb

  • (A.S.) : Kur'ân-ı Kerim'de ismi geçen İshak Aleyhisselâm'ın oğlu olan Ays'ın evlâdından Eyyûb Aleyhisselâm, bir peygamber idi. Pek çok malı ve Şam tarafında çok mülkü vardı. Her makbul kulunu ve peygamberini Allah imtihana çektiği gibi onu da denedi. Cümle emlâki emvâli elinden gitti. O yine şükrett

fedm

  • Ahmak, bön, kalın kafalı, budala.
  • Yaşamak.
  • Yaşlanmak, ihtiyarlamak.
  • Yorulmuş, sakil kimse.

fenafilihvan

  • (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.

feth-i şam

  • Şam'ın fethi.

feylule / feylûle

  • İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku.
  • İkindiden akşama kadarki zaman dilimi.
  • İkindiden akşama kadar olan mekruh uyku.

ficc

  • Şam karpuzu.
  • Tam olmamış olan meyve.

fidye

  • Herhangi bir farzından birini yerine getirmeye gücü olmayan bir kimsenin Cenâb-ı Hak'tan özür dilemek kasdı ile, verdiği para veya sadaka.
  • Esir veya kölelikten kurtulmak için verilen para.
  • Fık: Fakirin sabahlı akşamlı bir günlük yiyeceği.

fihriste-i camia / fihriste-i câmia

  • Kapsamlı fihriste.

fırka-i halisa / fırka-i hâlisa

  • Samimî grup, samimî, içten kişilerin partisi.

fükuk

  • Yaşamak.
  • Kocalmak, ihtiyarlamak.
  • Ayrılmak.

furkan-ı celilüşşan / furkan-ı celîlüşşan

  • Doğru ile yanlışı birbirinden ayıran şanı ihtişamlı, görkemli olan Kur'ân.

gabibe / gabîbe

  • Sabah sağılan koyun sütünün üzerine akşam yine sağıp, ertesi güne bekletilip ekşiyen süt.

gafil / gâfil

  • Duyarsız, umursamaz.
  • Allah'ın emir ve yasaklarından habersiz davranan.

gafilane / gafilâne

  • Umursamazca, duyarsızcasına.

gaflet

  • Umursamazlık; âhirete, Allah'ın emir ve yasaklarına duyarsız kalma hali.

gafletkarane / gafletkârâne

  • Umursamazca, duyarsızcasına.

galan

  • Çok susayan, çok susamış olan.

galle

  • Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir.
  • Akarât kirası.
  • Hammaliye kirası.
  • Susamak.

garaz-ı külli / garaz-ı küllî

  • Genel hedef, bütün unsurları içine alan kapsamlı gaye.

gariziye / garîziye

  • Tıb: Yaratılışa âit. Yaşamaya âit. Doğuştan. Normal.

gaşam

  • (Çoğulu: Guşâm) Mübâlağa ile zulmeden.

gayme

  • Çok fazla susama, susuzluk.

gazze

  • Şam'ın doğusunda bir yerin adı. (Resullulah Efendimizin ceddi Hâşim'in kabri ordadır.)

gevedan

  • Çoğunlukla Van, Hakkari ve Şırnak illerinde yaşamakta olan aşiretlerden birisi.

geylani / geylanî

  • Seyyid Abdulkadir-i Geylanî, Gavs-ül A'zam, Gavs, Kutub gibi mecâzi nâm ile bilinen bu zât (Hi: 470-561) yılları arasında yaşamış ve Kadirî Tarikatının müessisidir. Müteaddid müridlerinden bir çoğu sonradan veli olarak meşhurdurlar. Derslerinin te'siriyle birçok Hristiyan ve Museviler Müslüman olmuş

gözdağı

  • Mc: Birini istenilen yola getirmek için samimi olmayan şiddet gösterişleriyle korkutmak ve tehdit etmek. (Türkçe)

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

güngörmek

  • Mc: İkbal, refah, saadet, mutlu olarak yaşamak.

güngörmüş

  • Tecrübeli, iyi günler yaşamış.

guvta

  • Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.

habaik

  • (Tekili: Habike) Kehkeşanlar, samanyolları.
  • Çizgiler.

habike / habîke

  • (Çoğulu: Habâik) Kehkeşan, samanyolu.
  • Çizgi.
  • (Çoğulu: Hubük) Dikkat ve itina ile, sağlam ve san'atlı dokunmuş, yol yol hâreli güzel kumaş.

hadise-i külliye / hâdise-i külliye

  • Küllî hadise; büyük ve kapsamlı hâdise, olay.

hafız / hâfız

  • Kur'ân-ı Kerim'i tamamen ezbere okuyan.
  • Kur'an-ı Kerim'in mânası ile beraber her şeyini yaşamaya ve muhafazaya çalışan.
  • Muhafaza eden. Koruyan. Hıfzeden.

hak-perest

  • Doğruluktan ayrılmayan, doğruluğu ciddi ve samimi seven. Hakka iman eden ve hak üzere âmil olan. (Farsça)

hakikat-i külli / hakikat-i küllî

  • Kapsamlı ve büyük bir hakikat.

hakiki ihlas / hakikî ihlâs

  • Gerçek ihlâs, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet.

hakim ebu abdullah

  • Muhammed bin Abdullah ibn-i Beyyi' (Hi: 321-405) Sâmâniye Devleti Nişabur Kadılığında bulunmuş büyük muhaddislerden, Şafiî fakihlerinden, asrının en büyük din âlimi diye bilinen bir zattır. Bir çok eser te'lif etmiştir. Başlıcaları: El Müstedrek Ale-s Sahihayn, Kitab-ül İlel, El-İklil, El-Emali, Ter

hakk-ı hayat

  • Yaşama hakkı.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma.
  • Kendisi yaşamışcasına en yüksek seviyede bilme.

hal'

  • Kaldırma. Kal' etme.
  • Hükümdarı tahttan indirmek. Azletmek.
  • Mansıb ve mesnetten ihraç etmek.
  • Elbise gibi şeyleri soymak.
  • Bir şeyi izâle edip ayırmak ve terketmek.
  • Karısını boşamak. Evlâdını evlâdlıktan reddetmek.

halalet

  • İki şeyin arası açık olmak.
  • Dostluk. Samimi dostluk.

halaluş

  • Kavga, döğüş, şamata, gürültü. (Farsça)

halid bin velid

  • Câhiliye devrinde Kureyş eşrafındandı. Hudeybiye muahedesinden sonra Müslüman oldu. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendisine Seyfullah namını vermiştir. Çok kahraman bir gazi idi. Suriye, Filistin, Şam gibi yerler onun himmeti ile feth olunmuştur. 18 Hadis-i şerif nakletmiştir.Hicri 21 senesi

halil / halîl

  • Samimi dost. Sâdık dost.
  • Nahif ve fakir kimse.
  • Samimi dost.

haliliye / halîliye

  • Dostane münasebet ve samimi kardeşlik.

haliliyye

  • Samimi dostluk ve kardeşlik.

halis / خالص / hâlis / خَالِصْ

  • İhlaslı, Samimi.
  • Samîmî.

halisane / hâlisâne / خَالِصَانَه

  • Samîmiyetle.

halisen / hâlisen

  • Samimî olarak.

halisen lillah / hâlisen lillâh

  • Samimi bir şekilde, sadece Allah rızası için.

halisiyet / hâlisiyet

  • Samimilik.

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hamata

  • Katılık.
  • Yanmak.
  • Boğaz ağrısı.
  • Darı samanı.
  • Kalbin ortası.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

hane

  • Ev, mesken, beyt. (Farsça)
  • Mat: Basamak, bölüm, göz. (Farsça)
  • Bazı kelimelerle birleştirilip mürekkep isim yapılan bir "ek" tir. "Hasta-hane, ecza-hane, yazı-hane, kıraat-hane" gibi. (Farsça)

hani'

  • Karısını boşamış koca veya kocasından boşanmış kadın.

has ve halis kardeşler / has ve hâlis kardeşler

  • Kıymetli ve ileri gelen; samimî mühim talebeler.

hasa'

  • Saman parçası.
  • Hurma kabı.

hasir / hâsir

  • Hasret çeken, meramına kavuşamayan.
  • Zarar görmüş.

haşmet

  • Büyüklük, ihtişam.
  • Büyüklük, ihtişam, görkem.

haşmet-i hakimiyet / haşmet-i hâkimiyet

  • Allah'ın hâkimiyetinin ihtişamı ve görkemi.

haşmet-i rububiyet

  • Herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden Allah'ın idare ve egemenliğinin ihtişamı.

haşmet-i saltanat

  • Saltanatın haşmeti, ihtişamı.

haşmetnüma / haşmetnümâ

  • İhtişamlı, görkemli.

hasret

  • Özleyiş. İç çekme. Bir şeyi çok isteyip, arzulayıp ona kavuşamamaktan gelen üzüntü.

hatem

  • Kırılmış olan şey.
  • Hayvanın çok yaşamaktan dolayı zayıf olması.

hatıra / hâtıra / خاطره

  • Hatıra, hatıra gelen. (Arapça)
  • Hatıra getirmek: Aklına getirmek, düşünmek. (Arapça)
  • Hâtıra hutûr etmek: Hatırlamak, anımsamak. (Arapça)

hatve

  • Basamak, mertebe.

havf ve reca

  • Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.)

havi / hâvi

  • İhtiva eden, içine alan, şâmil, içeren.

havran

  • Şam diyarından bir yerin adı.
  • Balıkesir'in bir ilçesi.

havz-ı kevser

  • Kıyâmet günü mahşerde veyâ Cennet'te Peygamber efendimize tahsîs edilmiş olan ve bir kere içenin bir daha susamayacağı havuz.

hayat / حيات

  • Dirilik. Canlılık. Yaşama. Sağlık.
  • Fık: Allah (C.C.) kendi Zât-ı Ehadiyyetine mahsus bir hayat sıfatı ile muttasıftır. Bu, Hak Teâlâ'nın ilmi ile, irade ve kudret ile ittisafına hâs bir sıfattır.
  • Yaşam. (Arapça)

hayat-engiz

  • Yaşamaya zorlayan, yaşatan. (Farsça)

hayat-ı camia / hayat-ı câmia

  • Çok kapsamlı olan hayat.

hayat-ı cinsiye / hayât-ı cinsiye / حيات جنسيه

  • Cinsel yaşam.

hayat-ı din

  • Dinî yaşam.

hayat-ı diniye / hayât-ı diniye / حيات دینيه

  • Dinsel yaşam.

hayat-ı hürriyet

  • Hür hayat, özgür yaşam.

hayat-ı külliye

  • Küllî hayat; bütün fertleri içine alan kapsamlı hayat.

hayat-ı ruz-i merre / hayât-ı rûz-i merre / حيات روز مره

  • Gündelik yaşam.

hayati / hayatî / حياتى

  • Hayata ve yaşamağa ait. Hayatla alâkalı. Hayat için mecburi olan.
  • Mc: Çok önemli bir şeyin bağlı bulunduğu başka bir şey. Temel.
  • Hayatla ilgili, yaşamsal. (Arapça)

hayatiyyat / hayâtiyyât / حياتيات

  • Biyoloji, yaşambilim. (Arapça)

hayatperest

  • Yaşamaya pek düşkün olan.

hazımlı

  • Mc: Tahammüllü, müsamahalı, tolerans sahibi.

hazine-i camia / hazine-i câmia

  • Kapsamlı, büyük hazine.

hazret-i üsame

  • Üsâme bin Zeyd (r.a.).

hecr-i cemil

  • Kalben ve fikren onlardan uzak durup fiillerinde onlara uymamakla beraber, kötülüklerine karşılık vermeğe kalkışmayıp müsamaha, idare ve güzel ahlâk ile hüsn-i muhalefet etmek.

hengame / hengâme

  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

herşefe

  • Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.)
  • Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın.
  • Çok eski olan kova.

hicaz demiryolu

  • Şam'dan Hayfa'ya kadar uzanan demiryolu. Yapımına 1900'de başlanan bu demiryolunun uzunluğu 1465 km, genişliği ise 1050 m. idi. Başlıca özelliği tamamıyla İslâm dünyasının yardımı ile yapılmış olmasıdır. II.Abdülhamid zamanında yapılan bu demiryolu 1908 yılında tamamlanmıştır.

hicaz demiryolu madalyası

  • Şam-Hicaz demiryolunun yapımı için para yardımı bulunanlarla, demiryoluna ait işlerde hizmetleri görülenlere verilmek üzere II.Abdülhamid tarafından çıkartılan üç ayrı madalya. 16.9.1902 tarihli nizamname ile çıkarılan bu madalyanın bir tarafında "Hamidiye Hicaz demiryoluna hizmet eden hamiyyetmendâ

hıfzıssıhha

  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.

hikmet-i samedaniye / hikmet-i samedâniye

  • Samed olan Allah'ın hikmeti.

hikmet-i şamil / hikmet-i şâmil

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hikmet-i şamile / hikmet-i şâmile

  • Kapsamlı, kuşatıcı hikmet.

hikmet-i teşri'iye

  • Yasamadaki hikmet, kanun koymadaki gaye, fayda.

hilal-i id / hilâl-i îd

  • Bayram hilâli; Ramazan'nın son günü akşamı görülen Şevval ayı hilâli.

hilalet

  • Samimi dostluk.

hilaş

  • Gürültü, kavga, patırtı, şamata. (Farsça)

hıllet

  • Samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

hillet

  • (Çoğulu: Hillel - Hilâl) Samimi ve cân-ı gönülden olan dostluk. En güzel takdir edici ve samimi arkadaşlık.
  • Kılınç gediği.
  • Nakışlı deri.
  • Ağızda bâki kalan dişler.
  • Dişler arasında kalan yemek artığı.

hıllet-i ibrahim

  • İbrahim'in (a.s.) dostluğu, dostluk sıfatı olan samimî dostluk, takdir edici arkadaşlık.

himan

  • Susuz, susamış.

hıraş

  • "Tırmalayan, kazıyan" anlamıyla bileşik sıfatlar yapar. Meselâ: Dil-hıraş : Gönlü tırmalayan, inciten. Samia-hırâş : Kulak tırmalayıcı. (Farsça)

hizb-ül kur'an

  • Kur'an Cemaatı. Kur'an'a ciddi ve samimi olarak bağlanıp, ona hizmet için mücahidane bir surette çalışan ve fenâlıklardan korunan müslümanların topluluğu ve cereyanı.
  • Kur'an'ın bir cüz'ünün dörtte biri.
  • Zikir ve dua için Kur'an'dan alınmış bir kısım âyetler.

hızır aleyhisselam / hızır aleyhisselâm

  • İbrâhim aleyhisselâmdan sonra yaşamış bir peygamber veya velî.

hizmet-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı hizmet.

hubb-u hayat

  • Hayatı, yaşamayı sevmek.

hübük

  • (Tekili: Habike) Samanyolları.
  • Çizgiler.

hüccet-i külliye

  • Kapsamlı geniş delil.

hukeşan

  • Tar: Hacı Bektaş şeyhinin Yeniçeri Ocağı nezdindeki vekiline mahsus doksandokuzuncu ortaya 1591 senesinde tâyin olunan Bektaşi müritleri hakkında kullanılır bir tâbirdi. Yeniçeri ocağından yiyip içen ve yeniçeri odalarında yatıp kalkan bu duacıların vazifeleri sabah akşam ordunun selâmet ve muvaffak (Farsça)

hukuk-u tabiiyye

  • İnsanın fıtratında bilkuvve mevcut olup, hak ile bâtılı, iyi ve fenayı bildiren ve insanların toplu bir şeklide yaşamalarını mümkün kılan hükümler.

hukuk-u umumiyye

  • Cemiyetin bütün fertlerine şâmil olan haklar. (Mülkiyet hakkı, iştirak hakkı vs. gibi.)

hul'

  • Zevceyi mal karşılığında boşamak.

hulalet

  • Samimi dostluk arkadaşlık.

hülasa-i camia / hülâsa-i câmia

  • Kapsamlı özet.

hullet

  • (Çoğulu: Hulel) İçten, samimi sevgi. Dostluk. Muhabbet. Haslet.

hulul

  • Girme. Dâhil olma. İçine gizlice giriş.
  • Birinin veya birkaç kimsenin sevgi veya itimadını kazanmak, içlerine onlardan görünüp girmek.
  • Halletmek.
  • Vuku' bulmak. Zuhur etmek.
  • Gelip çatmak.
  • Bir menzile inmek.
  • Kim: Bazı akıcı cisimlerin vücud mesâmâ

hulus / hulûs / خُلُوصْ

  • Hâlislik. Saflık.
  • Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.
  • İçtenlik, gönülden gelen samimiyet.
  • Samîmiyet, hâlis ve saf olma.

hulus-i kalb

  • Kalbden, gönülden, içten samimiyet.

hulus-i niyet / hulûs-i niyet

  • Halis, samimi niyet.

hulus-u niyet / hulûs-u niyet

  • Halis, samimî niyet.

hulusi

  • Samimi, candan. Hâlis ve içi temiz olan.

hulusiyet / hulûsiyet

  • Halislik, samimilik, temizlik.

hulusiyyet

  • Hâlislik. Samimi dostluk.

huluskar / huluskâr

  • Bir insana karşı samimi muhabbeti olan. (Farsça)
  • Dalkavuk. Menfaati için sevgi ve iyi muamele gösteren. (Farsça)

huluskarane / huluskârâne

  • Samimi muhabbet ve sevgi ile. (Farsça)
  • İkiyüzlülükle, dalkavuklukla. (Farsça)

hulya

  • Kuruntu. Hayal. Vehim. Olmıyan bir şeyi düşünerek yaşamak. Akıldan geçen ve matmah-ı nazar olan husus. (Farsça)

huruş

  • Coşma. Gürültü. şamata. Telâş. (Farsça)

huruşan / hurûşân

  • Coşmalar, şamatalar.

huşkleb

  • Dudağı kurumuş, susamış. (Farsça)

husm

  • (Çoğulu: Ahsam) Çuval ve heybe bucağı.

hüsn-ü külli / hüsn-ü küllî

  • Bütün fertleri içine alan kapsamlı, şümullü güzellik.

hüsn-ü muaşeret / حُسْنُ مُعَاشَرَتْ

  • Bir arada yaşama güzelliği.

hutbe-i şamiye / hutbe-i şâmiye

  • İçinde Üstadın Şam'da verdiği hutbe bulunan kitap.

huzale

  • Saman ufağı.

huzur-u mehabetinde

  • Büyüklük ve ihtişamın karşısında.

i'şa'

  • Akşam yemeği verme.

i'tikaf / i'tikâf / اعتكاف

  • Bir yere kapanma, köşesine çekilerek yaşama. (Arapça)

i'tişa'

  • Akşam vakti yola çıkma.

i'tiyaş

  • Geçinme. İdareli yaşama.İ'TİZA' : Bir kavim veya kimseye bağlı bulunma.

ibadet-i halisa / ibadet-i hâlisa

  • Samimiyetle, içtenlikle yapılan ibadet.

ibka

  • Bırakma, yaşamını eline verme.

ibrahim desuki / ibrahim desukî

  • Büyük âlim ve mutasavvıflardan olup büyük makam sâhibi bir zâtdır. Pek meşhur ve çok güzel sözleri ve mev'izaları vardır. 676 tarihinde 43 yaşında Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)

ibrahim hakkı

  • (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.

icl-i samiri / icl-i samirî

  • Musa (A.S.) zamanında Samirî'nin yaptığı buzağı heykeli.

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müçtehit olanların, şeriatın bir meselesi hakkında verilen hükümde birleşmeleri, dinî bir konuda söz birliği etmeleri.

icma-i ümmet

  • Ist: Aynı asırda yaşamış olan İslâm âlimlerinden müctehid olanların, şeriatın bir mes'elesi hakkında verilen hükümde birleşmeleridir.

icraat-ı cesime-i rabbaniye / icraat-ı cesîme-i rabbâniye

  • Allah'ın çok büyük ve kapsamlı işi, icraatı.

içtihadat-ı safiyane / içtihadat-ı sâfiyâne

  • Samimî, hâlis bir şekilde sırf Allah rızası için yapılan içtihadlar.

içtihadat-ı safiyane ve halisane / içtihadât-ı sâfiyâne ve hâlisâne

  • Samimi ve sâfi bir inanç ve niyetle yapılmış içtihadlar.

idame-i hayat etme

  • Hayatını devam ettirme, yaşamını sürdürme.

idare-i taayyüş

  • Yaşamı idare etme.

iddet

  • Kocasının ölümüyle dul kalan veya talak (boşama) ve fesh (nikâhın bozulması) sebebiyle evlilik bağı çözülen kadının yeniden evlenebilmesi için beklemesi gereken zaman.

ıdfe

  • Ondan elliye varana kadar olan erkekler.
  • Kıt'a.
  • Akşam vakti.

idrak / idrâk / ادراک

  • Kavrama, anlama. (Arapça)
  • Erişme. (Arapça)
  • İdrâk edilmek: (Arapça)
  • Kavranmak, anlaşılmak. (Arapça)
  • Yaşanmak. (Arapça)
  • İdrak: Etmek (Arapça)
  • Kavramak, anlamak. (Arapça)
  • Yaşamak, görmek. (Arapça)

ifna / ifnâ

  • Yok etme, yaşamını elinden alma (tutukluluk).

iftar / iftâr / افطار

  • Oruçlunun, akşam namazı vakti girdikten, yâni güneşin battığı iyice anlaşıldıktan sonra, yiyerek veya içerek orucunu açması.
  • Oruç tutmama, yime.
  • Oruç açma. (Arapça)
  • Ramazan ayında verilen akşam yemeği. (Arapça)
  • İftâr etmek: Oruç açmak. (Arapça)

igmaz

  • Müsamaha etmek. Görmemezliğe gelmek.

igtibak

  • Akşam vaktinde şarap içmek.

igtilal

  • Hayvanın çok susaması.
  • Elbiseleri üst üste giyme.
  • İçme.
  • İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.

ihata / ihâta

  • İçine alma, kapsama, kuşatma.

ihata etmek

  • İçine almak, kapsamak.

ihatalı / ihâtalı

  • Kuşatıcı, kapsamlı.

ihbar-ı evvelin / ihbar-ı evvelîn

  • Geçmişte yaşamış topluluklar hakkında haber verme.

ihevat

  • (Tekili: İhve) Samimi ve sâdık arkadaşlar. Candan dostlar.
  • Tarikat arkadaşları.

ihlas / ihlâs / اِخْلَاصْ

  • (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık.
  • Sırf Allah emretmiş olduğu için ibadet etmek. Yapılan ibadet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakiki ve esas gaye etmeyerek yalnız ve yalnız Allah rızasını esas maksat ve
  • Samimiyet, doğruluk, riyasızlık. Kur'ân-ı Kerim'in 112. Sûresi.
  • Allah rızâsını esas tutma, samîmiyet.

ihlas suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de şirkin ve küfrün envâını reddedip, tevhidi ilân eden 112. Sure. Bu sureye: Esas, Tevhid, Tefrid, Tecrid, Necat, Velâyet, Marifet, Samed, Muavvize, Mazhar, Berâe, Nur, İman suresi de denilmektedir. Maâni, Müzekkire gibi isimleri de vardır.

ihlas-ı etem / ihlâs-ı etem

  • En mükemmel bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı etemm / ihlâs-ı etemm

  • Mükemmel bir ihlas, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı hakiki / ihlâs-ı hakikî

  • İbadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; gerçek samimiyet.

ihlas-ı kalb / ihlâs-ı kalb

  • Sadece Allah'ın rızasını gözeten kalb samimiyeti.

ihlas-ı tam / ihlâs-ı tâm / اِخْلَاصِ تَامْ

  • Tam olarak Allah rızâsını esas tutma, samîmî olma.

ihlas-ı tamm / ihlâs-ı tâmm

  • Tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihlas-ı tamme / ihlâs-ı tâmme

  • Tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözetme.

ihmalci

  • Dikkat etmeyen, dikkatsiz, müsamahacı. (Türkçe)

ihtilaf / ihtilâf / اِخْتِلَافْ

  • Farklı olma, anlaşamama.

ihtisam

  • (Husumet. den) Düşmanlık, husumet, muhâsame.

ihtisas

  • Hissetme, duyumsama.

ihtişaş

  • Kuru ot veya saman gibi hayvan yemi biriktirme.

ihtiva

  • İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.
  • İçine alma, kapsama.

ihtiva eyleme

  • İçine alma, kapsama.

ikindi namazı

  • İslâm'ın şartlarından biri olan beş vakit namazın üçüncüsü, öğle vakti ile akşam vakti arasında kılınan namaz.Gökten yere iner kamû (bütün) melekler, Meleklere müştâk olur (can atar) felekler, Kabûl olur anda bütün dilekler, İkindi namâzın kıldığın zaman.

iklim / iklîm / اقليم

  • Ülke, yer, diyar. (Arapça)
  • Coğrâfî yaşam koşulları. (Arapça)

iktidar-ı hayatiye

  • Yaşama gücü.

iltifat / iltifât

  • Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek.
  • Dikkat, itina.
  • Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu dışına çıkmadan- sözün ve hitabın yönünü değiştirme san'atıdır. Meselâ: (Asım'ın nesli...
  • Lütfetme, gönül alma, güzel sözle okşama.

iltiyah

  • Vücudun güneşten yanması.
  • Susama.
  • Şimşek çakma.
  • Yıldızın parıltısı.

ilyas

  • Benî İsrail peygamberlerinden olup, Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Ella" diye mezkûr olan bir Peygamberin ism-i mübarekidir. M.Ö. 9. asırda yaşamış olup ondan sonra Elyesa (A.S.) Peygamber olmuştur. İlyâs (A.S.), zamanının hükümdarıyla çok mücadele etmiş, çok zaman mağaralarda yaşamış, ç

imam-ı a'zam

  • (Hi: 80-150) Hanefi Mezhebinin imamı. Asıl ismi: Ebu Hanife Nu'man bin Sâbit'tir. Bağdatlı olup Abbasiler devrinde yaşamıştır. Fıkıh ilminin en ileri geleni olup, bu ilmin tedvin ve tervicinde çok büyük hizmet etmiştir. Böyle zâtların vicdan-ı umumiye nezdinde idareyi, hak ve adalette selâmet için,

imam-ı ca'fer-i sadık / imam-ı ca'fer-i sâdık

  • (Hi: 83-148) Hazret-i Ali'nin (R.A.) torununun torunudur. Medine-i Münevvere'de yaşamıştır. Annesi, Hazret-i Ebu Bekir'in soyundandır. Mânevi nüfuzu çok ileri idi, dine büyük hizmetleri görüldü. Demiştir ki: "Kim nefsi için nefsi ile mücâhede ederse, keramete kavuşur, kim de Allah için nefsi ile müc

imam-ı taberani / imam-ı taberanî

  • (Süleyman bin Ahmed Taberanî) Hadis âlimidir. Şam'da Taberiyye'de doğmuş ve orada vefat etmiştir. (260-360) Kebir, Evsat ve Sagir hadis kitablarını yazmak için 33 sene Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve başka yerleri dolaşmıştır.

iman-ı tahkiki / iman-ı tahkikî

  • İmana aid bütün mes'eleleri yakînî surette tedkik ile bilmek ve yaşamak ve tahkikî iman derslerini veren ve taklidî imanı tahkike tebdil eden eserleri sadakatla okumak neticesinde hâsıl olan sağlam, sarsılmaz iman. (Mü'minin kalbi tasdik nuru ile o derece münevver olmasıdır ki, o nur bütün letaif-i

imrar-ı hayat etme

  • Hayat sürme, yaşama.

imsa

  • Akşama kalma.
  • Bozma.

inkisam / inkisâm / انقسام

  • Bölünme. (Arapça)
  • İnkisâm etmek: Bölünmek. (Arapça)

insihak

  • Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.

inziva / inzivâ / انزوا

  • Köşesine çekilme, tek başına yaşama. (Arapça)

irade-i külliye

  • Külli irade. Allah'ın her şeye şâmil olan emri ve iradesi.

irtisam

  • İrtisam etmek: Resmedilmek, izi düşmek.

iş / îş / عيش

  • Yaşayış. Yaşamak. Zevk u safa sürmek.
  • Hayata medar olan ve geçinilen şeyler.
  • Ekmek. Gıda.
  • Yaşama. (Arapça)
  • Eğlenme, gününü gün etme. (Arapça)

ışa' / ışâ'

  • Yatsı zamanı. Akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit.
  • Güneş batmasından ertesi günü fecre kadar olan zaman.

ışaan / ışâân

  • Akşam ile yatsı.

ışaeyn

  • Akşam ile yatsı zamanı.

ışaya

  • (Tekili: Işâ) Akşam ezanından yatsı ezanına kadar geçen zamanlar.

iskalarya

  • ing. Çarmıkların halat basamakları.

ism-i külli / ism-i küllî

  • Büyük ve kapsamlı isim.

istiksar

  • (Kesret. den) Çok görme, çok görünme. Çoğumsama, çoğumsanma.
  • Çokluğu isteme.

istilam

  • Öpmek veya el sürmek. Selâm vermeyi isteme.
  • Kâbeyi tavaf esnasında Hacer-ül Esvede el sürmek, el süremese el işareti ile öper gibi yapmak, okşamak.

iştimal / iştimâl / اشتمال

  • İçine almak, kaplamak. Çevirmek, ihata etmek. Şâmil olmak.
  • Kapsama. (Arapça)

istimrar-ı ahlak / istimrar-ı ahlâk

  • Ahlakî özelliklerin aksamadan varlığını sürdürmesi.

istiska'

  • (Saky. den) Su isteme. Susama.
  • Yağmur duasına çıkma.
  • Vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı.

ıtaş

  • (Tekili: Atşân) Susamış olanlar.

itat

  • Düşmanlık, zıtlık, adavet, muhasame.

ıtlak / ıtlâk

  • Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak.
  • Boşama. Boşanma. Afvetmek.
  • Salıverme.
  • Boşama.
  • Soyutlama, söyleme, kullanma.

ıtlak etmek

  • Belli bir sınır getirmeden genelleme yapma; Allah'ın kitap gönderdiği bir peygambere ve dine inanan insanları, yani Hıristiyan ve Yahudileri de hükmün kapsamı altına almak.

izhar-ı haşmet

  • İhtişamın, heybetin açığa vurulması.

kabiliyet-i camia

  • Çok kapsamlı kabiliyet.

kademe / قدمه

  • Derece, sıra.
  • Merdiven basamağı.
  • Basamak. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

kademe kademe

  • Basamak basamak, derece derece.

kademe-i ulada / kademe-i ulâda

  • İlk basamakta. Başlangıçta.

kadum

  • (Çoğulu: Kudm) Keser.
  • Şam yakınında bir köyün adı.

kafiye

  • Tâbi olan şey.
  • Herşeyin son tarafı.
  • Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)

kah / kâh / كاه

  • Saman. Saman çöpü. (Farsça)
  • Saman. (Farsça)

kahdan / kâhdan

  • Samanlık. İçine saman doldurulan oda. (Farsça)

kahgil / kâhgil

  • Samanlı sıva çamuru. (Farsça)

kaide-i külliye

  • Genel, kapsamlı kural; kendisine cüz'î, detay meselelerin tatbik edilebildiği genel kural.

kal'a-bend

  • Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış. (Farsça)

kal'abend

  • Bir kale içerisinde yaşamaya mahkum olmuş; esir.

kalben

  • İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.

kalbi / kalbî

  • İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.

kalbi muhabbet / kalbî muhabbet

  • İçten, samimi sevgi.

kamus-i türki / kamus-i türkî

  • Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük.
  • Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat.

kanaat / kanâat

  • Yeme, içme ve barınacak yer husûsunda bileğin emeği, alın teri ile kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek. Kanâat, çalışmayıp, sâdece eline geçeni kullanmak, tembel oturup, başka bir şey aramamak değildir. Aksine hırslı hareketlerden kaçınıp, gönül huzûru ile yaşamaktır.

kanun / kanûn

  • Devletin yasama kuvveti tarafından herkesçe uyulmak üzere konulan her türlü nizam, kaide.

karun

  • (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden

kasem-i cami-i muazzama / kasem-i câmi-i muazzama

  • Büyük ve kapsamlı kasemler, yeminler.

kasr

  • Kısa olmak. Kısa kesmek.
  • Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek.
  • Bir işte tembellik etmek.
  • Akşamlamak.
  • Hapseylemek.
  • Yekpâre taş.
  • Beyazlatmak.
  • Gevşetmek.
  • Noksanlaştırmak.

kavaid-i külliye / kavâid-i külliye

  • Bütün fertleri içine alan kapsamlı, genel kurallar, prensipler.

kavanin-i külliye / kavânin-i külliye

  • Türleri, sınıfları içine alan, kapsamlı kanunlar.

kaysum

  • Marsama denilen ot.

kaziye-i cüziyye

  • Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. "Bazı şeyler serttir." gibi.

kaziye-i külliye

  • Man: Hüküm mevzuunun cemi efradına şâmil olan kaziyye. "İnsanların cümlesi nâtıktır" gibi.

kedid

  • Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer.

keffaret-i yemin

  • Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir ol

kefl

  • Okşamak.
  • Kefil olmak.
  • Yaramaz gönüllü olan.

keh

  • Saman. Saman çöpü. (Farsça)

kehkeş

  • Samanyolu galaksisi.
  • Samanyolu.

kehkeşan / kehkeşân / كهكشان / كَهْكَشَانْ

  • Samanyolu.
  • Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.) (Farsça)
  • Samanyolu.
  • Samanyolu. (Farsça)
  • Samanyolu.

kehrüba

  • Saman kapan. (Farsça)
  • Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.) (Farsça)

kelbiyyun

  • Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.

kemal-i hulus ve iştiyak / kemâl-i hulûs ve iştiyâk / كَمَالِ خُلُوصْ وَ اِشْتِيَاقْ

  • Tam bir samimiyet ve arzu etme.

kemal-i ihlas / kemâl-i ihlâs

  • Mükemmel ve kusursuz ihlâs, samimiyet.

kemal-i sadakat ve ihlas / kemâl-i sadakat ve ihlâs

  • Tam ve mükemmel bağlılık ve samimiyet.

kemal-i saffet

  • Tam bir temizlik, temiz niyetlilik, samimiyet ve içtenlik.

kemal-i samimiyet ve ihlas / kemâl-i samimiyet ve ihlâs

  • Tam bir samimiyet ve içtenlik.

kerim

  • Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)

kerretan

  • Sabah ve akşam.

kesb-i külliyet

  • Kapsamlılık, genellik özelliği kazanma.

kevkebe

  • Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret. (Farsça)

kimn

  • Saman.

kinaye lafızlar / kinâye lafızlar

  • Birkaç mânâda kullanılan kelimeler. Hem boşamada hem de başka yerde kullanılan sözler.

kınnesrin

  • Şam diyârında bir mekân adı.

küll-ü nurani / küll-ü nuranî

  • Nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık.

külli / küllî

  • Bütün fertleri içine alan, kapsamlı.
  • Bütün fertleri ihtiva eden genel kavram, genel, kapsamlı.

külliyat / külliyât

  • Türler, cinsler, kapsamlı varlıklar.

külliye

  • Kapsamlı.

külliye ise

  • Kapsamlı ve genel ise; hüküm bir sınıf veya türün bütün fertlerini kapsıyor ise.

külliyet

  • Bütünlük, genellik, kapsamlılık.
  • Bütün ferdleri içine alan, kapsamlılık, genellik.

külliyet-i ef'al / külliyet-i ef'âl

  • İşlerin çokluğu ve kapsamlılığı.

külliyet-i kaide

  • Kuralın genelliği, kapsamlılığı.

külliyetli

  • Kapsamlı.

küncüd

  • Susam. (Farsça)

kusame

  • Kassamlara verilen taksim ücreti.

kuşame / kuşâme

  • (Bak: KUŞAM)

kuss ibn-i saide

  • İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir d

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lamise / lâmise

  • Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.

lat'a

  • Dudaklarının içi beyaz olan kadın.
  • Çok yaşamış, ihtiyar kadın.

latma

  • Şamar, tokat.

latmahar / latmahâr

  • Tokat yiyen. Şamar atılan kimse. (Farsça)

laubali / lâubâlî

  • Senli benli, saygısız, ilgisiz, umursamaz.

lebteşne

  • (Çoğulu: Lebteşnegân) Susamış. (Farsça)

lef'

  • Örtmek, setr etmek.
  • şâmil olmak.

levazım-ı taayyüş

  • Yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan şeyler.

levh

  • Görünen ibretli manzara.
  • Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük.
  • Seyredilen yerin çizili sureti.
  • Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey.
  • Şimşek çakmak.
  • Susamak.
  • Zâhir olmak.
  • Çalıp almak.

leyle-i erbaa

  • Haftanın dördüncü gecesi olan çarşamba gecesi.

lezzet-i ömür

  • Yaşama lezzeti.

lükkam

  • Şam diyârında yüksek bir dağın adı.

lut

  • Hz. İbrahim'in kardeşi Harran oğlu Lut (A.S.) onunla beraber Bâbil diyarında Şam yakasına geçmişti. Sodom nahiyesine peygamber oldu. Bu nâhiyenin ahalisi ehl-i küfr ve fücur idi. Yolsuz giderlerdi ve hiçbir kavmin yapmadığı fuhşiyatı yapalardı. Hz. Lut, onları doğru yola dâvet etti, dinlemediler ve

lüvab

  • Susamak.
  • Kulpsuz bardak.

ma'işet / ma'îşet

  • Yaşama, geçinme, yaşayış. Geçinmek, yaşamak için lüzumlu şeyler.

ma'lef

  • (Çoğulu: Maâlif) Ot ve saman gibi hayvan yemi konan yer. Samanlık.

ma'nidar

  • Bir mânâyı mutazammın olan. (Farsça)
  • Nükteli, ince mânâlı. Bir mâna ifade eden. Bir mânayı şâmil olan. (Farsça bir ifade olup, mânâ; ma'ni diye okunmuştur.) (Farsça)

ma'sara

  • (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.

ma-bihi-l-hayat

  • Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.

maalif

  • (Tekili: Ma'lef) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.

maasır

  • (Tekili: Ma'sara) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.

magarib

  • (Tekili: Magrib) Batılar, magribler, garplar.
  • Akşamlar.

magrib

  • (Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.

mağrib / مغرب / مَغْرِبْ

  • Batı, akşam.
  • Akşam.
  • Batı. (Arapça)
  • Akşam namazı. (Arapça)
  • Kuzeybatı Afrika. (Arapça)
  • Fas. (Arapça)
  • Akşam vakti.

mağrip

  • Akşam namazı.

mahiyet-i camia / mâhiyet-i câmia

  • Kapsamlı mahiyet, içyapı, nitelik.

mahlukatın hukuku / mahlûkatın hukuku

  • Hukuk-u ibâd; kul hakları; toplum bireyleri arasında birlikte yaşamaktan doğan, yükümlünün irade ve tercih hakkının bulunduğu haklar; mülkiyet, sağlık, alışveriş, borç gibi.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

maişet

  • (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür.
  • Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.
  • Yaşama, yaşayış, geçinme, geçinmek için lüzumlu şey.

makam-ı külliye / makam-ı küllîye

  • Genele bakan kapsamlı makam.

makàsıd-ı külliye

  • Büyük ve kapsamlı maksatlar, gayeler.

mana-yı külli / mânâ-yı küllî

  • Geniş ve kapsamlı mânâ.

manevileşmiş / mânevîleşmiş

  • Mânâ boyutunun yaşam seviyesine yükselmiş.

masile

  • Üzerinde mum veya fitil yakılan çıra ve şamdan.

mavna

  • Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

mazhar-ı cami' / mazhar-ı câmi'

  • Kapsamlı bir görüntü yeri.

mecazi rızık / mecâzî rızık

  • Yaşamı devam ettirmek için zorunlu olmayan ve çalışıp çabalamakla elde edilmesi gereken nimetler.

mecerre

  • (Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.

mecusi

  • Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir.
  • Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.

medain

  • (Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler.
  • Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılm

medar-ı hayat / medâr-ı hayat

  • Hayat dayanağı, yaşamın dayanak noktası.

medeniyetperver

  • Medeniyeti seven; toplu yaşamanın gerektirdiği şartları dikkate alarak hareket eden.

medrec

  • (Çoğulu: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven.
  • Meslek.
  • Tarikat.
  • Dar yol. Dağ yolu.

mekanik

  • Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap.
  • Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası.
  • Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.

melbes

  • Giyim kuşam.

menabi-i külliye / menâbi-i külliye

  • Küllî, kapsamlı kaynaklar.

menazil / menâzil / منازل

  • Konaklar. (Arapça)
  • Aşamalar. (Arapça)

mendeb

  • Tehlike. Ölüm.
  • Gürültü ve şamata ile ağlama.

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

meraki / merakî

  • Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse.
  • (Tekili: Mirkat) Merdivenler, basamaklar.

meratib

  • Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.

meratib-i külliye-i rububiyet

  • Rububiyetin geniş, kapsamlı mertebeleri; Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mertebeleri.

merdiven-i terakki

  • İlerleme merdiveni; bir merdivenin basamakları gibi yükselme.

merek

  • Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

merhale / مرحله

  • Kademe, aşama.
  • Aşama, evre.
  • Aşama. (Arapça)
  • Konak, menzil. (Arapça)

merhamet-i camia / merhamet-i câmia

  • Kapsamlı merhamet; her şeyi kuşatan şefkat.

mertebe

  • Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.
  • Derece, basamak.
  • Pâye, rütbe.
  • Miktar.
  • Derece, aşama.

mertebe-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı mertebe.

mertebe-i külliye-i ubudiyet / mertebe-i külliye-i ubûdiyet

  • Allah'a kulluğun büyük ve kapsamlı mertebesi.

mesa / mesâ / مسا

  • Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak.
  • Gamlı olmak.
  • Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.
  • Akşam. (Arapça)

mesalih-i külliye

  • Küllî maslahatlar, geniş kapsamlı faydalar.

mesam

  • (Mesâmet) Duracak yer.

mesamat

  • (Bak: Mesammât)

mesammat / mesammât

  • (Tekili: Mesâmm) Mesammlar. Delikler, gözenekler.

mesele-i zevkiye

  • Zevk ile (tadılıp yaşamakla) bilinen mesele.

mesemm

  • (Çoğulu: Mesâmm) Tıb: Cild üzerindeki küçük delik. Gözenek.

mesemme

  • (Çoğulu: Mesâmm-Mesâmmât) Ciltteki ufak delik. Gözenek.

meshuf

  • Susamış. Suya kanamamış.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

metbene

  • Samanlık.

mevlana halid

  • (Hi: 1192-1242) Yüzyıl evvelinin müceddidi olduğu milyonlarca irşad ettiği kimselerin şehadetiyle sabit olmuştur. Şam'da vefat etmiştir. Hz. Osman bin Affan (R.A.) soyundandır. İlim ve takvada ve her çeşit makbul vasıflarda, devrindeki en ileri âlimlerin ve velilerin fevkinde idi. Bütün ömrünü zühd

micmer

  • İçinde tütsü yakılan bakır yahut bronzdan küçük şamdan şeklindeki aletin adıdır. "Buhurdan" da denilir.

mid'as

  • Çok işlek olduğundan yumuşamış olan yol.

mıklat

  • Evlâdı yaşamayan kadın.
  • Bir kez doğuran ve daha hâmile olmayan deve.

mirkat

  • Merdiven. Basamak. Derece.
  • Derece, basamak, merdiven; 11. Lem'a.

mirkatü's-sünnet

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sünnetine uymanın dereceleri, basamakları; On Birinci Lem'a.

misma'

  • (Çoğulu: Mesâmi') (Sem'den) Kulak.
  • Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

mişmaa

  • Şamdan.

mu'teşi / mu'teşî

  • Akşam vakti yola çıkan.

muamele-i halisane / muamele-i hâlisane

  • Hâlis, samimi bir muamele, içtenlikle davranma.

muammer

  • Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı.

muasara

  • (Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.

muaşeret / muâşeret / مُعَاشَرَتْ

  • Bir arada yaşama.

muasırin / muasırîn

  • (Tekili: Muasır) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.

muaviye

  • (Mi: 603 - 682) Sahabe-i Kiramdan olup Şam'da yirmi seneden ziyade valilik yaptı, sonra hilâfetini ilân etti. Yirmi sene de halifelik yaptı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın kayın biraderi ve vahiy kâtibi idi. Beni Ümeyye sülalesinden olan bu zattan itibaren İslâm Devletine, Emevi Devleti denm

mücaveze

  • Haddinden ileri geçmek. Normali aşmak. Bir şeyin, hadd-i itidâli geçmesi.
  • Birini suç ve günahı ile muâheze eylemeyip görmemezlik ile afv ve müsamaha eylemek.

muhabbet-i bekà

  • Sonsuz yaşamayı sevme, arzu etme.

muhadenet

  • Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.

muhafaza-i şamil / muhafaza-i şâmil

  • Kapsamlı bir koruma.

muhafaza-i şamile / muhafaza-i şâmile

  • Kapsamlı bir koruma.

muhasama

  • (Muhasamet) (Çoğulu: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.

muhasamat

  • (Tekili: Muhasama) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet.

muhasamet

  • (Bak: Muhasama)

muhazzi'

  • Saman ve ot kesmekte kullanılan bir çeşit ziraat makinesi.

muhit-i enfüsi / muhit-i enfüsî

  • Kapsamlı olan kendi dünyası; kâinattaki bütün mükemmelliklerin ve olgun hâsiyetlerin kapsamlı bir nümunesi hükmünde olan kendi zâtı ve iç dünyası.

muhlis

  • Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.
  • Samimi, ihlâslı; ibadet ve davranışlarda sadece Allah'ın rızasını gözeten.
  • Halis, katkısız, dosdoğru, her hali içten ve gönülden olan, ihlâs sahipleri, samimi ve doğru olanlar.
  • İhlaslı, samimi, işini sadece Allah için yapan.

muhlisane / muhlisâne

  • Hâlis ve samimî bir şekilde.
  • Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla. (Farsça)

muhlisen

  • Samimiyetle.

muhtac / muhtâc

  • İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.
  • İhtiyâc sâhibi. Akşam evinde yiyecek bulamayacak derecede fakîr kimse.

muhteşem / محتشم

  • İhtişamlı, görkemli.
  • İhtişamlı, görkemli.
  • Görkemli, ihtişamlı. (Arapça)

muhyiddin-i arabi / muhyiddin-i arabî

  • (Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)

mülatama

  • Birbirine şamar vurma, tokat atma.

mümevveh

  • Sahte, samimi olmayan, içten değil. Görünüşte haklı olan. Gösterişle alâkadar.

mürtesim

  • İrtisam eden, resmi çıkan. Görünür hâle gelen.

musafat

  • (Safvet. den) Samimi ve hâlis dostluk.

müsamaha

  • (Çoğulu: Müsamahât) Hoş görürlük, dikkat etmemek, aldırış etmemek. Kusurlara göz yummak.

müsamahakar / müsamahakâr

  • Müsamaha eden. Göz yuman, hoş gören, görmemezlikten gelen. (Farsça)
  • Aldırmayan, ihmalci. (Farsça)

müsamahakarane / müsamahakârâne

  • Görmemezliğe gelerek, müsamaha ederek, hoş görerek. (Farsça)
  • Müsamaha gösterircesine, göz yumarak.

müsamahat

  • (Tekili: Müsamaha) (Semâhat. dan) Müsamahalar, göz yummalar, görmezden gelmeler, hoş görmeler. Aldırış etmemeler.

müsamerat

  • (Tekili: Müsamere) Müsamereler, gece eğlenceleri.

muşamma / مشمع

  • Muşamba. (Arapça)

muşamma'

  • (şem'. den) Muşamba.

musammem

  • (Samm. dan) Tasmim olunmuş. Kat'i olarak karar verilmiş. Kararlaşmış. Hakkında karar verilmiş olan.

musammet

  • (Sammet. den) Kof olmayan. İçi boş olmıyan şey.
  • Gr: Arap alfabesine "b, f, l, m, n, r" nin haricindeki bütün harfler.

müşarata / müşârata

  • Şartlaşma, sözleşme. Nefs muhâsebesinin (nefsi hesâba çekmenin) ilk basamağı olup, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapma, beğenmediklerinden sakınma ve âhirete hazırlanma husûsunda nefsle sözleşme.

müşare

  • Düşmanlık, adâvet, muhâsama.

musavvir / مصور

  • Ressam. (Arapça)

musmit

  • (Musammet) İçi kof olmayan şey.
  • Tecvidde: Te, se, cim, ha, hı, dal, zel, ze, sin, sın, sad, dad, tı, zı, ayın, gayın, kaf, kef, he harflerinin ismidir.

müsteva

  • Gr: Müzekker ile müennesi şâmil olan, içine alan.

müsy

  • Akşam.

müt'a nikahı / müt'a nikâhı

  • Şâhidsiz olarak bir kadına belli miktarda para verip, belli bir zaman için berâber yaşamağı sözleşmek.

mute harbi

  • Mute, Şam'a bağlı, Kudüs'e iki konak mesafede bir yerdi. Mute harbi müslümanlarla Rumlar arasında vuku bulan muharebelerin başlangıcıdır. Sebebi de Peygamber'in elçisinin öldürülmesidir. Resul-ü Ekrem Busrâ emiri Şürahbil bin Amr'e, ashâbından Hâris bin Umeyr ile bir mektub göndererek İslâma dâvet e

müteattış

  • Susamış.

mütemehhil

  • Yavaş yavaş, aşamalı şekilde.

mütesamih

  • Müsamaha eden, göz yuman, görmemezlikten gelen, hoş gören.

mütevelvil

  • İşi velveleye boğan. Gürültü ve şamata yapan.

muvakkat nikah / muvakkat nikâh

  • Geçici nikâh. Bir adamın, yüz sene de olsa, belli bir zaman sonra hanımını boşamağı söyleyerek, bütün şartlarına uygun yapılan ve harâm olan nikâh.

muvaneset

  • (Üns. den) Birbirine alışıp berâber yaşama. Ünsiyet peydâ etme.
  • İnsana alışma, insandan kaçmayış.

müzy

  • Şam ahalisinin kullandığı bir ölçüdür ve onbeş kile alır.

na-kam / na-kâm

  • Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan. (Farsça)

na-kami / nâ-kâmî

  • Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama. (Farsça)

nabigat-üz zübyani / nabigat-üz zübyanî

  • Câhiliyet devrinde meşhur ve Suk-ı Ukaz'da hakemlik yapmış Arab şâirlerindendir. Tahminen Mi: 535-604'de yaşamıştır.

nakş-bend

  • Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. (Farsça)
  • Ressam. (Farsça)

nakş-perdaz

  • Nakış yapan ressam. (Farsça)

nakş-perdazi / nakş-perdazî

  • Ressamlık. (Farsça)

namık kemal

  • (Mi: 1840 - 1888) Tekirdağ'lı olup İslâm mücahidlerindendir. Yeni Osmanlılık hareketine vatan mefhumunu sokmuş, "Firâki, hapsi, nefyi kadr-i nâmusumla gördüm hep" diye haklı olduğunu dâima müdâfaa etmiştir. Ehl-i kemâl bir zat olduğu, davasının istikameti ve samimiyetinden anlaşılır.Hayatının sonlar

nasreddin hoca

  • (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.

nef'i / nef'î

  • Menfaat ile alâkalı, faydacı.
  • Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde bir hicviyesinden dolayı boğdurulup denize atılmıştır.

nefs-i hayvani / nefs-i hayvanî

  • Hayvanî istekler. Canlılardaki yaşama ve hareket kuvvetleri.

nehar-ı şer'i / nehâr-ı şer'î

  • İmsâktan, akşam namazının vaktinin girmesine kadar olan zaman.

nehr-üs sema

  • Samanyolu. Kehkeşan.

nehrüssema

  • Samanyolu da denilen yıldızlar kümesi.

nemrud

  • Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm zamanında yaşamış ve onu ateşe atarak yakmak istemiş, mu'cize ile İbrahim Aleyhisselâm ateşten kurtulmuştur. Bâb
  • Zalim ve gaddar olarak tanınmış ve Allah'a karşı isyan etmiş, büyüklük taslamış bir kral. Hz. İbrahim zamanında yaşamıştır.

netice-i camia / netice-i câmia

  • Çok kapsamlı netice.

nevaht

  • Okşama. (Farsça)
  • Saz çalma. (Farsça)

nevaz / nevâz / نَوَازْ

  • İyilik etme, okşama.

nevaziş / nevâziş / نوازش

  • Okşama. (Farsça)
  • Nevâziş eylemek: Okşamak. (Farsça)

nigarende / nigârende

  • Ressam. (Farsça)

nigarhane / nigârhane

  • Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. (Farsça)
  • Ressamların çalıştıkları atölye. (Farsça)
  • Puthâne. (Farsça)
  • Güzelleri çok olan yer. (Farsça)

nikah-ı müt'a / nikâh-ı müt'a

  • Şâhidsiz olarak, bir kadınla belli para verip, belli zaman için berâber yaşamağı sözleşmek.

nim-bedevi / nim-bedevî

  • Yarı bedevî, yerleşik fakat medeniyetten uzak yaşama tarzı.

nısf-ül-leyl

  • Gece yarısı yâni Akşam namazının girişi ile, sabah namazının girişi arasındaki vaktin ortası.

niyet-i halisane / niyet-i hâlisâne

  • Samimi niyet; her türlü iş ve hareketlerinde yalnızca Allah rızasını gözetme niyeti.

niyet-i sadıka / niyet-i sâdıka / نِيَتِ صَادِقَه

  • Doğru, samîmî niyet.

nizamat-ı külliye / nizâmât-ı külliye

  • Kapsamlı ve her yerde geçerli olan düzenler.

nokta-i camia / nokta-i câmia

  • Kapsamlı bir nokta.

nüsafe

  • Buğdaydan ayrılan saman.

nüsha-i camia / nüsha-i câmia

  • Çok geniş ve kapsamlı nüsha.

nuut

  • (Tekili: Na't) Vasıflar, keyfiyetler, umuma şâmil sıfatlar.
  • Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.

ömr

  • Yaşama, hayat, yaşayış.
  • Hayat, yaşama, yaşayış. İnsanın doğumundan ölümüne kadar geçen zaman.
  • Ömür, yaşama.

ömr-ü ebedi / ömr-ü ebedî

  • Sonsuz ömür; sonsuza kadar devam etme, yaşama.

ömr-ü tabii / ömr-ü tabiî

  • Ortalama, normal yaşama müddeti.

pa-yab

  • Kuvvet, kudret, tâkat. (Farsça)
  • Su birikintisi. (Farsça)
  • Havuzun dibi. (Farsça)
  • Kuyu basamağı. (Farsça)
  • Son, nihayet. (Farsça)

paşib

  • Basamak, merdiven. (Farsça)

paye / pâye / پایه

  • Rütbe, basamak, derece.
  • Rütbe, derece. (Farsça)
  • Basamak. (Farsça)

payin

  • Aşağı. Aşağı taraf. (Farsça)
  • Merdivenin ilk basamağı. (Farsça)

pencere-i camia / pencere-i câmia

  • Geniş, kapsamlı pencere.

perde-i gaflet

  • Gaflet, umursamazlık ve duyarsızlık perdesi.

rahat-ı hayat

  • Rahat yaşama.

ramile

  • Yelmek.
  • Şam vilâyetine bağlı bir yerin adı.

regaib gecesi

  • Receb ayının ilk perşembe gününün akşamı (Cuma gecesi).

rekub

  • Erkeğinin ölümünü bekleyen kadın.
  • Evlâdı durmayan avret.
  • Kalabalıktan suya yaklaşamıyan deve.

revah

  • Öğleden akşama kadar olan vakit.
  • Bir şeyin tahsilinden dolayı gelen sürur ve şâdlık, neş'e.

revhat

  • Öğlen vaktinden akşama kadar gitmek.

rind / رند

  • Dünyayı umursamayan. (Farsça)

risale-i camia / risale-i câmia

  • Kapsamlı risale, kitapçık.

riyazet / riyâzet / ریاضت

  • Nefsi kırma. Fani şeylerden nefsini çekerek kanaat içinde yaşamak.
  • Bir hastalıktan dolayı veya nefsini terbiye maksadıyla çok yemek ve içmeyi terkederek faydalı fikirlerle, ibadet ve ilimle meşgul olmak. Az gıda ile yaşamak.
  • İdman.
  • Gelip geçici şeylerden nefsi çekerek, kanaat içinde yaşama; ilim, ibadet ve fikirle meşgul olma.
  • Nefsi ıslah için az gıda ile yaşama.
  • Nefsinin isteklerine boyun eğmeden yaşama. (Arapça)

riyazet-i şer'iye

  • Şeriatın izin verdiği ölçüde açlık ile nefsi kırarak yaşamak.

rızk-ı umumi-i iaşe / rızk-ı umumî-i iâşe

  • Bütün canlıların yaşaması için verilmiş olan umumî rızık.

rızkıfıtri / rızkıfıtrî

  • Yaşamak için gereken normal rızık.

ruhanileşmiş / ruhânîleşmiş

  • Ruh dünyasının yaşam seviyesine seviyesine yükselmiş.

ruhban / ruhbân

  • Evlenmeden bekâr yaşamayı tercih eden, dünyâdan yüz çevirip, insanlardan uzak yaşayan kimseler, râhibler. Hıristiyanlıkta sâdece ibâdetle meşgûl olan din adamları sınıfına verilen ad. Hıristiyan din adamları evlenmedikleri ve insanlardan uzak yaşadık ları için bu ad verilmiştir.

ruhbaniyet / ruhbâniyet / رُهْبَانِيَتْ

  • Hristiyanlıkta dünyayı terk eden bir din adamı olarak evlenmeyerek yaşama.

rükn-i şami / rükn-i şâmî

  • Kâbe'nin Şam'a karşı olan köşesi.

rükun

  • Bir şeye samimi olarak meyletme. Can ve gönülden meyil.

rütbe

  • Basamak, derece.
  • Memuriyet derecesi.
  • Sıra. Mertebe, menzile.
  • Efkârın sonu.
  • Merdiven ayağı.
  • Derece, basamak.
  • Sıra, basamak.
  • Nicelik, derece.

sabib

  • Susam yaprağının suyu.
  • Kına yaprağının suyu.

sadakat / sadâkat / صَدَاقَتْ

  • (Sıdk. dan) Dostluk. Bir kimseye Allah (C.C.) için kalbden bağlılık, kalbi ve samimi doğrulukla olan dostluk.
  • Dostlukta sebat, vefadarlık.
  • Samîmî bağlılık.

sadık / sâdık / صَادِقْ

  • Doğru, samimi, bağlı.
  • Samîmî bağlı olan.

sadıkane / sâdıkane

  • Doğruluk üzerine, samimiyetle, bağlılığını gösterircesine.

sadıkāne / sâdıkāne / صَادِقَانَه

  • Samîmî bağlı olarak.

safahat / safahât / صفحات

  • Sayfalar, alanlar, aşamalar.
  • Aşamalar. (Arapça)

safha / صفحه

  • Aşama, değişen durum ve hallerden her biri.
  • Aşama. (Arapça)
  • Düz olan yüz. (Arapça)
  • Sayfa. (Arapça)

sahib-i unvan-ı muhteşem

  • İhtişamlı isim sahibi.

şahsi hayat / şahsî hayat

  • Kişisel hayat, ferdin hayatı, yaşamı.

said bin zeyd

  • Hz. Ömer'in (R.A.) amcasının oğluydu. Aşere-i Mübeşşere'den ve Ashabın ileri gelenlerindendi. Vazifeli olarak Habeşistan'a hicret edenlerdendi. Şam'ın fethine ve bir çok mühim muharebelere iştirak etti. Hicri 51 yılında vefat etti.

salat-ül mağrib / salât-ül mağrib

  • Akşam namazı.

salih

  • Büyük peygamberlerden olup Hicaz ile Şam arasında oturmuş olan Semud kavmine gönderilmişti. Semud kavmi Âd kavminden sonra Arap yarımadasında kuvvet ve ma'muriyet bulup küfür ve dalâlete meyl ile putlara ibadet ediyorlardı. Salih (A.S.) kendilerini hak dine davet etmiş ise de, inanmayıp kendisinden

salih aleyhisselam / sâlih aleyhisselâm

  • Semûd kavmine gönderilen peygamber. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Sâm'ın neslindendir. Hazret-i Âdem'in on dokuzuncu kuşaktan torunudur.

şam / şâm / شام

  • Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen" sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir.
  • Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir.
  • Arabların Dımışk dedikleri şehrin
  • (Tekili: şâme) Vücutta olan benler.
  • Akşam.
  • Akşam. (Farsça)

şam u seher

  • Akşam sabah.

şam-ı şerif / şâm-ı şerif

  • Şerefli Şam şehri.

şamat

  • (Tekili: şâme) Vücuttaki benler.

samece

  • (Çoğulu: Samec) Kandil.

samedani / samedanî

  • Samed olan Allah ile ilgili, ilâhî.
  • Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.

samedaniyet / samedanîyet

  • Samedanîlik.

şamgah / şamgâh / şâmgâh / شامگاه

  • Akşam vakti. (Farsça)
  • Akşam vakti, akşamüstü. (Farsça)

şami / şamî / şâmî / شامى

  • Şam şehrinden olan, Şamlı.
  • Şam şehri ile alâkalı.
  • Şamlı. (Arapça)

şamiha

  • (Bak: ŞAMİH)

samiin / samiîn

  • (Samiûn) Dinleyiciler.
  • Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.

şamil / şâmil / شامل

  • Kapsayan. (Arapça)
  • Şâmil olmak: Kapsamak. (Arapça)

şamil olma / şâmil olma

  • Kapsama, içine alma.

şamile

  • (Bak: ŞAMİL)

samimane / samimâne

  • Samimi bir hâlle.
  • Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla. (Farsça)
  • Samimî bir şekilde.

samine

  • (Bak: SAMİN)

samite

  • (Bak: SAMİT)

samm

  • Zehirleyen. Ağulu.
  • Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr.

samme

  • (Bak: SAMM)

şamme

  • (Bak: ŞAMM)

samut

  • (Samt. dan) Az konuşan.
  • Susmuş. Surat asarak susan.

san'at-ı camia / san'at-ı câmia

  • Pek çok şeyi içinde toplayan, kapsamlı san'at.

sani-i muhteşem / sâni-i muhteşem

  • İhtişam sahibi ve herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah.

sarasıra

  • Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.

saray-ı muhteşem

  • İhtişamlı, görkemli saray.

sasaniler

  • İran'da ikibin yıl önce devlet kuran bir sülâledirler. İlk meşhur hükümdarları Erdeşir'dir. Devleti kuvvetlendirdi ve Doğu Anadolu'yu Romalılardan aldı. Ünlü pâdişahlarından ve âdil ismi ile tanınan Nuşirevan İslâmiyetten önce yaşamıştır. Altıyüz seneden ziyade devletleri devam eden Sâsâniler, İslâm

savm

  • Oruç. Fecrin (tan yerinin) ağarmasının evvelki vaktinden (imsaktan) akşam namazı vakti girinceye kadar, yemeği, içmeği ve cimâ'ı terk etmek.

şefaşif

  • Çok susamak.

sehef

  • Çok susamak.

şehr-i muhteşem

  • Görkemli, ihtişamlı şehir.

şehriyye

  • Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.

seleef-i salihin

  • Önceki salihler. İslâmın ilk devirlerinde yaşamış olan iyi müslümanlar.

selef-i müçtehidin / selef-i müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kâbiliyetine sahip olan İslâmın ilk dönemlerinde yaşamış İslâm âlimleri.

selefiye

  • Önceden yaşamış müslüman büyüklerinin yolu.

şelim

  • Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.

selit

  • Kahredici, galebe edici.
  • Susam yağı.
  • Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk.
  • Zeytinyağı.

selman-ı farisi / selman-ı farisî

  • İran'ın İsfahan şehrinde doğmuş olan büyük bir sahâbe. Evvelce ateşperestti, sonra Hristiyan oldu. Daha sonra papazların nasihatiyle İslâmiyetin geleceğini anlamıştı ve arıyordu. Yeni Peygamber'e (A.S.M.) kavuşmak için Şam'dan Hicaz'a geldi ve orada kendisini köle yaptılar. Peygamber Aleyhissalâtü V

şem'dan / شمعدان

  • Şamdan. (Farsça)
  • Mumluk, şamdan. (Arapça - Farsça)

şemate / şemâte / شماطه

  • Şamata. (Arapça)

şematet / şemâtet

  • Kuru gürültü. şamata.
  • Kuru gürültü, şamata.

semave

  • Örtü.
  • Şam yolunda bir bâdiyenin adı.

semmur / semmûr / سمور

  • Samur. (Arapça)

semum

  • Zehirli şey.
  • Sam yeli.
  • Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.

serah

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek.
  • Davar gütmek.
  • Eşini boşamak.

sevam

  • Yabanda otlayıp gezen hayvan.
  • (Tekili: Sâmme) Zehirli hayvanlar.

şevamih

  • (Tekili: Şâmiha) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.

şevamil

  • (Tekili: Şâmile) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.

sevsen

  • Susam.

sevvam

  • (Tekili: Sâmme) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.

sıddık

  • Çok samimi. Doğru, inançlı, sadakatli.

sıddik / sıddîk

  • Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
  • Çok samimi, çok bağlı, çok doğru.

sıddika / sıddîka

  • Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın.
  • Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.

sıdk

  • Doğruluk, doğru söz, samimilik, bağlılık.

şıkk

  • (Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye ayıran bir alev) vardı. El Yaşkarî adındaki ikinci Şıkk, Satih ile birlikte devrinin en meşhur kâhiniydi. Satih'te

sili

  • Tokat. Şamar. (Farsça)

silizen

  • Tokat vuran, şamar atan, döven. (Farsça)

sille

  • Tokat. Şamar. (Farsça)
  • Tokat, şamar.

silsile-i ilmiye

  • İlim öğrenme dereceleri, basamakları.

simer

  • (Çoğulu: Esmâr) Kıssa, hikâye.
  • Akşamdan sonra olan.

sımsame

  • (Bak: SIMSAM)

simsim

  • Susam.

sırr-ı ihlas / sırr-ı ihlâs / سِرِّ اِخْلَاصْ

  • Samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme sırrı.
  • Allah rızâsını esas tutma, samîmiyet sırrı.

şivaz

  • Dumansız ateş.
  • Susamak.

siya'

  • Samanlı balçık.

subbuhun kuddusün / subbûhun kuddûsün

  • "Allah (C.C.) subbûhtur, kuddûstür. Zâtına ve sıfatına fena, noksan ve kusur yanaşamaz. Her zaman ve her dilde, her mahluk onu tesbih ve takdis eder." gibi mânâları ifade eder.

subh ü mesa / subh ü mesâ / صبح و مسا

  • Sabah akşam.

suddad

  • (Çoğulu: Sadâyid) "Sâm-ı ebras" denilen kertenkele.
  • Suya varacak yol.

süfyan

  • Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs.

şükr-ü külli / şükr-ü küllî

  • Umumî ve kapsamlı bir şükür.

süllem

  • Merdiven, basamak.
  • Derece.
  • Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.

sumug

  • (Tekili: Samg) Zamklar.

şumul

  • Kapsam.

şümul / şümûl / شمول

  • Kapsam.
  • Kapsamlı ve kuşatıcı olma.
  • Kapsam.
  • Kapsam. (Arapça)
  • Kapsama. (Arapça)

şümul-ü hikmet

  • Allah'ın hikmetinin herşeyi kapsaması.

şümul-ü tasarruf

  • Tasarrufun kapsamı.

şumullü

  • Kapsamlı.

şümullü / şümûllü

  • Kapsamlı.
  • Kapsamlı.

şur

  • Tuzlu, kekremsi. (Farsça)
  • şamata, gürültü. (Farsça)

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

suret-i camia / suret-i câmia

  • Kapsamlı görünüm ve şekil.

suret-i taayyüş

  • Yaşama tarzı.

suretger / sûretger / صورتگر

  • Suret yapan, resim çizen, ressam. (Farsça)
  • Ressam. (Arapça - Farsça)

suri / surî

  • Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
  • Surete ait, görünüşe ait. gerçek dışı, ciddi ve samimi olmayan.

süryani / süryanî

  • Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.

susen / sûsen / سوسن

  • Susam. (Farsça)
  • Susam. (Farsça)

şuur-u külli / şuur-u küllî

  • Kapsamlı şuur, bilinç.

şuuru külli / şuuru küllî

  • Bilgi ve kavrayışı kapsamlı.

şuvaz

  • Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş.
  • Susama.

ta'şiye

  • Akşam yemeğini yemek.

ta'vid

  • (Deve) çok yaşamak.
  • Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek.

taaccüc

  • Şamata, gürültü, patırtı.

taayyüş / تعيش

  • Yaşama, geçinme.
  • (Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek.
  • Geçinme, beslenme, yaşama.
  • Yaşama. (Arapça)
  • Taayyüş etmek: Yaşamak. (Arapça)

tabaka'

  • Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi.
  • Cimaı yerince yapamayan kimse.

tabakat-ı gaflet

  • Vurdumduymazlık örtüleri, umursamazlık perdeleri.

tabakat-ı mütefavite / tabakât-ı mütefavite

  • Farklı aşamalar, safhalar, tabakalar.

tabakat-ı ömr-ü insan

  • İnsan ömrünün aşamaları.

tahassür

  • Dili tutulup konuşamamak.

tahattur / تخطر

  • Anımsama, hatırlama. (Arapça)
  • Tahattur etmek: Anımsamak, hatırlamak. (Arapça)

tahh

  • Ekşi hamur.
  • Susam posası.

tahin

  • Darı unu.
  • Öğütülmüş tahıl.
  • Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.

takayyü'

  • Kusar gibi olup kusamama.

takdim tehir

  • Öne alma-sonraya bırakma; yolculukta öğleyi ikindi vaktinde, akşamı yatsı vaktinde kılmaya tehir denilir. Bunun zıttı ise takdimdir.

takdim ve te'hir / takdîm ve te'hîr

  • İkindi namazını öğle namazı ile veya öğleyi ikindi ile ve yatsı namazını akşam namazı ile veya akşamı yatsı ile birleştirerek kılmak.

takdis / takdîs / تقدیس

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme.
  • Kutsama, ululama. (Arapça)

takdis etmek

  • Kutsamak, Allah'ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etmek.

talak / talâk / طلاق / طَلَاقْ

  • Nikâh bağını çözmek; nikâh akdini (sözleşmesini), belli sözlerle derhal veya geleceğe bağlı olarak sona erdirmek. Şer'î (dînî) nikâhta, boşama hakkı olanın, nikâhlı olduğu kişiyi boşaması.
  • Boşamak. Boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşama.
  • Boşamak, boşanmak.
  • Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak.
  • Nikâhlı karısını bırakmak.
  • Boşama. (Arapça)
  • Boşanma. (Arapça)
  • Boşama.

talak-ı bain / talâk-ı bâin

  • Boşanmada kullanılan sözleri söyler söylemez evliliği sona erdiren boşama. Zevceye yaklaşmadan önce veya yaklaştıktan sonra beynûneti yâni ayrılığı ifâde eden kinâyî yâni açık olmayan bir söz ile yapılan veya sarîh yâni açık bir söz ile yapılıp da aç ıkça veyâ işâretle üç adedine bağlı bulunan veya

talak-ı selase / talâk-ı selâse

  • Bir sözü üç kere veya daha fazla sayı söyleyerek, erkeğin zevcesini (hanımını) boşaması. Bu durum bir anda olduğu gibi, ayrı ayrı zamanda da olabilir.

talak-name

  • Boşama kâğıdı. (Farsça)

taltif

  • Gönül okşama, lütuf etme.

taltifat

  • Gönül okşamalar.

tasia / tâsia

  • Sâminenin altmışta biri.

tasvirci

  • Ressam.

tatlik / tatlîk / تطليق

  • Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
  • Boşama.
  • Boşamak, nikahı fesh etmek.
  • Boşama, talak verme.
  • Boşama. (Arapça)

tayy-ı zaman

  • Zamanı aşma; çok uzun zamanı pek kısa bir sürede görme ve yaşama.
  • Zamanı ortadan kaldırmak. Çok uzun bir zamanı pek kısa olarak görmek ve yaşamak. Meselâ: Kur'an-ı Kerimde beyan edilen "Ashab-ı Kehf" mağarada 309 sene kaldıkları halde, kendileri yarım gün veya bir gün kadar kaldıklarını söylemişlerdir.

tazammun etme

  • İçine alma, kapsama.

tazammun etmek

  • İçermek, kapsamak.

te'nis-i ezhan / te'nis-i ezhân

  • Zihinleri okşama, alıştırma.

te'vib

  • Tesbih etmek.
  • Sabahtan akşama kadar seyretmek.

teattuş

  • Susamak.

tebban

  • Saman satan, samancı.

tebn

  • (Çoğulu: Etbân) Saman.

tebni / tebnî

  • Saman renkli.

tebuk

  • Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk'te Peygamberimiz tarafından yaptırılan bir duvar bir hurmalık ve bir de çeşme var olduğu rivayet edilir.

tebuk gazvesi

  • Hicretin dokuzuncu senesinde vuku bulmuştur. Şam'da bulunan Rumlar tarafından o civarın halkı, müslümanlara karşı ayaklandırıldığı Peygamberimiz tarafından duyulduğunda, onlara karşı asker hazırlayarak Tebuk'e gitmiş ve oranın ileri gelenleri Peygamberimize gelerek barışa çalışmışlardır. Tebuk'te on

tecelliyat-ı celaliye / tecelliyât-ı celâliye

  • Allah'ın haşmet ve ihtişamının varlıklar üzerinde görünümü.

tecemcüm

  • Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.

tedric

  • Derece derece ilerleme, aşamalı olarak hareket etme.

tedrici / tedricî

  • Aşama aşama, basamaklar halinde.

teenni / teennî / تأنى

  • Yavaşlama, duraksama. (Arapça)
  • Dikkat gösterme. (Arapça)

tefani / tefanî

  • Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
  • Birbirinde fâni olma; fikren arkadaşının meziyet ve hissiyatı ile yaşama, onun üstün özelliklerini kendisinin gibi kabul edip onunla iftihar etme.

tefsir-i cami / tefsir-i câmi

  • Çok kapsamlı ve geniş tefsir.

tefviz / tefvîz

  • Ismarlama, havâle etme.
  • Bir işi sebeblere yapıştıktan sonra Allahü teâlâya havâle etmek, helâl ve faydalı şeyleri kazanmaya çalışıp da, bunlara kavuşmayı Allahü teâlâdan beklemek.
  • Kadına kendini boşama hakkı vermek. Yâni kendini sen boşa demek. Buna Temlîk de denir.

tehasüm

  • Muhâsama etme, düşmanlık etme.

tehimağz / tehîmağz / تهى مغز

  • Samankafalı, boşkafalı. (Farsça)

telatum

  • Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi)
  • Birbirine şamar vurmak.

temin-i hayat

  • Hayatın devamını temin etme; yaşamı rahatlatacak vesileleri, araç ve gereçleri elde etme.

temlik / temlîk

  • Mülk olarak vermek.
  • Erkeğin, talak (boşama) hakkını zevcesine (hanımına) vermesi.

temsiye

  • Akşamlık.
  • Akşamleyin bir nesne getirmek.

tena'um / تنعم

  • Nimetlenme, bolluk içinde yaşama.
  • Bolluk içinde yaşama. (Arapça)

tênis

  • Isındırma, okşama.

terakki

  • İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme.
  • Artma, çoğalma.
  • Bilgi ve medeniyetçe yükseliş. (Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)

tereffüh

  • Aşırı rahatlık, bolluk ve rahatlık içinde yaşama.

terfih

  • Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.

terk

  • Bırakma, salıverme, vazgeçme.
  • Boşama. Bakmama. İhmal etme.

terk-i dünya / terk-i dünyâ

  • Dünyâyı terk etmek.
  • Mübah (dinde izin verilen) şeylerin hepsini terk edip, yalnız, yaşamak için ve dînini korumak için zarûrî, lâzım olan mübahları kullanmak, yâni mübahların zarûret miktârından fazlasını terk etmek. Böyle terk-i dünyâ çok kıymetli ve faydalı ise de çok güçtür.
  • Haram

teşakk

  • Muhalefet edişmek, uyuşamamak.
  • Zor ve meşakkatli olmak.

tesamuhat

  • (Tekili: Tesâmuh) Hoş görmeler, müsâmahalar.
  • Dikkatsiz ve kayıtsız davranmalar.

tesbih-i külli / tesbih-i küllî

  • Büyük ve kapsamlı tesbih.

teşmil

  • Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle yürümek.
  • İçine alma, kapsama.

teşmil eder

  • Şâmil kılar, onları da (zulmünün) içine alır.

teşne / تشنه

  • Susamış, pek istekli.
  • Susamış. (Farsça)
  • Mc: İstekli, çok arzulayan, heveskâr. (Farsça)
  • Susuz,susamış. (Farsça)

teşnegan / teşnegân

  • (Tekili: Teşne) İstekliler. (Farsça)
  • Susamışlar. (Farsça)

teşnegi / teşnegî

  • Susama. (Farsça)

teşneleb

  • Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz. (Farsça)

teşrii / teşriî

  • Yasamaya dair, kanunla ilgili, şeriata dair.

tevhid

  • Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah sözünü tekrarlama. Her yerde ve her şeyde Allah'tan başkasının te'sir hâkimiyeti olmadığını anlamak, bilmek ve bilerek yaşamak.
  • Edb: Allah'ın varlığına ve birliğine dair yazılan manzume.

tevhid-i cami / tevhid-i câmi

  • Çok kapsamlı ve herşeyi içine alan tevhid anlayışı.

tevkil / tevkîl

  • Vekîl tâyin etme. Kadına, kendini boşamak için seni vekil ettim demek.
  • Bir ibâdetin, bir işin yapılması husûsunda birini kendine vekîl tâyin etme.

teyeffün

  • Çok yaşamak.

tezekkür

  • Akla getirme, hatırlama, anımsama.
  • Birkaç kişinin toplanarak bir işi konuşması, görüşme, müzakere etme.

tibn

  • Kuru ekin sapı. Saman.
  • Yirmi kişiyi doyuran büyük kap.

tibni / tibnî

  • Saman renkli.

tille

  • Basamak.
  • Sıradağ.

tinnin-i felek / tinnîn-i felek

  • Saman yolu, hacılar yolu. Gökteki husuf ve küsuf mevkileri olan iki düğüm.

tul-i emel / tûl-i emel

  • Uzun emel; zevk ve safâ sürmek için çok yaşama arzusu. İbâdet yapmak için çok yaşamağı istemek tûl-i emel olmaz.

türk

  • Türkler, Asya'nın en büyük ve en meşhur milleti olup, Turan milletlerindendir. Türkler en evvel Sibirya ile Çin arasında olan Altın Dağı taraflarında yaşamışlar ve oradan defalarca güney ve batıya doğru yayılarak Çin'de ve Türkistan memleketlerinde fetihler yapmışlardır.Türkler eskiden beri iki şube

ubeyde bin cerrah

  • Aşere-i Mübeşşere'den olup, asıl ismi Amir bin Abdullah'tır. Her din muharebesinde bulunup çok büyük şecaat ve metanet göstermiştir. Adaleti ile de meşhurdu. Şam'ın fethinde kendisi kumandandı. Hicri 18 senesinde 58 yaşında iken taundan vefat etmiştir.

ubudiyet-i halisa / ubûdiyet-i hâlisa

  • Halis, samimi kulluk.

ubudiyet-i hassa / ubûdiyet-i hassa

  • Hâlis, samimi kulluk.

ubudiyet-i külliye-i insaniye / ubûdiyet-i külliye-i insaniye

  • İnsanın geniş ve kapsamlı kulluğu.

uhuvvet

  • Kardeşlik. Din kardeşliği. Samimi dostluk.

ukde

  • Düğüm, bağ.
  • Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat.
  • Ağaçlık yer.
  • Pelteklik, kekemelik.
  • Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey.

ünma

  • İçi saman veya ot doldurulmuş şey.

usmur

  • (Çoğulu: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.

uşşakiyye / uşşâkiyye

  • Evliyânın büyüklerinden Hasan Hüsâmeddîn Uşâkî'nin tasavvuftaki yolu.

üveys-el karani / üveys-el karanî

  • Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u

uzlet

  • Yalnız başına yaşama, insanlardan ayrılarak bir köşeye çekilme.

vasi' / vâsi' / واسع

  • (Vasia) Geniş, enli. Bol. Engin. Meydanlı.
  • Her ihtiyacı olana vergisi kâfi ve bol bol ihsan eden. İlmi cümle eşyayı muhit, rızkı bütün mahlukata şâmil ve rahmeti bütün şeyleri kaplamış olan Allah (C.C.)
  • Geniş. (Arapça)
  • Yaygın. (Arapça)
  • Kapsamlı. (Arapça)
  • Enli. (Arapça)
  • Bol. (Arapça)

vatis / vatîs

  • (Çoğulu: Vutas) Kızdırıldığında kimsenin üzerine basamadığı yuvarlak taş.

vazife-i külliye

  • Büyük ve kapsamlı görev.

vaziyet-i münzeviyane / vaziyet-i münzeviyâne

  • Münzevî bir hayat yaşama.

velayet-i amm / velayet-i âmm

  • Huk: Umum mallara ve fertlere şâmil olan velayet. (Şeriat hâkimleri, kadılar ve valilerin velayetleri gibi)

velvele

  • Gürültü, patırtı. Birbirine karışık bağrışmalar. Şamata.
  • Gürültü, patırtı, şamata.

vesam

  • (Vesâmet) Güzel olma. Güzellik.

vesim

  • (Çoğulu: Vüsemâ-Visâm) Güzel yüzlü. Güzel çehre.
  • Damgalı.

vifak

  • Dostça bir fikir üzerinde birleşmek. Samimi anlaşmak.
  • Barış.
  • Uygunluk.

vücuh-u külliye-i i'caziye / vücuh-u külliye-i i'câziye

  • Geniş kapsamlı mucizelik yönleri.

vüs'at-i şümul

  • Kapsamının genişliği.

yel

  • (Çoğulu: Yelân) Pehlivan. şampiyon.

yelan

  • (Tekili: Yel) şampiyonlar, pehlivanlar. (Farsça)

yezid

  • (Hi: 26-64) Hz. Muaviye'nin (R.A.) oğlu ve Emeviye Devletinin ikinci halifesi. Şam'da doğdu. Zamanında Kerbelâ hâdise-i elîmesi meydana geldi.

yezid bin ebi süfyan

  • Ebu Süfyan'ın oğlu. Hz. Muaviye'nin büyük kardeşi idi. Ashab-ı kiramdan ve çok sâlih bir zât olup, Mekke-i Mükerreme'nin fethinde müslüman oldu. Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık Radıyallâhü anh'ın Şam'a gönderdiği orduda bir birliğin kumandanı idi. Hz. Ömer zamanında Filistin valisi olmuştu. Taundan vef

yunus emre

  • (Vefat Mi: 1320) Porsuk Nehri'nin Sakarya'ya döküldüğü yere yakın Sarıköy'de doğduğu söylenir. Tasavvufî halk edebiyatının veli şâiri olan Yunus Emre, yaşadığı devirde halk tabakasını irşad ve tenvir etmiştir. Bir çok memleketleri ve bu arada Konya, Şam ve Azerbeycan'ı dolaştı. Konya'da Mevlâna ile

zaaf-ı din

  • Dini yaşamada zayıflık, gevşeklik.

zaaf-ı dine

  • Dini yaşamada zayıflık, gevşeklik.

zabıta / zâbıta

  • Yurt içinde emniyet ve intizamı korumakla vazifeli devlet kuvveti, polis.
  • Fık: Bütün hususlara şâmil olmayıp yalnız bir hususa ve onun teferruatına şamil olan hususi kaideye denir. Kanun ve âdet, zabt ve idareye vesile olan bağ.

zahiri ulema / zâhirî ulema

  • Âyet ve hadislerin maksatlarına ulaşamayan ve sadece dış mânâlarına bağlı kalan âlimler.

zann

  • Şüphe. Zannetmek, samak. Sezme.

zevk-i hayat

  • Hayat zevki, yaşama lezzeti.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR