LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ŞU. ifadesini içeren 1063 kelime bulundu...

ma-icari / mâ-icârî

  • Akar su. Devamlı akmakta olan ve üzerinde herhangi bir pisliğin durması mümkün olmayan çay, dere, ırmak, nehir veya yer altından çıkarılan artezyen suları. Bir saman çöpünü götüren su, akar su sayılır.

a'yan-ı sabite / a'yân-ı sâbite

  • Eşyanın var olmadan önce Allah'ın ilminde var oluşu.

ab / âb / آب

  • Su. (Farsça)
  • Mc : Yağmur. (Farsça)
  • Letâfet, güzellik. (Farsça)
  • İtibar. (Farsça)
  • Irz, nâmus. (Farsça)
  • Vakar. (Farsça)
  • Cilâ. (Farsça)
  • Keskinlik. (Farsça)
  • Su.
  • Su. (Farsça)
  • Deniz. (Farsça)
  • Irmak (Farsça)
  • Tükürük (Farsça)
  • Özsuyu (Farsça)
  • Ter (Farsça)
  • Döl suyu (Farsça)
  • Sidik (Farsça)
  • Parlaklık (Farsça)
  • Yüzsuyu. (Farsça)
  • Letafet, hava. (Farsça)

ab-ı abisteni / âb-ı âbistenî / آب آبستنى

  • Meni.
  • Bitkilerin yetişmesine neden olan su.

ab-ı ahmer / âb-ı ahmer / آب احمر

  • Kızıl su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

ab-ı ateşin / âb-ı âteşîn / آب آتشين

  • Ateşli su.
  • Kırmızı şarap.
  • Gözyaşı.

ab-ı badereng / âb-ı bâdereng / آب باده رنگ

  • Kızıl su.
  • Gözyaşı, kanlı gözyaşı.

ab-ı hayat / âb-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu, içene ebedî hayat veren efsanevî su.
  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

ab-ı hufte

  • Durgun su.
  • Buz.
  • Billur.
  • Kınında bulunan kılınç.

ab-ı hurdeni / ab-ı hurdenî

  • İçme suyu. İçilir su.

ab-ı leziz / âb-ı leziz

  • Leziz, tatlı su.
  • Lezzetli su.

ab-ı musaffa / ab-ı musaffâ

  • Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.

ab-ı revan

  • Akar su.
  • Kalpteki ferahlık.

ab-ı şor

  • Acı su.
  • Göz yaşı.

ab-ı yah

  • Buzlu, soğuk su.

acasa

  • Deve sürüsü.

acin

  • Rengi ve tadı değişmiş pis su.

ader

  • Çok su.

adrahş

  • Yıldırım. (Farsça)
  • Gökgürültüsü. (Farsça)
  • Şimşek. (Farsça)

aglal

  • Ağaçlar arasında akan su.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

agser

  • Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim.
  • Kurbağa yosunu.
  • Karabatak kuşu.
  • Aşağılık ve âdi (adam).

ahu-beçe

  • Ceylan yavrusu. (Farsça)

ahu-bere

  • Ceylan yavrusu. (Farsça)

ahubere / âhûbere / آهوبره

  • Ceylan yavrusu. (Farsça)

aiz

  • Yeni doğmuş deve yavrusu.

akak

  • (Çoğulu: Akâık ) Saksağan kuşu.

aker

  • Zeytinyağı tortusu.

akik

  • Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş.
  • Hicaz vilâyetinde bir vâdi.
  • Yolunu yaran gür su.

akisa

  • (Çoğulu: İkâs) Saç örgüsü.

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

akl-ı evvel

  • "İlk akıl, Allah'ın yarattığı ilk mahlûk" mânâsında bazı eski filozofların görüşü.

akret

  • Deve sürüsü. (50 ile 100 arası)
  • Dil dibi.

akriha

  • (Tekili: Karah) Temiz su.
  • Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.

an / ân

  • Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. (Farsça)
  • Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. (Farsça)
  • Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: Adamlar. İnsanlar. Zenân: Kadınlar.Kelimenin sonuna getirilerek sıfat edatı yapılır: Ters: Korku. (Farsça)

anafor

  • Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.

anak / anâk

  • (Çoğulu: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Karakulak dedikleri hayvan.

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

anasır-ı zahiriye / anâsır-ı zahiriye

  • Görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su.

andelib

  • Bülbül. Seher kuşu.
  • Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.

ane / âne

  • Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi.
  • Dişi ve yabani eşek.
  • Yabani eşek sürüsü.
  • Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar.
  • Kasık kılı.
  • Apış arası, kasık.

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

aniye

  • Son derece kızgın su.

anka-yı mağrib

  • Zümrüd-ü Anka kuşu.

anka-yı muğrib

  • İsmi var, cismi yok. Ankâ kuşu.

ankas

  • Erkek tilki yavrusu.

ar'ar

  • Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi.
  • Mc: Güzelin boyu bosu.

arc

  • Mekke ile Medine arasında bir mevzi.
  • Deve sürücüsü.

arcele

  • Sürü, hayvan topluluğu.
  • Yayalar cemaati.
  • At sürüsü.

arşın

  • Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. (Farsça)
  • Zirâ'. (Farsça)
  • 68 santimetrelik uzunluk ölçüsü.

artık

  • Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su.

arzu-yu beka

  • Ebedilik arzusu.

arzu-yu hilaf / arzu-yu hilâf

  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.
  • Muhalefet etme, karşı koyma arzusu.

arzu-yu merhamet

  • Başkalarına merhamet etme, şefkat ve acıma arzusu.

arzu-yu muaraza

  • Muaraza isteği, karşı koyma arzusu.

arzu-yu taazzum

  • Büyüklük taslama arzusu.

arzu-yu tahkir

  • Başkalarını aşağılama arzusu.

arzu-yu tenzih-i hakikat

  • Hakikati temize çıkarma arzusu.

asakir-i muvahhidin / asâkir-i muvahhidîn

  • Allahın birliğine inanan askerler. İslâm ordusu.

asel

  • Bal. Şehd.
  • Tatmak.
  • Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık.
  • Cennette bir su.

asin / âsin

  • Pis kokulu. Bozulup kokan su.

asir / asîr

  • Karmakarışık.
  • Bitişik komşu.
  • Üsâre. Özsu.
  • Bir maddenin sıkılmış suyu.
  • Suyu alınmak için sıkılmış şey.

aşiren / âşiren / عاشرا

  • Onuncusu.
  • Onuncusu. (Arapça)

aska'

  • Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı.
  • Kanarya kuşu.

asker-i calud / asker-i câlûd

  • Câlûd'un askeri, ordusu.

asra'

  • Zor olan şey. Güç nesne.
  • Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.

asveb-i akval / asveb-i akvâl

  • Kavillerin en muhkemi, sözlerin en doğrusu.

atlas

  • İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş.
  • Düz tüysüz.
  • Büyük harita.
  • Atlas Okyanusu.

ays

  • Cimâ etmek.
  • Meni denilen su.

azamet-i kibriya / azamet-i kibriyâ

  • Zâtının büyüklüğü ve sıfatlarının sınırsız oluşu.

ba / bâ

  • Arabçaya göre harfinin okunuşu. Ebced hesabında iki sayısını ifade eder. Mektup ve eski evraklarda Receb ayına işarettir.

bagel

  • Ilık su. Sıcak ve soğuk olmayan, harareti ikisinin arasındaki bir ısıda olan su. (Farsça)

bahar

  • Ağız kokusu.

bahis mevzu

  • Söz konusu.

bahis mevzuu

  • Söz konusu.

bahr-i ahdar / بحر احضر

  • Hint Okyanusu.
  • Hint Okyanusu.

bahr-i muhit-i atlasi / bahr-i muhit-i atlasî / bahr-i muhît-i atlasî / بحر محيط اطلسى

  • Atlas Okyanusu.
  • (Bahr-ı Muhit-i Garbî) Atlas Okyanusu.
  • Atlas Okyanusu.

bahr-i muhit-i garbi / bahr-i muhit-i garbî / bahr-i muhît-i garbî / بَحْرِ مُح۪يطِ غَرْب۪ي

  • Atlas Okyanusu.
  • Atlas Okyanusu.

bahr-i muhit-i garbiye / bahr-i muhit-i garbîye

  • Atlas Okyanusu.

bahr-i muhit-i kebir

  • (Bahr-i Muhit-i Mutedil) Büyük Okyanus. Pasifik Okyanusu.

bahr-i muhit-i şarki / bahr-i muhit-i şarkî

  • Hint Okyanusu.

bahur / bahûr

  • Sıcakta yerden yükselen buhar.
  • Tütsü. Yakılarak güzel kokular elde edilen ot ve sâir şey.

bain / bâin

  • Dibi geniş olan bostan kuyusu. Geniş dipli kuyu.
  • Dibi geniş kuyu, bostan kuyusu.

bakır

  • Çobanları ile beraber olan sığır sürüsü.
  • Geniş.
  • Aslan.
  • Göz damarı.
  • Hz. Hüseyn'in (R.A.) torunu İmâm-ı Bâkır'ın bir lâkabı.

bakir / bakîr

  • Yensiz gömlek.
  • Sığır sürüsü.
  • Karnı yavrusundan dolayı yarılan deve.

bakure / bakûre

  • Sığır sürüsü.
  • Budala. Fayda ile zararı birbirinden ayırt edemeyen.

baluat / bâlûat

  • Su dökecek çukur.
  • Lağım kuyusu.

balvane

  • Dağ kırlangıcı. (Farsça)
  • Darı kuşu. (Farsça)

başame

  • Kadınların örtündükleri yaşmak. Tülbent, başörtüsü. (Farsça)

basar

  • (Çoğulu: Ebsâr) Görme duygusu.
  • Kalble hissetme. Kalb gözü.
  • Gözün görmesi.
  • İdrak. Fikir.
  • İlm-i Kelâm'da: Kendi şânına lâyık bir vecih ile Cenab-ı Hakk'ın "görme sıfatı"dır. Kâinatta hiçbir şey O'nun görmesinden hâriçte kalamaz.

başe

  • Atmaca kuşu. (Farsça)

basıra / bâsıra

  • Görme duyusu.
  • Görme duyusu.

basire / bâsire

  • Görme duyusu.

batir

  • Turna kuşu. (Farsça)

batman

  • İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.

baz / bâz

  • Doğan. Yırtıcı kuş. Av kuşu. (Farsça)
  • Açık. (Farsça)
  • Ayırma. Temyiz etme. (Farsça)
  • İniş. (Farsça)

beçe

  • (Çoğulu: Beçegân) İnsan veya hayvan yavrusu. (Farsça)

beçe-i tavus-u ulvi / beçe-i tavus-u ulvî

  • Gökteki tavusun yavrusu.
  • Kamer, ay.
  • Güneş, şems.
  • Ateş, nar.
  • Gündüz.
  • Yâkut.

bedi-i pür-maani / bedi-i pür-maânî

  • Çok mânâları bulunup bedi' olan. Çok mânaların bedi' ve güzel oluşu.

behbehan

  • Papağan, tûti kuşu.

behdel

  • Sırtlan yavrusu.
  • Erkeğin memelerinin büyük olması.

behl

  • Az şey; az su.
  • Lânet, nefret, istememe.

behur

  • Tütsü. (Dilimizde buhur şeklinde kullanılır)

bere

  • Kuzu. Koyun yavrusu. (Farsça)

berf-ab / berf-âb

  • Karlı soğuk su. Kar suyu. (Farsça)

berk-i süyuf

  • Kılıçların şimşeği, kılıç korkusu.

berku'

  • Yüz örtüsü. Peçe.

berşem

  • Kederin belli oluşu. (Farsça)
  • Dikkatli nazar. (Farsça)

beşe

  • Atmaca kuşu. (Farsça)

beyun / beyûn

  • Dip tarafı geniş olan kuyu, bostan kuyusu.

bi'r-i zemzem

  • Zemzem kuyusu. (Farsça)

bi'r-i zemzeme

  • Zemzem suyunun kaynadığı zemzem kuyusu.

bicişk

  • Bilgin, hakîm. (Farsça)
  • Serçe kuşu. (Farsça)

bidayet-i islam / bidâyet-i islâm

  • Islâmın başlangıcı, doğuşu.

bihr

  • Ağız kokusu.

bim-i can / bim-i cân

  • Can korkusu, ölüm korkusu.

bincişk

  • Şerçe kuşu. (Farsça)

birr

  • Temizlik.
  • Günahtan çekinmek.
  • Takvâ.
  • İn'âm ve ihsan etme.
  • Amel-i sâlih, iyi amel.
  • Koyunu sevketmek.
  • Gönül, kalb.
  • Tilki yavrusu.
  • Fâre.

biser

  • Atmaca cinsinden, zaganos denilen bir nevi avcı kuşu. (Farsça)

bivaz

  • Yarasa kuşu. Muvâfakat, kabul. (Farsça)

bornuz

  • Başlıklı ve kollu hamam havlusu.

bücc

  • Kuş yavrusu.

buda

  • Budizm'in kurucusu. Mîlâddan altı asır evvel yaşamış olup, asıl adı Guatama veya Gotama'dır.
  • Budizmin kurucusu.

budene

  • Bıldırcın kuşu. (Farsça)

buhtu

  • Ra'd, gök gürültüsü. (Farsça)

buhur / buhûr / بخور

  • Tütsü.
  • Tütsü. (Farsça)

burku'

  • (Berku') Kadınların yüz örtüsü, peçe.
  • Kâbe örtüsü.
  • Yedinci kat gök.

bürme

  • (Çoğulu: Birem-Birâm) Çömlek yapımında kullanılan yumuşak taş.
  • Çömlek.
  • Baş örtüsü.

butlan-ı mana / butlan-ı mânâ

  • Mânânın batıl, yanlış ve hükümsüz oluşu.

buy-i ezhar

  • Çiçeklerin kokusu.

çağlar

  • Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.

çah-ı zemzem / çâh-ı zemzem

  • Zemzem kuyusu.

camekıyye / câmekıyye

  • Hizmet karşılığı olarak alınacak ücretin veya maaşın çeki, bonosu.

camil

  • Çobanla olan deve sürüsü.

car / câr / جار

  • Çeken, sürükleyen.
  • Komşu.
  • Medet eden, yardımcı.
  • Müşteri.
  • Komşu. (Arapça)

car-ı zil kurba / câr-ı zil kurbâ

  • Yakın komşu.

carin

  • Aşınmış ve eskimiş bez.
  • Belirsiz yol.
  • Yılan yavrusu.

cebceb

  • Çok hasta deve yavrusu.

çeki

  • Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.

celcele

  • Çan sesi.
  • Gök gürültüsü.
  • Depretmek.
  • Gitmek.

cemiyet-i hayatiye

  • Hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu.

cemiyetçi

  • Topluluk teşkil eden, dernek kurucusu.

cemm

  • Çokluk. Mecmu.
  • Kuyuda biriken su.
  • Hırs ve tama ile mal biriktirmek.

cemmal

  • Deveci, deve süren, deve sürücüsü.

cenaze

  • (Çoğulu: Cenâiz) İnsan ölüsü.

ceniver

  • Sırat köprüsü. (Farsça)

çerag-çeşm

  • Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu. (Farsça)

çerh

  • Çark. Dolap. (Farsça)
  • Felek. Talih. (Farsça)
  • Dingil üzerine dönen. (Farsça)
  • Gök. (Farsça)
  • Def. (Farsça)
  • Zenberek. (Farsça)
  • Mancınık. (Farsça)
  • Elbise yakası. (Farsça)
  • Ok yayı. (Farsça)
  • Çakır gözlü doğan kuşu. (Farsça)

cerib

  • İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü.
  • Dönüm.
  • Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü.

cerrar

  • Cer yapan, para toplayan.
  • Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu.
  • Desti satıcısı.
  • Ağır ağır giden.
  • Traktör.

cerv

  • Küçük meyve.
  • Vahşi hayvan yavrusu. Enik.

çetuk

  • Serçe kuşu. (Farsça)

ceva'

  • Geniş.
  • Hasta.
  • Kokmuş su.
  • Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.

cevi

  • Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz.
  • Kokmuş su.

cevzel

  • (Çoğulu: Cevâzil) Güvercin yavrusu.
  • İğne deliği.

ceyş-i usret

  • Güçlük ordusu.

cezia

  • (Çoğulu: Cezâyi) Koyun sürüsü.

ciba

  • Toplanmış, birikmiş su.

cilve-i akis

  • Yansımanın görüntüsü.

cilve-i cemal / cilve-i cemâl

  • Güzelliğin görüntüsü.

cilve-i cemal ve kemal / cilve-i cemâl ve kemâl

  • Güzellik ve mükemmelliğin yansıması, görüntüsü.

cilve-i cemal-i esma / cilve-i cemâl-i esmâ

  • İsimlerin güzelliklerinin görüntüsü.

cilve-i ferdiyet

  • Bir ve benzersiz oluşun görüntüsü.

cilve-i merhamet

  • Merhamet cilvesi, görüntüsü.

cilve-i nakş

  • Nakşın cilvesi, görüntüsü.

cilve-i rabbaniye / cilve-i rabbâniye

  • Allah'ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin ve onları terbiye, idare ve egemenliği altında bulundurmasının izi, görüntüsü.

cilve-i rahmet

  • Rahmetin cilvesi, görüntüsü.

cilve-i saltanat

  • Saltanatın görüntüsü.

cilve-i sırr-ı i'caz / cilve-i sırr-ı i'câz

  • Mu'cizelik sırrının cilvesi, yansıma ve görüntüsü.

cilve-i tevhid

  • Tevhid cilvesi, görüntüsü.

cilve-i vahdaniyet / cilve-i vahdâniyet

  • Cenab-ı Allah'ın birlik görüntüsü.

cilve-i vahdet

  • Allah'ın birliğinin görüntüsü.

cilve-i zat

  • Zâtın görüntüsü.

cilve-i zati / cilve-i zâtî

  • Bir şeyin bizzat kendisine ait görüntüsü.

çirk-ab / çirk-âb

  • Pis su. (Farsça)

çirkab / çirkâb / چرک آب

  • Pis su. (Farsça)

çirkaf / çirkâf

  • Çirkef. Pis su. Pis. (Farsça)
  • Terbiyesiz. Edebsiz. (Farsça)

çirkef

  • Pis su.

cisr-i cehennem

  • Cehennem köprüsü.

civar

  • Çevre, yöre, etraf.
  • Yakın yer, yakın komşu.

ciyet

  • Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.

cizme

  • Deve sürüsü.
  • Koyun sürüsü.

cü'cü'

  • Gemi göğsü. Kuş göğsü.

cübcübe

  • (Çoğulu: Cebâcib) Korkutmak.
  • Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti.
  • Çok su.
  • Erimiş yağ.

cünd-ü sübhani / cünd-ü sübhânî

  • Her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah'ın bir ordusu.

cünnet

  • Örtü, kadın başörtüsü.
  • Yağan.
  • Kalkan.

cür'a

  • Bir yudumluk su. İçim, yudum.

cürre-baz

  • Atmaca kuşu. (Farsça)
  • Erkek şahin veya akdoğan. (Farsça)
  • Hızla uçan ok. (Farsça)

cüsal

  • Tarla kuşu.

cüşem

  • Deve göğsü.

cüvar

  • (Civâr) Yakınlık. Komşuluk.
  • Himâyet, korumak.
  • Riâyet.
  • Süt emen deve yavrusu.
  • Karga sesi.
  • Öküz avazı.

da'ke

  • Deve sürüsü.

dafef

  • Çoluk çocuğun fazla oluşu.
  • Şiddet.
  • Darlık.
  • Hâcet.
  • Acele etmek.

dağdağa-i tagayyür

  • Değişimlerin çalkantı ve gürültüsü.

dagısa

  • (Çoğulu: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik.
  • Sâfi su.

dahl

  • Az miktar su.

daiye / dâiye

  • İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu.
  • Mücib ve sebep.
  • Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti.
  • Arzu, hırs.
  • Dava.
  • Bahane.

dameni / damenî

  • Eteklik. (Farsça)
  • Kadın başörtüsü. (Farsça)

dar-üs-selam / dâr-üs-selâm

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

daraban-ı kalb

  • Kalb çarpıntısı, kalbin vuruşu.

darim

  • Aç.
  • Tavşancıl yavrusu.

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

deveran-ı arz

  • Dünyanın dönüşü.

dil-hah

  • Gönül talebi, gönül arzusu. (Farsça)

dilgüdaz / dilgüdâz / دل گداز

  • Gönül eriten, yürek törpüsü. (Farsça)

din

  • (Dyne) Fiz: Bir gramlık bir kütlenin hızını, saniyede bir santimetre artıran kuvvet ölçüsü. (Fransızca)

din u diyanet / dîn u diyânet

  • Din dindarlık, din ve din duygusu.

direm

  • (Dirhem) Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. (Farsça)
  • Eskiden kullanılan ve beş kuruş değerindeki gümüş para. Akça. (Farsça)

dirhem

  • Okkanın dörtyüzde biri olan eski ağırlık ölçüsü.
  • Gümüş para.
  • Üç gramlık ağırlık ölçüsü.

dırv

  • Av öğrenmiş olan köpek yavrusu.
  • Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer bir ağaç.

div-beçe

  • Deve yavrusu. (Farsça)

dönüm

  • 919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü.

düf'a

  • (Çoğulu: Difâ) Çok çabuk akan su.

duhruce

  • (Çoğulu: Dehâric) Yellengen böceğinin yuvarladığı ters.
  • Deve kuşunun yavrusu.

düma'

  • Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş.
  • Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.

dümlüc

  • Doğan kuşu.
  • Kan alacak yer.

dürc / درج

  • Kutu, kutucuk, küçük kutu.
  • Mücevherat kutusu.
  • Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
  • Kutu. (Arapça)
  • Mücevher kutusu. (Arapça)
  • Sevgilinin küçük ağzı. (Arapça)

dürc-i zer

  • Altın kutusu.

dürece

  • Süllem, merdiven.
  • Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)

ebabil

  • Dağ kırlangıcı. Kuş sürüsü. Sürüler, bölükler.

ebediyet-i mevhume

  • Sonsuzluk kuruntusu.

ebu ikrime

  • Güvercin kuşu.

ecdel

  • (Çoğulu: Ecâdil) Çakır doğan kuşu.

ecell / اجل

  • Çok büyük, ulular ulusu. (Arapça)

ecil

  • İşini geriye bırakan, geciktiren.
  • Geciktirilen, geriye bırakılan şey.
  • Bir yerde birikip toplanmış su.

edeb / ادب

  • Terbiye. (Arapça)
  • Utanma duygusu. (Arapça)
  • Edebiyat. (Arapça)

edeb-i kelam / edeb-i kelâm

  • Söz güzelliği, söz zarifliği.
  • Edb: İfade arasında bayağı ve çirkin tabirlerin bulunmaması. İfadenin güzel oluşu.

ehakk

  • Daha haklı, pek haklı. Daha doğrusu. En hakiki.

ehl-i salib

  • Bayrağında salib (haç) bulunanlar. Hristiyanlar. (Farsça)
  • Osmanlılardan 209 sene evvelki tarihte Haçlı Seferlerine katılan Hristiyan Ordusu. (Farsça)

ekanim-i selase / ekânim-i selâse

  • Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu'l-Kudüs üçlüsü.

ekinoks

  • Altı aylık fasılalarla gece ve gündüzün eşit oluşu. (Fransızca)

el-esirre

  • Taht. Bilinen bir makam sandalyesi. Kürsü.

el-hak / اَلْحَقْ

  • Hakkın ta kendisi. Tam doğrusu. Tam gerçekten.
  • Hakkı, hakkı ile izhar ve beyan eden.
  • Varlığı hiç değişmeyen, ibadete lâyık ve her hakkın sahibi, Allah (C.C.) Âdil-i Mutlak ve Vacib-i lizâtihi.
  • Doğrusu.

el-hakk

  • Gerçeğin ta kendisi, tam doğrusu.
  • Allah.

elcevab

  • Cevabı şu.

elhak / اَلْحَقْ

  • Hakikaten, doğrusu.
  • Doğrusu.

elmas-rize

  • Elmas kırıntısı, döküntüsü.

emr-i maaş

  • Geçinme işi ve hususu. Hayat ihtiyaçları.

endam

  • Beden. Vücud. (Farsça)
  • Vücudun tenasübü. Vücudun görünüşü. (Farsça)
  • Letafet. İntizam ve üslub. (Farsça)

endaze / endâze / اندازه

  • 60 cm.lik uzunluk ölçüsü. (Farsça)

endişe-i mevt

  • Ölüm endişesi. Ölüm korkusu.

enuk

  • Kartal kuşu.

erec

  • Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.

erga

  • (Ergav) : Irmak, dere, çay, nehir, akarsu. (Farsça)
  • Su akıtmak için açılan yol, ark. (Farsça)

eric

  • Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.

esbriz

  • (Esb-riz) At koşusu. (Farsça)
  • Savaş meydanı. (Farsça)

eser

  • Serçe kuşu. Usfur.
  • Göbeğinde illeti olan.

eşerr-i nas / eşerr-i nâs

  • İnsanların en şerlisi, nasın en kötüsü.

etra

  • Dere gibi akan su.

evşal

  • (Tekili: Veşl) Damla damla akan su.
  • Birbiri ardınca katar gibi peşpeşe gelen kimseler.

ezeliyet-i madde

  • Maddenin ezelî oluşu.

ezrak

  • Saf ve temiz su.
  • Gök renkli, mâvi.

faih

  • (Çoğulu: Fevâih) Meyve ve çiçek kokusu.

fakih

  • Fıkıh ilmini bilen. İslâm hukukçusu.
  • Zeki, anlayışlı kimse.

fasil / fasîl

  • (Çoğulu: Fisâl-Fuslân)
  • Hâkim.
  • Kale duvarından kısa duvar.
  • Deve yavrusu.

fayiha

  • (Çoğulu: Fevâyıh) Meyve ve çiçek kokusu.
  • Güzel kokulu nesne.

faziz

  • Tatlı su.

felah-ı vatan / felâh-ı vatan

  • Vatanın kurtuluşu. Vatanın selâmeti.
  • Tar: 10 Şubat 1920'de İstanbul Mebuslar Meclisi'nde teşekkül etmiş olan bir grup.

felüvv

  • (Çoğulu: Eflâ-Felâvâ) Atın yavrusu. Tay.

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

ferdiyet-i rabbaniye / ferdiyet-i rabbâniye

  • Rab olan Allah'ın bir ve benzersiz oluşu.

ferh

  • Civciv. Tavuk veya kuş yavrusu.
  • Nebatların diplerinde çıkan filiz.

ferid-i te'lif

  • Edb: Bir cümledeki tertibin mâna çıkmayacak derecede karışık oluşu.

ferika / ferîka

  • Koyun sürüsü.
  • Böy dedikleri ot.

fersah

  • Üç mil, beş kilometre veya dört saatlik mesafe, muhtelif mesafelere tekabül eden bir uzunluk ölçüsü.

fesad-ı te'lif

  • Edb: Bir cümlede yapılan tertibin mâna çıkmayacak derecede bozuk ve karışık oluşu.

fesc

  • Her nesnenin boşu.

fetha

  • (Çoğulu: Füteh-Fütuh-Fethât) Kaşı olmayan halka yüzük.
  • Büyük yüzük.
  • Tavşancıl kuşu.

fevak

  • İki sağım arasında devenin memesinde sütün birikmesi.
  • Rahat.
  • Rücu.
  • Uzun boyunlu bir nevi su kuşu.

feyfa-neverd

  • Çöl yolcusu. Çöllerde yol alıp ilerliyen. (Farsça)

feyz

  • (Çoğulu: Füyuz) Bolluk, bereket.
  • İlim, irfan. Mübareklik.
  • Şan, şöhret.
  • İhsan, fazıl, kerem. Yüksek rütbe almak.
  • Suyun çoğalıp çay gibi taşması. Çok akar su.
  • Bir haberi fâş etmek.
  • İçindeki düşüncesini izhar etmek.

feza

  • Yıldızlar arasındaki geniş boşluk. Gökyüzü.
  • Yer geniş olmak.
  • Açık sahra.
  • Saha.
  • Yerde akan su.
  • Rahim içinden çıkan su.

filhakika / filhakîka / فى الحقيقه

  • Gerçekten, doğrusu.
  • (Fi-l-hakika) Hakikatte, esasında, hakikaten, doğrusu.
  • Gerçekte, aslında, doğrusu. (Arapça)

firk

  • Koyun sürüsü.
  • Parça.

fitan

  • Eyer örtüsü.

fizr

  • Koyun sürüsü.
  • Yaşlı, ihtiyar kimse.

fürat

  • Tatlı su.
  • Fırat Nehri.

fürzum

  • Yuvarlak ağaçtan yapılıp, üstünde bir şey yontmağa mahsus dülgerler örsü.

füsafis

  • Keneye benzer murdar kokulu bir böcek.
  • Tahta kurusu.

gabari

  • Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü. (Fransızca)

gadire / gadîre

  • (Çoğulu: Gadâir) Saç örgüsü.
  • Çulha çukuru.

gafi / gafî

  • Her şeyin kemi, yaramazı, kötüsü.

gaiza

  • Yere batan sular, eksilen su.
  • Bir malın değerinin eksilmesi, azalması.

galel

  • (Çoğulu: Eğlâl) Koruluktan akan su.
  • Susuzluk.

galle-dan

  • Tahıl anbarı, zahire deposu. (Farsça)

gamce

  • Kabın dibinde kalan su.

gareb

  • Gümüş kadeh.
  • Kavak ağacı.
  • Havuzla kuyu arasına dökülen su.
  • Bir nevi koyun hastalığı.

garin / garîn

  • Havuz dibinde olan balçıklı su.
  • Her nesnenin kap dibinde kalan çöküğü, tortusu.

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gasul

  • Su. Bir şey yıkamakta kullanılan su.

gatamtam

  • Çok su.

gaydak

  • Geniş.
  • Yumuşak.
  • Kerim kişi. İyi huylu kimse.
  • Keler yavrusu.
  • Büluğ çağına varmamış çocuk.

gaylule / gaylûle

  • Sabah uykusu.

gayret

  • Çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.

gayya / gayyâ

  • Cehennemin en derin kuyusu.
  • Cehennem kuyusu.

gayya-yı cehil / gayyâ-yı cehil

  • Cehalet kuyusu.

gazal

  • (Çoğulu: Gazale-Gazelân) Ceylân. Geyik, âhu. Geyik yavrusu.
  • Şarkıcı, mızıkacı.
  • Güzel göz.

gazefe

  • Bağırtlak kuşu.

gazva

  • Malın ve davarın kötüsü.

gele

  • Sığır, koyun ve keçi sürüsü. (Farsça)
  • Sürü. (Farsça)

gerdiş-i zeman / gerdiş-i zemân

  • Zamânın dönüşü.

gevsale

  • Bir yaşına girmiş sığır yavrusu. (Farsça)

gidişat / gidişât

  • Gidişler, işlerin yürüyüşü.

gılaf

  • Kın. Kılıcın kılıfı. Bir şeyin üzerinin örtüsü.

gımar

  • (Tekili: Gamr) Gaflet. Cehalet. Şiddetler. Çok su. Büyük denizler.
  • (Gımr) Çok susuzluk.
  • Kin tutma.

gine / gîne

  • Leşten akan murdar sarı su.

gırbil

  • Havuzun dibinde kalan balçıklı su.
  • Bardak ve şişenin dibinde olan tortu.

gırnevk

  • (Çoğulu: Garânik-Garânika) Su kuşlarından boynu uzun bir kuş. Telli turna. Kuğu kuşu.

gışavet

  • Göz kararmak.
  • Körlük yapan perde. Kabuk.
  • Baş örtüsü.

gıslin / gıslîn

  • Yara yıkandığında içinden çıkan irinli ve kanlı su.
  • Cehennem ehlinin etleri ve kanlarının yıkandığı nesne.

gubare

  • Sığır ağılı, mandıra. (Farsça)
  • Sığır sürüsü. (Farsça)

gubbe

  • Tavşancıl kuşunun yavrusu.

gucme

  • Kabın dibinde kalan su.

gulame

  • Cima arzusu.

gumuz

  • Sözün kapalı ve karışık oluşu.

gürgzade

  • Kurt yavrusu. (Farsça)

gusale

  • Dana, buzağı. Sığır yavrusu. (Farsça)
  • Kösele. (Farsça)

gusn

  • Saç örgüsü.

hab-ı adem / hâb-ı adem

  • Ölüm uykusu.

hab-ı gaflet / hâb-ı gaflet

  • Gaflet uykusu.
  • Gaflet uykusu.

hab-ı harguş / hâb-ı harguş

  • Tavşan uykusu. Şüpheli ve hafif uyku.
  • Yalan, hile.

hab-ı rahat / hâb-ı rahat

  • Rahat uykusu.

habt

  • (Çoğulu: Ahbât) Sükun. Huşu.
  • Sönmek.
  • Çukur yer.
  • Düz yer.

hacel

  • Keklik kuşu.

hacif

  • Karın gurultusu.

had

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hadd-i ekber

  • Man: Bir hükmün veya neticenin mahmulü, yani sıfatı veya hali, oluşu. Büyük kaziye.

hadid

  • Demir, çelik. Sert, kavi olan.
  • Çabuk kavrayışlı, keskin, öfkeli, hiddetli, titiz.
  • Hudut ve sınır komşusu.

hadil / hâdil

  • (Hadl. den) Aşağıya sarkıtılmış.
  • Gözlerinde ve ağzında çıban olan deve yavrusu.

hadisiyet / hadîsiyet

  • Hadîs oluşu.

hadme

  • Ateş gürültüsü.

hadşe-i derun

  • İç sıkıntısı, gönül üzüntüsü.

haffane

  • (Çoğulu: Haffân) Deve kuşu yavrusu.
  • Hizmet.
  • Maiyyet.

hafs

  • Her nesnenin boşu.

hakile / hakîle

  • Uzun buğday.
  • Bağırsak içinde olan su.

hakkan

  • Gerçekten, doğrusu.
  • Hakikaten, doğrusu.

halib

  • Sütçü, süt satan kimse.
  • Sidik borusu.

hamam

  • (Çoğulu: Hamâim) Güvercin kuşu.

hamde

  • Ateş gürültüsü.

hami-i saadet / hâmi-i saadet

  • Mutluluğun koruyucusu.

hamim

  • Sıcak ve kızgın su.
  • Yakın hısım, soy sop.
  • Samimi arkadaş.

hamiyet

  • Din ve millet gibi önemli değerleri koruma ve bunlara hizmet etme duygusu.

hamiyet-i diniye-i milli / hamiyet-i diniye-i millî

  • Dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu.

hamta

  • Üzüm çiçeğinin kokusu.

hanen

  • şevk.
  • Nefsin cima arzusu.

harabiyet-i sed

  • Seddin yıkılışı, yok oluşu.

harce

  • (Çoğulu: Hurc-Haracât) Deve sürüsü.
  • Sık bitmiş ağaç.

hargele

  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Terbiyesiz, görgüsüz ve azılı kimseler. (Farsça)

harrare

  • Gürleyerek, çağlayarak akan su.

haşel

  • Bayağılaşma, rezil olma. Bayağılık, rezillik, âdilik.
  • Her nesnenin kötüsü.

hasif / hasîf

  • (Çoğulu: Husef) Suyu hiç kesilmeyen su kuyusu.
  • Yağmuru çok olan bulut.

hasis

  • Gizli ses. Ateş gürültüsü.
  • Fitil.

hassa ordusu

  • Hükümdarın kendine mahsus ordusu.

hassase / hassâse

  • Hissetme duygusu.

hasse-i hayal

  • Hayal duygusu.

hasse-i lems / hâsse-i lems

  • Elle dokunma kuvveti. Dokunma duyusu.

hasse-i sem' / hâsse-i sem'

  • İşitme kuvveti, duyma duygusu.

hasse-i şemm / hâsse-i şemm

  • Koklama duygusu.

haşv

  • Hurmanın kötüsü.

haşyetullah

  • Allah korkusu.
  • Allah korkusu.

hat

  • Çaylak kuşu. (Farsça)

hatt-ı şakul

  • Çekül doğrultusu. Yer çekimi istikametinde, dünyanın merkezine doğru.

hattaf

  • Kırlangıç kuşu.
  • Kapıp kaçıran, kapıp aşıran.

havf ve reca

  • Korku ve ümid. (Hem yaşama ümidi, hem de ölüm korkusu. Yahut, affedilmesi ümidi veya cehenneme gitmek korkusu.)

havf-ı ar / havf-ı âr

  • Utanma korkusu.

havf-ı bari / havf-ı bâri

  • Allah korkusu.

havf-ı fakr

  • Fakirlik korkusu.

havf-ı memat

  • Ölüm korkusu.

havf-ı mevt / خَوْفِ مَوْتْ

  • Ölüm korkusu.

havfullah

  • Allah korkusu.
  • Allah korkusu.

havm

  • Deve sürüsü.
  • Devretmek.

havta'

  • Tavşan yavrusu.
  • Bir nevi sinek.
  • Delil.

havtel

  • Büluğa eren oğlan.
  • Bağırtlak yavrusu.

haya / hayâ

  • Utanma duygusu.

hayır

  • Hayrette kalan, mütehayyir. Şaşıran.
  • Birikmiş su.

hayir

  • Mütehayyir kimse.
  • Toplanmış su.

hayl / خيل

  • At. At sürüsü.
  • Atlı sürüsü.
  • Zümre, güruh.
  • Düşünmek, hıfzetmek.
  • Yılkı, at sürüsü. (Arapça)
  • Zümre. (Arapça)

hayle

  • Keçi sürüsü.

haza

  • Bu. Şu. O.
  • Gr: İşaret zamiri.

hazinedar / خزینه دار

  • Haznedar, hazinenin birinci derecede sorumlusu. (Arapça - Farsça)

hecef

  • Yaşlı devekuşu.
  • Ağır ve boş kimse.

hecenna'

  • Uzun ve şişman gövdeli kimse.
  • Başı dazlak, yaşlı kimse.
  • Başı dazlak olan devekuşu.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

hem-civar

  • Aynı yerde oturan, komşu.

hem-guşe

  • Komşu. (Farsça)

hem-matla'

  • Güneş ve ay gibi gök cisimlerinin ufakta doğdukları yerin veya zamanların aynı oluşu. Aynı meridyen üzerinde olup ay ve güneşi aynı saatlerde gören ülkeler.

hemcivar / hemcivâr / هم جوار

  • Komşu. (Farsça - Arapça)

hemsaye / hemsâye / همسایه

  • Komşu. (Farsça)

hergele / خرگله

  • Binilmek ve yük taşımak için alıştırılmamış at, kısrak, beygir veya merkep sürüsü.
  • Böyle bir sürüye dahil olan hayvan.
  • Mc: Terbiye ve görgüden büsbütün mahrum adam.
  • Bir işe yaramaz işçi kalabalığı.
  • Sürünün başında giden kılavuz eşek. (Farsça)
  • Eşek sürüsü. (Farsça)
  • Haylaz, yaramaz adam. (Farsça)

herhere

  • Su çağıltısı.
  • Koyunu çağırmak.
  • Aktığında sesi ve çağıltısı işitilecek kadar çok olan su.

hevde

  • Bağırtlak kuşu.

hevr

  • Birisini itham etmek, töhmet. Zan. Takdir ve tahmin etmek.
  • Binayı yıkmak, yıkılmak.
  • Sulu, ağaçlı yer.
  • Koyun sürüsü.

heysem

  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Tavşancıl yavrusu.
  • Akbaba yavrusu.
  • Kurt eniği.

hezec

  • Gök gürültüsü.
  • Güzel sesle şarkı söylemek.

hezf

  • Yaşlı devekuşu.

hezim / hezîm

  • Sağanaklı yağmur.
  • Gök gürültüsü.
  • Koşarken kişneyen at.

hezk

  • şiddetli gök gürültüsü.
  • Uçurmak.
  • Yuvarlamak.

hezza

  • İnsan topluluğu, hayvan sürüsü.

hıbte

  • Azıcık süt.
  • Bir içim su.

hicab-ı çihre

  • Yüz örtüsü.

hichic

  • Tatlı su.
  • Erkek koyun.

hidae

  • (Çoğulu: Hıdâ') Dölengeç kuşu.
  • Sarfetmek, harcamak.

hidaye

  • Çaylak kuşu.

hıfa'

  • Her şeyin örtüsü ve perdesi.
  • Kırba örtüsü.

hıkd

  • Kin, intikam arzusu.

hikmet-i bahire / hikmet-i bâhire

  • Ap açık hikmet; bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olmanın ap açık oluşu.

hikmet-i mutlaka

  • Sınırsız hikmet; yaratılıştaki gaye, herşeyin yerli yerinde ve anlamlı oluşu.

hilm

  • Yumuşaklık, insanın tabiatında olan yumuşaklık duygusu.

hilm ü haya / hilm ü hayâ

  • Yumuşaklık ve utanma duygusu.

hılt-ı mahmud

  • Vücudun sağlam ve sağlıklı oluşu.

hilye-i nebeviye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) sûret ve görünüşü.

hırnık

  • (Çoğulu: Harânik) Tavşan yavrusu.
  • Bir şâire kadın.

hırs-beçe

  • Ayı yavrusu.

hırsek

  • Ayı yavrusu. (Farsça)

hışf

  • Geyik yavrusu.

hisl

  • (Çoğulu: Husul) Yumurtasından yeni çıkmış olan kertenkele yavrusu.

hiss-i adalet

  • Adalet hissi, duygusu.

hiss-i diyanet

  • Din duygusu.

hiss-i fedakari / hiss-i fedakârî

  • Fedakârlık duygusu.

hiss-i gurur

  • Gurur duygusu.

hiss-i hakiki-i terakki / hiss-i hakikî-i terakki

  • Gerçek ilerleme duygusu.

hiss-i havf

  • Korku damarı, duygusu.

hiss-i hürriyet

  • Hürriyet hissi, özgürlük duygusu.

hiss-i inkar / hiss-i inkâr

  • İnkâr duygusu.

hiss-i kable'l-vuku

  • Bir şeyi olmadan önce hissetme duygusu.

hiss-i kablelvuku

  • Birşeyi olmadan önce hissetme duygusu.

hiss-i kablelvukū' / حِسِّ قَبْلَ الْوُقُوعْ

  • Meydana gelmeden önce hissetme duygusu.

hiss-i muhabbet

  • Sevgi hissi, duygusu.

hiss-i şefkat

  • Şefkat duygusu.

hiss-i şükran ve memnuniyet

  • Teşekkür etme ve memnuniyet hissi, duygusu.

hiss-i taklidi / hiss-i taklidî

  • Taklit hissi, duygusu.

hiss-i taraftarlık

  • Taraftarlık duygusu.

hiss-i tenkit

  • Tenkit, eleştirme duygusu.

hısve

  • (Çoğulu: Haseyât) İki avuç dolusu.
  • Azeryun otu.

hit / hît

  • Devekuşu sürüsü.

hızc

  • (Çoğulu: Ehzâc) Devenin içtiği havuzun dibinde kalan su.
  • Ateş yakmak.

hubara

  • (Çoğulu: Hubârât) Toy kuşu.

hübu'

  • (Çoğulu: Hebât) Doğum vaktinin sonunda doğmuş deve yavrusu.
  • Devenin boynunu uzatarak yürümesi.

hücu'

  • Az uyku. Gece uykusu.

hudari / hudarî

  • Arı kuşu.

hudariyye

  • Tavşancıl kuşu.
  • Karanlık gece.

hüdhüd

  • Süleyman aleyhisselâmın haberci kuşu.

hudu' / hudû'

  • Boyun eğmek, alçak gönüllülük. Kalbde devamlı olan Allah korkusu. Allahü teâlâya itâat etmek.

hufale

  • Arpa, buğday ve pirinç kabuğundan saçılan.
  • Her kabuklunun arınıp pâk olanı.
  • Her nesnenin kemi ve yaramazı.
  • Yağ tortusu.
  • Şıra sıkıntısı ve kepeği.

huffaş

  • Yarasa. Gece kuşu.

hükre

  • Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • Yiyecek maddelerini, pahalanacak diye saklamak.
  • Azlığından bir yerde toplanan su.

huld cenneti

  • Sekiz Cennet'in dördüncüsü.

hülhal

  • Saf su.

hulul etmek / hulûl etmek

  • Girmek, yer etmek; bir cismin başka bir cisme girmesi, iki şeyin birleşmesi. Allahü teâlânın kula girmesi sûretiyle onun ilâhlaştığını kabûl edenlerin bozuk ve yanlış görüşü.

hüma / hümâ / هما

  • Devlet kuşu. (Farsça)
  • Saadet. Mutluluk. (Farsça)
  • Zümrütüanka. (Farsça)
  • Devletkuşu. (Farsça)

hüma kuşu / hümâ kuşu

  • Devlet kuşu. (Hikâyede: Gölgesi kimin başına düşerse o padişah olurmuş, derler. Hümâyun da buradan gelmiştir. Tayr-ı hümâyun, tâlih kuşu, uğur kuşu gibi isimlerle söylenir.)

hüma-yi ikbal / hümâ-yi ikbal

  • Devlet kuşu.
  • Mc: Yüksek talih, iyi uğur.

hüreyre

  • Kedi yavrusu.

hurmet-i riba / hurmet-i ribâ

  • Faizin haram oluşu.

hürmet-i riba

  • Ribanın yani faizin haram oluşu.

huşare

  • Bir yere giderken bırakılan faydasız şeyler.
  • Her şeyin kötüsü.

huşşaf

  • Yarasa kuşu.

husve

  • Kap içinde bir içim su.

hutta

  • Darp, vurmak.
  • Zor iş.
  • Başın önünde olan saç örgüsü.

huttaf

  • (Çoğulu: Hatâtîf) Kırlangıç kuşu.

huvar

  • (Çoğulu: Ahvire-Hırân-Hurân) Anasından ayrılmayan deve yavrusu. (Anasından ayrılsa "fasil" derler.)

hüzahiz

  • Bağırgan deve.
  • Keskin kılıç.
  • Çok su.
  • Fitne.

hüzi / hüzî

  • Kedi yavrusu.

i'caz-ı beyan / i'câz-ı beyan

  • Açıklama ve anlatımın mu'cize oluşu.

i'caz-ı kur'aniye / i'câz-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın mu'cize oluşu.

ibl

  • (İbil) Dişi deve.
  • Deve sürüsü.

ibn-ül ma' / ibn-ül mâ'

  • Su kuşu.

ıcl

  • Dana, sığır yavrusu.

icl

  • Dana. Sığır yavrusu.
  • (Çoğulu: İcâl) Boyun ağrısı.
  • Sığır sürüsü.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

idarehane / idârehâne / اداره خانه

  • Yönetim bürosu. (Arapça - Farsça)

ıdd

  • (Çoğulu: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su.
  • Çokluk, kesret.

iffet

  • İnsan rûhundaki yapıcı kuvvetin, yâni şehvetin iyiye kullanılmasından ortaya çıkan huy. Nefsi kötü isteklerinden men etmek. Âr, nâmus, hayâ duygusu.

ihtilaf-ı efkar / ihtilâf-ı efkâr

  • Fikirlerin ayrı oluşu.

ihtilaf-ı matali / ihtilâf-ı matâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali / ihtilâf-ı metâli

  • Ay'ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilaf-ı metali' / ihtilâf-ı metali'

  • Güneş, ay gibi gök cisimlerinin ufukta doğdukları yerin farklı oluşu.
  • Ayın doğuş zamanlarının farklı yerlerde farklı oluşu.

ihtilafi / ihtilâfî

  • Anlaşmazlık konusu.

imam-ıa'zam ebu hanife / imâm-ıa'zam ebû hanîfe

  • Ehl-i sünnet ve'l-cemâatın ameldeki dört mezhebinden biri. Hanefî mezhebinin kurucusu.

inayet-i tamme / inâyet-i tamme

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenliliğin eksiksiz ve tam oluşu.

inebi / inebî

  • Üzüm biçiminde, üzümsü.

intikam-ı şahsi / intikam-ı şahsî

  • Şahsî intikam düşüncesi veya duygusu.

ısam

  • Göze çekilen sürme.
  • Kırba bağı.
  • Kırba örtüsü.

işbu

  • İşte bu. Bu, şu.

ısfirar-ı şems

  • Güneşin sararmış gibi görünüşü.

ispir

  • Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı.
  • Zabıta memuru.
  • Beyaz doğan kuşu.

iştiyak-ı uhreviye

  • Âhiret sevgisi, arzusu, coşkusu.

ittihad-ı menafi'

  • Menfaatlerin bir ve ortak oluşu. İş birliği.

kaa

  • Ev avlusu.

kaa'

  • Acı su.

kaba'ser

  • (Çoğulu: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu.
  • Deniz canavarlarından bir canavar.

kabce

  • (Çoğulu: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.

kabise

  • Üveyik kuşu.

kablelvuku

  • Birşeyi olmadan önce hissetme duygusu.

kadah

  • Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.

kahd

  • Koyunun beyaz kuzusu.
  • Açılmamış nergis.

kalb-i muhammedi / kalb-i muhammedî

  • Hz. Peygamberin mânevî kalp duygusu.

kaluc / kâluc

  • Küçük parmak. (Farsça)
  • Güvercin kuşu. (Farsça)

kamim

  • Tere otunun kurusu.

kanat

  • (Çoğulu: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu.
  • Sopa, mızrak.

kare

  • Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen.
  • Koyun sürüsü.

kariha

  • Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı.
  • Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli.
  • Kuyudan çıkarılan ilk su.

karin

  • Yakın. Hısım. Akraba.
  • Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu.
  • Bir şeyi elde eden, nâil olan.
  • Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.

karkara

  • Karın gurultusu.
  • Kumru kuşunun ötmesi.
  • Kahkaha ile gülmek.
  • Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.

karra'

  • Ağaçkakan kuşu.

karşame

  • Atmaca kuşu.

karur

  • Duş yapılacak soğuk su.

kasab / قصب

  • Şeker kamışı. (Arapça)
  • Nefes borusu. (Arapça)
  • İnce keten. (Arapça)

kasif / kasîf

  • Kuru ince ağaç.
  • Gök gürültüsü.
  • Deniz sesi, dalga sesi.

kasir / kâsir

  • (Kesr. den) Kıran, kırıcı.
  • Tavşancıl kuşu.

kasti hüküm / kastî hüküm

  • Bir şeyin bizzat kendisi hakkında "bu doğrudur veya yalandır" şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu.

kat'iyy-üd delale

  • Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.

kat'iyy-ül metin

  • Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)

katar

  • Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü.
  • Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

katare

  • Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.

katmer

  • t. Bir şeyin kat kat olması.
  • Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)

kavd

  • Boy uzunluğu.
  • At sürüsü.

kavkal

  • Bağırtlak kuşunun erkeği.
  • Keklik.
  • Turaç kuşu.

kavt

  • (Çoğulu: Akvât) Koyun sürüsü.

kaylule / kaylûle

  • Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.
  • Öğle uykusu.
  • Öğle uykusu.

kef

  • Elin iç tarafı. Avuç.
  • Ayağın altı, tabanı.
  • Avuç dolusu.

kefaet

  • Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş.
  • Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)

kehkeşan

  • Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.) (Farsça)

keleb

  • (Çoğulu: Kelâlib) İt sürüsü.
  • İncitip eza etmek.

kellepuş

  • Başa giyilen şey. (Farsça)
  • Bir cins başörtüsü. (Farsça)

kemal-i kudret ve hikmet / kemâl-i kudret ve hikmet

  • Allah'ın kudret ve hikmetinin eksiksiz ve mükemmel oluşu.

kemin

  • (Çoğulu: Kemâin) Pusuya saklanmış adam.
  • Pusu.
  • Belirsiz. Gizli yer.

kerdese

  • Bağ, kayd.
  • Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.

kervan

  • Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. (Farsça)
  • (Çoğulu: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.

keşkeşe

  • Şin harfini kef gibi okumak.
  • Yılan ötüşü.

kesret-i etba'

  • Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu.

keyl

  • Ölçme.
  • Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek.

kibriya-yı azamet / kibriyâ-yı azamet

  • Zât ve sıfatların büyüklüğün sonsuz ve daimî oluşu.

kıdem

  • Öncelik ve eskilik.
  • Evveli bulunmamak. Ezeli olmak.
  • Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak.
  • Cenab-ı Hakkın "Kıdem" sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.

kılade

  • Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey.
  • Akarsu.

kılde

  • Yağ tortusu.

kile

  • 40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü.
  • 40 litrelik tahıl ölçüsü.

kırat

  • Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.

kirkire

  • (Çoğulu: Kerâkir) Şecaat.
  • Deve göğsü.

kırmil

  • (Çoğulu: Karâmil) Azgın devenin yavrusu.
  • İki hörgüçlü deve.

kışa'

  • (Çoğulu: Kuşu) Hamam süprüntüsü.
  • Kuru deri.
  • Deriden olan ev.

kişaf

  • Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu.
  • Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.

kışde

  • Yağın tortusu.
  • Maymunun dişisi.

kıstas

  • Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi.
  • Mânevi değer ve kıymet ölçüsü.
  • En doğru tartan.
  • Taksit. Taksit ile ödenen şey.

kitabet-i fıtriye

  • Fıtri olan yazılmış şeyler.
  • Kâinat sahifelerinin kitab gibi oluşu.

kıyye / قِيَّه

  • Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram.
  • Okka; şimdiki 1282 grama denk gelen eski bir ağırlık ölçüsü.
  • 1282gr ağırlık ölçüsü.

kıyye-i aşari / kıyye-i âşâri

  • Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.

klinik

  • yun. Hastaya bakılan yer.
  • Ders gösterilen hastahane koğuşu.

komediyen

  • İki yüzlü, riyakârlık gösteren.
  • Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.

kontenjan

  • İlgililerin her birine düşen pay ölçüsü.

kübbe

  • (Çoğulu: Kübb) At sürüsü.
  • İplik yumağı.

kübkübe

  • İnsan topluluğu.
  • At sürüsü.

kül'a

  • Devenin arkasında olur bir hastalık.
  • Koyun sürüsü.

külah

  • Takke. Kalpak. Baş örtüsü.
  • Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

küleng

  • Turna kuşu. (Farsça)

kulleteyn

  • Eni boyu ve derinliği altmışar santimetre veya çapı 48, derinliği 96 santimetre olan bir küp veya silindir şeklindeki havuz veya 500 rıtl yâni 220 kg su.
  • "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su.

Kulleteyn

  • Alıntı:
    "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su. Durağan suyun temiz ("tahir") sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "pislik"lerle dolu bile olsa...

    Turan Dursun, Kulleteyn,
    Akyüz Kitabevi, 1990


kunan

  • Koltuk kokusu.
  • Gömlek yeni.

kunbura

  • (Çoğulu: Kanâbir) Çökük kuşu.

kündüs

  • Saksağan kuşu.

küngan / küngân

  • Künk, su borusu.
  • Su borusu.

kurare

  • Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.

kürdevs

  • (Çoğulu: Kerâdis) Kemik başı.
  • At sürüsü.

küreviyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, küresel oluşu.

kürki / kürkî

  • (Çoğulu: Kürâki) Turna kuşu.

kürre

  • Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay. (Farsça)

kürre-i har

  • Eşek yavrusu. Sıpa.

kürrez

  • İki yaşına girmiş doğan kuşu.
  • Kötü ve hâzık kimse.

kürsi-i ders / kürsî-i ders

  • Ders kürsüsü.

kürük

  • Deve yavrusu. (Farsça)

kuta'

  • (Çoğulu: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri.
  • Bağırtlak kuşu.

kutafe

  • Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

kutar

  • Kebap kokusu. Ot kokusu.

kuva-ı selase / kuva-ı selâse

  • Üç kuvve; akıl, gazap ve şehvet duygusu.

kuvve-i akliye / قُوَّۀِ عَقْلِيَه

  • Akıl gücü, duygusu.
  • Akıl duygusu.

kuvve-i basıra / kuvve-i bâsıra

  • Görme duyusu.

kuvve-i gadabiye / قُوَّۀِ غَضَبِيَه

  • Öfke gücü, duygusu.
  • Zararları defetme duygusu.

kuvve-i hafıza / kuvve-i hâfıza

  • Bellek, hafıza duyusu.

kuvve-i hayaliye

  • Hayal duyusu.

kuvve-i imaniye

  • İman gücü; iman duygusu.

kuvve-i lamise / kuvve-i lâmise

  • Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

kuvve-i müfekkire

  • Düşünme duygusu.

kuvve-i müvellide

  • Üreme duygusu.

kuvve-i samia / kuvve-i sâmia

  • İşitme duyusu.

kuvve-i şamme / kuvve-i şâmme

  • Koku alma, koklama duygusu. Burun.

kuvve-i şeheviye / قُوَّۀِ شَهَوِيَه

  • Arzulama duygusu.

kuvve-i şeheviye ve gazabiye

  • Şehvet ve gazap duygusu.

kuvve-i vahime / kuvve-i vâhime

  • Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

kuvve-i zaika / kuvve-i zâika / قُوَّۀِ ذَائِقَه

  • Dildeki tad alma duygusu.
  • Tad alma duyusu.
  • Tat alma duyusu.

lalesar

  • Lâlelik. Lâlebahçesi. (Farsça)
  • Sığırcık kuşu. (Farsça)

lamise / lâmise / لامسه

  • Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu.
  • Dokunma duyusu. (Arapça)

latife

  • Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir)

latim / latîm

  • Babası ve annesi olmayan kişi.
  • Yüzünün bir tarafı beyaz olan at.
  • Yarış atlarının dokuzuncusu.

lefh

  • Yakmak.
  • Vurmak.
  • Fakirlik, fakir.
  • İflas.
  • Tavşancıl kuşu.
  • Karga.

lems

  • Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak.
  • Beş duygudan biri, dokunma duygusu.

leşker-i dua / leşker-i duâ

  • Duâ ordusu. Sıkıntı ve darda kalan müslümanlara duâları ile yardımda bulunan Allahü teâlânın sevgili kulları, sâlih müslümanlar, velîler topluluğu.

levha-i hikmet

  • Faydalı bilgi tablosu.

levha-i saadet / levha-i saâdet

  • Mutluluk levhası, tablosu.

levha-i san'at

  • San'at tablosu.

li

  • Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, "için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden" gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine göre muhtelif isimler alır. Lâm-üt-tahsis ve temellük gibi.

lifam

  • Eskiden kadınların burun örtüsü.

lücce / لجه

  • Kalabalık. (Arapça)
  • Gümüş. (Arapça)
  • Deniz, engin su. (Arapça)

ma / mâ / ما / مَا

  • Su.
  • Su.
  • Su. (Arapça)
  • Su.

ma' / mâ'

  • Su. Ab.

ma'ne

  • Ekmek.
  • Az olan akıcı su.
  • Şey.

ma-i cari / mâ-i câri

  • Devamlı akan su; akarsu.
  • Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)

ma-i leziz / mâ-i leziz

  • Lezzetli ve tatlı su.

ma-i magsul / mâ-i magsul

  • (Mâ-i müsta'mel) Kullanılmış su.

ma-i mukattar / mâ-i mukattar / ماء مقطر

  • İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.
  • İmbikten geçirilmiş, damıtılmış saf su.
  • Damıtık su.

ma-i mükedder / mâ-i mükedder

  • Bulanık su.

ma-i münhemir / mâ-i münhemir

  • Akıp giden su.

ma-i müsta'mel / mâ-i müsta'mel

  • Kullanılmış su. Abdest ve guslde (boy abdestinde) yâhut kurbet olarak kullanılan su. Temiz fakat temizleyici değildir.

ma-i mutlak / mâ-i mutlak

  • Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).

ma-i rakid / mâ-i râkid

  • Durgun su.

ma-i zülal / mâ-i zülâl

  • Saf, temiz, soğuk ve tatlı su.

ma-imeşkuk / mâ-imeşkûk

  • Şüpheli su; ehlî merkebin ve ondan doğan katırın artığı olan su.

mac

  • Tuzlu su.

mahafetullah

  • Allah korkusu.

main

  • Saf, akar su.
  • Göz önünde akan su.
  • Cennet şerbeti.
  • Zâhir, görünen.
  • Göz değmiş, nazar değmiş.

main mehin

  • Zayıf, hakir su.
  • Meni.

maiz

  • Keçi.
  • Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.

makil / makîl

  • Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.

makta'

  • Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri.
  • Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü.
  • Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.

malak

  • Manda yavrusu. Buzağı.

manevi i'caz / mânevî i'câz

  • Mânevî mu'cizelik; Kur'ân'ın mânâ bakımından mu'cize oluşu.

mar-efsa

  • Yılan tutan, yılan efsuncusu. (Farsça)
  • Yılan sokmuş kimseyi tedâvi eden kişi. (Farsça)

maraton

  • yun. Kırk kilometreden uzun bir yolda mukavemet için yapılan hız koşusu.

masit

  • Acı su.
  • Bir ot cinsi.

masl

  • Tarhana.
  • Yoğurt ve süt içinde bulunan yeşilimsi su.

maslak

  • Su yolu üzerinde bulunan su haznesi.
  • Dâima akan su borusu.
  • Büyük yalak.

matita / matîta

  • (Çoğulu: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.

me'va cenneti / me'vâ cenneti

  • Sekiz Cennet'ten üçüncüsü.

meczub / meczûb

  • Allahü teâlânın sevgisi ile kendinden geçmiş olan.
  • Cezbeye tutulmuş, çekilmiş tasavvuf yolcusu.

medar-ı bahs / medâr-ı bahs

  • Bahis sebebi, söz konusu.

medar-ı beyan

  • Açıklama konusu.

medenk

  • Kapı sürgüsü. Kilit. (Farsça)

medfee

  • Deve sürüsü. Çok miktar deve.

medi

  • (Çoğulu: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.

mehafetullah / mehâfetullah

  • Allah korkusu.
  • Allah korkusu.
  • Allah korkusu.

mehter

  • (Mih-ter) Daha büyük. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. (Farsça)
  • Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. (Farsça)
  • Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. (Farsça)
  • Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. (Farsça)
  • At uşağı.(Farsça)

melahat

  • Yüz güzelliği. Cemal.
  • Tuzluluk. Tuzlu su.

mescur

  • Sulu süt.
  • Dizilmiş salkım olmuş inci.
  • Yanmış.
  • Kızdırılmış.
  • Doldurulmuş. Taşkın su.
  • Alevli ateş, kızgın fırın.
  • Deniz.
  • Boş.
  • Muhtelit.
  • Mc: Firavun'un battığı deniz.

mesele-i haşr

  • Haşir konusu.

mesele-i melaike / mesele-i melâike

  • Melekler meselesi, konusu.

mesele-i miraciye

  • Miraç konusu.

mesele-i tevhid

  • Tevhid meselesi, birleme konusu.

meşrık

  • Güneş doğacak cihet. Gündoğusu. Doğu. Şark ciheti.
  • Şems-âbâd, güneşi bol yer. Kış vakti ısınmak için güneşe karşı oturacak yer.
  • Tövbe kapısının adı.

mest-i temaşa

  • Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.

mesus

  • Yavan su.
  • Panzehir taşı.

meşy-i askeri / meşy-i askerî

  • Asker yürüyüşü. Askerî yürüyüş.

mevbed

  • Mecusiler reisinin ulusu.

mevla

  • Sahib. Rabb.
  • Efendi. Köleyi âzad eden.
  • Şanlı. Şerefli. Mâlik.
  • Mün'im-i Mutlak olan Cenab-ı Hak (C.C.).
  • Terbiye eden, mürebbi.
  • Yardımcı, muavenet eden.
  • Dost ve komşu.
  • Azâd olan.

mevzu-i bahis / موضوع بحث

  • Sözkonusu. (Arapça - Farsça)

mevzu-u bahis

  • Söz konusu.

mevzu-u bahs

  • Kendisinden bahsedilen. Bahis konusu.

mevzubahis / mevzûbahis

  • Söz konusu.

mevzuubahis

  • Bahis konusu.

meyl-i tecellüd

  • Yiğitlik meyli, cesaretli olma ve kahramanlık arzusu.

meyl-üt tefevvuk

  • Üstünlük elde etmek meyil ve arzusu.

meyl-üt tezeyyüd

  • Tekellüfle sözü uzatma, artırma arzusu.

meylü't-tahrip

  • Tahrip meyli, arzusu.

meylü't-tefevvuk

  • Üstün görünme meyli, arzusu.

meylülistikmal

  • Olgunluğa erme eğilimi, arzusu; birşeyin olgunluğa, kemâle erme istek ve arzusu.

mi'cer

  • Bir cins kadın başörtüsü. Eşarp.

mıkna'

  • (Mıknaa) (Çoğulu: Mekani') Başörtüsü.

mıkneb

  • (Çoğulu: Mekanib) Otuz kırk kadar olan at sürüsü.
  • Avcılar torbası.

miktar-ı kamet

  • Boy ölçüsü.

mikyas

  • Kıyas edecek, ölçecek âlet. Ölçü âleti. Uzunluk ölçüsü. Ölçek.

mikyas-ı azamet

  • Büyüklük ölçüsü.

mikyas-ı ma'rifet / mikyâs-ı ma'rifet / مِقْيَاسِ مَعْرِفَتْ

  • Tanıma ölçüsü.

mikyas-ı marifet

  • Allah'ı tanıma ölçüsü.

mil

  • Bin dokuz yüz yirmi metre olan bir uzunluk ölçüsü.

mil'e

  • Dolu, dolusu.
  • Cemaat.
  • Havuz.

minber

  • Camide hatibin hutbe okumasına mahsus kürsü. (Rif'at mânasına olan nebr'den ism-i âlettir.)

mincilab

  • Murdar su, pis su.

minnettarlık

  • Şükran duygusu.

mir'at-ül ayn

  • Bir şeyin dış görünüşü.

mirsad

  • Gözetleme yeri. Rasad yeri.
  • Gözetleme âleti.
  • Suçluları gözleyip duran.
  • Pusu.
  • Suçlular için hazır bekleyen.

mısdak

  • (Sıdk. dan) Bir şeyin doğru olduğunu isbata yarayan şey. Tasdik âleti.
  • Alâmet. Tavır. Tarz. Düstur.
  • Değer ölçüsü.

miskal

  • Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
  • Yaklaşık 4.5 grama denk olan bir ağırlık ölçüsü.
  • Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (Ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).

misvat

  • Ekincilerin sürgüsü.

mıt'an

  • (Çoğulu: Metâin) At sürücüsü.

mizan-ı hacet / mizan-ı hâcet

  • İhtiyaç ölçüsü.

mizan-ı ilim

  • İlim ölçüsü.

mizan-ı kemal / mizan-ı kemâl

  • Mükemmellik ölçüsü.

mizan-ı şeriat

  • Şeriat terazisi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin teraizisi, ölçüsü.

mizmar

  • Düdük, kaval.
  • Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi.
  • Hançere, nefes borusu.

mojik

  • Rus köylüsü.

mu'cir

  • Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp.

muabbir / معبر

  • Rüya yorumcusu. (Arapça)

mübayenet-i cevheriyye

  • Her nev'in cevherinin ve fıtrat-ı asliyesinin birbirinden farklı ve ayrı oluşu. Cevherdeki farklılık.

mücavir / mücâvir / مجاور

  • Komşu.
  • Bir mâbed veya tekke yakınında çekilip oturan.
  • Yurdunu terkederek zamanını Haremeyn-i Şerifeyn'de ibadetle geçiren.
  • Yakın komşu.
  • Komşu. Memleketini ve yurdunu terk ederek, zamânını Haremeyn-i şerîfeynde yâni Mekke-i mükerremedeki Mescid-i Harâm'da ve Medîne-i münevverede ise Mescid-i Nebî'de (Peygamber efendimizin mescidinde) ibâdetle geçiren kimse.
  • Komşu. (Arapça)

müceddid-i kariban hatemi / müceddid-i kâriban hâtemi

  • Müceddid kervanının sonu, sonuncusu.

müdevveriyet-i arz

  • Dünyanın yuvarlaklığı, yuvarlık oluşu.

müessis-i devlet

  • Devlet kuran. Bir devletin kurucusu.

müf'am

  • Kabarmış ve yükselmiş su.

müfti-i belde

  • Belde ve şehir müftüsü.

müfti-i ümmet

  • Ümmetin müftüsü.

müftiü'l-enam

  • Halkın müftüsü, herkesin müftüsü.

müftiy-ül enam

  • Şeyh-ül İslâmın bir ismi. Herkesin müftüsü.

mugrib

  • Anka kuşu.

muhayyile

  • Hayal gücü, hayal duygusu.

mühl

  • Erimiş bakır.
  • Potada eritilen maden.
  • Yağ tortusu.

müjik

  • Rus köylüsü.

mukattar

  • (Katr. den) İnbikten geçirilmiş saf su. Taktir edilmiş. Damıtılmış su.

mükle

  • (Çoğulu: Mükül) Kuyu dibinde az az birikip toplanan su.

mümehhed

  • Hazırlanmış, serilmiş, yayılmış, düzeltilmiş.
  • Tanzim ve tesviye olunmuş, döşenmiş.
  • Ilık su.

mumya

  • Uzun müddet çürümemesi için ilâçlanmış ölü. İnsan ve hayvan ölüsünün kurusu. (Farsça)
  • Çok zayıf (kimse). (Farsça)

müncülab

  • Murdar su.

murad-ı ilahi / murad-ı ilâhî

  • Cenâb-ı Hakkın isteği, arzusu.

murahhasa

  • Ermeni piskoposu.

mürg-ab

  • Su kuşu. (Farsça)
  • Kurbağa. (Farsça)
  • Ördek. (Farsça)

mürg-i dil

  • Gönül kuşu.

mürg-i süleyman

  • Çavuş kuşu. Hüdhüd.

müs'ut

  • Misk kutusu, enfiye kutusu.

muş-gir

  • "Sıçan tutan" Çaylak kuşu. (Farsça)

muşek

  • Yavru fare. Fare yavrusu. (Farsça)

müsekken

  • Ateşle kızmış su.

müselli / müsellî

  • Yarış atlarının üçüncüsü.

müşerri / müşerrî

  • Şeriatın kurucusu.

müşerri'

  • Teşri' eden. Şeriatın kurucusu. Şeriat kanununu meydana getiren.

müsta'mel su

  • Abdestte veya gusülde veya kurbet için (yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamak gibi) kullanılan su.

müşti

  • Bir avuç dolusu.

mutahhir

  • Temizleyici. Temiz eden.
  • Fık: Hem kendi temiz, hem de temizleyici olan su.

mutavvaka

  • Halka biçimi boynunda tüyler olan güvercin kuşu.

mütecavir

  • (Civar. dan) Komşu. Civarda bulunan.

mütedeffik

  • Fışkıran su.

na'sele

  • Yaşlıların yürüyüşü.

nabız

  • Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali.
  • Atardamarın vuruşu.

nahhat

  • Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu.

nahiz

  • Pusu. (Farsça)
  • Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş.
  • Tavşancıl yavrusu.

naib

  • Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

nakş-ı kelami / nakş-ı kelâmî

  • Sözle ilgili nakış, süs, söz dokusu.

nasb

  • Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme.
  • Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.

nasif

  • Baş örtüsü.

natul

  • İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.

nazar-ı umumi / nazar-ı umumî

  • Genelin bakışı, görüşü.

naziz

  • (Çoğulu: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su.
  • Az yağmur.
  • Az az akmak.

neab

  • Karga yavrusu.
  • Horoz veya karga gibi ötme.

neame

  • (Çoğulu: Neâm-Neamât) Deve kuşu.
  • Cemaat.
  • Gölgelik, gölgelenecek yer.

nebehrece

  • Geçmez bakırlı para. Sahte akçe.
  • Her nesnenin kötüsü.

neccaş

  • Hayvan sürücüsü.

necire

  • Bulamaç aşı.
  • Kızgın taş ile kızdırılmış su.
  • Kârgir duvar.
  • Tahtadan veya ağaçtan olan sofa.
  • Çulhaların beze sürdükleri haşil.

necl

  • (Çoğulu: Encâl) Oğul, evlât, çocuk.
  • Kuşak, nesil, sülâle.
  • Atmak.
  • Ayak ucuyla vurmak.
  • İstihrac etmek, meydana çıkarmak.
  • Yerden çıkan su.

nehar

  • (Çoğulu: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık.
  • Toy kuşunun yavrusu.
  • Altın.

nekkar

  • Ağaçkakan kuşu.
  • Değirmenci.
  • Çok hayırlı.
  • Çok kokulu.

nemir

  • Tatlı su.

nesg

  • Gitmek.
  • Almak.
  • Ağaç kesildiğinde çıkan su.
  • Vurmak.
  • Dürtmek.

neşr-i suhuf

  • Sahifelerin neşri.
  • Haşirde, insanların hesab görülmek için dirildiklerinde amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin amelinin belli oluşu.

nevm-i gaflet

  • Gaflet uykusu.

nigindan / nigindân

  • Yüzük mahfazası, yüzük kutusu. (Farsça)

nikab

  • Peçe, yüz örtüsü.
  • Perde, örtü.

nilüfer

  • Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. (Farsça)
  • Bursa yakınlarında akan bir akarsu. (Farsça)

nisab / nisâb

  • Zekat ölçüsü.
  • Dinde zenginlik ölçüsü. İslâm dîninde, zenginlik ile fakirlik arasındaki maddî sınır.

nizam-ı kaderi / nizam-ı kaderî

  • Kader ölçüsü.

nokta-i nübüvvet

  • Peygamberlik noktası, konusu.

nugbe

  • (Çoğulu: Nugab) Bir içim su.

nuht

  • Çocukla birlikte karından çıkan su.

nuka

  • Her şeyin kötüsü.

nukaa

  • Birşeyi ıslamada kullanılan su.

nükah

  • Tatlı soğuk su.

nukaz

  • Küçük serçe kuşu.

nükhet

  • Râyiha. Ağız kokusu.
  • Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz, kelime.

nüsare

  • Saçılan şey.
  • Yemek döküntüsü.

nüşuh

  • Az miktar su.

nutfe

  • Duru ve sâfi su.
  • Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi.
  • Taşmış, dökülmüş su.
  • Deniz.

nüvb

  • Bir siyahi kabile adı.
  • Bal arısı sürüsü.

oğlak

  • Keçi yavrusu.

okiyye

  • (Veya hemzenin hazfı ile "Vekiyye") Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Yerlere ve muhitlere göre değişir. Dörtyüz dirhem ağırlık. Yedi miskal veya kırk dirhem ağırlık. Şer'an kırk dirhem kabul edilmiş. En tanınmışı dörtyüz dirhemdir.

okka

  • Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Dörtyüz direm ağırlık. Okiyye. (Türkçe)
  • 1.283 grama karşılık gelen ağırlık ölçüsü.

ordu-yu islam / ordu-yu islâm

  • İslâm ordusu.

ordu-yu mevla / ordu-yu mevlâ

  • Allah'ın ordusu.

pade

  • Eşek ve sığır sürüsü. (Farsça)
  • Çoban sopası. (Farsça)
  • Yayla. (Farsça)

panislamizm / panislâmizm

  • İslâm birliği ülküsü.

para

  • Alış-veriş aracı olarak kullanılan, biriktirme ve tasarruf etmeye yarayan, çeşitli mâdenlerden veya kağıttan îmâl edilmiş değer ölçüsü. Belli ağırlıkta basılmış olan altın ve gümüş paralara sikke veya meskûkât, altın paralara dînâr, gümüş paralara dirhem denir.

peçe

  • (Çoğulu: Peçegân) İnsan veya hayvan yavrusu.
  • Oğlan, çocuk.
  • Sarmaşık bitkisi.

perende

  • Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Av kuşu. (Farsça)
  • Çark gibi dönerek atılan takla. (Farsça)

peştemal / پشتمال

  • Peştemal, hamam havlusu. (Farsça)

pir / pîr / پير

  • Yaşlı, ihtiyar. (Farsça)
  • Reis. (Farsça)
  • Bir tarikatın kurucusu. (Farsça)
  • Herhangi bir meslek ve san'atın başlatıcısı, te'sis edicisi. (Farsça)
  • Yaşlı. (Farsça)
  • Tarikat kurucusu. (Farsça)

piristu

  • (Piristuk) Kırlangıç kuşu. (Farsça)

piristubeçe

  • Kırlangıç kuşu yavrusu. (Farsça)

ra'd / رعد

  • Gök gürültüsü.
  • Bulutları sevk ve nezaret ile vazifeli bir melek adı.
  • Tehdit etmek, korkutmak. (Terennümat-ı hava, na'rât-ı ra'diye, nağamat-ı emvac, birer zikr-i azamet. Yağmurun hezecatı, kuşların seceatı birer tesbih-i rahmet, hakikata bir mecaz... Lemeat'tan)
  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.
  • Gökgürültüsü. (Arapça)

ra'd-ı kasıf

  • Korkunç gök gürültüsü.

ra'le

  • (Çoğulu: Riâl-Erâl-Erâil) At sürüsü.
  • Hurma ağacının uzunu.

raad

  • Gök gürültüsü.
  • Gök gürültüsü.

rab'at

  • (Çoğulu: Rabeât) Attarların dağarcığı ve kutusu.
  • Orta boylu kimse.

rabian / râbian / رابعا

  • Dördüncüsü.
  • Dördüncüsü. (Arapça)

rad / râd

  • Gökgürültüsü.

rah-var

  • Sarsmadan yürüyen at, rahvan at. (Farsça)
  • Atın sarsmadan yürüyüşü. (Farsça)

rahat-ı kalb

  • Kalb rahatlığı, kalbin huzurlu ve tasasız oluşu.

rahil

  • (Çoğulu: Ruhal-Rihâl) Dişi olan koyun kuzusu. (Erkeğine "hamel" derler.)

rahile / râhile

  • Yük hayvanı.
  • Kervan, yolcular sürüsü.

rahmaniyyet

  • Cenab-ı Hakk'ın Rahman oluşu. (Yâni: Gözümüzle görüyoruz, birisi var ki, bize zemin yüzünü rahmetin binlerle hediyeleri ile doldurmuş, bir ziyafetgâh yapmış ve Rahmâniyetin yüz binlerle ayrı ayrı lezzetli taamları içinde dizilmiş bir sofra etmiş ve zemin içini rahimiyyet ve hakîmiyetin binlerle kıym

raiyye

  • Otlatılan hayvan sürüsü.
  • Bir hükümdar idaresinde bulunan ve vergi veren halklar.

raiyyet

  • Bir hükümdar idaresinde olanlar, birinin idaresine bağlı olanlar. Devletin idâresindeki umum insanlar.
  • Sürü. Otlatılan hayvan sürüsü.

rakle

  • (Çoğulu: Rikal) At sürüsü.
  • Uzun hurma ağacı.

rakraka

  • Şimşek çaktığı zaman duyulan gök gürültüsü.

ral

  • (Çoğulu: Rilâl-Ri'lân-Er'ül- Reele) Deve kuşunun yavrusu.

ramazan

  • Mübarek ayların en mühimmi ve mübarek üç ayların sonuncusu. Kur'an-ı Kerim'in nâzil olmağa başladığı oruç ayı. Arabî ve Kamerî olan takvime göre 9. ay. Oruç tutanın günahlarını yaktığı, mahveylediği için bu isim verildiği rivayet edilir.
  • Hicrî ayların dokuzuncusu ve mübarek üç ayların üçüncüsü.

ramazan-ı mübarek

  • Mübarek Ramazan ayı; hicrî ayların dokuzuncusu.

rasaa

  • (Çoğulu: Rusâ) Bal arısının yavrusu.

raşih

  • Yürüyebilen geyik yavrusu.

rasim

  • Resim yapan, çizgi çizen.
  • Akar su.

ratrat

  • Bir nevi pelte.
  • Deve su içtiğinde havuz içinde artıp kalan su.

re'y-i am / re'y-i âm

  • Umumun re'yi, ekseriyetin fikri. Umumun görüşü.

rebeb

  • Tatlı ve çok su.

rebi-ül ahir

  • (Rebi-i Sâni) Kamerî ayların dördüncüsü.

rebi-ül evvel

  • Arabî ayların üçüncüsü.

rebiz

  • Koyun sürüsü.

rebreb

  • Yaban sığırı sürüsü.

recs

  • (Recse) şiddetli gök gürültüsü.
  • şiddetli ses.

refez

  • Bölük bölük olan cemaat. (Çoğulu: Erfaz) Kap dibinde kalmış azıcık su.

rehber-i millet

  • Milletin rehberi, öncüsü.

rehv

  • (Çoğulu: Rahâ) Yüksek mekân, yüksek yer.
  • Alçak, çukur yer, (içinde su toplanır)
  • Mahalle içinde, yağmur suyu ve çeşme suyu akan ark.
  • Üveyik kuşu.
  • Arası açılmış ve ayrılmış.

rekaket

  • Kekeleme, dil tutukluğu.
  • Sözün kusurlu oluşu. Belagattan mahrum olmak.
  • Zayıf ve ince olmak, yufka olmak.
  • El ile cismin hacmi ve cüssesini anlamak için yoklamak.
  • Gevşeklik, zayıflık, dermansızlık.

remak

  • Bedende ruhun bakiyyesi.
  • Koyun sürüsü.

renk

  • Bulanık su.

reşa'

  • Yürüyebilen geyik yavrusu.

resel

  • (Çoğulu: Ersâl) Deve ve koyun sürüsü. Topluluk, cemaat.

resim

  • Bir çeşit deve yürüyüşü.

revan-ı tabiat

  • Âlemin canlılığı, akıcılığı, hareketli oluşu.

revasim

  • Akarsu.

rey-i cumhur

  • Âlimler arasında çoğunluğun görüşü.

rey-i ekseriyet

  • Çoğunluğun görüşü.

rida-yı memat

  • Ölüm örtüsü.

risar

  • (Çoğulu: Ravâsır) Reçel.
  • Turşu.

roma imparatorluğunun inhitat ve sukutu

  • Roma İmparatorluğunun gerilemesi ve düşüşü.

rubh

  • Deve yavrusu.
  • Bir kuşun adı.
  • İç yağı.

rudab

  • Ağızdan akan su.

rüsub

  • Kab içinde kalan su.
  • Suyun dibine batmak.
  • Tortu, dibe çöken, çöküntü.

sa'dane

  • (Çoğulu: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot.
  • Devenin göğsü.
  • Tırnak dibinin siniri.
  • Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme.
  • Kadın memesinin etrafı.

sa'l

  • Başı küçük olan kimse.
  • Başı küçük deve kuşu.
  • Tüyü gitmiş eşek.

sa'le

  • Eğri hurma ağacı.
  • Küçük başlı dişi devekuşu.

sadid

  • Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.

safak

  • Yeni kırba içine konulmuş su.

şafii / şâfiî

  • İmâm-ı Şâfiî'nin meşhur adı, Şâfiî mezhebinin kurucusu.
  • Ehl-i sünnetin amelde dört hak mezhebinden biri olan Şâfiî mezhebinde olan kimse.

safragun

  • Bir cins serçe kuşu.

safsaf

  • (Çoğulu: Safâsıf) Yüksek düz yer.
  • Serçe kuşu.

şahbaz

  • İri ve beyaz doğan kuşu. (Farsça)
  • Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman. (Farsça)

şaibe-i zeval ve fena / şaibe-i zevâl ve fenâ

  • Yok olup gitme ve gelip geçicilik kuşkusu.

sak'a

  • Güneş.
  • Başın ortası.
  • Beyaz renkli tavşancıl kuşu.

sakar

  • (Çoğulu: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu.
  • Çok ekşimiş süt ve pekmez.
  • Bir şeyi kırmak.

sako

  • Pardösü.

salik / sâlik

  • Tasavvuf yolcusu.

salisen / sâlisen

  • Üçüncüsü.

şame / şâme / شامه

  • Kadın baş örtüsü. (Farsça)
  • Arapçada: Vücuddaki ben. (Farsça)
  • Başörtüsü. (Farsça)

samed

  • Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah)
  • Pek yüksek, dâim.
  • Refi' ve âli ve içi dolu şey.
  • Kavmin ulusu.

samia / sâmia / sâmiâ / سامعه / سَامِعَه

  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu.
  • İşitme duyusu. (Arapça)
  • İşitme duyusu.

şamm

  • (şemm. den) Koklayan, koku alan.
  • Koklama duygusu. Burun.

şamme / şâmme / شامه

  • Koklama duyusu.
  • Koku alma duygusu.
  • Koku alma duyusu. (Arapça)

san'at-ı eşya

  • Varlıkların san'atlı oluşu.

sandukça-i cevahir

  • Mücevherler kutusu.

sandukça-i cevher

  • Mücevher kutusu.

sara

  • Rengi değişmiş olan su.

sarban

  • Deve sürücüsü. Deveci. (Farsça)

seam

  • Bir çeşit deve yürüyüşü.

şebaviz / şebâviz / شباویز

  • İshak kuşu. (Farsça)

şebengiz

  • (Şeb-engiz) Yarasa kuşu. (Farsça)

sebt

  • (Çoğulu: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek.
  • Boyun vurmak.
  • Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • Cumartesi günü.
  • Şaşırmak, hayrette kalmak.
  • Çok zeki, dâhiye.
  • Başı tıraş etmek.

secec

  • Dökülmüş su.

seces

  • Bozuk ve bulanık su.

secile

  • Büyük kova.
  • Dökülmüş su.

sedm

  • Dik fışkıran su.

şefkat-ı fıtriye

  • Yaratılıştan var olan şefkat duygusu.

şefkat-i rahimane / şefkat-i rahîmâne

  • Çok mükemmel bir şefkat ve merhamet duygusu.

sefuh

  • Dökülmüş su.

segab

  • (Çoğulu: Sügbân) Kesmek.
  • Dere içinde yağmurdan biriken su.
  • İyi ve tatlı su.

segpeçe

  • Köpek yavrusu. (Farsça)

seha

  • (Çoğulu: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu.
  • Yarasa kuşu.

şehbaz

  • Çevik, cesur, beyaz doğan kuşu.

sehek

  • Balık kokusu.
  • Demir pası.
  • Rüzgârın yerden savurduğu toprak.
  • Bir şeyin pis pis kokması.

şehvet

  • Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu.
  • Bir şeyi fazla istemek.
  • Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak buyuruyor: "Ey benim için şehvetini bırakıp gençliğini bana veren genç! Sen meleklerin bir kısmı

sekar

  • Cehennem'i meydana getiren tabakalardan üçüncüsü. Burada İncîl'i değiştirenler azâb görecektir.

şekerhand / شكرخند

  • Tatlı gülüş, sevgilinin tatlı gülüşü. (Farsça)

selah

  • (Çoğulu: Selhân) Keklik yavrusu.

selamet-i millet / selâmet-i millet

  • Milletin selâmeti, esenliği, güven içinde oluşu.

şell

  • Seyrek seyrek dikmek.
  • Çolak.
  • Çolaklık. Kolun eğri oluşu.

selle

  • Koyun ve keçi sürüsü.
  • Yıkmak, hedm.
  • Kuyu içinden çıkartılan toprak.

selsal

  • Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.

selsebil

  • Cennet'te bir çeşme veya ırmak.
  • Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.

selsel

  • Tatlı ve yumuşak su.

sem'

  • İşitme duyusu.

sema

  • İşitme.
  • Mevlevî âyin dönüşü.

semele

  • Kap dibinde kalan azıcık su.

şemim-i cibal

  • Dağların güzel kokusu.

semir

  • Meyvalı, yemişli. Meyva veren.
  • Sinici olan su.

şemle

  • (Çoğulu: şümül) Kilim.
  • Az miktar su.

senaf

  • Deve bağlanan ip.
  • Deve göğüsü.

şerbe

  • Bir içim su.

şerce

  • Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.

sere

  • Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı.

sereb

  • (Çoğulu: Esrâb) Yer altında olan ev.
  • Kırbadan akan su.
  • Ot.

serh

  • Kıl taramak.
  • Halâs etmek, kurtarmak.
  • Uzun, büyük ağaç.
  • Güdülen davar ve sığır sürüsü.
  • Otlak, mera.
  • İrsal etmek.

serpuşe

  • Başörtüsü. (Farsça)

şeva

  • Kolay.
  • Vücut organları. (El, ayak gibi).
  • Malın kötüsü.

şevk-i taklit

  • Taklit arzusu.

şevval

  • Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
  • Arabî ayların onuncusu.

sevzak

  • Çakır doğan kuşu.

şevzak

  • Şahin kuşu.

şevzenik

  • Şahin kuşu.

seyh

  • Yere batmak.
  • Sefer.
  • Akarsu.
  • Dikilmiş aba.
  • Atâ etmek, hediye vermek.
  • Çizgili elbise.

seylhiz

  • Taşkın ve coşkun su. (Farsça)

şeym

  • Çok soğuk su.
  • Kılıç çıkarmak.
  • Kınına sokmak.

seyyah-ı alem / seyyah-ı âlem

  • Dünya yolcusu.

seyyal

  • Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su.
  • Yer değiştiren her şey.

şeyzenuk

  • Şahin kuşu.

sibb

  • Tülbent. Baş örtüsü.

şibl

  • Aslan yavrusu.

sıdar

  • Küçük gömlek.
  • Başa örttükleri bez, baş örtüsü.
  • Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.

şiddet-i şefkat ve rikkat

  • Çok güçlü şefkat ve acıma duygusu.

şifahane-i ecza

  • Şifâ verici ilâçlar deposu.

silam

  • Hamd, şükür.
  • Taş.
  • Su.

simad

  • Az su.

simurga

  • Büyük bir kuş, anka kuşu.
  • Efsanevî zümrüd-ü anka kuşu.

şinik

  • On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
  • Yaklaşık on litre su alabilen mahsul ölçüsü.

şıra

  • Meyveden sıkılan su.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صراط مستقيم

  • Doğru yol.
  • Sırat köprüsü.

sirb

  • (Çoğulu: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası.
  • Sığır sürüsü.

sırme

  • (Çoğulu: Sırm) Bulut parçası.
  • Deve ve koyun sürüsü.

sırr-ı insani / sırr-ı insanî

  • İnsanın mânevî duygusu.

sıvar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü.
  • Misk kabı.

sıyar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Misk kabı.
  • Sığır sürüsü.

şiyat

  • Yanmış yün ve pamuk kokusu.

sıyk

  • Kesif toz ve fena ter kokusu.

sofu

  • Sofi, tasavvuf yolcusu.

subabe

  • Kap içinde kalan su.
  • Bir nesnenin bakiyesi. Artık.

sube

  • At sürüsü.
  • Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü.
  • Kabın içinde kalan su. Artık su.

subha

  • Sabah uykusu.

sücre

  • (Çoğulu: Sücür) Yağmur suyundan biriken su.

şüfafe

  • Kap dibinde kalan su.

süfül

  • (Çoğulu: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu.
  • Örtmek.
  • Yemek.

sühal

  • Çocuk doğunca beraber çıkan su.
  • Zayıf adamlar.

suhd

  • (Çoğulu: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su.

suikasd / sûikasd

  • Maksadın kötü oluşu, öldürme teşebbüsü.

suka'

  • Horoz sesi, horoz ötüşü.

sükne

  • Kuş sürüsü.
  • Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.

sükub

  • (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi.

sulsul

  • (Çoğulu: Salâsıl) Üveyik kuşu.

sümanat

  • (Çoğulu: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.

sunafir

  • Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.

sunan

  • Koltuk kokusu.

sur / sûr

  • Kıyamet gününde Hz. İsrafil'in (a.s.) üfleyeceği emir borusu.
  • Kıyamet borusu.

şura-yı ümmet / şûrâ-yı ümmet

  • Milletin şûrâsı, Müslüman kanaat önderlerinin görüşü.

şurab

  • Kirli ve acı su. (Farsça)
  • Mc: Gözyaşı. (Farsça)

suret-i muamele

  • Davranış şekli, görüntüsü.

suret-i rahman / suret-i rahmân

  • Cenab-ı Allah'ın sureti, görünüşü.

sürh-ab / sürh-âb

  • Kırmızı su. (Farsça)
  • Mc: Kan veya şarap. (Farsça)

şütürmürg / شترمرغ

  • Devekuşu. (Farsça)
  • Devekuşu. (Farsça)

taaffün

  • (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular.

tabiat-ı saniye / tabiat-ı sâniye

  • İkincil yapı; ikinci derecede kalan yapı, dünya görüşü.

tahaşşu'

  • (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.

tahhane

  • Çokluk deve. Deve sürüsü.
  • Çok asker.

tahıl

  • Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.

tahl

  • Durmakla değişen su.

takdir-i üstadane / takdîr-i üstadâne

  • Siz Üstadımın övgüsü.

takva-yı hakiki / takvâ-yı hakikî

  • Gerçek takva, Allah korkusu.

tala'

  • (Çoğulu: Etlâ) Geyik buzağısı.
  • Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu.
  • Buzağının ayağını bağladıkları ip.
  • Şahıs.

taleb-i visal

  • Kavuşma isteği, arzusu.

talve

  • Vahşi canavarların yavrusu.
  • Keçi bağladıkları ip parçası.

tark

  • Vurmak.
  • Dövmek.
  • Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak.
  • Bulanık su.
  • İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu.
  • Vücuttaki gevşeklik.

tasi'an / tâsi'an / تاسعا

  • Dokuzuncusu. (Arapça)

tasian / tâsian

  • Dokuzuncusu.

tasre

  • (Süt) koyu olmak.
  • Su dibinde olan balçık.
  • Balçıklı su.
  • Dirlik, iyi olmak.

tavr-ı akıl / طَوْرِ عَقِلْ

  • Akıl ölçüsü.

tavus / tâvus / طاوس

  • Tavus kuşu. (Arapça)

tayr-ı devlet

  • Devlet kuşu.

tayr-ı hümayun / tayr-ı hümâyun

  • Talih kuşu, saadet, mutluluk kuşu.
  • Talih veya uğur kuşu. Devlet kuşu.

teayyün-i imkani / teayyün-i imkânî

  • İnsanın hakîkati olan teayyün-i vücûbîsinin zılli yâni görüntüsü. Ehlullah (evliyâ) kendi yaratılışlarına, güçlerine göre tasavvuf mertebelerine kavuşmakta birbirlerinden çok ayrıdırlar. Evliyâ arasında Allahü teâlânın ismine kavuşanlar pek azdır. Ço ğu bu ismin teayyün-i imkânîsine kavuşmuştur. (İm

tebayün-ü efkar / tebâyün-ü efkâr

  • Fikirlerin birbirinden farklı oluşu.

tebi'

  • Yardımcı, yardak.
  • Sığır yavrusu.

tecelli-i aks / tecellî-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

tecelli-i kudret ve hikmet / tecellî-i kudret ve hikmet

  • Allah'ın kudret ve hikmet görüntüsü.

tecelli-i muhabbet / tecellî-i muhabbet

  • Sevgi yansıması, görüntüsü.

tehalüf-ü meşarib / tehâlüf-ü meşârib

  • Meşreplerin, metotların birbirinden farklı oluşu.

tehalüf-ü ukul

  • Düşüncelerin farklı oluşu.

telakkum

  • Parçalayıp lokma yapıp yutma.
  • Karın gurultusu.

temahhuz

  • (Temahhud) Doğum sancısı çekmek.
  • Hayvanın gebe oluşu.
  • Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi.
  • Fitne çıkarma.

temerrüş

  • Az miktar su.

tenezzüh-ü zati / tenezzüh-ü zâtî

  • Zata mahsus tenezzüh. Yani zatının bütün noksan sıfatlardan, kusurlardan temiz ve uzak oluşu.

tesis-i islamiyet / tesis-i islâmiyet

  • İslamiyetin tesisi, kuruluşu.

teslim-i kalb ve vicdan

  • Kalbin ve vicdanın teslim oluşu.

teştiye

  • Kışın uyuyan hayvanların uykusu.

tevazzu'

  • Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu.

tezadd-ı tabi' / tezadd-ı tâbi'

  • Sonradan gelenin, tâbi olanın zıt olması. Tâbi olanın zıt oluşu.

tezrice

  • (Çoğulu: Tüzrüc-Tezâric) Sülün kuşu.

ticani meselesi / ticanî meselesi

  • Ticanî tarikati konusu.

tıflane / tıflâne / طفلانه

  • Çocukça, çocuksu. (Arapça - Farsça)

tımr

  • (Çoğulu: Etmâr) Eski kaftan.
  • şakrak kuşu.

timsal-i aks

  • Yansımanın görüntüsü.

timsal-i şahsiyet

  • Şahsiyetin heykeli; kişiliğin yansıması, görüntüsü.

timsal-i şems

  • Güneşin yansıyan görüntüsü.

tüfeng-hane / tüfeng-hâne

  • Silâh deposu. (Farsça)

tul-i emel / tûl-i emel

  • Uzun emel; zevk ve safâ sürmek için çok yaşama arzusu. İbâdet yapmak için çok yaşamağı istemek tûl-i emel olmaz.

tulhe

  • Azıcık su.
  • Azıcık ot.
  • İyi nesne.

tulhum

  • Lezzeti değişmiş olan su.

tulme

  • (Çoğulu: Tulum) Ekmek.
  • Havuz dibinde kalan su.

tumruk

  • Yarasa kuşu.

turmuk

  • Yarasa kuşu.

türşi / türşî / ترشى

  • Ekşilik.
  • Turşu.
  • Ekşilik. (Farsça)
  • Turşu. (Farsça)

tuti / tûtî / طوطى

  • Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.
  • Papağan, dudu kuşu.
  • Papağan, dudu kuşu. (Farsça)

tuveys

  • Küçük tavus kuşu.

tuvvel

  • Ayakları uzun olan bir cins su kuşu.

ücac

  • Tuzlu, acı su.

ucacet

  • (Çoğulu: İcâc) Dişi deve sürüsü.
  • Toz.
  • Yüce avazlı, yüksek sesli.

ufunet

  • Çıban veya yaranın çürüyüp fena kokması.
  • İltihab.
  • Her hangi bir maddenin çürümesinden hasıl olan pis koku, çürük kokusu.
  • Sıkıntı veren manevî ağırlık.

ukab

  • (Çoğulu: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu.

ukde / عقده

  • Düğüm. (Arapça)
  • Gönül üzüntüsü. (Arapça)
  • Sorun. (Arapça)

ulcum

  • (Çoğulu: Alâcim) Erkek kurbağa.
  • Dağ keçisinin erkeği.
  • Deve kuşu.
  • Sağlam ve dayanıklı deve.
  • Çok su.
  • Gece karanlığı.

ulebit

  • Yoğun ve büyük nesne.
  • Koyun sürüsü.

uluhiyet-i mutlaka

  • Kayıt altında olmayan, mutlak uluhiyet. Ancak bir tek İlâhın mâbud oluşu.

ümm-üt tarık / ümm-üt târık

  • Deve kuşu.

umman-ı vahdet

  • Allah'ın birlik denizi, okyanusu.

usare / usâre

  • Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
  • Özsu.

usbud

  • Kelp aşmasından olan kurt yavrusu.

üskub

  • Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar.
  • Kunduracı.
  • Dökülmüş olan, akan su.
  • Demirci.

usr

  • Tavşancıl kuşu.
  • Yalan söz.

üştürmurg

  • Deve kuşu. (Farsça)

vacibiyet / vâcibiyet

  • Varlığının zorunlu oluşu.

vahdet-i hakiki / vahdet-i hakikî

  • Allah'ın gerçek anlamda tek oluşu.

vahdet-i mutlaka

  • Sınırsız birlik; Allah'ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu.

varid / vârid / وارد

  • Gelen, ulaşan. (Arapça)
  • Sözkonusu. (Arapça)

varik

  • (Çoğulu: Vürük) Süs için palanın önüne geçirip astıkları saçaklı kıvrımlı esvap.
  • Nakışlı kumaştan yapılmış saçaklı palan ve eyer örtüsü.

vasaa

  • (Çoğulu: Vusu) Kız kuşu.

vasvas

  • Kadınların örtündükleri ve ancak gözleri görünecek derecede dar olan yüz örtüsü.

vasvasa

  • Yüz örtüsü.
  • Köpek eniğinin gözlerinin açılması.

vecazet

  • Sözün veciz oluşu. Kelâmın kısa oluşu.

vedi

  • Küçük abdest bozduktan sonra çıkan beyazımsı su.

vefa-i ahid / vefâ-i ahid

  • Sözünü yerine getirme, sözünde durma konusu.

vega'

  • Kavga gürültüsü. Harp yerinden çıkan sesler. Savt. Patırtı.

veladet-i ahmediye / velâdet-i ahmediye

  • Peygamberimiz Hz. Muhammed'in doğuşu.

veşel

  • Az su.

veşl

  • Az miktarda olan su.

vesvese-i medeniyet

  • Medeniyetin vesvesi, kuruntusu.

vezn-i mahsus

  • Özgül ağırlık. Bir cismin bir santimetre küp hacmindeki parçasının ağırlığı.
  • Edb: Nazmın veya kelimenin belli kalıplarından her biri. Nazmın ahenk ölçüsü.

vicdan / vicdân / وجدان

  • İyi ile kötüyü ayırt edip değerlendirme duygusu. (Arapça)

vücub ve vahdaniyet-i ilahiye / vücub ve vahdâniyet-i ilâhiye

  • Allah'ın birliği ve varlığının zorunlu oluşu.

vücub-u vahdet

  • Allah'ın birliğinin zorunlu oluşu.

vücub-u zekat / vücub-u zekât

  • Zekâtın farz oluşu.
  • Zekâtın vacib, şart oluşu.
  • Verilmesi Allah tarafından emredilmiş olan zekât.

vücud ve vahdaniyet-i ilahiye / vücud ve vahdâniyet-i ilâhiye

  • Allah'ın varlığı, bir ve benzersiz oluşu.

vücudu

  • Varlığı, var oluşu.

vücudun vücudu

  • Varlık özelliğinin var oluşu.

vücuh-u seb'a

  • Yedi vecih. Kur'anın yedi tarzda okunuşu.

ya'fur

  • (Çoğulu: Yaâfir) Tüyleri toprak renginde olan ceylân.
  • Ceylân yavrusu.
  • Gecenin beşte veya altıda bir bölümü.
  • Peygamberimizin merkebinin adı.

yafuf

  • Turaç kuşunun yavrusu.

yah-aver

  • Buzlu şerbet, buzlu su. (Farsça)

yalvane

  • Kırlangıç kuşu. (Farsça)

yele

  • Kuvvetle saldıran. (Farsça)
  • Otlağa salınmış hayvan sürüsü. (Farsça)
  • Koşan, koşucu, seğirten. (Farsça)
  • Bazı hayvanların ensesindeki kıllar. (Farsça)

yemm

  • Deniz, bahir, derya, umman.
  • Güvercin kuşu.

yenbu'

  • (Çoğulu: Yenâbi) Pınar, kaynak.
  • Kedi yavrusu.

zag-beçe

  • Karga yavrusu. Yavru karga. (Farsça)

zahir / zâhir

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Varlığında şek ve şübhe olmayan, her eserinde varlığına deliller, işâretler bulunan yüce Allah.
  • Açık, görünen, dış görünüş, insanın dış görünüşü.
  • Fıkıh usûlü ilminde; sevk edilmediği, kendisi için buyrulmadığı mânâ, açı

zaika / zâika / ذائقه

  • Tadma duygusu.
  • Tat alma duyusu. (Arapça)

zaika-i lisaniye / zâika-i lisaniye

  • Dilin tad alma duyusu.

zamm

  • Bir şeye bir şeyi ekleme. Artırma. Katma. Fazla olarak verme.
  • Kenarlarını bitiştirme.
  • Gr: Bir harfin zammeli (ötreli) okunuşu.

zefir

  • Çok şiddetli ses.
  • Hıçkırıkla nefes vermek. Göğüs geçirmek.
  • Ağlatmak.
  • İnlemek.
  • Ateş gürültüsü.
  • Eşek anırtısının evveli.
  • Belâ.

zehder

  • Çakır doğan.
  • Doğan yavrusu.
  • Bir atın adı.

zehr-ab

  • Acı su. (Farsça)

zehr-abe

  • Acı ve zehir gibi su. Zehirli su. (Farsça)
  • Mc: Acı, acılık. (Farsça)

zeml

  • Atın, davarın neşeli yürüyüşü.
  • Yük yüklemek.
  • Refik. Arkadaş.

zemzem

  • Çok mübarek bir su.
  • Kâbe-i Mükerreme'nin yanındaki maruf kuyu.
  • Kelimenin lügat manası: Yavaş yavaş teganni ve terennüm eylemek, hafif ve yavaş yavaş türkü söylemek.
  • Çok bol.
  • Kâbe-i muazzamanın Hacer-ül-esved köşesi karşısındaki kuyudan çıkan mübârek su.
  • Kâbe yakınlarındaki mübârek su.
  • Kâbedeki mukaddes su.

zerdüşt

  • Mecûsîliğin kurucusu.

zıra'

  • Arşın, el kol uzunluğu, yaklaşık bir metrelik uzunluk ölçüsü.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın