LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Şuyu ifadesini içeren 341 kelime bulundu...

ab / âb / آب

  • Su. (Farsça)
  • Deniz. (Farsça)
  • Irmak (Farsça)
  • Tükürük (Farsça)
  • Özsuyu (Farsça)
  • Ter (Farsça)
  • Döl suyu (Farsça)
  • Sidik (Farsça)
  • Parlaklık (Farsça)
  • Yüzsuyu. (Farsça)
  • Letafet, hava. (Farsça)

ab-berin

  • Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk. (Farsça)

ab-gir

  • Suyun biriktiği yer, havuz. (Farsça)
  • Dokumacılıkta kullanılan fırça. (Farsça)

ab-ı adalet / âb-ı adâlet / آب عدالت

  • Adalet suyu.
  • Doğruluğun bereketi.

ab-ı ciğer

  • Ciğer suyu.
  • Göz yaşı.

ab-ı dehan / ab-ı dehân

  • Ağız suyu, salya.

ab-ı engur / âb-ı engûr / آب انگور

  • Üzüm suyu.
  • Şarap.

ab-ı harabat / âb-ı harâbât / آب خرابات

  • (meyhane suyu) şarap.

ab-ı hayat / âb-ı hayat / âb-ı hayât

  • Kan. Ebedî hayata sebep olan hayat suyu (diye tâbir edilen) bu kelime, edebiyatta : "çok güzel ifâde, lâtif söz, parlaklık, letâfet" mânalarında geçer.
  • Tas : Aşk-ı hakiki, aşk-ı ilâhi, ilm-i ledün, mârifetullah'tan kinayedir. Âb-ı Hızır, âb-ı hayvan, âb-ı beka gibi isimlerle de söyle
  • Hayat suyu.
  • Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

ab-ı hayat-ı bakiye / âb-ı hayât-ı bâkiye

  • Sonsuz hayat suyu.

ab-ı hurdeni / ab-ı hurdenî

  • İçme suyu. İçilir su.

ab-ı kevser / âb-ı kevser / آب كوثر

  • Cennetteki Kevser Irmağının suyu.
  • Cennet suyu.
  • Şarap.

ab-ı kevser-i hayat / âb-ı kevser-i hayat

  • Hayat veren Kevser suyu.

ab-ı ru-yi habib-i ekrem / âb-ı rû-yi habîb-i ekrem

  • Allah'ın sevgili kulu olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) yüz suyu.

ab-ı ruy / ab-ı rûy

  • Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.

abab

  • (Abb) Suyu nefes almadan içmek.
  • Işık, nur, ziyâ.

abıhayat / âbıhayat

  • Hayat suyu.

abıkevser / âbıkevser

  • Kevser adlı cennet havuzunun suyu.

abıru / âbırû / آبرو

  • Yüzsuyu. (Farsça)

abülhayat-ı marifet / âbülhayat-ı marifet

  • Hayat suyu gibi, kan gibi insana lâzım olan Allah'ı tanıtıcı bilgi.

ahlat-ı erba'a / ahlât-ı erba'a / اخلاط اربعه

  • Dört özsuyu kan, salya, safra, dalak.

akıntı

  • Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış.
  • Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı.
  • Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.

anid / anîd

  • (İnad. dan) Çok inadçı.
  • Daima suyu akıp iyileşmeyen yara.

asel

  • Bal, Cennet suyu.

asir / asîr / عصير

  • Üsâre. Özsu.
  • Bir maddenin sıkılmış suyu.
  • Suyu alınmak için sıkılmış şey.
  • Özsuyu, usare. (Arapça)

aylem

  • (Çoğulu: Ayâlim) Yumuşak nesne.
  • Suyu çok olan kuyu.

bagar

  • Bir yakıcı hastalıktır ki devede vâki olur; suyu içip kanmaz ve sonunda ondan helâk olur.

baha / bâhâ

  • Suyun derin yeri.
  • Açık meydanlık. Alan.
  • Bir evin çevresindeki kapalı avlu veya bahçe.

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

bankiz

  • Kutub bölgelerinde deniz suyunun donmasıyla meydana gelen buzların tamamı. Bunlar ençok Kuzey Buz Denizinde görülürler.

banu / bânû

  • Kadın, hatun, hanım. (Farsça)
  • Gelin. (Farsça)
  • Gülsuyu gibi şeylerin şişeleri. (Farsça)

baraj

  • Bir akarsuyun akışına mâni olmak için yapılan set. (Fransızca)

bazık

  • Zeki. Anlayışlı.
  • Üzümün sıkılmış suyu.

becer

  • Göbeğin çıkıp şişmesi.
  • Suyu içip kanmayan koyun.

bedud

  • Suyu az olan kuyu.

bend-rug / bend-rûg

  • Tarla ve bostan kenarlarına suyun akıntısını kesip havuz gibi birikmesi için yapılan setli çukur. (Farsça)

berend

  • Nakışı olmayan ipek kumaş. (Farsça)
  • Keskin olan hançer, kılıç, pala v.b. âletler. (Farsça)
  • Kılıcın suyu. (Farsça)

berf-ab / berf-âb

  • Karlı soğuk su. Kar suyu. (Farsça)

bergab

  • Su bendi. Suyun biriktirildiği yer. Baraj. (Farsça)

berrade

  • Suyu soğutmaya ait kap, buzdolabı, karlık.
  • Bardak asacak yer.

bi'r-i muattal

  • Suyu kesilmiş kuyu. Susuz kuyu.

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

buhar

  • Suyun buğu haline gelmiş şekli.
  • Seyyal, lâtif cisim.

busak

  • Ağız suyu.

cehuf / cehûf

  • Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova.

celaleddin-i süyuti / celaleddin-i süyûtî

  • (Hi: 849 - 911) Abdurrahman bin Ebu Bekir Muhammed adı ile de anılır. Hadis imamı ve müctehid bir zattır. Mısırlıdır. Süyût şehrinde doğdu. Mısır'da vefat etti. Zamanının büyük İslâm allâmelerindendir. Asıl adı: Ebû Bekir oğlu Abdurrahman'dır. Tefsir, fıkıh, hadis ilmine dair eserleri vardır. Celale

cer'

  • Suyu yudumlayarak içme.

cera'

  • Suyu sora sora içmek.

cerez

  • Suyu kesik olan.
  • Otsuz yer.

cery

  • Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.

cimam

  • Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.

ciraye

  • Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri.

cirye

  • Suyun akması ve şırıldaması.
  • Cereyan.

cülab

  • Gülsuyu, cüllâb.
  • İshal veren şerbet, müshil.

cüllab

  • Cülâb, gülsuyu. (Farsça)

cümmet

  • Suyun biriktiği yer.
  • Başta toplanan saç.
  • Omuzlara inen saç.

cümum

  • Suyu çok olan kuyu.
  • Su kuyuda çok olmak (mânâsına mastardır).

dagit

  • Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu.

dahdaha

  • Suyun dökülüp saçılması.
  • Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.

daliye

  • (Çoğulu: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba "nâurâ" derler.)

davita

  • Havuzun dibinde olan balçık.
  • Çöküklük.
  • Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.

delta

  • yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.

dicac

  • Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.

ecen

  • Suyun tadı ve rengi değişik olmak.

ecim

  • Bir şeye çok devam etmekten usanç gelme.
  • Suyun necis olup bozulması.
  • Birini istemediği hâle koymak.

ecuc

  • Işık veren, parlayan. Parlak nesne.
  • Suyun tuzlu ve acı olması.

eczeb

  • Suyu geçirmeyen sağlam zemin.

efşar

  • Çimdikleme. (Farsça)
  • Sıkılmış, sıkma (meyve suyu gibi.) (Farsça)

efşüre / افشره

  • Sıkılmış meyva suyu. (Farsça)

efşüre-i engür

  • Üzüm suyu.

eşeff

  • Çok parlak. Daha şeffaf. Işığı daha iyi geçiren.
  • Suyu kendine çok fazla çeken.

etan

  • Dişi eşek. (Farsça)
  • Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. (Farsça)
  • Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. (Farsça)

faryab

  • Dere ve ırmak suyu ile sulanan yer. (Farsça)
  • Eski Horasan'da Belh'e yakın bir şehrin adı. (Farsça)

fazz

  • Kaba ve kötü huylu olan kimse.
  • Karın suyu, mide suyu.

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

feveran-ı ab / feverân-ı âb

  • Suyun fışkırması.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

feyezan

  • Suyun çok olup taşması, çoşması. (Farsça)
  • Bolluk, fazlalık, feyiz. (Farsça)

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.
  • Suyun taşıp akması.
  • Bolluk, fazlalık, gürlük.
  • İlim, irfan.

fıskıye

  • Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.

fücre

  • Suyun çıkıp aktığı yer.

fukka'

  • Ekseriya şerbet içilen kap.
  • Yağmur suyunun üstünde olan kabarcık ve köpük.

füyuz

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.

gadir / gadîr

  • Durgun su, gölcük, sel suyu birikintisi.

galeyan-ı ma' / galeyan-ı mâ'

  • Suyun kaynaması.

gamc

  • Suyu sora sora içmek.
  • Deve yavrusunun anasının karnı ve ayaklarının altına gelmesi.

gamr

  • Derinlik, suyun derinliği. Çok su, büyük deniz.
  • Uzun, geniş libas.
  • Cehalet, gaflet.
  • Şiddet.

gams

  • Suyu şiddetli içmek.
  • Bir şeyi hakir görmek, birisine iftira etmek.
  • Nimete şükretmemek.
  • Göz yummak.

gargara

  • Suyu, içilen ilâcı veya başka bir sıvıyı, boğazda oynatıp çalkalama.
  • Tavuk ve güvercinin ötmesi.
  • Can boğaza gelip tereddüt etmek.
  • Çömleğin kaynayıp fıkırdaması.
  • Çoban koyuna haykırıp çağırması.

gavta

  • Suyun içindeki derinlik. (Farsça)

gayz

  • Bir şeyin pahası eksilmek. Hilkati noksan olma. Kıymetten düşük şey.
  • Suyun eksilip azalması, yere çekilmesi.

gonce-i ab / gonce-i âb

  • Yağmur yağarken suyun yüzünde meydana gelen kabarcık.

gül-ab / gül-âb

  • Gül suyu.

gülab / gülâb / گلاب

  • Gülsuyu.
  • Gül suyu. (Farsça)

gülabdan

  • İçine gülsuyu konularak mevlüt gibi toplantılarda serpmeye mahsus kap. Bu, çiniden, gümüşten veya altundan yapılırdı. Buhurdanlar ile birlikte bir takım teşkil ederdi.

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

gülüptan / گلابدان

  • Gülsuyu kabı. (Farsça)

gusale

  • Yıkama suyu.

guvta

  • Şam diyarında suyu çok olan ağaçlık bir yer.

hadar

  • Suyu çok olan süt.

hadid / hadîd

  • Dağ eteği.
  • İçinde yağmur suyu biriken alçak çukur.
  • Arz, yer, dünya.

hamme

  • (Çoğulu: Humm) Kaplıcanın sıcak suyu.
  • Kuyruk yağının kıkırdağı.
  • Kızdırmak mânasına mastar da olur.

hasif / hasîf

  • (Çoğulu: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu.
  • Yağmuru çok olan bulut.

havarık-ı hissiye / havârık-ı hissiye

  • Duyularla, hislerle idrak olunan veya duyulara hitap eden mu'cizeler, olağanüstü şeyler; ağacın konuşması, parmaklardan suyun akması gibi.

haver

  • Zayıf olmak.
  • Yumuşak, çukur yer.
  • Denize suyun akıp döküldüğü yer.

havsal

  • Havuzun kenarında suyun durulduğu yer.

havz-ı ab-ı hayat / havz-ı âb-ı hayat

  • Hayat suyunun havuzu.

hayim

  • Suyu, tahmin ettiği yerlerde arayıp bulamamak.
  • Susuz, atşân.

herşefe

  • Bez veya aba parçası. (Su az olduğu zamanda yerden onunla yağmur suyunu alıp bir kabın içine sıkarlar.)
  • Çok yaşamış, ihtiyar, kuru kadın.
  • Çok eski olan kova.

hibs

  • Suyun aktığı yöne konan ve içinde su biriken ağaç veya taş.

hidrofil

  • Suyu kolayca emen madde. (Fransızca)

himm

  • Suyu çok olan kuyu.

hıtr

  • (Çoğulu: Ahtâr) Boya otu.
  • Çok miktar deve.
  • Suyu çok olan süt.

hizab

  • Rüzgârın etkisiyle deniz suyunda meydana gelen hareket, dalga. (Farsça)

hoşab

  • Suyu, havası iyi olan yer. Parlak, berrak. Elmas, inci gibi şeylerin parlaklığı. (Farsça)
  • Hoşaf. (Farsça)

hüşad

  • Suyu emmeyen sert arâzi.

huzahız

  • Suyu ve ağacı çok olan yer.
  • Şişman kimse.

i'tisar

  • Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma.

i'zab

  • Suyu temizleme.
  • Vazgeçme.
  • Azaba düşürme veya düşürülme.

icare-i sahiha

  • İn'ikad ve sıhhat şartlarını tamamen câmi' olan icaredir ki, şuyu'ı asilden ve şartı mufsidden hâli olmak üzere malum bir menfaatı, malum bir bedel mukabilinde temlik etmekten ibarettir.

icmad-ı ma / icmad-ı mâ

  • Suyun dondurulması. Suyun buz haline getirilmesi.

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

ictira'

  • (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme.
  • Ağacı bir tutuşta kırma.

iddifa-yı ma' / iddifa-yı mâ'

  • Suyun ısınması.

idrab

  • (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak.
  • Bir kimse üzerine kırağı yağmak.
  • Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak.
  • Ekmeğin pişmesi. (Kamus'tan alınmıştır.)

igtifar

  • Mağfiret olunma.
  • Şüyu' bulma.

ihbat

  • Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak.
  • Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek.
  • İşin karşılığını vermek.
  • Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek.

ikdirar-ı ma' / ikdirar-ı mâ'

  • Suyun bulanması.

ılıca

  • Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.

in'isar

  • Ezip sıkma, sıkıştırma, suyunu çıkarma.

indira-iı ma' / indira-iı mâ'

  • Suyun dağılıp yayılması.

infad

  • Bitirme, tüketme.
  • Kuyunun suyu tükenme.

inficar

  • Tan yeri ağarma. Fecir sökme.
  • Tohumun yerde çatlaması.
  • Suyun, yerden kaynayıp çıkması.

insicam

  • Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak.
  • Devamlı yağmur yağmak.
  • Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün tertib üzere olmak.

ırak / ırâk

  • Dicle nehrinden aşağı Basra'ya kadar Şat Suyu'nun iki tarafı olan memleket.
  • Su kenarı.
  • Kökler, asıllar, bünyadlar.
  • Uzak.

ırem

  • Irmak kenarı. "
  • Su bendi.
  • Dere, vâdi.
  • Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur.
  • Gözsüz köstebek.
  • Kemikten etin suyunu almak.

irşaf

  • Suyu yavaş yavaş ve yudum yudum içme.

irtişaf

  • Emerek ve azar azar içme.
  • Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde toplanan suyun, dışarı atılması.

irtisas

  • Yayılma, meşhur olma, şüyu bulma, şâyi olma.

işaa

  • Bir haberi yaymak, duyurmak. Bir şeyin şuyuuna, yayılmasına sebeb olmak.

ishab

  • Çok söylemek.
  • Türlü şeylerden renk değiştirmek.
  • Bir şeye fazla tama' etmek.
  • Kuyu kazıp suyu bulamamak.
  • Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi.
  • Kuzu, anasını emmek.
  • Duvarı başı boş salıvermek.

izar

  • Suyun dibi. (Farsça)

jerf

  • Derin. Suyun derin yeri. (Farsça)

ka'f

  • (Çoğulu: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak.
  • Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek.
  • Kap içindeki suyun tamamını içmek.
  • Koparmak.

kahf

  • Kap içindeki suyun tamamını içme.

kalehzem

  • Yeyni, hafif.
  • Suyu çok olan büyük deniz.

kalizem

  • Kuyu.
  • Suyu çok olan deniz.

kalori

  • Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı.
  • Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.

kamıh

  • Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar.

kand

  • Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.

kanh

  • Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.

kaplıca

  • Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

kara'

  • (Tekili: Kar') Su kabakları.
  • Gülsuyu kapları.

keden

  • Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.

ker'

  • (Çoğulu: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek.
  • Yağmur suyu.
  • (Kız) erkek istemek.

kera'

  • Baldırları ince olmak.
  • Yağmur suyu.

kereb

  • Kova bağladıkları ip.
  • Suyu yatıp ağızla içmek.
  • Hurma ağacının kökü.

kerebe

  • (Çoğulu: Kirâb) Suyun aktığı yer.

keşk

  • Kavi, kuvvetli, sağlam.
  • Kabuğu çıkmış arpa.
  • Arpa suyu.
  • Yoğurt keşi.

kınkın

  • Yol gösterici, kılavuz.
  • Bir cins çekirge.
  • Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.

kirab

  • (Tekili: Kerübe) Yeri sürüp aktarmak.
  • Yeri süpürmek.
  • Suyun aktığı yerler.

kışlak

  • Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.

kulaa

  • Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık.
  • Büyük taş.

küsbe

  • Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.

lahiz

  • Sel suyu. (Farsça)

lecüc

  • Pek inadçı ve hasım olan.
  • Suyu çok olan yer.

ma'sur

  • Sıkılmış. Suyu veya yağı çıkarılmış.

ma-i hayat / mâ-i hayat

  • Hayat suyu.

ma-i mukayyed / mâ-i mukayyed

  • Çiçek, üzüm, kavun-karpuz suyu gibi cinsi ve sıfatı birlikte söylenen sular.

ma-i rahmet / mâ-i rahmet / مَاءِ رَحْمَتْ

  • Rahmet suyu.
  • Rahmet suyu.

ma-i zemzem / mâ-i zemzem

  • Zemzem suyu.

ma-i zerrin / mâ-i zerrin

  • Altun suyu.

ma-ül bahr / mâ-ül bahr

  • Deniz suyu.

ma-ul hayat

  • Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu.
  • Hayat suyu.

ma-ül hayat / mâ-ül hayat

  • Hayat suyu.

ma-ul verd

  • Gül suyu.

maksim

  • (Çoğulu: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer.
  • Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.

masir / masîr

  • (Çoğulu: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden.
  • Karargâh.
  • Suyun aktığı yer.
  • Rücu etmek, dönüp gitmek.
  • Dönüp varılacak yer.

masnea

  • İçine yağmur suyu toplanan büyük havuz.

maü'l-hayat / mâü'l-hayat

  • Hayat suyu.

maülhayat / mâülhayat

  • Hayat suyu.

mecra / mecrâ

  • Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal.
  • Cereyan eden yer.
  • Bir haberin yayılma yolu.
  • Bir şeyin dolaştığı yer.
  • Suyun akış yeri, su yolu.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

mehak

  • Durgun suyun yeşilliği.

mehan

  • Ağızdan akan su, ağız suyu.

mehk

  • Suyun rengi yeşil olmak.

menba'

  • Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.

menbat

  • Suyun çıktığı yer. Menba'.

meni

  • Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma.
  • Döl suyu.

merak

  • Etsuyu.
  • Çorba.

merş

  • (Çoğulu: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak.
  • Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer.
  • İncitici söz.

mesab

  • Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer.
  • Havuz ortası.
  • Suyun biriktiği yer.

mesel

  • Suyun aktığı yer.

mesil

  • Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru.

metuh

  • Devamlı suyu çekilen işlek kuyu.
  • Suyu ağzına yakın olan kuyu.

mev'il

  • Sığınacak yer.
  • Sel suyunun karar kıldığı yer.

mevh

  • Kuyunun suyu çok olmak.

mevr

  • Başka te'sirle bir şeyin dalga gibi gidip gelmesi. Çalkanmak.
  • Suyun yeryüzüne yayılması.
  • Hayvanlardan yün almak.
  • Yol, tarik.
  • Toz, gubar.
  • Rücu etmek, döndürmek.

meyh

  • Kuyunun suyunun çok olması.

mezneb

  • (Çoğulu: Mezânib) Kepçe.
  • Suyun akacak olduğu yer.

mi'ber

  • Suyu geçmeğe yarıyan kayık, sal gibi vâsıtalar.
  • Köprü. Su geçme geçidi.

mikrat

  • (Çoğulu: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.)
  • Büyük havuz.
  • Büyük çanak.

müceffef

  • Kurutulmuş. Suyu çekilmiş, nemi kalmamış, kurumuş.

müdhen

  • (Çoğulu: Medâhin) Yağ koyacak kap.
  • Dağlarda olan çukur taş. (İçinde yağmur suyu birikir.)

mugalli / mugallî

  • (Galeyân. dan) İyice kaynatılmış.
  • Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.

mugliyy

  • Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu.

mühat

  • (Çoğulu: Mühâ) Deve rahminde olan zeker suyu.

muhcen

  • Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi.

mümaşat / mümâşat / مماشات

  • Uysallık, suyuna gitme, alttan alma. (Arapça)

münşife

  • Sünger gibi suyu emen şey.

müntehil

  • Yüz suyunu döken.

murabba

  • Terbiye görmüş.
  • Kaynatıp kıvama geldikten sonra dondurulmuş.
  • Meyve suyu tatlısı. Reçel. Ezme.

murabbayat

  • (Tekili: Murabbâ) Kaynatılıp kıvamına getirildikten sonra dondurulmuş meyve suyu tatlıları.

müridd

  • Cima hırsı ve iştihası galip kişi.
  • Suyu çok olan deniz.

müşa'

  • (Şüyu. dan) Yayılmış, şüyu bulmuş, herkese duyurulmuş.
  • Ortaklar veya hissedarlar arasında birlikte kullanıldığı hâlde hisselere ayrılmamış olan şey.

müselles

  • Tâze iken yâni gaz kabarcıkları çıkmadan, köpürmeden önce ısıtılıp, üçte ikisi uçup üçte biri kalan üzüm suyu.

müteneşşif

  • Suyu ve rutubeti çekip emen.

müzehheb

  • Altından yapılmış; altın suyu ile süslenmiş, yaldızlanmış.

müzehhep

  • Yaldızlanmış, altın suyuna batırılmış.

nadh

  • Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak.
  • Musallat olanı defetmek.
  • Suyun feveran etmesi, püskürmesi.

naki'

  • (Çoğulu: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap.
  • İçinde hurma ıslatılan havuz.
  • Suyu çok olan kuyu.
  • Kandıran, kandırıcı.

natafan

  • Suyun seyelân etmesi, akması.

nazh

  • Su serpmek, su saçmak.
  • Suyun çok olması.
  • Suyun, pınarından çıkıp akması.
  • Defetmek, kovmak.

neb'

  • Suyun çıkıp akması.
  • Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır.

nebean

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.

nebt

  • Suyun yerden çıkıp akması.

necer

  • Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.

nehr-i cari / nehr-i câri

  • Suyu devamlı akan nehir.

nekz

  • Vurmak.
  • Kovmak, def'etmek.
  • Yılan sokmak.
  • Azalmak.
  • Suyun, yer tarafından emilmesi.

nergis

  • (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.

neşf

  • İçmek, suyu emerek içmek.
  • Sızmak. Sünger gibi sızmak.
  • Suyu çekmek.

nezf

  • Kuyunun suyunu tamamen boşaltma.
  • Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.

nikal

  • Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.

nokta-i galeyan / nokta-i galeyân

  • Suyun buhara çevrildiği harâret derecesi.

nübu'

  • Suyun, yerden çıkıp akması.

nübut

  • Suyun, yerden çıkıp akması.

nüffaha

  • (Çoğulu: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.

nusha

  • Muska; büyü ve tılsım gibi hastalıkve âfetlerden korunmaya vesile olması için yazılan ve üste asılan veya suyu içilen veya tütsülenen dua.

nutfe

  • Bel suyu, meni, insan ve hayvan tohumu.
  • Döl suyu, meni.

nuzub

  • Sinmek.
  • Iraklık, uzaklık.
  • Suyun, toprak tarafından emilmesi.

paryab

  • Irmak ve çay suyu ile sulanan ekin. (Farsça)

pereng

  • Suyu iyi verilmiş kılınç. (Farsça)

ra'raa

  • Suyun şiddetle akması.
  • Depretmek. (Çocuk) büyümek.
  • Bitirmek.

rakraka

  • Su dökmek.
  • Su gelip gitmek.
  • Parlamak.
  • Suyun akması.
  • Suyun akması.

rehv

  • (Çoğulu: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer.
  • Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır)
  • Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark.
  • Üveyik kuşu.
  • Arası açılmış ve ayrılmış.

renak

  • Mastar.
  • Suyun bulanık olması.
  • Kederli olmak, mükedder olmak.

reşf

  • Suyu dudakları ile emmek, emerek içmek.

rik

  • Salya. Ağız suyu.

ruam

  • Burun suyu, sümük.
  • Sakağı (mankafa) hastalığı.

rubb

  • Meyva suyu.

rüsub

  • Kab içinde kalan su.
  • Suyun dibine batmak.
  • Tortu, dibe çöken, çöküntü.

rüval

  • Salya, ağız suyu.

sab

  • Bir acı otun suyu.

sabib

  • Susam yaprağının suyu.
  • Kına yaprağının suyu.

sadda'

  • Suyu lezzetli olan örülmüş kuyu.

sarat

  • Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.

sarma'

  • Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.

say'

  • Suyun akması.

şayi'

  • (Şüyu'. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu' bulmuş, herkesçe bilinmiş.
  • Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse.

şayia

  • (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.

seccac

  • Suyu çok olan süt.

şelale

  • Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.

semed

  • Devamı gelmeyen sarnıç suyu.

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

sere

  • Suyun çok olması.
  • Devenin meme deliğinin geniş olması.

serv

  • Mal artırmak.
  • Suyun çok olması.

sevg

  • Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi.
  • Kolay, âsan ve yumuşak olmak.

seyb

  • (Çoğulu: Süyub) Su akmak.
  • Bahşiş, hediye, atâ.
  • Medfun mal, gömülü mal.

şeyh

  • İhtiyâr.
  • Bir ilim dalında ihtisas etmiş olan.
  • Mürşîd-i kâmil; insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlatan, dîni, İslâm'ı yayan ve onların mânen olgunlaşmalarını sağlayan rehber zât. Çoğul şekli meşâyıh ve şüyûhtur.

seylab / seylâb / سيلاب

  • Sel suyu. (Arapça - Farsça)

seylabe / seylâbe / سيلابه

  • Sel suyu. (Arapça - Farsça)

sib

  • Suyun aktığı yer.

sıfır

  • Hiç. Olmayan bir şeyin ismi.
  • Hiç bir sayı olmamak.
  • Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası.
  • Fiz: Suyun donma derecesi.

sikaye

  • Su içilen kap. Maşraba.
  • İçme suyunun toplanması için yapılan yer.

şire / şîre / شيره

  • Şıra. (Farsça)
  • Özsuyu. (Farsça)
  • Süt. (Farsça)

şirec

  • Şırılgan yağı.
  • Üzüm suyu. Şira.

siyaha

  • Suyun akması.
  • Oruç tutmak.

siyahat

  • (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)

sücre

  • (Çoğulu: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.

sükub

  • (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.

sultan-ı levlake levlak / sultan-ı levlâke levlâk

  • Hayatın ve herşeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı; Hz. Muhammed.

süyu'

  • Suyun akması.

süyuti / süyutî / süyûtî

  • (Bak: Celaleddin-i Süyutî)
  • Osmanlı dönemi medreselerinde okutulan tefsir metodu ile ilgili imam Suyûtî'nin "el-itkân fî ulûmi'l-Kur'ân" adlı eseri.

ta'kir

  • Suyu bulanık etmek.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.

tahallüb

  • Sızma. Ter çıkarma.
  • Sütlenme. Süt peyda etme.
  • İmrendiğinden ağzının suyu akmak.
  • Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.

tahazhuz

  • Suyun deprenmesi, hareket etmesi.

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tasafün

  • Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.

tasy

  • Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması.
  • Süst olmak, zayıflamak.

tebarek

  • Mübarek etsin (mealinde dua.) Teâlâ gibi mâzi fiiliyle mübalâğa ile bereketin Allah'tan zuhurunu ifade eder. (Suyun havuzda yükselmesi halinden alınmıştır.)

tebeccüs

  • Suyun açıktan akması.

tedeffuk

  • Suyun fışkırması. Atılmak.
  • Dökülmek.

tegammür

  • Suyu az içmek.

tehvir

  • Suyu veya diğer sıvıları döktürmek.

tehyir

  • Suyu döktürmek.

telbine

  • Sütlü bulamaç aşı.
  • Arpa suyu.

teneffüs

  • (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme.
  • Tan yeri ağarma.
  • Deniz suyunun sahile vurması.
  • Üfürmek.
  • Okullarda ders araları verilen dinlenme.

teneşşüf

  • (Suyu veya rutubeti) çekme, emme.

tenhiye

  • İçinde suyu az olan çukur.

tenşif

  • (Çoğulu: Tenşifât) Suyu veya rutubeti emdirme. Sünger veya bez ile suyu alıp kurulama.
  • Ter kurulama.

tenvih

  • Sulandırma.
  • Yaldızlama.
  • Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme.
  • Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma.
  • Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.

tereşşüf

  • Suyu emme.

teşaff

  • Kap içinde olan suyu içmek.

tesayül

  • Suyun revân olup akması.

teşelşül

  • (Çoğulu: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması.
  • Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.

teşerrüb

  • Suyu kendine çekme, içme.
  • Meşreb sahibi olma.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.

tuhare

  • Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.

tür'a

  • (Çoğulu: Türa' - Türüât) Kanal.
  • Suyun taştığı yer.
  • (Çoğulu: Türa') Kapı. Derece.
  • Bağ ve bostan.
  • Kanal.
  • Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı.

türa'

  • (Tekili: Tür'a) Kanallar.
  • Suyun taştığı yerler.

türüat

  • (Tekili: Tür'a) Kanallar.
  • Suyun taştığı yerler.

ubab

  • Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü.
  • Cemaat, topluluk.
  • Taşkın sel suyu.
  • Pek taşkın, coşkun.

übab

  • Şiddetli ve taşkın sel suyu.

ubur

  • Geçmek. Atlamak.
  • Zorlamak.
  • Suyun öte kıyısına geçmek.

ücun

  • Suyun renginin ve tadının bozulması.

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

usare / usâre / عصاره

  • Öz su, sıkılmış meyve suyu.
  • Özsuyu. (Arapça)

usare-i ineb

  • Üzüm suyu. Şıra.

usare-i mideviye

  • Mide suyu, mide salgısı.

usmur

  • (Çoğulu: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.

üstümm

  • (Çoğulu: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.

üsun

  • Suyun tad ve renginin değişmesi.
  • Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.

utaş

  • İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.

vaha

  • Çöl ortasında suyu ve yeşilliği olan yer.

vahat

  • Çöl ortasında yeşillik ve suyu olan yerler. Vâhalar.

vakt

  • (Çoğulu: Vikat) İçinde yağmur suyu biriken çukur.
  • Su ile faydalanacak mekân.
  • (Horoz) tavuğa binmek.

vecar

  • (Çoğulu: Vücür - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

veşelan

  • Suyun akışı.

vicar

  • (Çoğulu: Vücur - Evcire) Sel suyunun oyduğu yer.
  • Arslan ve kurt gibi vahşi hayvanların yatağı. İn.

vuzu'

  • Abdest alma. Abdest suyu. Abdest.

ya'bub

  • Hızla akan nehir.
  • Suyu çok olan ark.
  • Bulut.
  • Hızla giden at.

yerun

  • Ağu, zehir.
  • Aygır suyu.

zanun / zanûn

  • Düşünce ve tedbiri kıt olan adam.
  • Suyu olup olmadığı bilinmeyen kuyu.
  • Suyu az olan kuyu.

zarr

  • Soğuktan dolayı suyun donması.

zeme

  • (Çoğulu: Zemmâm) Suyu az olan kuyu.
  • Tenbellik.

zemim

  • Burun suyu, sümük.
  • Koç ve teke zekerinden akan bevl.
  • Koyun emziğinden akan süt.

zemzem kuyusu

  • Kâbe-i muazzamanın Hacer-i esved köşesi karşısında bulunan, mübârek suyun çıktığı kuyu.

zerdec

  • Usfur çiçeğinin evvel çıkan sarı suyu.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR