LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Şeref ifadesini içeren 379 kelime bulundu...

ab-ı ruy / ab-ı rûy

  • Yüz suyu, şeref, haysiyet, nâmus.

abdullah

  • Allah'ın kulu.
  • Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir. Çünkü, Allah'a itaat ve ibadette, kulluk yapmada devamlı ve en ileride olup bütün ömürlerinde Cenab-ı Hakka maddi manevi bütün hâlâtında itaatttan ayrılmamıştır (A.S.M.). Hem muhterem ba

afaif

  • Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.

ala / alâ / علاء

  • Yükseklik. Büyüklük. şeref. şan.
  • Yücelik, şeref. (Arapça)

ala-yı illiyyin-i şeref / âlâ-yı illiyyîn-i şeref

  • Şerefin zirvesi, en yüce mertebesi.

ali-d-derecat / âli-d-derecat

  • Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.

ali-şan / âlî-şan

  • Şan ve şerefi yüksek olan.
  • Meşhur bir cins lâle.

alicenap / âlicenap

  • Yüksek ahlâklı, şerefli.

alişan / âlişân

  • Şan ve şerefi yüksek olan.

allahü zü'l-kerem teala ve tekaddes hazretleri / allahü zü'l-kerem tealâ ve tekaddes hazretleri

  • Namı ve şerefi yüksek olan, her türlü kusur ve eksikliklerden münezzeh olan, cömertlik ve ikram sahibi Allah.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

arvend

  • Şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet. (Farsça)

asagir

  • (Tekili: Asgar) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.

asar / âsâr

  • Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler.

ashab-ı izzet

  • İzzet, şeref sahipleri.

ashab-ı kiram

  • Yüksek şeref sahibi Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler.

ayat-ı kerime / âyât-ı kerîme

  • Şerefli âyetler, Kur'ân'ın herbir cümlesi.

ayet-i kerime / âyet-i kerîme

  • Şerefli âyet, Kur'an'ın herbir cümlesi.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

aziz / azîz / عَز۪يزْ

  • İzzet, şeref ve haysiyet sahibi Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her zaman izzet ve şeref sâhibi. Gâlib, benzeri olmayan, büyük ve küçük her şeyin O'na şiddetle ihtiyâcı olan.
  • Kıymetli, şerefli, üstün.
  • Şerefli.

ba'

  • Kulaç.
  • Erişme.
  • Yetme.
  • Kuvvet, kudret, beceriklilik.
  • şeref, kerem.
  • Vergili, verimli olma.

balakamet / bâlâkamet

  • Yüksek boy. (Farsça)
  • Yüksek şeref. (Farsça)

bayram-ı şerif

  • Şerefli, değerli bayram.

bedih

  • Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.

bülendpervaz / bülendpervâz / بلندپرواز

  • Yükseklerden uçan. (Farsça)
  • Şerefli. (Farsça)

busayri / busayrî

  • (Şeref-üd-din) (Mi: 1213-1295) Busayr'da doğdu. Meşhur Arap şair ve hattatıdır. "Kaside-i Bürde" sahibidir. Esas ismi "El-Kevakib-üd-Dürriyye fi Medh-i Hayrilberiyye" olan kasidesine; tutulmuş olduğu hastalıktan, rü'yasında Resûlullah'ın hırkasını (bürde) üzerine örtüp şifa bulması sebebiyle "Kaside

cahf

  • Övünme, fahr.
  • şeref.

cami-i şerif

  • Şerefli, yüce cami.

cebel-i aziz

  • Şerefli, üstün ve yüce dağ.

cedd-i emced

  • En şerefli ced, dede, Peygamber Efendimiz (a.s.m.).

celil-üş-şan / celil-üş-şân

  • Şan ve şerefi pek büyük.

cenab-ı erhamürrahim / cenâb-ı erhamürrâhim

  • Merhametlilerin en merhametlisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah.

cenab-ı hak / cenâb-ı hak

  • Hakkın ta kendisi olan, sonsuz şeref ve azamet sahibi yüce Allah.

cenab-ı hakk / cenâb-ı hakk

  • Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah.

cenab-ı halık / cenâb-ı hâlık

  • Herşeyin yaratıcısı olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah.

cenab-ı halık-ı rahim / cenâb-ı hâlık-ı rahîm

  • Herbir şeyi sonsuz şefkat ve merhametle yaratan, sonsuz şan ve şeref sahibi olan Allah.

cenab-ı hallak-ı rahim / cenâb-ı hallâk-ı rahîm

  • Sonsuz şefkat, merhamet, şeref ve yücelik sahibi olan herşeyin yaratıcısı Allah.

cenab-ı kadir-i mutlak / cenâb-ı kadir-i mutlak

  • Nihayetsiz kuvvet ve kudret sahibi, şeref ve azamet sahibi olan Cenâb-ı Allah.

cenab-ı kibriya / cenâb-ı kibriyâ

  • Azamet ve kudreti sonsuz olan, şeref ve azamet sahibi Allah.

cenab-ı mevla ve tekaddes / cenâb-ı mevlâ ve tekaddes

  • Her türlü eksiklikten münezzeh, şeref ve yücelik sahibi, koruyup gözetici Allah.

cenab-ı peygamber / cenâb-ı peygamber

  • Yüksek şeref sahibi olan Peygamber Efendimiz.

cenab-ı rabbü'l-alemin hazretleri / cenab-ı rabbü'l-âlemîn hazretleri

  • Âlemlerin Rabbi olan sonsuz şeref ve büyüklük sahibi Allah.

cihad / cihâd

  • İnsanların, İslâmiyeti işitmeleri, müslüman olmakla şereflenmeleri veya müslümanların dînine, vatanına ve nâmusuna saldıran düşmanı defetmek için yapılan muhârebe yâhut mal, can, söz, neşriyat ve diğer vâsıtalarla İslâmiyeti anlatmak ve müdâfa etmek.

dab

  • Şan ve şeref, haysiyet. (Farsça)

damen-i mualla / dâmen-i muallâ

  • Yüksek şerefli dâmen, muallâ etek.
  • Mc: Yüksek namus sâhibi.

dest

  • El, yed. (Farsça)
  • Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. (Farsça)
  • Düstur. (Farsça)
  • Tasallut. (Farsça)
  • İkmâl. (Farsça)
  • Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. (Farsça)

dest ve damen-i kerimane / dest ve dâmen-i kerimane

  • Şerefli ve izzetli olan el ve etekler.

eali

  • (Tekili: A'lâ) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.

eazz

  • Galip.
  • Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler.

eberr

  • Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
  • Şenlikten uzak, bedevi.

egarr

  • Çok parlak ve kıymetli. Beyaz şey.
  • İşi güzel ve hatırlı olan kimse, aziz ve şerefli. (Müennesi daha çok müsta'meldir: Şeriat-ı Garrâ gibi.)

ehl-i haysiyet

  • Haysiyet, itibar ve şeref sahipleri.

ehl-i ırz

  • Yüz aklığı ve şan, itibar sahibi olan, namuslu kimse. Şerefli ve temiz olan. Namuslu, iffetli ve ismetli. Irz ehli.

ehl-i izzet

  • İtibar ve şeref sahibi kimseler.

ekrem-i halk

  • Yaratılmışların en şereflisi.

ektar

  • (Tekili: Keter) Haysiyetler, onurlar, şerefler, şanlar, ünvanlar, soylar. Nesebler, dereceler, mertebeler.

emacid

  • (Tekili: Emced) Emcedler, en şanlılar, en şerefliler, eşrefler, en fazla haysiyet ve onur sahibi olan kimseler.

emcad

  • (Tekili: Mecid) şeref, onur ve haysiyet sahibleri.

emced / امجد

  • (Mecid. den) Pek büyük, daha büyük, şerefi şânı çok olan.
  • Çok onurlu, çok şerefli. (Arapça)

emced-i emacid / emced-i emâcid

  • Şereflilerin şereflisi, en şerefli.

enbel

  • En şerefli.

enes ibn-i malik

  • Ensardan ve Ashâb-ı Kiram'ın fakihlerindendir. Hicretin ibtidasından itibaren on sene Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) hizmetinde bulunmakla şeref kazanmıştır.Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) 2630 Hadis-i Şerif rivâyet etmiştir. 100 yaşına kadar yaşamış, hicri 92 veya 94 senelerinde Basra'da ebedî hayat

enf

  • Burun. Koku ve teneffüse mahsus âzâ.
  • Bir şeyin ucu veya evveli veya en şiddetlisi.
  • Bir şeyin sivri yeri.
  • Bir şeyin en şerefli olan yeri.

enzad

  • (Tekili: Nazad) Şanlı, şerefli, namlı ve tertibli kimseler.
  • Toprak tabakaları.

ercmendi / ercmendî

  • Haysiyetli, şerefli, itibarlı, muhterem. (Farsça)

ercümend

  • Muhterem, şerefli. Muazzez. (Farsça)

ervend

  • Tecrübe, deneme, sınama. (Farsça)
  • şeref, şan, şöhret, nam ve itibar, haysiyet. (Farsça)

eshab-ı resulullah / eshâb-ı resulullah

  • Peygamberimizi görüp onun sohbetine erişme şerefini kazanmış mü'minler.

esil

  • Şerefli, şanlı, namlı, haysiyetli, itibarlı ve otoriter kişi.

eşraf / eşrâf

  • (Tekili: şerif) Şerefliler. İleri gelen büyükler.
  • Soylulular, şerefliler.
  • Şerefliler, ileri gelenler.

eşref / اشرف / اَشْرَفْ

  • En şerefli, en üstün.
  • En şerefli. Daha şerefli. En iyi, en güzel.
  • En şerefli.
  • En şerefli. (Arapça)
  • En şerefli.

eşref-i mahlukat / eşref-i mahlûkat / eşref-i mahlûkât / اشرف مخلوقات

  • Mahlukatın en eşrefi, yaradılmışların en şereflisi. İnsan.
  • Yaratıkların en şereflisi.
  • Varlıkların en şereflisi.
  • Varlıkların en şereflisi, insan.

eşref-i saat

  • Saatlerin şereflisi. Uğurlu ve işlerin rast gittiği, dua ve dileklerin kabul edildiği an.

eşrefimahlukat / eşrefimahlûkât

  • Yaratılanların en şereflisi.

evrend

  • Hile, aldatma, hud'a, oyun. (Farsça)
  • Nam, şan, şeref. (Farsça)
  • Serir, erike, taht. (Farsça)

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

ezvac-ı tahirat / ezvac-ı tâhirat

  • Hz. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) ismetli ve iffetli, pâk zevce-i muhteremeleri (R.A.) "Mü'minlerin anneleri" diye bilinen ve Peygamberimize (A.S.M.) âilelik etmek şerefine ermiş mübârek hanımlar.

fahir / fâhir / فاخر

  • Değerli. (Arapça)
  • Şerefli, onurlu. (Arapça)

fahr

  • Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.
  • Övgü, şeref, böbürlenme.

fahr-i kainat / fahr-i kâinat

  • Kâinatın övgüsü, şerefi; Hz. Peygamber (s.a.v.)
  • (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.).

far'

  • Budak ve ağaç başı.
  • Her şeyin alâsı. İyisi.
  • Her kavmin şereflisi.

fer'

  • Şube, kol. İkinci derecede olan. Dal budak.
  • Bir aslın neticesi.
  • Bir cemaatın şerefli ve daha meşhuru.
  • Kazancı olan mukayyed mal. Hâzır ve muhâfaza altında olan.
  • Yükseğe çıkmak ve iki nizalı olanın arasına girip ıslah etmek.
  • Asıl mes'eleden kollara ayrı

ferahet

  • Şan ve şeref. (Farsça)

ferman-ı şeref

  • Şeref buyruğu, madalyası.

ferman-ı zişan / ferman-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi buyruk.

fermend

  • Şan ü şeref ve mevki sahibi olan kişi. (Farsça)

gayret

  • Hamiyet, şeref, haysiyet.

gaza / gazâ

  • İnsanların İslâmiyet'i işitmeleri, müslüman olmakla şereflenmeleri yâhut müslümanların dînine, vatanına ve nâmusuna tecâvüz eden düşmanı kovmaları için yapılan muhârebe.

habib-i zişan / habib-i zîşân

  • Şan ve şeref sahibi, Allah'ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

hacc-ı şerif

  • Şerefli hac ibadeti.

hadisişerif / hadîsişerîf

  • Peygamberimizin şerefli sözü.

hakim-i zişan / hâkim-i zîşân

  • Şan ve şeref sahibi idareci.

hamiyet-kar / hamiyet-kâr

  • Hamiyetli. Haysiyet ve şeref sahibi. (Farsça)

hamiyyet

  • Dîni, milleti himâye etmekte, korumakta, şerefini savunmakta tenbellik etmeyip, bütün kuvveti ile gayret etmektir.

hasb

  • (Haseb) Birisinin sülâlesi cihetinden iftihar yolu ile saydığı iyilik. Mal, din, millet. Kerem, fiil ve amelde yüksek şeref, iyi iş, sâlih amel. Şeref, asalet, şan, kadr ve haysiyet.
  • Dolayı, cihetiyle, gereğince.

haseb

  • Şeref, asâlet, ahlâk ve soy temizliği.

hasın

  • (Çoğulu: Hâsınât) İffetli, namuslu ve şerefli kadın.

hatir

  • Muhâtaralı, tehlikeli, korkulacak durum. Büyük ve şerefli kimse.

hatt-ı şerifiniz / hatt-ı şerîfiniz

  • Şerefli yazınız, kendi mübarek hattınız, el yazınız.

havatin

  • (Tekili: Hâtun) Şerefli kadınlar, hâtunlar.

haysiyet / hâysiyet / حَيْثِيَتْ

  • İtibar. Şeref. Değer. Kıymet. Derece. Câh. Mesned. Mertebe.
  • İtibar, şeref, kıymet.
  • Şeref, i'tibâr.

haysiyet-i askeriye

  • Askerî şeref, onur ve itibar.

haysiyet-i ilmiye

  • İlmin haysiyeti, şerefi.

haysiyet-i islamiye / haysiyet-i islâmiye

  • İslâmiyetin değeri, şerefi.

haysiyet-i milliye

  • Millî haysiyet, şeref.

haysiyyet / حيثيت

  • Şeref, îtibâr.
  • Şeref, onur, itibar, değer.
  • Şeref, onur. (Arapça)

hazafir

  • (Tekili: Hizfâr - Hazfur) Cânibler.
  • Bir kavmin meşhurları, ileri gelenleri, şereflileri.
  • Hepsi. Tümü. Mecmu'u.

hazret-i kur'an-ı azimüşşan / hazret-i kur'ân-ı azîmüşşan

  • Şan ve şerefi büyük olan Kur'ân.

hazret-i resul-i ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

hazret-i resul-ü ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

hesb

  • Şeref.
  • Kifayet.

hicret

  • Bir yerden bir yere göç etmek. Kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak.
  • Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın Mekke'den Medine'ye hicret etmesi. İslâmiyetin ilk zuhurunda, şeref ve izzetleri zedelenen Mekke'deki putperest müşrikler daima Hz. Peygamber'e su-i kastlar tert

hisse-i şeref

  • Elde edilen şereften pay.

hitab-ı izzet / hitâb-ı izzet

  • İzzetli ve şerefli hitap.

hitab-ı teşrifiye / hitab-ı teşrifîye

  • Şereflendiren hitap; Allah'ın "ebedî kalmak üzere Cennete girin" şeklinde şereflendiren hitabı.

hürmet

  • Riâyet. İhtiram.
  • Haysiyet. Şeref.
  • Haram olma. Haramlık.
  • Irz, nâmus gibi başkasına helâl olmayan husus.

hüsna

  • (Ahsen'in müennesidir) İyi zan. En güzel. Amel-i sâlih. Pek güzel.
  • Cennet.
  • İyi amel ve haslet. Cenab-ı Hakk'ı görmek ve Ona iman ve ubudiyetle şereflenmek.
  • Düşman üzerine fevz ve zafer bulmak, şehidlik.

huzur-u resul-i ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed'in (a.s.m.) bizzat huzuru.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

i'tibarat

  • (Tekili: İ'tibar) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler.
  • Var sayılan şeyler, faraziyeler.

iade-i itibar

  • Ticarette iflâstan kurtulma.
  • Kaybedilen itibarı tekrar kazanma. Şerefini kurtarma.

ibad-ı mükerrem / ibâd-ı mükerrem

  • Şerefli, saygın kullar.

ibn-i mes'ud

  • Ebu Abdurrahman Abdullah Bin Mes'ud da denir. (R.A.)şeref-i İslâm ile müşerref olanların altıncısıdır. Bütün gazvelere iştirak etmiştir. Dâimî surette huzur-u Risalette bulunduğundan Kur'an-ı Kerim'i herkesten iyi öğrendiği gibi, pekçok hadis de işitmiş ve ezberlemişti. Kur'an-ı Kerim'i en evvel Mek

ifhar

  • Şereflendirmek. Şeref vermek. Fahirlendirmek.

ihfaf

  • Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.

illiyye

  • (Ulliyye) En şerefli, yüksek.

incil-i şerif

  • Şeref sahibi İncil.

insan-ı mükerrem

  • Şeref ve değeri çok yüksek olan, kendisine paha biçilmez ikram ve ihsanlarda bulunulan insan.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

ırz

  • Namus. Temizlik. Cinsî haysiyet.
  • Ehil ve ıyal. İnsanın korumağa mükellef olduğu nefsi, hasebi, şerefi ve mahremleri, zemmedilecek veya medhedilebilecek durumları.
  • Şan ve şeref, nâmus.

işgerf

  • Dayanıklı, sağlam, kalın. (Farsça)
  • Şan, nam, ün, şeref. (Farsça)

ism-i şerif

  • Mübârek ve şerefli isim.

ıtk

  • Azad edilmek. Hürlük. Esir veya köle olanın serbest edilmesi. Azad olmak.
  • Kerem ve hüsn-ü cemâl. Asâlet ve necâbet. Şeref, şan ve kıdem. Kuvvet.

izzet / عزت / عِزَّتْ

  • Değer, şeref, saygınlık.
  • Şeref.
  • Değeri yüce olma, şeref.

izzet-alud / izzet-âlûd

  • Şeref ve yücelikle karışık.

izzet-i celal / izzet-i celâl / عِزَّتِ جَلَالْ

  • Haşmet ve büyüklüğün şerefi, değerinin yüceliği.

izzet-i iktidar

  • Gücün haysiyet ve şerefi.

izzet-i ilahiye / izzet-i ilâhiye

  • Cenab-ı Hakkın nihâyetsiz izzeti, şeref ve yüceliği.

izzet-i iman / izzet-i îmân / عِزَّتِ اِيمَانْ

  • İmanın izzet ve şerefi.
  • Îmandan gelen yüksek değer, şeref.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği.
  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

izzet-i islamiyet / izzet-i islâmiyet

  • İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği.

izzet-i mağrurane / izzet-i mağrurâne

  • Gururluca izzet, şeref.

izzet-i milliye

  • Millî izzet ve şeref.

izzet-i nefis

  • İnsanın vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi.
  • Zillete düşmiyerek şeref ve haysiyeti muhafazaya çalışmak. Vakar.

izzet-i nefs

  • İnsanın vakar, şeref ve haysiyetini muhafaza etmesi.

izzet-i rabbaniye / izzet-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın izzeti, şeref ve haysiyeti.

izzet-i rububiyet

  • Her varlığı yaratılış amacına hikmetli bir biçimde ulaştırarak terbiye ve idare eden Allah'ın şeref ve yüceliği.

izzetli

  • Şeref ve itibar sahibi.

izzetlu / izzetlû

  • Şeref ve itibar sahibi.
  • Eskiden belirli bir mevki ve rütbe sahiblerine verilen ünvan.

ka'b

  • Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği.
  • Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük.
  • Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.

ka'bet-ül ulya / kâ'bet-ül ulyâ

  • Şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe.

kabr-i şerif

  • Şerefli, değerli kabir, mezar.

kadr / قدر

  • Değer. (Arapça)
  • Şeref. (Arapça)
  • Derece. (Arapça)

karheb

  • Yaşlı, ihtiyar.
  • Yaşlı öküz.
  • Çok kıllı keçi.
  • Ulu ve şerefli kişi.

kaside-i şerife

  • Şerefli kaside; on beş beyitten az olmayan ve büyük bir şahsı övmek için yazılan şiir.

katibin-i kiram / kâtibîn-i kirâm / كَاتِب۪ينِ كِرَامْ

  • Şerefli yazıcı melekler.

kavl-i şerif

  • Şerefli söz; Cenâb-ı Hakkın şerefli sözü olan âyet.

kelamullahi'l-azizi'l-mennan / kelâmullahi'l-azîzi'l-mennân

  • İzzet, şeref ve bol ihsan sahibi olan Allah'ın kelâmı.

kemal-i izzet ve şeref / kemâl-i izzet ve şeref

  • Tam bir izzet, şeref ve haysiyet sahibi olma.

kepaze

  • İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan.
  • Tâlim için kullanılır yay.

kerame

  • İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.

kerem

  • Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet.
  • Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme.
  • Mecd ve şeref.

kerim

  • Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)

kerime

  • Kız evlâd.
  • Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli.
  • Güzide, seçkin, kıymetli şey.
  • Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.

kerremallahu veche

  • Allah vechini mükerrem kılsın; yüzünü şerefli kılsın.

kerremallahü vechehü

  • "Allah yüzünü şerefli, şerefini yüksek kılsın" anlamında Hz. Ali için söylenen bir ifade.

kesb-i şeref ve can / kesb-i şeref ve cân

  • Şereflenme ve canlanma.

kibir

  • (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı.
  • Şeref ve şan.
  • Bir şeyin muazzamı. Büyük.

kiram

  • Benzetmeli, kinâyeli.
  • (Tekili: Kerim) Kerimler, şerefliler.
  • Eli açık cömert kimseler.

kırm

  • (Çoğulu: Kurum) Ulu şerif, şerefli kişi.

küngüre / كنگره

  • Şerefe. (Farsça)

kur'an-ı azimüşşan / kur'ân-ı azîmüşşân

  • Şan ve şerefi yüce olan Kur'ân.

kur'an-ı azimüşşana / kur'ân-ı azîmüşşâna

  • Şan ve şerefi yüce olan Kur'ân.

kur'an-ı kerim / kur'ân-ı kerim

  • Sonsuz şeref sahibi Kur'ân.

kur'an-ı mecid / kur'ân-ı mecîd

  • Her şeyin üstünde şeref sahibi olan ve takdis ve senâlara lâyık olan Kur'ân.

kur'an-ı mu'cizü'l-beyan-ı azimüşşan / kur'ân-ı mu'cizü'l-beyân-ı azîmüşşân

  • Açıklamalarıyla benzerini yapmaktan akılları aciz bırakan, şan ve şerefi yüce olan Kur'ân.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lütufname-i ekremi / lütufnâme-i ekremî

  • Pek şerefli zâtınızın lûtfettiği şirin mektup.

ma'lat

  • (Çoğulu: Maâli) Derin ve yüksek fikir.
  • Ululuk, şeref, itibar.

ma-ul hayat

  • Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu.
  • Hayat suyu.

maal

  • Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.

maali / maalî / maâlî

  • şerefler. Yükseklikler.
  • Yüksek fikirler.
  • şerefli vazifeler.
  • Şerefler, yükseklikler.

macid / mâcid

  • Yüce, şerefli.

mahuza

  • Temiz. İtibarlı, şerefli, asil.
  • Saf, hâlis, katıksız.

makam-ı izzet

  • Şeref, yücelik makamı.

makam-ı şan u şeref

  • Şan ve şeref makamı.

makam-ı şan ü şeref

  • Şan ve şeref makamı.

makam-ı şeref

  • Şeref makamı, derecesi.

makamat-ı aliye / makamat-ı âliye

  • Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.

malik-i zişan / mâlik-i zîşan

  • Şanlı ve şerefli sahip.

mana-yı şerif / mânâ-yı şerif

  • Değerli ve şerefli anlam.

mazahir

  • (Tekili: Mazhar) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler.
  • Nâil olmalar.
  • Şereflenmeler.

mazhar / مظهر

  • Sahib olma, nâil olma. Şereflenme.
  • Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.
  • Ortaya çıkış yeri. (Arapça)
  • Şereflenme, nail olma. (Arapça)
  • Mazhar olmak: Karşılaşmak, nail olmak. (Arapça)

mazhariyet-i ulya / mazhariyet-i ulyâ

  • Yüce mazhariyet, yüksek şeref.

mazrahi / mazrahî

  • Akbaba.
  • Ulu, şerefli kimse.
  • Her beyaz nesne.

meal-i şerif / meâl-i şerif

  • Şerefli, yüce mânâ.

mecd

  • Büyüklük. Azamet.
  • şeref, itibar.

mecid

  • Azametli. Şerefli. Gâlib.
  • Esmâ-i İlâhiyedendir.
  • Yüce, şerefli.

medar-ı şeref / medâr-ı şeref / مَدَارِ شَرَفْ

  • Şeref vesilesi, şeref kazandıran sebep.
  • Şeref sebebi.

mefahir-i hakikiye-i milliye / mefâhir-i hakikiye-i milliye

  • Gerçek övünülecek millî değerler, şerefler.

mefharet

  • Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.

mekke-i mükerreme

  • Şerefli Mekke şehri.

mekreme

  • İzzet, ikram yeri. Seha, cud, şeref. Cömertlik.

melaike-i kiram / melâike-i kiram

  • Aziz, şeref ve kerem sahibi melekler.

meratib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriya / merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ

  • Sevgi, övgü, şeref ve büyüklük mertebeleri.

mertebe-i haysiyet

  • Saygınlık, itibar ve şeref derecesi.

mevla / mevlâ

  • Sahib. Rabb.
  • Efendi. Köleyi âzad eden.
  • Şanlı. Şerefli. Mâlik.
  • Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.).
  • Terbiye eden, mürebbi.
  • Yardımcı, muavenet eden.
  • Dost ve komşu.
  • Azâd olan.
  • Efendi, sahip.
  • Allah.
  • Kul, köle, azat eden.
  • Velî, veliyeti olan.
  • Şanlı, şerefli.
  • Yardımcı.
  • Mürebbi, terbiye eden.

mevlana celaleddin-i rumi

  • Hi: 672 de Belh'de doğdu. Konya'ya geldi ve yerleşti. Mühim eseri Farsça ve manzum yazdığı Mesnevi'sidir. İkişer mısralı kafiyeli şekilde olduğundan bu isim verilmiştir. Mevlevi Tarikatının piri ve serefrâzıdır.

mezahir

  • Şereflenmeler. Mazharlar. Eşyanın göründüğü yerler. Eşyanın görünen tarafları. Zâhir ve meşhud olanlar.

mifzal

  • Fazilet ve şeref sahibi.

mihrab

  • Camide imamın namaz kılarken cemaatin önünde durduğu yer.
  • Şiddetli harbeden cengâver. Bahadır.
  • Evin şerefli yüksek yeri, çardak.
  • Meclisin sadrı ve ekrem mevzii.
  • Mc: Harb âleti.
  • Orman.
  • Melikin hususi makamı.
  • Mc: Şeytan ve hevâ ile muhare

mihrap

  • Câmide cemaatle namaz kılarken imamın bulunduğu yer; bir mekânın en şerefli ve en kıymetli yeri.

minber-i şerif

  • Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) hutbe verdiği şerefli minber.

miş'ar

  • Şan, şeref, haysiyet ve vakar.

misafir-i aziz

  • Aziz ve şerefli misafir.

mu'lat

  • (Çoğulu: Meâli) şeref kazanmak.
  • Yüksek derece.

mu'teberan

  • (Tekili: Mu'teber) Şerefli, haysiyetli ve itibarlı kimseler.
  • Bir yerin, bir mesleğin veya bir sınıfın ileri gelenleri. Hükmü geçip, inanılır olanlar.

muazzez / مُعَزَّزْ

  • İzzetli, şerefli.
  • İzzet ve şeref sahibi.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

mücahid-i alicenab / mücâhid-i âlicenab

  • Şerefli, haysiyetli mücahid.

müfafaza

  • Şeref hususunda akrânına üstün olmak.

müfessir-i alişan / müfessir-i âlişan

  • Şan ve şeref sahibi açıklayıcı.

müftehir

  • (Fahr. dan) İftihar eden. Öğünen.
  • Sırf Allah rızası için menfaatsiz hizmet eden.
  • Şanlı, şerefli.

muhterem

  • Hürmet görmüş. İhtiram olunmuş. Kıymetli ve şerefli kimse.

mümecced

  • (Mecd. den) şereflendirilmiş. Medhedilerek ululanmış.

münaferet

  • Birbirinden kaçıp nefret etmek, karşılıklı huzursuzluk.
  • Adâvet, hased ve şeref cihetinde hakeme müracaat eylemek.
  • Birbiri ile müfahere eylemek.

münafese

  • Başkasında görülen bir kemale imrenip ona yetişebilmek ve daha ileri gidebilmek için, nefislerin nefâsette, iyi şeylerde yarışması hissidir ki, nefsin şerefinden ve uluvv-i himmetinden neş'et eder. Hased ile arasında fark açıktır. Hased eden kimse, kemâle düşmandır; hased ettiği kimsenin zararından,

müşarefe

  • Şan, şöhret ve şeref gibi hususlarda biriyle övünme.
  • Yükselme, yüksek yere çıkma.

müşerref / مُشَرَّفْ

  • Şereflenmiş, şerefli. Herkesce kıymetli.
  • Şerefli, değerli.
  • Müşerref olmak: Şeref kazanmak.
  • Şereflenen.
  • Şereflenmiş.

müşerref etmek

  • Şereflendirmek.

müşerref olan

  • Şereflenen.

müşerref olma

  • Şereflenme.

müşerref olmak

  • Şereflenmek.

müşerrefiyet

  • Şereflenme.
  • Şereflenme.

müşerrefiyet-i uzma / müşerrefiyet-i uzmâ

  • En yüce nimetle şereflenme.

mutasarrıf-ı zişan / mutasarrıf-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi ve herşeyde istediği gibi tasarruf eden Allah.

müteaffif

  • İffetli, şerefli, namuslu.

müteaffifane / müteaffifâne

  • İffetlilikle, şerefle, nâmuslulukla. (Farsça)

müteaffifin / müteaffifîn

  • (Tekili: Müteaffif) İffetli, namuslu ve şerefli kimseler. Müteaffifler.

mütemacid

  • İtibar, şeref ve haysiyetiyle iftihar edip övünen.

müteşerrif

  • Şereflenen, şeref duyan.

müzerra'

  • Anası, babasından daha şerefli olan.

nabiga

  • (Çoğulu: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse.
  • Sonradan şâir olan.
  • Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.

nacil

  • Nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz.

nam-ı şerif

  • Mübarek isim, şerefli ad.

namus-u islamiye-i milliye / namus-u islâmiye-i milliye

  • İslâmî, millî namus ve onlara ait şeref, haysiyet.

namus-u milliye

  • Millî namus, şeref.

namuskar / namuskâr

  • Namuslu, haysiyetli, şerefli.

nazad

  • (Çoğulu: Enzâd) şeref.
  • Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.

nebahet

  • (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar.
  • şan, şeref ve itibar sâhibi.

nebh

  • Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak.
  • Ansızın bulunan. Yitik.
  • Ansızın yitirmek.
  • Uykudan uyanmak.
  • Şerefli olmak.
  • Meşhur olmak, ün salmak.

nebih

  • (Nebihe) Namlı, şanlı şerefli.

nebiyy-i ekrem

  • İnsanlığın en şereflisi olan peygamber; Hz. Peygamber (a.s.m.).

necaib

  • (Tekili: Necib) Şerefli, necib, asil, temiz kimseler.

nedime

  • Kadın nedim.
  • Zengin veya şerefli, itibarlı bir kadının arkadaşı.

nevabig

  • (Tekili: Nâbiga) Şerefli ve ulu kimseler.
  • Sonradan şâir olan kişiler.

nur-u hak

  • Hakkın ta kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah'ın nuru.

nur-u şerif

  • Şerefli nur, ışık.

padişah-ı zişan / pâdişâh-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi olan padişah; Allah.

perde-i izzet / پَرْدَۀِ عِزَّتْ

  • İ'tibâr ve şeref perdesi.

perde-i izzet ve azamet / پَرْدَۀِ عِزَّتْ و عَظَمَتْ

  • İ'tibâr, şeref ve büyüklük perdesi.

peygamber-i alişan / peygamber-i âlîşan

  • Büyük şan ve şeref sahibi olan peygamber.

peygamber-i zişan / peygamber-i zîşân

  • Yüksek şan ve şeref sahibi olan peygamber, Hz. Muhammed (a.s.m.).

peygamber-i zişan efendimiz hazretleri / peygamber-i zîşan efendimiz hazretleri

  • Yüksek şan ve şeref sahibi olan peygamber; Hz. Muhammed (a.s.m.).

rabb-i izzet

  • İzzet, şeref ve yücelik sahibi olan Allah.

ravza-i mutahhara

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kabri ile minberi arasındaki şerefli alan, Peygamber Mescidinin inşa edildiği ilk saha.

ravza-i şerife

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kabri ile minberi arasındaki şerefli alan.

receb-i şerif

  • Şerefli olan ve mübarek aylardan birincisi olan Recep ayı; hicrî ayların yedincisi.

resail-i şerife / resâil-i şerife

  • Şerefli mektuplar.

resul-i ekrem / resûl-i ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).
  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

resul-i kerim / resul-i kerîm

  • Allah'ın çok şerefli ve değerli elçisi Hz. Muhammed (a.s.m.).

resul-u ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

resul-ü ekrem

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

resul-ü ekrem (a.s.m.)

  • Allah'ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.).

risale-i şerif

  • Şerefli ve kıymetli risale.

risale-i şerife

  • Şerefi yüksek olan risale.

şa'ban-ı şerif / şa'bân-ı şerîf / شَعْبَانِ شَر۪يفْ

  • Üç ayların ikincisi olan şerefli ay.

şaban-ı şerif / şâbân-ı şerif

  • Hicri ayların sekizincisi ve mübarek üç ayların ikincisi olan değerli ve şerefli Şâban ayı.

sahabe / sahâbe / صَحَابَه

  • Peygamberimiz (asm)ı müslüman olarak görmekle şereflenen kişi.

sahabe-i kiram / sahâbe-i kirâm

  • Cömertlik ve şeref sahibi Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler.

sahife-i itibar-i alem / sahife-i itibar-i âlem

  • Âlemin itibar sayfası; dünyanın şeref, kıymet, değer sayfası.

şam-ı şerif / şâm-ı şerif

  • Şerefli Şam şehri.

şan / şân

  • (Çoğulu: Şuun) Büyük sevap.
  • Şeref.
  • Irz, namus.
  • Nam, şöhret, şan, ün.
  • Mahiyet.
  • Gösteriş, çalım.
  • Tabiat, huy, âdet.
  • Hal, keyfiyet.
  • Hâl, durum.
  • İzzet, îtibâr, şeref.
  • Şeref, nam, hâl, iş.

şan u şeref

  • Şan ve şeref.

şan ü şeref / şân ü şeref

  • Şân, nâm ve şeref.

şan u şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şan ve şeref.

şan ve şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şan ve şeref.

şan-ı üstad / şân-ı üstad

  • Şanlı Üstadın hâl ve durumu, şan ve şerefi.

sebeb-i izzet

  • Şeref ve üstünlük sebebi.

şehir

  • Meşhur. Şeref ve şan sahibi.
  • Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin (A.S.M.) bir ismi.

şer'i şerif

  • Şerefli İslâm şeriatı.

ser-efgende

  • (Çoğulu: Serefgendegân) Başını eğen. (Farsça)

şerafeddin

  • (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.

şerafet / şerâfet / شرافت / شَرَافَتْ

  • Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
  • Şereflilik.
  • Şereflilik.
  • Şereflilik. (Arapça)
  • Soyluluk. (Arapça)
  • Şereflilik.

şerafet-i ilmiye

  • İlmin şeref ve haysiyeti.

serare

  • İyilik.
  • Şeref.

şeref / شرف

  • Şeref. (Arapça)
  • Üstünlük. (Arapça)
  • Kıvanç. (Arapça)

şeref-bahş

  • Şeref veren.
  • Şereflendiren. şeref veren. (Farsça)

şeref-efza

  • Şeref artıran. (Farsça)

şeref-i beni adem / şeref-i benî âdem

  • İnsanoğlunun şerefi, şeref vesilesi.

şeref-i diniye

  • Dinin şerefi.

şeref-i dünyeviye

  • Dünyaya ait şeref.

şeref-i ehl-i beyt

  • Ehl-i Beytin şerefi.

şeref-i imtiyaz

  • Ayrıcalıklı, yüksek şeref.

şeref-i insaniyet

  • İnsanlığın şerefi.

şeref-i islamiye / şeref-i islâmiye

  • İslâm'ın şerefi, yüceliği.

şeref-i keramet

  • Şerefli vazife, görev.

şeref-i manevi / şeref-i mânevî

  • Mânevî şeref, rütbe.

şeref-i millet-i islamiye / şeref-i millet-i islâmiye

  • İslâm milletinin şerefi, onuru.

şeref-i milliye

  • Millete ait şeref.

şeref-i mülaki / şeref-i mülâki

  • Karşılaşma ve tanışma şerefi.

şeref-i nev-i insan

  • İnsanlığın şerefi.

şeref-i sohbet

  • Sohbette bulunma şerefi.

şeref-i uzma / şeref-i uzmâ

  • Büyük şeref.

şeref-i vürud

  • Gelmesiyle şereflendirme.

şeref-pezir

  • Şeref ve itibar bulan. (Farsça)

şeref-resan

  • Şeref ulaştıran, şeref eriştiren.

şeref-riz

  • Şeref veren. (Farsça)

şeref-şiar

  • Şerefli.

şeref-varid

  • Şerefle gelen. (Farsça)

şeref-yab

  • Şeref bulan, şeref kazanan. (Farsça)

şeref-zahir

  • Şerefle çıkan. (Farsça)

şerefbahş / شرفبخش

  • Şeref veren.
  • Şeref veren. (Arapça - Farsça)

şerefsadır / şerefsâdır

  • Şerefsâdır olmak: Padişahın emriyle çıkmak.

şerefşiar

  • Şerefli.

şerefsudur / şerefsudûr

  • Şerefsudûr olmak: Padişahın emriyle çıkmak.

şerefvarid / şerefvârid

  • Şerefvârid olmak: Şerefle gelmek.

şerefvusul / şerefvusûl

  • Şerefvusûl olmak: Şerefle gelmek.

şerefyab / şerefyâb

  • Şeref bulan, şeref kazanan.
  • Şereflenen.

şerefzahir / şerefzâhir

  • Şerefzâhir olmak: Şerefle çıkmak.

şerefzuhur / şerefzuhûr

  • Şerefzuhûr olmak: Şerefle çıkmak.

şerif / şerîf / شریف

  • Şerefli, mübarek.
  • Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse.
  • Şerefli.
  • Şerefli.
  • Şerefli. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem kızı hazret-i Fâtımâ'nın oğullarından hazret-i Hasen'in neslinden (soyundan) gelenler.
  • Şerefli. (Arapça)
  • Hz. Hüseyin soyundan gelen. (Arapça)

şerifeyn / şerîfeyn

  • Şerefli iki şey, Mekke ve Medine.

sultan-ı zişan / sultan-ı zîşân

  • Şan ve şeref sahibi sultan.

sure

  • Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri.
  • Derece.
  • Duracak yer. Menzilet.
  • Şeref ve şan.
  • Güzel inşa edilmiş bina. Sur.
  • Refi'.
  • Alâmet, nişan.

şüref

  • (Tekili: şerefe ve şürfe) şerefeler.

şürefa

  • (Tekili: Şerif) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler.
  • Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar.

ta'zir-i eşraf

  • Ümera, yüksek tüccar, köy a'yanı gibi şerefli kimseler hakkındaki ta'zirdi ki, ya bilvasıta ilâm suretiyle veya mahkemeye celbedilerek bilmuvacehe ihtar suretiyle yapılır.

tabiin / tâbiîn

  • Hadîs-i şerîflerle medhedilen, Eshâb-ı kirâmdan sonra gelen şerefli nesil. Eshâb-ı kirâmı görüp, onların sohbetinde bulunanlar.

tak-ı mualla / tâk-ı muallâ

  • Yüksek şerefe. Yüksek kubbe.
  • Yüksek haysiyet ve şeref sahibi.

takvim-i zişan / takvim-i zîşan

  • Yaratılışın tam kıvamında olan şan ve şeref sahibi bir varlık.

taziz / tâziz

  • Şereflendirme.

tebe-i tabiin / tebe-i tâbiîn

  • Peygamber efendimizin Eshâbını gören ve sohbetinde bulunmakla Tâbiîn denen büyükleri görmekle şereflenenler.

teferru'

  • Bir çok kollara ayrılmak.
  • Bir kimse halkın üzerine havale olmak.
  • Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek.
  • Çatallanıp dal dal olmak.

tefsir-i şerif

  • Şerefli ve değerli tefsir.

temacüd

  • (Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma.

temeccüd

  • Şeref sahibi olma. Ululanma.

teşerrüf / تشرف / تَشَرُّفْ

  • Şereflenme.
  • Şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme.
  • Şereflenme.
  • Şereflenme. (Arapça)
  • Teşerrüf etmek: Şereflenmek. (Arapça)
  • Şereflenme.

teşerrüf etmek

  • Şereflenmek, saygı görmek.

teşerrüfat / teşerrüfât

  • (Tekili: Teşerrüf) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.

teşrif / teşrîf / تشریف / تَشْر۪يفْ

  • Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek.
  • Bir yere buyurmak.
  • Şeref verme.
  • Şereflendirme.
  • Onurlandırma, onur verme, bir yeri onurlandırma, şereflendirme.
  • Şereflendirme. (Arapça)
  • Gelme. (Arapça)
  • Şeref verme, şereflendirme.

teşrif buyurma

  • Şeref verme, şereflendirme.

teşrif-i nebevi / teşrif-i nebevî

  • Peygamberin gelişi, şereflendirmesi.

teşrifat / تَشْرِيفَاتْ

  • Şereflendirmeler.
  • Şereflendirmeler, protokol.

ula

  • Şanlı, şerefli kimse.

ulliyye

  • (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli.
  • Çardak.

ulüvv

  • Büyüklük, yükseklik.
  • Bir şeyin yukarısına çıkma.
  • Şan, şeref ve kadr sahibi olma.

ulüvv-ü şan

  • Şânı şerefi büyük. Yüksek şeref.

unsuriyet

  • Irkçılık. Bir kavmi veya kendi soyunu daha şerefli sayarak diğer insanları hakir görmek. Menfî milliyetçilik.

ura'ır

  • (Çoğulu: Arâır) Semiz etli deve.
  • Şerefli adam.
  • Kavmin reisi.

üşkuh

  • Ululuk, büyüklük, şan ü şeref. (Farsça)

üsre

  • Seleften gelen şan şeref.
  • Söz veya hadis nakletmek.

üstad-ı ekrem

  • Cömertlik, şeref ve izzet sahibi Üstad.

uzema'

  • (Tekili: Azim) Mevki ve şeref bakımından büyükler.

vacibü'l-vücud teala ve tekaddes hazretleri / vâcibü'l-vücud tealâ ve tekaddes hazretleri

  • Namı ve şerefi yüksek olan, her türlü kusur ve eksikliklerden münezzeh olan, varlığı zorunlu olup var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah.

vecahet

  • Güzellik, güzel yüzlülük, gösterişlilik.
  • Haysiyet, şeref, onur, itibar.

veci

  • Güzel, hoş, lâtif. Uygun, münasib.
  • Bir kavmin büyüğü, reisi.
  • Hürmetli insan.
  • Sultan huzuruna girenler.
  • Makam ve şeref sâhibi.

visata

  • Kavim arasında şerefli ve aziz olmak.

vuul

  • şerefliler.
  • Kuvvetliler.

ya üstad-ı ekrem

  • Ey şerefli, çok cömert Üstad.

yafte

  • "Bulunmuş, bulmuş, bulunan" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şeref-yafte : f. Şeref bulmuş. (Farsça)

zahir

  • Yüksek şeref.
  • Neşv ü nemâ bulup, gelişip, etrafa sarılıp sarmaşmış bitki.

zat-ı ekrem / zât-ı ekrem

  • Çok şeref ve itibar sahibi bir zât olan Hz.Muhammed.

zat-ı keremkar / zat-ı keremkâr

  • Yüksek şeref sahibi olan kişi.

zat-ı maal-i sıfat-ı ali / zât-ı maâl-i sıfat-ı âli

  • Yüksek vasıf ve niteliklerin sahibi olan şerefli, yüce zât.

zat-ı şerif / zât-ı şerif

  • Çok yüksek bir şeref sahibi olan Zât; Hz. Muhammed (a.s.m.).

zeamet

  • Şeref, şan. Riyaset.
  • Yetiştirdikleri hayvanları ile birlikte harbe iştirak eden ve Sipâhi denen Osmanlı askerine öşrü alınmak üzere verilen en büyük timâr.

zevahir

  • Dolu, taşkın, coşkun denizler.
  • Mc: Yüksek şan ve şerefler.

zevat-ı kiram

  • Şerefli, temiz, büyük zatlar.