LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Şeş ifadesini içeren 797 kelime bulundu...

a

  • 1928 senesinde alınan Türk alfabesinin "a" harfi, Osmanlıcadaki elif ve ayın harflerine yakın bir ses verir.

ab-şar

  • Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı. (Farsça)

abdan

  • (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova.
  • Sidik kesesi, mesane.

acc

  • Yüksek sesle haykırma,
  • Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.

acic

  • Sesi yükseltmek.

acür

  • Yoğunluk, semizlik, besililik.
  • Yoğun.
  • Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak.

aheng-i esvat / âheng-i esvât / آهنگ اصوات

  • Ses uyumu.

ahenk

  • Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş. (Farsça)

ahiz / âhiz

  • (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden.
  • Ses alıcı âlet.
  • Kabul etme, alma.

ajirak

  • Gürültü, ses. Bağırış. (Farsça)

ak'aka

  • Saksağan sesi.

akabe biatı

  • Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik ettikleri biat hâdisesi.

akire

  • Ses, sedâ, savt.

akmed

  • Ensesi uzun ve kalın olan kimse.
  • Uzun boylu.

akont

  • Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme. (Fransızca)

aks

  • (Çoğulu: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters.
  • Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi.
  • Döndürmek.
  • Bir şeyin evvelini ahir ve âhirini evvel yapmak.
  • Devenin yularının ucunu ayağına bağlamak.
  • <

aks-i sada / aks-i sadâ

  • Sesin yankılanması.
  • Sesin bir yere çarpıp geri gelmesi. Yankı. Çok evvelden söylenen bir hakikatın sonradan tekrar edilmesi.

aksisada / aksisadâ

  • Ses yankısı.

aksiyon

  • Şirket ve ticaret hissesi. (Fransızca)
  • Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması. (Fransızca)

akustik

  • Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi. (Fransızca)

alet-i musavvit / âlet-i musavvit

  • Sesi nakletmeye yarıyan alet. Mikrofon.

alfabe

  • Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. (Fransızca)
  • Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. (Fransızca)
  • Bir işin başlangıcı. (Fransızca)

amair / amâir

  • (Tekili: Amâyir) (İmâret) İmâretler. Mâmur etmeler.
  • Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.

amair-i hayriyye / amâir-i hayriyye

  • Hayır ve hayrat müesseseleri.

anglikan

  • İngiliz kilisesi.
  • İngiliz kilisesine bağlı kimse.

anglikan kilisesi

  • İngilizlerin resmî kilisesi.

anonim

  • yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser.
  • Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.

arz-taleb

  • Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi.

asda

  • (Tekili: Sadâ) Sadâlar, sesler.

ashab-ı feraiz / ashâb-ı ferâiz

  • Mirascılar. Ölen kimsenin malında hissesi olan akrabâları.

aşr

  • On. Bir cemâat içerisinde ve daha çok cemâatle kılınan namazlardan sonra Kur'ân-ı kerîmden sesli olarak okunan on âyet veya bu mikdara yakın bir bölüm.

asude / âsûde

  • Sessiz, dingin, huzurlu.

asvat / asvât

  • (Tekili: Savt) Sesler.
  • Sesler.
  • Savtlar, sesler.

atim

  • Yavaş, sessiz, ağır.

atit

  • Gıcırtı.
  • Ses.

avaz / âvaz / âvâz / آواز

  • Ses, seda.
  • Sadâ, Yüksek ses. (Farsça)
  • şöhret. (Farsça)
  • Ses, sada
  • Sesleniş.
  • Yüksek ses.
  • Ses. (Farsça)

avaz ü niyaz / âvâz ü niyaz

  • Yüksek sesle dua, yalvarış.

avaz-ı hususi / âvâz-ı hususî / آوَازِ خُصُوصِي

  • Kendine özel ses.
  • Hususi ses, sadâ.

avaz-ı pür-naz / âvâz-ı pür-naz

  • Çok nazlı sesler.

avaz-ı ra'd u saika / âvâz-ı ra'd u sâika

  • Gök gürlemesinin ve yıldırımın âvâzı, sesi.

avaze

  • Nam, şöhret, ün. Yüksek ses. (Farsça)

avil

  • Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd.
  • Meyletme.

bad-ı pürgu / bâd-ı pürgû

  • Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.

bad-ı şimali / bâd-ı şimalî

  • Kuzey rüzgârı. (Farsça)
  • Nefes, soluk. (Farsça)
  • Ah sesi, ah çekme. (Farsça)
  • Allah'ın inâyeti. (Farsça)
  • Medih. (Farsça)
  • Söz. (Farsça)
  • Büyüklük taslama, kibirlilik. (Farsça)
  • şarap. (Farsça)

bahbaha

  • Boğazdan boğuk ses çıkartmak.
  • Devenin kükreyip ses çıkarması.
  • Çıtırdama. Mışıldama.
  • Deve çağırmak.

bahh

  • Ses kesilmek, boğaz kısılmak.

bahha'

  • Sesi kesilmiş olan kadın. (Müz: Ebahh)

bahice

  • Ses, savt, sadâ.

bakbaka

  • Desti ve bardaktan çıkan ses.

bang / bâng / بانگ

  • Ses, sadâ, haykırma, bir ağızdan alkış. (Farsça)
  • Ses. (Farsça)
  • Haykırış. (Farsça)

bedavaz / bedâvâz / بدآواز

  • Kötü sesli. (Farsça)

bedii kıraet / bedîî kıraet

  • Mantıki kıraet şartlarına riâyet ettikten başka rikkat mevkiinde sesini indirmek, şiddet makamında yükseltmek -acemi aktör tavrı takınmaksızın- mevzuu ses ve işaretle canlandırmaktır.

bedre / بدره

  • Para kesesi. (Arapça)

behim

  • Düz siyah şey.
  • Alacasız hayvan.
  • Dik, pürüzsüz ses.

behresiz

  • Nasipsiz, hissesiz.

behreyab

  • Nasibi olan, hissesi olan. (Farsça)

beşaş

  • (Beşeş, beşüş) Açık yüzlü. Güler yüzlü.

beyniye

  • Tecvidde: Harfler okunurken sesin mükemmelen akıp akmama arasında olması, kalın ile yumuşak arası okunması. Bu durumda okunan harfler şunlardır: (Râ, mim, ayn, nun, lâm.)

bezme

  • Muhabbet ve sohbet meclisinin bir köşesi. (Farsça)

bi-kes / bî-kes

  • Kimsesiz.

bi-vare / bî-vare

  • Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib. (Farsça)

bihah

  • Ses kısıklığı.

bikes / bîkes

  • Kimsesiz.

bikesem / bîkesem

  • Kimsesizim.

bilal-i habeşi / bilal-i habeşî

  • Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

buak

  • Şiddetli sel.
  • Şiddetli ses, sadâ. Haykırış.
  • Birden bire, ansızın gelen yağmur.

buhuh

  • Ses kısıklığı.

bülend-avaz / bülend-âvâz

  • Haykırma, yüksek ses. (Farsça)

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

burs

  • Devlet veya bazı müessese yahut şahıslarca tahsil veya ilmî tetkik için gerekli masraflara kullanmak üzere verilen para. (Fransızca)

ca'caa

  • Değirmen sesi.
  • İsteklerde zorluk vermek.
  • Devenin çökermesi.
  • Çökmüş deveyi kaldırmak.

cahcaha

  • Gönlünde olan sırrını gizlemek.
  • Çağırmak.
  • Su sesi.

cahif

  • Uykusunda dişini öttürmek.
  • Çok fazla hafiflik üzerine olmak.
  • Nefis, ruh.
  • İnsanın karnından çıkan ses.
  • Kısa.
  • Çok asker.

çak

  • Yarık, çatlak, yırtmaç. (Farsça)
  • Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. (Farsça)
  • Sabah vakti beyazlığı. (Farsça)
  • Küçük pencere. (Farsça)
  • Hazır. Amâde. (Farsça)

çakacak

  • Silahlı çatışmadan çıkan ses. (Farsça)

çakçak

  • Parça parça, yırtık pırtık.
  • Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.

came-i hayat

  • Hayat elbisesi, ömür.

came-i idi / came-i îdî

  • Bahar çiçekleri. Kırmızı renkli elbise.
  • Bayram elbisesi.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

ceharet

  • Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.

cehir

  • (Cehr. den) (Çoğulu: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen.
  • Güzel, dikkate değer.

cehir-üs savt

  • Çok ve kuvvetli ses.

cehr

  • Görünmek, zâhir olmak.
  • Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak.
  • Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya ekserisi hapsolmuş bir şekilde sesin çıkmasına denir.

cehri / cehrî

  • Aleni ve yüksek sesle vâki olan şey.
  • Açıktan, alenî olarak, yüksek sesle söylemek, okumak.
  • Açık sesle.

celb-i suret ve savt

  • Görüntü ve sesi nakletmek.

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

cemaet

  • Her nesnenin şahsı ve cüssesi.

cemş

  • Saçı yolmak veya traş etmek.
  • Gizli ses.
  • Parmaklarının uçları ile çekmek.
  • Gazel söylemek.
  • Oynaşmak.

cercere

  • Deve sesi.

cerd

  • Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme.
  • Ot ve ağaç yetişmeyen yer.

cereng

  • Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi. (Farsça)

cerrahhane / cerrahhâne

  • Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.

cerrahhane-i amire / cerrahhâne-i âmire

  • Geçen asırda yeni usullerle cerrahlık yapılan Osmanlı tıp müessesesi, cerrahhânesi.

cers

  • Gizli ses.
  • Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi.
  • Bir miktar zaman.

ceyş

  • Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a.
  • Dolup taşmak.
  • Ses, sadâ.

cihar

  • (Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma.

cihetü'l-vahdet-i nübüvvet

  • Peygamberlik müessesesinin birlik yönü, bütün peygamberlerin ortak niteliği.

cühera

  • (Tekili: Câhir) Yüksek sesle açık olarak söylenenler.

cülmüd

  • Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse.

cüvar

  • (Civâr) Yakınlık. Komşuluk.
  • Himâyet, korumak.
  • Riâyet.
  • Süt emen deve yavrusu.
  • Karga sesi.
  • Öküz avazı.

dabh

  • Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir harıltı ve hohlamadır. Denilmiştir ki: Dabh, bir at ve bir de köpek koşarken olur.

dacic

  • Çağırış.
  • Sesi yükseltmek.

dagib

  • Tavşan sesi.

dakdaka

  • Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.

davda'

  • Meş'ale.
  • İnsan sesleri.

davud / dâvud

  • Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir. Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat ettiği nakledilir.

davudi / davudî

  • Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses.

davve

  • Ses, sadâ.

decdece

  • Tavuğa "bilibili" diye seslenmek.

dellal / dellâl

  • İlân edici. Yüksek sesle bildiren.
  • Müşterileri çeken. Davet eden.
  • Hakka davet eden.
  • Yüksek sesle ilan eden, duyuran.

dem-beste

  • Sesi soluğu kesilmiş, susmuş. (Farsça)

demdeme

  • Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. (Farsça)
  • Sinek vızıltısı. (Farsça)
  • Öğütmek. Sürte sürte ezmek. (Farsça)
  • Azab vermek, eziyet etmek. (Farsça)
  • Hile. (Farsça)
  • Davul. (Farsça)
  • şöhret, nam, ün. (Farsça)
  • Gürültü, yüksek ses.
  • Vızıltı, ses.

demdeme-i nebat / demdeme-i nebât / دَمْدَمَۀِ نَبَاتْ

  • Bitkinin coşkun sesi.

demdeme-i nebat ve hava

  • Bitki ve havanın sesleri.

demdeme-i tesbih

  • Allah'ı tesbih etmenin coşkulu sesleri.

deng

  • Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. (Farsça)
  • İki katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. (Farsça)
  • Pergel noktası. (Farsça)

derdab

  • Sadâ, ses.

derviş

  • Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. (Farsça)
  • Kimsesiz, fakir. (Farsça)
  • Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. (Farsça)
  • Mürid veya şeyh. (Farsça)

desise-i nefsiye

  • Nefsin desisesi, aldatması.

deviyy

  • Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.

devletçilik

  • Halk işlerinin, hususan büyük sanayi ve ziraatin devlet vasıtası ile işletmesi usulü. Cemiyetin umuma âid olan işleri ve bu işler için lâzım gelen teşkilât, müessese ve sâirelerini devlet eliyle yapılmasını kabul eden idâre sistemi.
  • Halkın hususi teşebbüslerini veya büyük müesseseler

deyyus

  • Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.

dıbne

  • Gülmek.
  • Maymun sesi.

dikta

  • Lât. Diktatörlerin davranışları.
  • Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.

duga'

  • Kedi miyavlaması.
  • Tilki sesi.
  • Zelil, hakaret görmüş kimsenin sesi.

dugab

  • Tavşan sesi.

dur-endişane / dûr-endişâne

  • Gelecek endişesiyle.

duva

  • Baykuş sesi.

eariz

  • (Tekili: Aruz) Aruzlar, şiir vezinlerinden bahseden ses kalıpları. Şiirde beytin birinci mısraının son kısımları.

ebahh

  • Sesi kısık olan kimse. Avazı tutkun kişi. (Müe: Buhhâ)

ebcel

  • Cüssesi büyük olan iri yapılı adam.
  • Atta ve devede bulunan bir damar. (İnsanda o damara, "ırk-ı ekhal" derler.)

eceşş

  • Gür sesli.

egamm

  • Saçları yüzüne ve ensesine sarkan ve çok olan kimse.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

elhan / elhân

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mânâ bozulacak şekilde, harfleri ve kelimeleri değiştirerek, sesi alçaltıp yükselterek, çeneyi oynatarak okumak. Lahn'in çokluk şeklidir.

elhan-ı tayyibe / elhân-ı tayyibe

  • Güzel nağmeler, güzel sesler.

elifba / elifbâ

  • Arap dilinin seslerini ve yazı sistemini gösteren harfler dizisi, Arap alfabesi.

emin

  • Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz.
  • Kendisinden korkulmayan.
  • Kendine inanılan. İtimat edilen.
  • İnanan, güvenen.
  • Çok iyi bilen, şüphe etmeyen.

emyan

  • Para kesesi, içine para konulan torba, çanta. (Farsça)

endişe-i helaket / endişe-i helâket

  • Yok olma endişesi.

endişe-i istikbal

  • Gelecek endişesi.

endişe-i mevt

  • Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.
  • Ölüm endişesi.

enis

  • (Üns. den) Dost, arkadaş, ünsiyet edilmiş olan. Alışılmış, kendisi ile ülfet edilmiş olan. Sevgili.
  • Sulu ve ağaçlı yerlerde bulunan ve sesi gayet hoş bir kuş. Çeşitli nağmelerde öter, kâh deve gibi kükrer ve at gibi kişner; insana alışır.
  • Yaban horozu.

ervenan

  • Dik ses, sadâ.
  • Iztırablı, sıkıntılı, üzüntülü gün.

eshab-ı suffa / eshâb-ı suffa

  • Suffe ehli. Peygamber efendimizin Mekke'den hicretinden sonra, Medîne-i münevverede yaptırdığı câminin (Mescid-i Nebevî'nin) örtülü bölümünde ilim ve ibâdetle meşgul olan fakir ve kimsesiz müslümanlar.

esvat / esvât / اصوات

  • (Tekili: Savt) Sesler. Savtlar.
  • Sesler.
  • Sesler. (Arapça)

etave

  • Gelmiş, geçmiş, gelen, misafir, garib, gariban, kimsesiz, biçare.

etmeseh

  • Karanlık, sessiz gece.

evn

  • Yab yab yürümek.
  • Vakarlı, sessiz ve ciddi olmak.
  • Heybenin bir gözü.
  • Denk.

eya

  • Acaba mânasına nidâdır. "Hey, ey" gibi çağırma, nidâ, seslenme edatı olarak da kullanılır. (Farsça)

eyyühe'l-münafık

  • 'Ey münafık' mânâsında bir seslenme ifadesi.

ezan-ı muhammedi / ezân-ı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) tebliğ ettiği dinin ezanı; tevhidi ilân etmek amacıyla yüksek sesle yapılan kutsal davet.

ezan-ı muhammedi (a.s.m.) / ezan-ı muhammedî (a.s.m.)

  • Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği dinin ezanı; tevhidi ilân etmek amacıyla yüksek sesle yapılan kutsal davet.

ezmel

  • Hareket etmek.
  • Muzdarib olmak, acı çekmek.
  • Savt, sadâ, ses.
  • Gül.

fabrika-i askeriye

  • Bir fabrikaya benzeyen askeriye müessesesi.

feddad

  • şiddetli ses. Ekinci.
  • Çoban.

fedid / fedîd

  • Ses, savt, sada.

fehic / fehîc

  • Yılan sesi.

fenafilihvan

  • (Fenâ fi-l-ihvân) Tefâni. Yani; kardeşlerin birbirinde fâni olması; kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyyât ve hissiyâtı ile fikren yaşaması. Samimi ihlâs üzerine müesses en yakın dostluk, en fedakâr ve en civanmert kardeşlik.

ferraş

  • Cami, mescid, imaret gibi müesseselerin temizliğini sağlamak; ve kilim, halı ve hasır gibi mefruşatını yayma hizmetleriyle vazifeli olan kişiler hakkında kullanılır bir tâbirdir. Ferraş; arapçada, yayıcı, hizmetçi, döşeyici anlamlarına gelir. Yeniçeri teşkilâtında bu işi görenlerle, Kâbe'yi süpürenl

feryad / feryâd

  • Bağırıp çağırma. Yüksek sesle medet istemek. Figan. (Farsça)
  • Yüksek sesle yardım isteme.

feryad u fizar / feryad u fîzar

  • Yüksek sesle bağırıp haykırmak, yardım istemek.

feryadüfizar / feryâdüfîzar

  • Yüksek sesle yardım isteme ve yalvarma.

feşafeş

  • Hışıltı. (Farsça)
  • Atılan okun, havada giderken çıkardığı ses. (Farsça)

feylemani / feylemanî

  • Cüssesi büyük olan.

fial

  • Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)

firma

  • ing. Tescil edilmiş ticarî müessese.

fistan

  • Kadın elbisesi.
  • Hanım elbisesi.

fitneengiz

  • Fitne sesebi olan.

fizar

  • Ağlayıp inlemek. Sesli ağlamak. (Farsça)

fonograf

  • Eskiden seslerin kaydedilip dinlendiği cihaz.

fonoğraf

  • Gromofonun ilk şekli, ses cihazı.
  • Gramofonun ilk şekli. Ses cihâzı. Sesi alıp tekrar veren âlet. (Fransızca)

fonograf / فُونُوغْرَافْ

  • Ses cihazı.

fonoğraf-ı rabbani / fonoğraf-ı rabbânî

  • Allah'a ait fonoğraf, ses cihazı.

gaflet

  • Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık. En mühim vazifeyi düşünmeyip, Cenab-ı Hakk'a itaat gibi işleri bilmeyip, başka kıymetsiz şeylerle uğraşmak. Nefsine ve hevesâtına tâbi olarak Allahı ve emirlerini unutmak.

gak

  • Karga sesi.

gakfeka

  • Doğan sesi.

gamgama

  • Haykırma. Muharebe edenlerin bağırtısı.
  • Kalb dinlendiğinde işitilen ses.
  • Sözü, belirsiz söylemek.
  • Kalbin bulunduğu yer.

gan / gân

  • Cemi' yapmak için, sonu "e" sesi ile biten kelimenin sonuna gelir bir "ek" tir. Meselâ: Bendegân : f. Hizmetçiler, bendeler. (Farsça)

gared

  • Güzel ses.

garib / garîb / غریب

  • Yalnız, kimsesiz, zavallı.
  • Hayret verici. Tuhaf.
  • Kimsesiz. Zavallı.
  • Gurbette olan.
  • Garip, yabancı, kimsesiz, yâd ellere düşmüş, yadırganan şey.
  • Yabancı, memleketinden uzakta bulunan, kimsesiz.
  • Gurbette yaşayan. (Arapça)
  • Yabancı. (Arapça)
  • Kimsesiz. (Arapça)
  • Tuhaf. (Arapça)

garib-nüvaz

  • Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan. (Farsça)

garibane / garibâne

  • Garip olarak, kimsesiz.

gayr-ı meskun

  • İçinde oturulmayan yer. Kimsesiz yer.

gaytale

  • (Çoğulu: Gıytal) Sık bitmiş olan ağaç.
  • Seslerin karışması.

gazel

  • Tek kişinin özel bir ahenkle okuduğu manzume. (Aşk ve nefis gibi hislere ait olup, anlamı dine aykırı olursa ve kadın sesi ile câiz değildir.)
  • Edb: Klâsik şark şiirlerinin en çok kullanılan ve (5-15) beyitlik şekil.
  • Sonbaharda ağaç üzerinde kuruyan yapraklar.
  • Ceylân.<

gazid

  • Katı sesli.
  • Yumuşak ot.

geda / gedâ

  • Fakir. Kimsesiz. Dilenci. (Farsça)
  • Fakir, kimsesiz.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

gına / gınâ

  • Şarkı, tegannî, müzik perdelerine uygun ses; çalgı ile birlikte şarkı, müzik. Tegannî de denir.
  • Zenginlik.

girifte-leb

  • (Çoğulu: Giriftelebân) Dudağı tutulmuş. (Farsça)
  • Mc: Sessiz, sakin (kimse). (Farsça)

gulgul

  • Bağrışıp çağrışma. Şamata, gürültü. Velvele.
  • Ağız tarafı dar olan bir kabdan akan suyun çıkardığı ses.

gumgume

  • Nâra.
  • Avaz, ses.

gunne

  • Genizden söylemek, sesi burnundan çıkarır gibi okumak. Burundan gelen ses. (Tecvidde harfin vasıflarındandır)

guraba / gurabâ

  • Garipler, kimsesizler.

guşe-bend

  • Köşebent. (Farsça)
  • Ciltli kitaplarda kapağın dört köşesine yapılan süsleme. (Farsça)

guşenişin / gûşenişîn / گوشه نشين

  • Köşesine çekilen, inziva hayatı süren. (Farsça)

habetıktık

  • Atın tırnağı taşa dokunduğunda çıkan ses.

hacc-ı kıran

  • Hac ile ömreye birlikte niyet ederek ihrâm giyip, ömrenin vazîfelerini yaptıktan sonra ihrâmını (hac elbisesini) çıkarmayarak aynı elbise ile hac vazîfelerini de yapmak. Bu haccı yapana kârin hacı denilir.

hacer-ül esved

  • (El-Hacer-ül Esved) Kâbe'de bulunan meşhur siyah taş. Rengi siyah olduğundan "Esved" denmektedir. (İslâm Ansiklopedisi'ne göre: Kâbe'nin şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiş, üç büyük ve bir kaç tane de küçük parçadan müteşekkil ve gümüş bir h

hacer-ül-esved

  • Kâbe-i muazzamanın doğu köşesinde bir buçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yâkutlarından olan parlak, siyah taş.

haceru'l-esved

  • Kâbe'nin bir köşesinde yer alan ve Cennetten geldiği bildirilen siyah taş.

hacerü'l-esved

  • Kabe'nin doğu köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte bulunan semavî, kutsal siyah taş.

hacis

  • Tasa, keder, hüzün, gam.
  • Hâtıra. Kalb ve hissin en derin ve gizli sesleri.

had'a

  • Kamçıdan çıkan ses.

hadd

  • Gürültülü bir sesle çağıran.
  • Denizden gelen gürültülü dalga sesi.
  • Gürültü ile yıkılan.

hadia / hadîa

  • Davarın karnından gelen ses.

hadise-i ahirzaman / hâdise-i âhirzaman

  • Âhirzaman hâdisesi, dünya hayatının kıyamete yakın son devresindeki meydana gelen olay.

hadise-i bereket / hâdise-i bereket

  • Bereket hâdisesi, olayı.

hadise-i mağlubiyet / hadise-i mağlûbiyet

  • Mağlup olma hadisesi.

hadise-i taarruziye / hâdise-i taarruziye

  • Taarruz, saldırı hâdisesi.

hafhafa

  • (Çoğulu: Hafâhıf) Köpeğin, yemek yerken ses çıkarması.
  • Sırtlan sesi.

hafi okumak / hafî okumak

  • Namazda sessiz okumak. İmâmın öğlen, ikindi ve üç ve dört rek'atlı namazların üç ve dördüncü rek'atlarında sessiz okuması.

hafif-i kebuter

  • Güvercinin uçarken çıkardığı ses.

hafk

  • Naldan çıkan ses.

hamhama

  • Atın yulaf ve su gördüğünde çıkardığı ses.

hamid

  • Alevi sönen ateş.
  • Ölü, ölmüş. Sönmüş. idrâksiz. Sâkit ve sessiz. Ölü gibi halsiz olan.

hamuş / hâmûş / خاموش

  • Susmuş. Sessiz. Sâkit. (Farsça)
  • Sessiz, susmuş.
  • Suskun, sessiz. (Farsça)

hamuşan

  • Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir.
  • Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.

hamuşane

  • Sessizce, ses çıkarmadan. Sessizliği andırır bir şekilde. (Farsça)

hamuşi / hamuşî

  • Susma, sükut etme. Sessizlik, sükunet. (Farsça)

hanım sultan

  • Tar: Osmanlı hanedanında "sultan" nâmı verilen İmparatorluk prenseslerinin kızlarına verilen resmi ünvan.

harf

  • Ağızdan çıkan her bir sese âit verilen işaret. Alfabeyi meydana getiren şekilli çizgilerden herbiri.
  • Müstakil bir mânâya değil de başka harflerle birleşerek, başka muayyen ve müstakil çok mânaların ifadesi için kullanılan şekil. Başkasının mânalarını gösteren işaret.
  • Vecih, ü

harf-i medd

  • Kendinden evvel gelen harflerin uzun sesli okunmasına vesile olan "elif, vav, yâ" harfleri.

harifane

  • Esnafça. Herkes kendi masrafını, hissesine düşeni vermek suretiyle, ortaklıkla yapılan. (Farsça)

hart

  • Katı katı ovmak.
  • Davarın yulaf yerken çıkardığı ses.

hartuc

  • Topa merminin ardından sürülen barut kesesi. (Farsça)

hasat-ı mesane / hasât-ı mesane

  • Tıb: Sidik kesesinde meydana gelen taş.

haşefe

  • Hiss.
  • Harekete ve yürüyüş sesine derler.

hasen-üs savt

  • Güzel sesli.

haşhaşa

  • Silah sesi, yüksek ses.
  • Silâh.
  • Kuru ot.
  • Yeni kaftan.

hashase

  • Anlaşılmayan ses.
  • Hınzır avazı.

hasıl-ı bilmasdar / hâsıl-ı bilmasdar

  • Hakiki müessirden hâsıl olan fiildir. Kendi sebeb ve şartlarından meydana gelen şey. Meselâ: Bir şeye vurmak, masdardır; o vurmaktan hâsıl olan ses çıkmak, hâsıl-ı bilmasdır'dır. Tüfek atarak bir adamı öldürmekte tüfek atmak fiili, masdar: adamın ölmesi ve tüfeğin sesi çıkması da hâsıl-ı bilmasdar'd

hasis

  • Gizli ses. Ateş gürültüsü.
  • Fitil.

hatib-i umumi / hatîb-i umumî

  • Genele hitap eden, seslenen hatip.

hatif / hâtif

  • Gayıptan haber veren cinnî.
  • Sesi işitilen ve kendisi görülmeyen, seslenici. Ses verici, çağırıcı.
  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.
  • Sesi işitilen görünmez varlık.

hatıf / hâtıf / هاتف

  • Gaipten gelen ses. (Arapça)

hatif / hâtif / هَاتِفْ

  • Sesi işitilen fakat kendisi görülmeyen seslenici.

hatif-i cinni / hâtif-i cinnî

  • Kendisi görünmediği halde sesi işitilen cin.

hatreşe

  • Çekirgenin bir şeyi yerken çıkardığı ses.

hava

  • (Hevâ) Hava. Dünyayı çeviren atmosfer. Cevv. Yer ile gök arası.
  • Hafif yel.
  • Bir binanın üzerine kat çıkma hakkı.
  • Bir yerin hâli ve sıhhat bakımından durumu.
  • Müzikte ezgili ses, sadâ.

havamis-i süleymaniye

  • Tar: Süleymaniye Medresesini teşkil eden medreselerden beşinin müderrisine verilen ünvan. İlk zamanlarda havamis namı altında beş medrese ve beş aded de müderris bulunurken daha sonraları müderrislerin sayıları arttırılmış ve bundan dolayı "havamis" kelimesi de "hamise"ye kalbolunmuştur. Havamis med

havat

  • Tavşancıl kanadının fısıltısı.
  • Ses, sadâ.

haya-huy

  • Çığlık, vâveyla. (Farsça)
  • Çalıp eğlenmeden çıkan gürültü, ses. (Farsça)

hayat-ı içtimaiye medresesi

  • Toplumsal hayat medresesi, hayat okulu.

hayia

  • Şiddetli ses.

hayşum

  • Geniz (burun) kovuğu. Nunlu sesler, gunne buradan çıkar. (Tecvidde bahsedilmiştir.)

hazine kethudası

  • Tar: Yavuz Sultan Selim Han zamanında kurulan hazine kethudâlığı, saraya girip çıkan demirbaş eşyanın korunup saklanmasıyla mes'ul idi. Bu müessesenin başında bulunan memura da hazine kethudâsı denilirdi.

hazine-i amire / hazine-i âmire

  • Tar: Para işlerini yönetmek üzere kurulmuş olan müesseselerden birinin adı. Osmanlı Devleti'nin kuruluş devrelerinde para işleri "Beytülmal" denilen ve "Defterdar" adı verilen bir memurun idaresinde iken, sonraları teşkil olunan yeni idarelere göre çeşitli adlar verilmiştir. Hazine-i âmire, devlet k

hazine-i hassa / hazine-i hâssa

  • Osmanlı İmparatorluğu zamanında devlet bütçesinden padişaha maaş sağlayan ve saraya ait gelirlerin toplandığı malî bir müessese.

hazir / hazîr

  • Su sesi, su şırıltısı.

hazul

  • Kimsesiz. Yardımsız olarak her şeyden mahrum sürünmek.

heca / hecâ

  • (Hece) Dilin ve ağzın bir hareketi ile çıkan bir veya birkaç harf. Harflerin sesi. Harflerin seslendirilmesi.
  • Elif-bâ sırasına göre dizili harfler. Bir sözü harfleri ile söylemek.
  • Şekil. Kıyâfet.
  • Yemek.
  • Sükut etmek, susmak.
  • Ses artıran harfler, harflerin dizilişi.

hedil / hedîl

  • Erkek güvercin. Güvercin sesi.

hedne

  • Sükun, sessizlik, durgunluk.

helle

  • (Çoğulu: Hilâl) Azıcık sesi yükseltmek.

hemeze

  • Vesvese. Şeytanın desisesi. Kuruntu.

hemheme

  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.
  • Aslan bağırması.
  • Deve sesi.
  • Rüzgârın esmesi ile ağaç yapraklarından çıkan sesler.
  • Rüzgârın tesiriyle çıkan yaprak sesi.

hemheme-i hava

  • Havanın çıkardığı ses, uğultu.

hems

  • Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek.
  • Ağzı açmadan lokma çiğnemek.
  • Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek.
  • Peçe.
  • Sıkmak.
  • Kırmak.

hemsen

  • Gizli sesle. Gizli ses. Savt-ı hafi.

hengame / hengâme

  • Seslerin birbirine karışmasından çıkan gürültü. Kavga, gürültü. Şamata. (Farsça)

henme

  • Gizli ses.

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

hesis

  • Gizli ses, gizli kelâm.
  • Ezilmiş, ufalanmış nesne.

hetf

  • Bir şeyi gizlice hatırlatmak. Seslenmek. Fısıldamak.

hevatif / hevâtif

  • (Tekili: Hâtif) Hâtifler. Gayıptan işitilen sesler.
  • Nidâ eden melekler.
  • Seslenen görünmez cinler.

hevheve

  • Ağacın yapraklarının rüzgâr esmesi ile çıkardığı sesler. (Farsça)
  • Yaprakların sesleri.

hevheve-i yaprak / هَوْهَوَۀِ يَاپْرَاقْ

  • Yaprağın rüzgarın esmesi ile çıkardığı ses.
  • Yaprakların rüzgarın esmesiyle çıkardığı ses.

hey'a

  • Yere dökülen birşeyin akması.
  • Korkutucu ses.

heyneme

  • (Çoğulu: Heynem) Gizli ses.

heyzale

  • İnsan sesleri.
  • Cemaat, topluluk.
  • Çok asker.
  • Büyük deve.
  • Belinden aşağısı şişman olan kadın.

hezec

  • Gök gürültüsü.
  • Güzel sesle şarkı söylemek.

hezecat / hezecât

  • (Tekili: Hezec) Yağmur çisiltisi. Yağmur sesi.
  • Ölçülü nağmeler, sesler.

hic / hîc

  • Deveyi azarlama ve zecir sesi.

hil'at-i risalet

  • Peygamberlik elbisesi.

hil'at-ı üslub / hil'at-ı üslûb

  • Üslûb kaftanı, tarz elbisesi.

hil'at-ı vücud

  • Vücud elbisesi. Ruhun,içinde bulunduğu ten elbisesi. Cesed.
  • Vücud, beden elbisesi.

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hırka

  • Bez parçası. Bezden mâmul elbise.
  • Tas: Mânen dünya zevk u safâsından çekilip kendini ibadete verenlerin elbisesine hırka-i tecrîd denir.

hısb

  • Yay avazı. Ok atma sırasında yaydan çıkan ses.

hisbe

  • Ecir, sevap.
  • İslâm hukukunda, devlet muhasebesi. Muhasebe dairesi.
  • Huk: Hisbe, daha sonraki çağlarda zabıta, çarşı zabıtası, ahlâk zabıtası gibi değişik müesseselerin adı oldu.

hisse-i fehm

  • Anlayış hissesi.

hisse-i i'caziye / hisse-i i'câziye

  • Farklı sınıflara tesir eden mu'cizenin, her sınıfta ayrı ayrı görülen hissesi.

hisse-i icad

  • Var etme, vücuda getirme hissesi.

hisse-i müfreze

  • Fık: Bir toprağın taksiminde vârislerden her birisinin hissesine isabet eden yer.

hisse-i zevk

  • Zevk hissesi, payı.

hissedar

  • Hisse sâhibi, hissesi olan.

hissemend / حِصَّه مَنْدْ

  • Hissedar, hissesi olan.
  • Hissesi olan.

hitab

  • Konuşma, seslenme.

hitab-ı amm / hitab-ı âmm

  • Genel sesleniş.

hitab-ı umumi

  • Umumi konuşma, seslenme.

hitabat / hitâbât

  • Hitâplar, seslenişler.

hitabat-ı ezeliye / hitâbât-ı ezeliye

  • Ezelî hitaplar; başlangıcı olmayan sonsuz varlığın sahibi Allah'tan gelen hitaplar, mesajlar, seslenişler.

hitabat-ı ilahiye / hitâbât-ı ilâhiye

  • İlâhî hitaplar, seslenişler.

hitaben / hitâben

  • Hitap ederek, seslenerek.

hitabet-i umumiye

  • Bütün toplumu muhatap alarak seslenme; kamuoyuna hitap etme.

hitap

  • Konuşma, nida, sesleniş.

hızb

  • (C. Ehzâb) Erkek yılan.
  • Ok atarken yaydan çıkan ses.

hoşavaz / hoşâvâz / خوش آواز

  • Sesi güzel olan. Güzel sesli. (Farsça)
  • Tatlıses, güzelses. (Farsça)

hoşneva

  • Sesi güzel olan. Güzel sesli. (Farsça)

hub-avaz

  • Güzel sesli, sesi güzel olan. (Farsça)

hubş

  • Sesi güzel olan bir kuş.

hubu'

  • Çocuğun ağlamaktan dolayı sesinin kesilmesi.

hufut

  • Sâkin olmak. Ateşin sönmesi.
  • Sesin kesilmesi.

hükl

  • Karınca gibi sesi işitilmeyen hayvan.

hükmi şahıs / hükmî şahıs

  • Şahıs gibi muamele gören cemiyet, şirket gibi birlik teşkil eden müessese.

hulabis

  • İnce ses.

hulle

  • Ağır, pahalı.
  • Belden aşağı ve belden yukarı olan iki parçadan ibâret olan elbise.
  • Cennet elbisesi.
  • Fık: Üç defa kocasının boşadığı bir kadının dördüncü defa eski kocasına nikâh düşebilmesi için başka birine nikâhlanması. Müslim bir erkek karısını üç talak ile boşarsa,

hulle-i icadat / hulle-i îcâdât

  • Yaratma fiilinin üzerini saran elbise; îcat elbisesi.

hulle-i inayet / hulle-i inâyet / حُلَّۀِ عِنَايَتْ

  • İnâyet elbisesi.
  • Yardım elbisesi.

hulle-i rahmet

  • Rahmet elbisesi.

hulle-i vücud

  • Varlık elbisesi.

huruf-u halk

  • Sesi boğazdan çıkan harfler. (Hâ, hı, ayn, gayn, he, hemze gibi)

huruf-u heca / huruf-u hecâ

  • Alfabe sırasına göre dizili harfler.
  • Kelimelerdeki harflere ayrıca ses katan elif, vav, he, yâ harfleri.

huruf-u imla / huruf-u imlâ

  • Gr: Sesli harfler. (A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü, harfleri.)

huşar

  • Avaz, ses.

hütaf

  • Çağırma, seslenme.

hutuvat-ı sitte

  • Altı adım. (Kur'an-ı Kerim'deki "Hutuvat-üş şeytan" tabirinden istifaze ile, şeytanların ve onların insî mümessilleri olan şerir insanların fitnekâr ve dalâlete sevkedici adımları, izleri ve desiseleri gibi mânalarla alâkalı olarak "bir mühim eser"e verilen isim) Şeytanın altı desisesi.

i'tida

  • Sesini yükseltmek.
  • Zulmetmek.
  • Haddinden geçmek.

i'tikaf / i'tikâf / اعتكاف

  • Bir yere kapanma, köşesine çekilerek yaşama. (Arapça)

i'tizal / i'tizâl / اعتزال

  • Köşesine çekilme. (Arapça)

ibhah

  • Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.

ichar

  • (Cehr. den) Sesle okuma.
  • Ortaya çıkarma, zuhur ettirme, meydana çıkarma, açıklama.

ictima-i sakineyn / ictima-i sâkineyn

  • İki sessiz harfin yanyana bulunması.
  • Ast: İki gezegenin yan yana gelmesi.

ıdad

  • Hazırlamak.
  • Ses, sada.

igrad

  • Yüksek ve güzel sesle şarkı söyleme.

ıh

  • Deveyi çökertmek için kullanılır sestir.
  • Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.

ihram / ihrâm

  • Hacıların elbisesi.
  • Mîkât denilen mahalde (yerde) hacca veya umreye niyet ederek, peştemal gibi dikişsiz iki parça örtüyü giymek ve telbiye getirmek sûretiyle, daha önce mubah (serbest) olan bâzı şeyleri kendine haram kılmak yâni bunları yapmaktan sakınmak. İhrâmlı kims eye muhrim denir. İhrâm elbisesinin belden aşağı

ikfa'

  • Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.

iktat

  • Alçak sesle kulağa fısıldama.

ilbas-ı hil'at

  • Hil'at giydirmek. (Üst elbisesi demek olan hil'at; padişahlar ile sadrazam ve vezirler tarafından memurlarla, âyân ve eşrâfa, taltif makamında giydirilirdi. Sonradan bunun yerine rütbe ve nişan verilmeğe başlanmıştır.)

in'ikas

  • Aksetme, tersine çevrilme.
  • Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi.
  • Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.

inkaz

  • Kırma ve bozma.
  • Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması.
  • Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses.

inşad

  • Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme.
  • Arayıp soruşturma.
  • Birisini hicvetme.
  • Kayıp olan bir şeyi haber verme.

inşad etme / inşâd etme

  • Sesli olarak dile getirme.

inziva / inzivâ / انزوا

  • Köşesine çekilme, tek başına yaşama. (Arapça)

iplikhane

  • Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır.
  • Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.

irha-i imame

  • "Sarığı gevşetme" Kaygısız, endişesiz olma.

irsad

  • Gözetlemek.
  • Hâzır ve âmâde eylemek.
  • Mükâfat vermek.
  • Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. Meselâ:Elemin Kays'a kıyas etme din-i mahzunun, Yok idi aklı ne derdi var idi Mecnunun. (Baki)

irziz

  • Dik ses.
  • Titreme.
  • Dolu tânesi.

ıs

  • (Iss) t. Bayındırlık, mâmuriyet. Şenlik.
  • Ses.
  • Sâhib. Mâlik.
  • Efendi.

işade

  • Çağırmak. Sesini yükseltmek.
  • Dünyevi matluba yetişmek.
  • Binayı yükseltmek.

ısata

  • Seslenme, ses çıkarma.

ısda'

  • (Sadâ. dan) Yankı. Aks-i sada. Sesin bir yere çarpıp dönmesiyle duyulan ikinci ses.

ism-i mensub

  • Gr: Kelimenin sonuna Türkçede "Li", Arabça ve Farsçada kelime sessiz harfle bitiyorsa, bir "î", sesli harfle bitiyorsa; yerine göre sesli harf atılarak veya atılmayarak "î" veya "vî" harfi getirilerek yapılan, nereli ve nereye mensub olduğunu ifade eden isimdir. İstanbullu, İstanbulî; Mekkeli, Mekkî

isma / ismâ

  • İşittirme, sesini duyurma.

isma'

  • İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.

işmam

  • Hafif olarak duyurmak, koklatmak. Hissettirmek.
  • Kibirden dolayı başı dik yürümek.
  • Tecvidde: Bir harfe zamme veya kesre vermek ve bunu hafifçe hissettirmek. Harfin sesini genizden hissettirmek, biraz duyurmak, harfi çıtlatmak.

istibham

  • Karışık ve belirsiz olma.
  • Ses çıkarmama, susma.

istikfa

  • Bir kimsenin başına veya ensesine sopa ile vurma.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

it'amiyye

  • Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.

ıtk-ı muzaf

  • Bir zamana, bir vaktin girmesine veya çıkmasına izafe edilen ıtkdır. "Sen gelecek ayın başında hürsün." denilmesi gibi ki, o ayın başında ıtk hadisesi vücuda gelir.

ıtnan

  • Çınlatma. Madeni bir ses çıkartma.

izaa

  • (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme.
  • Yüksek sesle bildirme, ilân etme.
  • Radyo.

izaat

  • İlân etmek, açığa vurmak. Sesle neşriyat yapmak.

izafet-i maktu'

  • Kesik tamlama. Terkib-i izafet-i maktu'da denir. Esre'yi kaldırmağa da fekk-i izafet denir. Yani izafetin kaldırılması demektir. Meselâ: Câme-hâb : Yatak. Câme-i hâb : Uyku elbisesi. Ser-rişte : İp ucu, vesile, tutamak. Ser-i rişte : İpin ucu.

jegand

  • Sağlamlık, metanet. (Farsça)
  • Vahşi ve yırtıcı hayvanların korkunç sesi. (Farsça)

jegar

  • Küf, kir, pas. (Farsça)
  • Yüksek ses, nâra. (Farsça)

jimnaz

  • Bazı memleketlerde orta tahsil müesseselerine verilen isim. İdadî mektebi.

ka'kaa

  • Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.

kab

  • Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.

kabile

  • Kadın ebe.
  • Kabul edici.
  • Ses alıcı.

kabr-i hamuş / kabr-i hâmuş

  • Sessiz mezar.

kafiye

  • Şiirde dizelerin sonunda tekrarlanan ve aynı sesi veren hecelerin benzeşmesi.
  • Tâbi olan şey.
  • Herşeyin son tarafı.
  • Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)
  • Mısra sonralarında ses bezerlikleri.

kahkaha

  • Yüksek sesle ve çokça gülme.

kahkahazen

  • Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen. (Farsça)

kalkale

  • Okurken harfi iki kere seslendirme.

kam'

  • Kahretmek. Zelil etmek.
  • Zabtetmek. Ezmek. Kırmak.
  • Hasta etmek.
  • Başına vurmak.
  • Bir sese kulak verip dinlemek.
  • Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak.
  • Huni.

kaput

  • Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. (Fransızca)
  • Otomobillerin motor kısmını örten kapak. (Fransızca)

kar

  • (Çoğulu: Kur-Kirân) Zift, kara boya.
  • Deve. Dağ keçisi.
  • Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek.
  • Küçük tepe.
  • Kara taşlı yer.
  • Kara büyük taş.

kar'

  • Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak.
  • Savt. Avâz. Ses.
  • Kabak.
  • Gülsuyu kabı.
  • Eti soyulmuş kemik.

karavana

  • Bakırdan yayvan yemek kabı.
  • Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap.
  • İnce ve yassı elmas.
  • Atışta hedefe vuramama.

karin hacı / kârin hacı

  • Hac ile ömreye birlikte niyyet eden. Önce ömre için Kâbe-i muazzamayı tavaf ve sa'y edip, sonra ihrâm elbisesini çıkarmadan ve traş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrâr tavaf ve sa'y yapan.

karure / karûre / قاروره

  • İdrar şişesi, ördek. (Arapça)

kasfe

  • (Çoğulu: Kasf-Kasefât) Deve sesi.
  • Merdiven ayağı.
  • Bir parça kum yığını.

kasıf

  • Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr.
  • Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

katedral

  • Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.

katolik

  • Hıristiyanlıktaki mezheblerden biri. Roma kilisesinin kendine verdiği ad. Katolik kilisesine mensup kimse. Merkezi Roma'da (Vatikan'da) olup, rûhânî lideri papadır.

kavkah

  • Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.

kayka'

  • Tavuk avazı, tavuk sesi.

kedkede

  • Ağır ağır seğirtmek.
  • Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.

kehf-misal

  • Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren.

kelam / kelâm

  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Cenâb-ı Hakk'ın, âlet, harf ve sese ihtiyaçtan münezzeh (uzak) olarak söylemesi.
  • Îmân ve îtikâd bilgilerini delîlleri ile anlatan ilim.
  • Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde.
  • Allah'a mahsus bir sıfat.
  • Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir.
  • Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İ

kelam-ı nefsi / kelâm-ı nefsî

  • İçten kendi kendine konuşma. Cenab-ı Hakk'ın harf, ses ve söz olmaksızın zatî kelamı.
  • Allahü teâlânın kelâm sıfatının harf ve ses içerisine sokulmadan yâni kelâm-ı lafzî hâlini almadan önceki hâli.
  • Cenab-ı Hakk'ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma.

kemençe

  • Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. (Farsça)
  • Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti. (Farsça)

kerir

  • Boğulmuş ses gibi bir ses.

kes-i bikesan / kes-i bîkesan

  • Kimsesizlerin yardımcısı.

kese

  • Kısa yol, kestirme yol.
  • Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise)

ketkete

  • Kahkaha derecesinden azca gülmek.
  • Toy kuşunun sesi.

kezze

  • Katı sesli.
  • Kısa.

kıraet / kırâet

  • Ağız ile okumak. Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumağa hafif kırâet, yanındakilerin işiteceği kadar sesli okumağa cehrî (sesli) kırâet denir.
  • Namazın içindeki farzlardan biri.

kis

  • (Çoğulu: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi.
  • Rahimde döl yatağı.
  • Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar.

kise / kîse / كيسه

  • (Kis-Kese) Küçük-büyük torba kab. (Farsça)
  • Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. (Farsça)
  • Yoğurt kesesi. (Farsça)
  • Para. Para hesabı. Öz para. (Farsça)
  • Kestirme yol. (Farsça)
  • Torba, kese. (Farsça)
  • Para kesesi. (Farsça)

kışşebe

  • Dişi maymun eniği.
  • Cüssesi küçük olan kız.

kisve-i arabiye

  • Arapça elbisesi (burada Arapça dili bir elbiseye benzetilmiştir).

kulkul

  • Şen, çevik, atik.
  • Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses.
  • Büyük, derin deniz.
  • Hızlı giden at.

künc-i kanaat

  • Kanaat köşesi.

künc-i mihen

  • Mihnet, sıkıntı ve ıztırab köşesi.

kurakır

  • Güzel sesli kimse.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

kuşe-i kabr / kûşe-i kabr

  • Kabir köşesi.

kuşe-i nisyan / kûşe-i nisyan

  • Unutma köşesi, nisyan köşesi.
  • Unutma köşesi, unutulan yer.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

lagt

  • Hafif hafif ses çıkarma. Mırıldanma.

lagy

  • Avaz, ses, savt.
  • Yaramaz fuhuş sözler.

lahn

  • Hatâ etmek, doğrudan sapmak. Çoğulu elhândır.
  • Tecvîd ilminde, tecvîd kâidelerine uymamaktan doğan okuyuş hatâsı. Fıkıh kitablarında namaz kılanın namazın farzlarından olan kırâette yaptığı hatâ zelletül-kârî adı altında incelenmiştir.
  • Tegannî, sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, mâ
  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.
  • Güzel ses, kuralsız okuyuş.

laik

  • Dine istinad etmeyen. Ruhanî olmayan kimse. Dini olmayan şey. Dinî olmayan fikir, dinî olmayan müessese, sistem veya prensip. Devleti dinî esas ve hükümler ile idare etmeyen sistem. Temel esasların ve kanunların menşeini ve teşri'de (kanun yapmakta) hareket noktasını ve değer ölçüsünü dine isnad etm (Fransızca)

laklaka

  • Leylek sesi.
  • Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses.
  • Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak.
  • Boş ve mânasız söz.

lal / lâl

  • Sakin, sessiz, dilsiz.

latife-i müdrike / lâtife-i müdrike

  • İdrâk etme duygusu, anlama ve kavrama hassesi.

lebdeğmez

  • t. Dudak değmez.
  • Edb: Dudaktan çıkan harflerden olan "B-F-M-P-V" sessizlerinin içinde bulunmadığı manzumeler.

lecce

  • Avaz, ses, savt.

leceb

  • Avaz, ses, savt.

ledm

  • Taşı taşla vurmak.
  • Yere düşen taştan çıkan ses.
  • Kaftana yama vurmak.
  • Defetmek, kovmak.

lefaz

  • Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.

legat

  • Sesler kelâmla karışık olmak.

libas-ı mana / libas-ı mânâ

  • Mânâ elbisesi.

libas-ı takva

  • Takva elbisesi. Sâlih ameller.

ligat

  • Ses, sedâ.

lübus

  • (Tekili: Libâs) Esvaplar, elbiseler.
  • Savaş elbisesi.

lüga

  • (Çoğulu: Lügâ) Ses, sadâ. Kelâm, söz.

lümme-i şeytaniye / lümme-i şeytâniye

  • Şeytanın vesvesesi. Şeytanın verdiği kuruntu.

ma'maa

  • (Çoğulu: Meâmi) Acele etmek.
  • Ateşten çıkan ses.
  • Bahâdırların cenk içindeki haykırmaları.

ma'v

  • Olmuş taze hurma.
  • Ses, avaz.

mahmud şevket paşa

  • 31 Mart Hâdisesi patlak verdiği sırada Selânik'te bulunan Redif Tümeninin kumandanı.

mahrec

  • Çıkacak yer.
  • Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer.
  • Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda)
  • Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.)
  • Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye v
  • Sesin ağızdan çıkış yeri.

matara

  • Askerlerin kullandığı üzeri aba ve çeşitli kumaşlarla kaplı madeni su şişesi veya yolculukta kullanılan deriden yapılmış su kabı.

mazlum / mazlûm / مظلوم

  • Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş.
  • Halim, selim, sakin, sessiz.
  • Zulüm görmüş, sessiz.
  • Zulme uğramış. (Arapça)
  • Sesiz sedasız. (Arapça)

mazlumane

  • Zulüm görmüşe yaraşır surette.
  • Sessizce. Sessizlikle.

mazlumiyet / mazlûmiyet / مظلوميت

  • Mazlumluk, zulme uğramışlık. (Arapça)
  • Sesiz sedasız olma. (Arapça)

mazlumiyyet

  • Mazlumluk. Zulüm görmüşlük.
  • Sessizlik, yavaşlık.

mechure / mechûre

  • Nefesin tutulup sesin çıkarılmasıyla okunan harfler.
  • Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.
  • Harf, hareke ile okunduğunda, nefesin hapsolunup sesin açığa çıktığı anda okunan harfler.

medrese

  • İslâm medeniyetinde üniversite seviyesindeki eğitim ve öğretim müesseseleri.

medrese-i ilmiye

  • İlim medresesi, okulu.

medrese-i islamiye / medrese-i islâmiye

  • İslâm medresesi, okulu.

medrese-i kudsiye-i ahmediye

  • Peygamberimizin mukaddes medresesi, okulu.

megafon

  • Sesi yükseltip büyüten alet.

meharic-i huruf / mehâric-i hurûf

  • Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.
  • Kur'ân-ı kerîm harflerinin herbirinin ağızdan ses olarak çıktığı yer.

mekteb-i sultani / mekteb-i sultanî / mekteb-i sultânî / مكتب سلطانى

  • İstanbul'da Galatasaray Lisesi.
  • Galatasaray Lisesi.

merare

  • (Çoğulu: Merâir) Öd kesesi.

mergul

  • (Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç.
  • Ahenkli ses.
  • Kuş sesi.

merzih

  • Şiddetli ses.

meşruta

  • Bir kimseye veya bir zümreye bırakılmış, bazı şartlara bağlı oluş.
  • Sahibi tarafından veresesine satılmamak şartiyle bırakılmış ev vesaire.

metalib-i seb'a / metâlib-i seb'a

  • Yedi istek; 31 Mart Hâdisesinde ayaklananların yedi isteği.

mevat arazi / mevât arâzi

  • Ölü arâzi. Bir kimsenin mülkünde bulunmayan, mer'a, baltalık ve harman yeri olarak kimseye verilmemiş olan ve gür sesli bir kimsenin köy ve kasaba evlerinin son bulduğu yerden bağırıp sesi duyulmayacak derecede köy ve kasabadan uzak yâni tahmînen yarım saatlik uzaklıkta olan dağlık, taşlık, kıraç, o

mevce

  • Bir dalga.
  • Ses, elektrik ve hararetin yayılma dalgalarından herbiri.

meyyit-i samite / meyyit-i sâmite

  • Susan ölü. Sessiz ölü. (Farsça)
  • Hareketsiz. (Farsça)

michar

  • Yüksek sesle konuşan.

mifzal

  • Gündelik iş elbisesi.

mihcem

  • (Çoğulu: Mehâcim) Hacamat şişesi.
  • Çekip emmeğe mahsus âlet.

mıska'

  • (Çoğulu: Mesâki) Fasih dilli, güzel sesli kişi.

mısvat

  • Çok haykıran, çok bağıran.
  • Ses kuvveti.

mıtrab

  • Neşeli adam. Neşesi bol kimse.

mizmar / mizmâr

  • Her türlü çalgı âleti, ney türünden, biri kamış, diğeri ağaçtan olmak üzere iki parçadan meydana gelmiş olan âlet, düdük, kaval, fülüt.
  • Güzel ses.

mu'tedi / mu'tedî

  • Sesini yükselten. Yüksek sesle dua eden.
  • Haddini aşan, tecâvüz eden.
  • Zâlim.

müessesat / müessesât / مؤسسات

  • (Tekili: Müessese) Müesseseler. Kurumlar, kuruluşlar.
  • Yapılmış olanlar. Binalar. Daireler.
  • Kurumlar, kuruluşlar, müesseseler. (Arapça)

müessesat-ı hususiye / müessesât-ı hususiye

  • Hususi daireler ve müesseseler.

müessese

  • (Çoğulu: Müessesât) (Esas. dan) Bina, kuruluş.
  • Kurum.

müessese-i celile

  • Büyük ve muhteşem müessese, kurum.

muganni / mugannî

  • Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu.
  • Hoş sesle öten.

mugarrid

  • Pek güzel öten kuş.
  • Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen.

münada

  • (Nidâ. dan) Seslenilmiş, çağırılmış, nidâ edilmiş.

münadi / münâdi

  • Nidâ eden, seslenen, çağıran. Müezzin.
  • Nida eden, seslenen, çağıran.
  • Seslenen, çağıran.

mura

  • Kedi sesi. Kedi miyavlaması.

musaffir

  • Islık çalan, seslenen.

musavvit

  • (Savt. dan) Seslenen, yüksek sesle çağıran.

musfac

  • Yassı başlı.
  • Ellerini birbirine vurup sesini işittirdikleri kişi.

müşide

  • Çağıran. Yüksek sesle şarkı söyleyen.

musika

  • Mızıka. Çeşitli ses çıkarılan bir çalgı âleti.

musika-i ilahiye / musika-i ilâhiye

  • İlâhî müzik, Allah'ın kâinata yerleştirdiği, Allah'ın ilhamıyla varlıkların çıkardığı tabii nâmeler ve sesler.

musiki / musikî

  • Müzik. Ses ölçülerinden, ölçülü ses ve san'atkârlığından bahseden ilim.

müsmi'

  • İşittiren, sesi duyuran.

mutasavvıt

  • Ses çıkaran, seslenen, ses veren.

mütecahir

  • Yüksek sesle söyleyen.
  • Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.

mütedemdim

  • Sinek vızıltısı gibi sesler çıkaran.

mütekavvim

  • Bozuk iken düzelen, eğri iken doğrulan.
  • İyi idâre edilen.
  • Sağlam, muhkem.
  • Müesses, te'sis edilmiş, kurulmuş.

mütenahnih

  • (Çoğulu: Mütenahnihîn) Hırıltı ile soluyan. Hırıltı ile ses çıkaran.

mütenahnihane / mütenahnihâne

  • Soluyarak. Hırıltı ile ses çıkararak. (Farsça)

mütenahnihin / mütenahnihîn

  • (Tekili: Mütenahnih) Boğazından hırıltı ile ses çıkaranlar, soluyanlar.

müterennim

  • (Renim. den) Terennüm eden, güzel sesle şarkı söyleyen. Güzel güzel konuşan.

müterennimane / müterennimâne

  • Güzel sesle şarkı söyler gibi. (Farsça)

müterennimin / müterennimîn

  • (Tekili: Müterennim) Güzel sesle yavaş yavaş şarkı söyliyenler.

mütevahhiş

  • Issız, kimsesiz, korkutucu, ürkütücü.

müzayede

  • Artırma, ziyadeleştirme.
  • Devletçe veya bir müessesece satılığa çıkarılan bir malın veya arazinin arttırılmaya konulması. Müzayede; biri kapalı zarfla, diğeri açık arttırma ile olmak üzere iki türlü yapılır. Müzayedede konulan şey, en çok arttırma yapana ihâle edilir.

na'r

  • Çağırmak.
  • Haykırmak.
  • Burun içinden çıkan ses.
  • Gitmek.
  • Firar, kaçmak.
  • Galeyan.

na'ra

  • (Çoğulu: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma.
  • Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden "naracı" adı verilen birinin bağırması yerinde kullanılır bir tâbirdir. Nâra atmakla yangın münasebetiyle s

na're

  • Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma.
  • Burun içinden çıkan ses.

na're-endaz / na're-endâz

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

na'rezen

  • Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran. (Farsça)

nadi / nâdî / نادی

  • Seslenen, çağıran. (Arapça)

nagamat / nagamât

  • Nağmeler, âhenkler, güzel sesler.

nağamat / nağamât

  • Nağmeler, güzel sesler.

nağamat-ı emvac / nağamât-ı emvac

  • Dalgaların nağmeleri, hoş sesleri.

nağme / nâğme

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak. Tegannî.
  • (Çoğulu: Nağamât) Ahenk, güzel ses, âvaz, ezgi, teganni.
  • Güzel ses.

nahb

  • Yüksek sesle ağlama.
  • Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak.
  • Seri seyr.
  • Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt.

nahif

  • Sümkürdüğünde genizden gelen ses.

nahik

  • (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli.

nahire

  • Ufalanmış.
  • Çürümüş.
  • Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik.

nahme

  • Göğüsten çıkan ses.

naib

  • Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.

naik

  • Karga ötüşü veya horoz sesi.
  • Çobanın koyuna bağırması.

nakik

  • Kurbağa, akrep ve tavuk sesleri.

nakl-i asvat

  • Seslerin nakli, iletimi.

naknaka

  • (Çoğulu: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması.
  • Ses.

nakur

  • Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. Çünkü boru çalındığı zaman, içinden hava tazyiki ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı kulakları didikleyeceği cihetle boruya "minkar" mânasıyla alâk

nara / nâra

  • Yüksek sesle bağırma, haykırma.

nasibedar / nasîbedâr

  • Nasiplenmiş, hissesini almış.

ne'me

  • Nağme, ses.

neb'

  • Gizli ses.

nebac

  • Sesi yüksek olan.

nebah

  • (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması.
  • Yılan seslenişi.
  • Keçi ve geyik inleyişi.

nebbac

  • Sesi sert olan.

necah

  • Ses, sadâ.

necih

  • Su sesi.

nehham

  • Yüksek ve gür sesli kimse.
  • Arslan.

nehhat

  • Yüce avazlı, gür sesli kişi.

nehib

  • İnlemekle ve ses ile olan ağıt.

nehih

  • Boğaz içinden gelen ses.

nehir

  • Burun içinden çıkan ses, hırıltı.

nehire

  • Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş.
  • Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir)

neht

  • Çağırmak.
  • Ses, avaz.
  • Men'etmek, engel olmak.

neib

  • Karga sesi.
  • Ağaçtan yemiş indirmek.
  • Süt sağmak.

neşc

  • (Çoğulu: Enşâc) Sesli sesli ağlamak.
  • Ses.

neşide

  • Manzume. Şiir.
  • Yüksek sesle okunan şiir.
  • Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.

neşiş

  • Kaynayan şeyden çıkan ses.

neşneşe

  • Koyun derisini yüzmek.
  • Zırh sesi.
  • Su kaynarken ötüp ses çıkmak.

neva / nevâ / نوا

  • Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. (Farsça)
  • Musikide bir makam ismi. (Farsça)
  • İntizamlı hâl. (Farsça)
  • Azık, zahire, rızık. (Farsça)
  • Ses, sadâ, makam, âhenk.
  • Refah.
  • Levazım, kuvvet, zenginlik.
  • Nasip.
  • Türk musikisinde eski makamlardan biri.
  • Ses, nağme, çekirdek.
  • Ses. (Farsça)

neva-yi ney

  • Ney sesi.

nevah

  • Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.

nevaz / nevâz

  • Tatlı ve ahenkli ses.
  • Okşayıcı, hoş ses.

nevaz ü namaz

  • Tatlı, ahenkli ses ve namaz.

nevh

  • Ağıt etmek.
  • Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.

nevha

  • Ölüye sesli ağlamak.
  • Nağme ile güvercin ötmesi.
  • Ölüye sesli ağlamak, güvercin ötmesi.

nezb

  • Çağırmak.
  • Ses, sadâ, savt.

nezib

  • Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.

nida / nidâ / نِدَا

  • Nida etmek: Seslenmek.
  • Nidâ eylemek: Seslenmek, duyurmak.
  • Sesleniş.
  • Çağırma, seslenme, ses verme.
  • Ünlem.
  • Seslenme, ünleme, ünlem.
  • Seslenme.

nida' / nidâ' / نداء

  • Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
  • Gr: ünlem (!)
  • Ses. (Arapça)

nida-i beliğ / nidâ-i belîğ

  • Düzgün, kusursuz, yerinde sesleniş.

nida-i hacet / nidâ-i hâcet

  • İhtiyaç sesi.

nida-yı aşıkane ve müştakane / nidâ-yı âşıkane ve müştâkane

  • Büyük bir aşk ve iştiyakla seslenme.

nida-yı hak / nidâ-yı hak

  • Hakkın nidası, hakkın seslenişi.

nıkk

  • Kurbağa sesi.

nişeste

  • (Çoğulu: Nişeste-gân) Oturan, oturmuş. (Farsça)

nişeste-gan / nişeste-gân

  • (Tekili: Nişeste) Oturanlar, oturmuş olanlar. (Farsça)

niyazi-i mısri / niyazi-i mısrî

  • (Mi: 1618 - 1694) Malatya'nın Soğanlı köyünde doğdu. Şâir ve tasavvufçu olup Halvetî tarikatının Niyaziye veya Mısriye şubesini kurmuştur. Mısır'da Câmi-ül-Ezher'de tahsil gördü. 1646'da İstanbul'a döndü ve Sokollu Mehmed Paşa Medresesinde irşada başladı. Eserlerinden bazıları şunlardır: Risale-i Ha

nizamname / nizamnâme

  • Tüzük metni; herhangi bir müessesenin tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri gösteren maddelerin hepsi.

nüda

  • (Çoğulu: Endâ-Endiye) Yağmur.
  • Boğaz ıslatıcı nesne.
  • Çiy, rutubet.
  • Atâ, bahşiş.
  • Sesin uzaklara gitmesi.

nuhrub

  • (Çoğulu: Nehârib) Kaya yarığı.
  • Arı kovanı.
  • Arı sesi.

nükke

  • Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.

nüvah

  • Ölü için sesle ağlama.

ortodoks

  • Hıristiyanlık mezheblerinden. Ortodoks mezhebinin rûhânî (dînî) lideri patrik olup, merkezi İstanbul Fener'deki patrikhânedir. 1054 (H.446)'da İstanbul patriği olan Mihael Kirolarius, Roma'daki papadan ayrılarak Ortodoks kilisesini (mezhebini) kurdu. Roma'daki papaya tâbi olanlara katolik, İstanbul'
  • Yun. İtalya'daki Papalığa bağlı olmayıp, İstanbul'daki Fener Patrikhanesine bağlı Hristiyan. Doğu kilisesine ve an'anelerine sıkı sıkıya bağlı Hristiyanların mezhebi.

pandomima

  • Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi.
  • Sessiz tiyatro oyunu.

papa

  • Roma Katolik kilisesinin ruhânî reisi.
  • İtl. (Baba kelimesinden) Roma Katolik kilisesinin ruhâni reisi.

parazit

  • Yun. Radyo gibi ses veya elektrik âletlerinin zırıltı ve gürültü çıkarması.
  • Başka bir hayvan veya nebatın üzerinde onun zararına yaşayan canlı. Asalak. Tufeylî.

perde

  • Kapı, pencere gibi yerlere asılan veya iki yeri birbirinden ayıran, görünmeğe mâni olan şey. (Farsça)
  • Mc: Irz, namus, iffet. (Farsça)
  • Bir müzik parçasını meydana getiren seslerden herbirinin kalınlık veya incelik derecesi. (Farsça)
  • Bir sahne eserinin büyük bölümlerinden her biri. (Farsça)
  • Ekran, (Farsça)

pest

  • Alçak, aşağı. Hafif, yavaş ses. (Farsça)
  • Sesi galiz, kalın ve korkunç olan. (Farsça)

pestperde

  • Alçak ve hafif sesle. (Farsça)

pestsada

  • Hafif ses. (Farsça)

peygule-i nisyan

  • Unutulma köşesi.

pürsükut / pürsükût / پرسكوت

  • Derin sessizlik içinde. (Farsça - Arapça)

rahim

  • Hafif sesli, lâtif sözlü kız.

rahve

  • Harf cezimli söylenirken sesin akması hali.
  • Harf cezimli olarak söylenirken sesin akması hâli.

ramazan-ı sükut / ramazan-ı sükût

  • Sessizlik ramazanı, sessizlik orucu.

ratit

  • Avaz, ses.
  • Ahmak, akılsız kişi.

recrace

  • Asker kalabalığı.
  • Ses çokluğu.

recs

  • (Recse) şiddetli gök gürültüsü.
  • şiddetli ses.

recsan

  • Gök gürlemesi sesi.

reden

  • Hazz denilen kumaş.
  • Silâhların biribirine dokunmasından çıkan ses.
  • İplik eğirmek.

rehamet

  • Sözün, sesin yavaş, ince ve tatlı olması.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

renem

  • Avaz, ses, savt.
  • Ayrılmak.

rennan

  • Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.

renne

  • Avaz, ses, savt.

resse

  • (Çoğulu: Rises-Risâs) Eski ve çürümüş, köhne.
  • Ev eşyasından eskiyip atılanı.

reum

  • Yavrusunu seven deve.
  • Yanından geçen kimsenin elbisesini yalayan koyun.

rezeme

  • (Çoğulu: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.

rihve

  • (Ruhve) Rehâvetli, gevşek.
  • Tecvidde: Harf sükun ile söylenirken sesin akması hâli.

rihve-i mehmuse harfleri

  • "Fe, ha, se, he, şın, hı, sad, sin" Bu harflerde sesin kemâli ile nefes birlikte akar. Rehavet ve hems sıfatı, zayıf sıfatlardır, bunun için rehavet sesin kâmilen akmasını, hems de nefesin kâmilen akmasını icabettirir.

ritm

  • (Reythme) Mısra ve cümlelerdeki ses uygunluğundan gelen iç âhengi. Duygunun ses hâline gelişi. (Fransızca)
  • Müvazeneli ve tenasüblü hareket. (Fransızca)

rizz

  • Gizli ses.

ruga'

  • Sada, ses.
  • Deve, sırtlan ve deve kuşunun bağırması.

rükn

  • Direk. Esas.
  • Kuvvet.
  • Bir şeyin en fazla sağlam olan tarafı veya köşesi veya temeli.
  • Bir cemaatin ileri gelenlerinden olan.
  • Nüfuzlu, kuvvetli ve ehemmiyetli kimse.
  • Bir şeyin bir parçasını veya bütününü meydana getiren şey.
  • Namazın içindeki farz.
  • Kâbe'nin dört köşesinden her birine verilen isim.

rükn-i ıraki / rükn-i ırâkî

  • Kâbe'nin Bağdâd'a karşı olan köşesi.

rükn-i şami / rükn-i şâmî

  • Kâbe'nin Şam'a karşı olan köşesi.

rükn-i yemani / rükn-i yemânî

  • Kâbe'nin Yemen tarafında olan köşesi.

sabi'

  • Yavru sesi.
  • Fil, hınzır ve fâre sesi.

sada / sadâ / صدا / صَدَا

  • Seda. Ses. Avaz. Savt.
  • Erkek baykuş.
  • Bir böcek adı.
  • Susuzluk.
  • Yankı.
  • Ses.
  • Ses, seda.
  • Ses. (Arapça)
  • Ses.

sada-yı basit / sadâ-yı basit

  • Sesin, bir defa tekrarı.

sada-yı bülend / sadâ-yı bülend

  • Yüksek ses.

sada-yı hacet / sadâ-yı hâcet

  • İhtiyaç sesi.

sada-yı hakikat / sadâ-yı hakikat

  • Hakikatin sesi.

sada-yı hayret ve taaccüp / sadâ-yı hayret ve taaccüp

  • Şaşkınlık ve hayret sesi.

sada-yı hürriyet ve adalet / sadâ-yı hürriyet ve adalet

  • Hürriyet ve adaletin sesi.

sada-yı kur'an / sadâ-yı kur'ân / صَدَايِ قُرْاٰنْ

  • Kur'ân'ın sesi.
  • Kur'ân'ın sesi.

sada-yı muhammedi / sadâ-yı muhammedî

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) dua için seslenmesi.

sada-yı mürekkeb / sadâ-yı mürekkeb

  • Sesin bir çok defalar tekrarı.

sada-yı semavi / sadâ-yı semâvî

  • Semâvî ses; yüce ve mukaddes kaynaktan gelen ses.

sada-yı semavi ve ruhani / sadâ-yı semâvî ve ruhânî

  • Semâvî ve ruhanî olan sadâ, gökten gelen ses.

sada-yı şirin / sadâ-yı şirin

  • Güzel ve şirin ses.

sadasız

  • Sessiz.

şadi

  • Mahkeme hademesi. Mübâşir.
  • İlimden, edebiyattan hissesi olan.
  • Nağme ile şiir okuyan.

safir

  • Islık veya kuş sesi.
  • İnce ve güzel ses
  • Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd.

safk

  • Sesi işitilen vuruş.
  • Sarfetmek.
  • Reddetmek.
  • Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek.
  • Kullanmak.

safra

  • Sarı.
  • Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.

sahb

  • (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı.

sahl

  • Ses kısıklığı. Ses bozukluğu.
  • Boğazını boğup şiddetle çağırmak.

şahr

  • Ağızını öttürmek.
  • Islık çalmak.
  • Sesi yükseltmek.

sahsalik

  • Katı, şiddetli, şedid.
  • Yaşlanmış, ihtiyar kadın.
  • Şiddetli ses.

saıka

  • Şiddet sesi.

saika

  • Yıldırım. Ölüm, mevt.
  • Nüzul ateşi.
  • Semadan gelen şiddetli ses.
  • Mühlik ve azab.
  • Bulutları sevke vazifeli melek.

sait

  • (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan.

sakinane / sakinâne

  • Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce. (Farsça)

sakit

  • Susan, ses çıkarmayan.

sakitane / sakitâne / sâkitâne

  • Ses çıkarmayarak, sessizce. (Farsça)
  • Sessizce, suskun bir şekilde.
  • Susarak, sessizce.

şakk-ı kamer

  • Ayın iki parça olması mu'cizesi. (Kur'ân-ı Kerimin nass-ı kat'isi ile de sâbit olan ve mütevâtir olarak da bilinen Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın parmağının işâreti ile ayın iki parçaya ayrıldığı hadisesi ki, büyük mu'cizelerindendir.)

şakk-ı sadr

  • Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmın mübârek göğsünün yarılması hâdisesi.

salavat

  • (Tekili: Salât) Namazlar.
  • Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar.
  • Nimetten çıkan şükürler. İbadetler.
  • Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar.
  • Nasârâ kilisesi.

salil

  • Demirden çıkan ses. Demir sesi.

salk

  • Şiddetli ses.
  • Vurmak.
  • Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.

sall

  • Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses.

salsale

  • Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.

samit

  • Susan, sükût eden.
  • Ses çıkarmaz, sessiz.
  • Gr: Sessiz harf.

samitane

  • Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane. (Farsça)

samite-i meyyite

  • Ses çıkarmayan ölü.
  • Hareketsiz.
  • Haksızlıklar karşısında gayrete gelmeyen, ölü gibi sükût eden.

samma

  • Sesi çıkmayan, sessiz.
  • Sağır ve dilsiz.
  • Katı ve son kaya.
  • Sağlam ve sert yer.
  • Belâ.
  • Zahmet, meşakkat.

sarif

  • Kapı gıcırtısı.
  • Diş gıcırtısı.
  • Makara sesi.

sarre

  • Kapı, kalem ve semer cızıldaması.
  • Çağırıp söylemek.
  • Sayha, yüksek ses.

sarsara

  • Doğan sesi.
  • Horoz sesi.

şatir

  • Irak, uzak, baid.
  • Garip, yalnız, kimsesiz.

satit

  • Ses.
  • Topluluk, cemaat.

savt

  • Ses. Bağırmak.
  • Ses.
  • Ses.

şavt

  • Hac esnâsında sa'y denen vazîfeyi yaparken, Safâ'dan Merve'ye ve Merve'den Safâ'ya her bir geliş ve tavaf yaparken Kâbe'nin Hacer-ül esved köşesinden başlayan ve başlanılan yere gelince sona eren her bir dönüş.
  • (Çoğulu: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması.
  • Bir tur.
  • İşin bir kısmı.
  • Sesin gidebileceği mesafe.

savt / صوت / صَوْتْ

  • Ses. (Arapça)
  • Ses.

savt-ı bülend

  • Yüksek ses.

savt-ı davud-u hilafet / savt-ı dâvud-u hilâfet

  • Hz. Dâvud'un (a.s.) hilâfetinin sesi.

savt-ı hazin

  • Hüzünlü ses.

savt-ı vücut

  • Varlık sesi.

sayha / صَيْحَه

  • Sesleniş, kükreyiş.
  • Şiddetli ses; korkunç gürültü.
  • Yüksek ses.
  • Ses.

sayha-i ihya ve ikaz / sayha-i ihyâ ve ikaz

  • Hayat veren ve uyaran sesleniş.

saz

  • Müzik âleti, musiki sesi.

şebh

  • Süt sağarken çıkan ses.

sec'

  • (Çoğulu: Escâ-Esâci) Kumru sesi.
  • Kafiyeli söz.

sec'a

  • Kuşların cıvıltısı gibi olan ses.
  • Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.

seceat / seceât

  • Sec'alar, kuşların çıkardıkları sesler.
  • Cıvıltılar, ritimli sesler.

secic

  • Su sesi.

şecv

  • Gam, gussa. Keder.
  • Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek.

seda / sedâ / صدا

  • Ses.
  • Ses.
  • Ses. (Arapça)

şedde

  • Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret.
  • Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak.

şedid

  • Sert, sıkı, şiddetli.
  • Musibet, belâ.
  • Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.

şedide / şedîde

  • Harf sükun ile ve nefesin hepsi hapsolarak sâkin bir halde okunduğu zaman sesin aslâ akmaması.

sedir

  • Köşk.
  • Nehir.
  • Karyola.
  • Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.

sefir

  • Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur.
  • Islık sesi.

sega'

  • Koyun ve keçi sesi.

segil

  • Yaramaz huylu kimse.
  • Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.

şehic

  • Katır sesi.
  • Kuzgun avazı.

sekte

  • Durma, kısılma.
  • Kanın birdenbire durması.
  • Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak.
  • Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.

sektedar / sektedâr

  • Susan, sesini kesen.
  • Zarara uğramış olan.
  • Aheng ve düzeni bozulmuş.

şem'un

  • Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek şehid edilmiştir. Hristiyan âlemine büyük hizmeti vardır. Esas adı, Şem'un-us Safâ'dır.

serab

  • Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.

şerar

  • "Şerir" den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir.
  • İnsanın yüzüne çarpan ses.

şerh-i sadr

  • Peygamber efendimizin çocukluğunda ve peygamberliği sırasında (mîrâc gecesinde) mübârek göğsünün açılarak kalbinin çıkarılması ve yıkanıp ilim, hikmet ve mârifet ile doldurulduktan sonra yerine konması hâdisesi.
  • Göğsün yâni kalbin ilâhî nûr, ilim, hikmet ve mârifet ve sekîne (ferahlı

şesar

  • (Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)

şesus

  • (Çoğulu: Şesâyıs) Sütü az olan deve.

şevk-i bahari / şevk-i bahârî

  • Bahar neşesi.

şib

  • Üzerine kar düşen dağ.
  • Su içerken devenin dudağından çıkan ses.

şibab

  • Bıçak üstüne sürçmek.
  • At neşesi.

sika

  • (Çoğulu: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh.
  • Ses.

sine

  • Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.)

şısb

  • (Çoğulu: şesâyib) şiddet.
  • Nasip.

şişhane

  • (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek.
  • İstanbul'da bir semt adı.

şiya'

  • Zahir olmak, görünmek.
  • Çobanın kavalından çıkan ses.
  • Odun takıltısı.

süac

  • Koyun avazı, koyun sesi.

sücv

  • Gece sükuneti, gecenin sessizliği.
  • Zulmet istikrarı.

şüf'a

  • Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak.
  • Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması. Şüf'a sahibi kendinden habersiz satılan şeyi, dava ederse, bedelini ödeyerek müşteriden geri alabilir.
  • <

sühve

  • Yumuşak. Sükun, sessizlik.

suka'

  • Horoz sesi, horoz ötüşü.

sükun / sükûn

  • Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik.
  • Dinmek, kesilmek.
  • Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması.

sükun-i mu'tadi / sükûn-i mu'tadî

  • Her zamanki sessizlik.

sükut / sükût / سكوت

  • Susma, konuşmama, sessizlik.
  • Sessizlik. (Arapça)

sükut eden / sükût eden

  • Sessiz kalan, susan.

sükut edilme / sükût edilme

  • Sessiz kalınma.

sükut etmek / sükût etmek

  • Sessiz kalmak, susmak.

sükut-i istifham / sükût-i istifham

  • İstifham sessizliği.

sükut-u ecram / sükût-u ecram

  • Gök cisimlerinin sessiz hali.

sükut-u mutlaka / sükût-u mutlaka

  • Tam bir sessizlik, suskunluk.

sükuti / sükûtî

  • Sessizlik kuralı esas olan.
  • Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.

şümul-ü hitab

  • Herkesi içine alan hitap ve sesleniş.

şura-yı şer'i / şûrâ-yı şer'î

  • İslâma uygun olan meşveret; İslâma uygun olan istişare müessesesi.

surah

  • Bir tavus kuşu ismi.
  • Kapının gıcırdaması.
  • Ses.
  • İnlemek.

surahi

  • Su şişesi, sürahi.

surre / صره

  • (Çoğulu: Surer) Para kesesi, para çıkını.
  • Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.
  • Para kesesi, cüzdan. Osmanlı pâdişâhlarının her yıl hac mevsiminde Haremeyn-i şerîfeyn (Mekke ve Medîne) halkına ve buralarda geçici olarak bulunan müslümanlara, mukaddes yerlerin ve hac yollarının emniyetini sağlayan Mekke şeriflerine ve Hicaz bölge sindeki diğer idârecilere gönderdikleri para ve d
  • Para kesesi. (Arapça)
  • Hükümdar tarafından Mekke'ye gönderilen paralar ve armağanlar. (Arapça)

ta'vil

  • İtimat etmek.
  • Sesle ağlamak.

taac'uc

  • Çeşitli seslerin birbirine karışması.

tahaşhuş

  • Kâğıt hışırtısı.
  • Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses.

tahtaha

  • Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.

taktaka

  • (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses.
  • Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
  • Tıktıka, taş sesi.

talac

  • Bağırma, feryad, çığlık. (Farsça)
  • Ses, sada. (Farsça)
  • Kavga. (Farsça)
  • Meş'ale. (Farsça)

tamn

  • Sâkin olmak, sessiz olmak.

tangim

  • Avazlandırmak, seslendirmek.

tanin

  • Sinek vızıltısı.
  • Kaz sesi.
  • Avaz ve gürültü.
  • Çınlamak. Tınlamak.

tantana

  • Gürültü, ses.

tanzimat-ı hayriye

  • Osmanlı Devletinde Sultan Abdülmecid zamanında başlayan ve (1839-1876) tarihleri arasındaki devreye Tanzimat-ı Hayriye denir. Sözde ıslahat için çalışılan devirdir. Bu, Gülhane Hatt-ı Hümayunu namında padişah fermanı ile başlatıldı. Bu devirde her şey yeniden tanzim edilecekti, yeni müesseseler kuru

tarik-i cehir / tarîk-i cehir

  • Açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat.

tarik-i cehri / tarîk-i cehrî

  • Açık olarak ve yüksek sesle zikir yapan tarikat. (Kadirî gibi)

tarik-i cehriye

  • Açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat.

tasalsul

  • Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.

tasvit

  • (Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.

te'biye

  • Yüksek sesle okumak.

tebessüm

  • Gülümseme, kendinin işitmeyeceği şekilde sessiz gülme.

tebettül / تبتل

  • Köşesine çekilme. (Arapça)
  • Tebettül etmek: Köşesine çekilmek. (Arapça)

tecvid-i huruf

  • Seslerin mahreçlendirilmesi. Harflerin düzgün olarak telâffuz edilmesi.

tefeşşi

  • İntişar etmek, dağılmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad harflerine mütefeşşi harfleri denir.

teganni / tegannî

  • Sesi mûsikî perdelerine uydurmak için, hareke, harf ve med (uzatma) ilâve etme ve çıkarma yapmak sûretiyle, kelimelerin asıllarını dolayısıyle mânâyı bozarak okuma.

teheshüs

  • Gizli ses.

tehezzüc

  • Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.

tekellüm-i samit / tekellüm-i sâmit

  • Sessiz konuşma.

ten'ab

  • Karga sesi.

tenemmür

  • Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak.
  • Uzun uzun bağırmak.
  • Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.

tenha

  • Boş yer. Kimsesiz yer. (Farsça)
  • Yalnız, tek. (Farsça)

tenperver

  • Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan. (Farsça)

tenzede

  • Sessiz, sâkin, susmuş. (Farsça)

terci' / tercî'

  • (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme.
  • Sesini yükseltmek.
  • Geri çevirme, döndürme. Sesi yükseltip alçaltarak ve tekrarlayarak okuma.

terennüm / تَرَنُّمْ

  • Güzel güzel anlatma.
  • Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme.
  • Ötmek. Musikîleşmek.
  • Güzel güzel anlatma, yavaş ve güzel sesle şarkı söylemek.
  • Ahenkli ve güzel sesle söyleme.

terennümat

  • Terennümler, nameler, güzel, hoş sesler.

terennümat-ı hava / terennümât-ı hava

  • Havanın çıkardığı güzel ve tatlı sesler.

terkik

  • İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma.
  • Tecvidde: Harfi ince okumak.
  • Bir kimseyi köle veya cariye etme.
  • Yumuşatma.
  • İnceltme.

teşedduk

  • Ağzın köşesiyle konuşmak.

tesellüb

  • Soyunma.
  • Kocası ölen kadının, zinetli elbisesini çıkarıp, matem elbisesini giymesi. (Bu iyi bir âdet değildir.)

teşrik

  • Hz. İbrahim'e nisbet edilen ve yüksek sesle alınan tekbir.

tevekkün

  • Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.

tıga

  • Yüksek sesle gülme.

tih

  • Gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses.

tıktıka

  • Taşların birbirine dokunması sonucu çıkan ses.

tuf

  • Yankı. Akseden ses. Aks-i sada. (Farsça)

tufan

  • Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur.
  • Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi.

turuk-u cehriye

  • Zikirlerini açıktan ve sesli olarak yapan tarikatlar, Kàdirîlik gibi.

turuk-u hafiye

  • Zikirlerini gizli ve sessiz yapan tarikatlar, Nakşibendîlik gibi.

tuti

  • Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

ümm-üd dem

  • Kırmızı kan damarlarında görülen kabarma. Bu nabız damarlarından birisine açılan kan kesesi.

urat

  • (Tekili: Uryan) Elbisesi olmayanlar. Çıplaklar, uryanlar.

üşhub

  • Süt sağılırken çıkan ses.

üsruş

  • Güzel ses. (Farsça)

uva

  • Şiddetli ses. Avaz, sayha.

uzlet / عزلت

  • Köşesine çekilme. (Arapça)

uzletgah / uzletgâh

  • Oturulan tenhâ yer. Yalnızlık köşesi. (Farsça)

uzletgüzin / عزلت گزین

  • Tenhada yaşayan, yalnızlık köşesine çekilen. (Farsça)
  • Köşesine çekilen, münzevi. (Arapça - Farsça)
  • Uzletgüzin olmak: Köşesine çekilmek. (Arapça - Farsça)

va'va'

  • İnsan topluluğu.
  • Sesler.

vaif

  • Davar yürüdüğünde karnından işitilen ses.

vakib / vakîb

  • At yürürken karnı içinden işitilen ses.

vakıf

  • (ة) harfiyle biten kelimelerde (ﻫ) sesi verilerek durma ("şeceratin" kelimesinin "şecerah" şeklinde okunması gibi).

vakvaka

  • Kurbağa, tavuk, kuş sesi veya köpek havlaması.

vega'

  • Kavga gürültüsü. Harp yerinden çıkan sesler. Savt. Patırtı.

vegif

  • Yürüme sürati.
  • Ses sürati, ses hızı.

vegik

  • Davar yürürken karnından çıkan ses.

velvele-i hayret

  • Hayret ve şaşkınlık bağırtısı, sesi.

velvele-i istihsan / وَلْوَلَۀِ اِسْتِحْسَانْ

  • Güzellikleri pek çok dille bir arada haykıran sesler.
  • Beğenmenin yüksek sesle ifadesi.

velvele-i naz ü niyaz / velvele-i nâz ü niyaz

  • Allah'a yalvarıp yakarmanın heyecanlı, coşkun sesi.

velvele-i takdir ve istihsan

  • Takdirleri ve güzellikleri pek çok dille bir arada haykıran sesler.

velvele-i tekbir ve teşekkür

  • "Allahu Ekber" ve teşekkür sesleriyle yapılan şenlik.

velvele-i teşhir ve takdis

  • Güzellikleri sergilemek ve bütün eksikliklerden uzak görmeyi dile getiren sesler.

velvele-i zikir

  • Zikir sesleri.

vesvas

  • Müvesvis. Vesveseye sürükleyen şeytan. Nefsin zihinde ilka eylediği dağdağa ve fitne. Avcının ve köpeklerin gizli sesi.

vezne / وزنه

  • Tartı. Terazi.
  • Tartı yeri. Eskiden altun ve gümüş paralar sayı ile olduğu gibi tartıyla da alınıp verildiği için bu tabir meydana gelmiştir. Para alınıp verilen yer mânasında da kullanılır. Devlet daireleri ile büyük müesseselerde para alıp veren memura Veznedar denir.
  • Barut
  • Ağırlık. (Arapça)
  • Tartı. (Arapça)
  • Para gişesi. (Arapça)

vile

  • Yüksek ses. (Farsça)

vird

  • Suya ve sair şeye yakın gelme. Su hissesi. Suya müteveccih cemaat. (Farsça)
  • Talebe, şakird, mürid. (Farsça)

vokal

  • İtl. Sesle anlatma.
  • İnsan sesinin müzikte kullanılması.
  • Gr: A, E, I, İ, O, Ö, U, Ü gibi sesli harfler.

vücud-u havai / vücud-u havâî

  • Ses dalgası gibi havada bulunan varlık.

ya-i nidai / yâ-i nidâî

  • Arapçada birisine seslenmeyi ifade eden ve "Ey" anlamına gelen iki harfli kalıp.

yek-avaz / yek-âvâz

  • Tek sesli, bir sesli. (Farsça)
  • Mc: Bir tarzda, bir şekil üzerine. (Farsça)
  • Edb: Başından sonuna kadar aynı kuvvette güzel olan manzume. (Farsça)

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

yütm

  • Yetimlik, kimsesizlik.

za'b

  • Avaz, ses, savt.
  • Bacanak.

zamme-i makbuze-i hafife

  • (Ü) sesini veren zamme.

zamme-i makbuze-i sakile

  • (U) sesini veren zamme.

zamme-i mebsuta

  • "O" sesi.

zamme-i mebsuta-i sakile

  • (O) sesini veren zamme.

zar

  • İnleyen, sesle ağlayan. (Farsça)
  • Zayıf, dermansız. (Farsça)

zar zar

  • Hazin hazin, yanık yanık, (sesle) ağlıya ağlıya. (Farsça)

zaviye-i vahşet / zâviye-i vahşet

  • Vahşet köşesi.

ze'me

  • Şiddetli ses, çığlık.
  • İhtiyaç, hâcet.

zecel

  • Avaz, ses, savt.
  • Mübâlağa ile çağırmak.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zemare

  • Savt, ses, sayha, bağırış, çığlık.

zemzem

  • Kâbe-i muazzamanın Hacer-ül-esved köşesi karşısındaki kuyudan çıkan mübârek su.

zemzem kuyusu

  • Kâbe-i muazzamanın Hacer-i esved köşesi karşısında bulunan, mübârek suyun çıktığı kuyu.

zemzeme

  • Ezgili, nağmeli ses.
  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.
  • Hoş ses, nağme.
  • Ezgili ses, terennüm, teganni.
  • Mezamir'i okuyanların teranesi (Zebur).

zemzeme-i kur'an / zemzeme-i kur'ân

  • Kur'ân sesi.

zemzeme-i şükran / زَمْزَمَۀِ شُكْرَانْ

  • Minnetdarlığın nağmeli sesi.

zemzeme-i tevhid

  • Allah'ı birleyen ve her şeyin Ona ait olduğunu ilân eden coşkulu sesler.

zerbe

  • Yüce avazlı, gür sesli olmak.

zırh

  • Cevşen.
  • Muharebe elbisesi, demirden örülmüş veya dökülmüş elbise.
  • Demirden yapılmış koruyucu giysi, savaş elbisesi.
  • Savaş elbisesi.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR