LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te Şüd ifadesini içeren 100 kelime bulundu...

işaret-i nass / işâret-i nass

  • Nassın (âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfin) görünen mânâsından başka, ayrıca maksûd olmayan, kastedilmeyen bir mânâyı da bildirmesi.

ab-şinas

  • Sudan anlıyan. (Farsça)
  • Gemi kılavuzu. (Farsça)

ab-süvar

  • Su üstünde yüzen. (Farsça)
  • Sudaki kabarcık. (Farsça)

abi / abî

  • Ayva. (Farsça)
  • Suda yaşayan ve suda meydana gelen. (Farsça)
  • Çok mâvi. (Farsça)

abr

  • Rüya tabir etmek. Düş yormak.
  • Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek.
  • Söylemeden bir şeyi düşünmek.

arşidük

  • Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. (Fransızca)

asdag

  • (Tekili: Sudg) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar.

bazgeşt / bâzgeşt

  • Nakşibendiyye yolunda on bir temel esastan biri. Sâlik'in (tasavvuf yolcusunun) Kelime-i tevîhdden sonra kalbinden; "İlâhî! Maksûdum Sensin. Matlûbum (maksadım) Senin rızândır."demesi.

büzbun / büzbûn

  • Altıda bir, südüs.

dacc

  • Hacıların hizmetkârı ve devecileri.
  • Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.

dall-i bi-l işare

  • (Dâllibilişâre) Sözdeki mânanın işâretine göre delil olmak. Üç nevi delâletten biri ile sevkedildiği mânanın gayrisine yâni; söylenince maksud-u asli olmayan bir mânaya delâlet eden lâfızdır. Meselâ: "Cenab-ı Hak bey'i helâl, ribâyı haram kılmıştır." ibâresi, bey', yani alış-veriş ile ribâ (fâiz) ar

dedektif

  • Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis. (Fransızca)

der-kemin

  • Pusu bekleyen, pusuda olan. (Farsça)

devf

  • Suda ıslamak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Misk ezmek.

duhan-ı mübin

  • Aşikâre duman. (Bu duhan hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi: İbn-i Mesud Hazretlerinden mervi olduğuna göre; şiddetli açlık ve kaht seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye, gerek gözlerinin za'fından ve gerek çok kuraklık ve kahtlık senelerinde havanın fenalığından, semâ dumanlı görünür

ebu-d derda

  • Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âm

erdeb

  • Bir ağırlık ölçüsüdür. Arab ülkelerinde kullanılır. Miktarı, İstanbul kilesiyle dokuz kileyi karşıladığı gibi, kullanıldığı mahalle göre de değişir.

fariğ / fâriğ

  • Vazgeçmiş, çekilmiş.
  • Rahat, âsûde.
  • Boş, işini bitirmiş, işsiz.

fersude

  • (Bak: FERSUD)

fersude-gi / fersude-gî

  • Eskilik, yıpranış, fersudelik. (Farsça)

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

galsame

  • Solungaç. Suda yaşıyan hayvanların nefes alma organları.
  • Gırtlak ağzı, hançere.
  • Boğaz deliğinin başlangıcı.

garik

  • Suda boğulmuş.

gark / غرق

  • Batmak, suda boğulmak.
  • Batmak, suda boğulmak.
  • Boğulma, suda boğulma. (Arapça)
  • Batırma. (Arapça)

hadis-i kudsi / hadîs-i kudsî

  • Mânası Peygamberimiz'e (A.S.M.) vahy veya ilham edilen, kelimesi kendisinden sudur eden kudsî kelâm.

halbuki

  • (Hâl bu ki) Hakikat ve doğrusu şudur ki, öyle iken.

hasudane

  • Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette. (Farsça)

hazal

  • Selem ağacının kökünden çıkan bir nesne ki, suda ıslatıp yerler.

hazırlöp

  • Kabuğu içinde suda pişip katılaşmış yumurta.
  • Mc: Emek sarfetmeden elde edilen kazanç.

hece vezni

  • Türklerin eskiden kullandıkları nazım âhengi ölçüsüdür ki, buna "parmak hesabı" da denir. Parmak hesabı, Türk edebiyatının başlangıcından XI. yy. a, yani Türklerin aruz veznini öğrenmelerine kadar Türk nazmının yegâne âhengi idi. Aruz vezni kabul edilmekle beraber, hece vezni terkedilmeyerek yine ha

icazet-i fiiliye

  • Bir kimseden izin ve ruhsata delalet eden bir fiil ve hareketin sudûr etmesi.

igtirak

  • (Gark. dan) Suya batma, gark olma, suda boğulma.
  • Soluğu kuvvetle içe çekme.

imsas

  • (Mass. dan) Emdirme, emdirilme.
  • Tıb: Suda erimiş ilâcı şırınga etmek.

inka'

  • Suda ıslatma.

isbah

  • (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.

ısdar

  • (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme.
  • Deveyi sudan geri döndürmek.
  • Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.

kame

  • (Çoğulu: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.

kamh

  • Yemeğe iştihâsı az olmak.
  • Suya dalmak.
  • Davarın başını sudan kaldırması.

kamin / kâmin

  • Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.

katran

  • (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.

kımah

  • Sudan başını kaldırmak.

küşade

  • (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.

kutu'

  • Sudan veya bir yoldan geçme.
  • (Kuşlar) göç etme.
  • (Tekili: Kat') Kesintiler.

leyya

  • Sudan uzak olan yer.

magruk

  • Gark olmuş. Suda batmış olan.

magrukin / magrukîn

  • (Tekili: Mağruk) Suda Boğulanlar.

mai / mâî

  • Suya ait, suda yaşayan.

masdar

  • Bir şeyin sudur ettiği (çıktığı) menba.
  • Gr: Fiilin şahsa ve zamana bağlı olmayan şekli, fiil kökü. Okumak, yazmak, kitabet, kıraat, ahz, almak... gibi. Masdar kelimesi.; ism-i mekândır, sudur etmek mânasına gelir. Fiilin mâna ve lâfız ciheti ile mebde' ve me'hazidir.

me'nut

  • Hased olunmuş kişi, mahsud.

menku'

  • (Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.

mesih-üd deccal

  • Deccal'a da bu isim verilmesinin bir sırrı şudur ki: Bir gözü silik, yani kör ve ayıplı olmasındandır. Sadece bu dünyayı görüp, âhireti görecek gözünün kör olmasındandır.

mugterik

  • Batan, suda boğulan, garkolan.

muhrez

  • Kazanılmış, elde edilmiş.
  • Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

mülevves

  • Kirli. Pis. Bulaşık. Bulaştırılmış.
  • Alıkoyulup sonraya bırakılmış veya durdurulmuş olan.
  • Tazelenmek için suda ıslatılmış şey.
  • Karışık, intizamsız.

musaddar

  • (Sudur. dan) Çıkmış, sudur etmiş.

müsadefet

  • (Suduf. dan) Rast gelme. Tesâdüf etme.

müsadere

  • (Sudur. dan) Yasak edilen bir şeyin kanuna göre elden alınması. Zulüm ve cebir.

mustalık gazası

  • Benî Mustalık gazasına Müreysî gazası da denilir. Benî Mustalık, Huzaa'nın bir şubesidir. Müreysî de bunların bir kuyusudur. Benî Mustalık, Resul-i Ekrem'le harb etmek üzere bu kuyu başında toplandıkları için bu sefer bu isimle anılır. Çeşitli râviler, bu gazanın hicrî dört veya beş veya altıncı sen

mutarassıd

  • Gözleyen. Tarassud eden.

mutarassıdane / mutarassıdâne

  • Tarassud edene yakışır şekilde. (Farsça)

mütecessid

  • Cesed şekline giren, tecessüd eden, vücud bulan.

mütekemmin

  • (Kemn. den) Pusuya yatmış olan, pusuya giren, gizlenen, pusuda.

müterassıd

  • (Rasad. dan) Gözeten, tarassud eden, bekleyen, kollayan.

nadiye

  • Sudan uzak olan hurma ağacı.

nak'

  • (Çoğulu: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer.
  • Kuyu içinde olan su.
  • Deve kuşu avazı.
  • Feryâd etmek, bağırıp çağırmak.
  • Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek.
  • Sıcak suda haşlama.
  • İlâç olarak çıkarılan su.
  • Suda ıslanma.
  • Toz.

naki'

  • Hurma veya kuru üzüm soğuk suda bırakılıp şekeri suya çıktıktan sonra süzülerek elde edilen sıvı.

nakş

  • Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak.
  • Resim.
  • Tezyin etmek.
  • Bedene batmış dikeni çıkarmak.
  • Bir şeyin esasını araştırmak.
  • Yaymak.
  • Suda ıslanmış hurma.
  • İpekle, sırma ile işleme.
  • Mc: Hile.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

pafersud

  • (Pâ-fersud) Ayağı incinmiş, aşınmış olan. (Farsça)

rasad

  • Gözetlemek, beklemek, pusuda olmak.

reyyan

  • (Çoğulu: Rivâ) Suya kanmış, sudan doymuş.
  • Sarhoş.

sada'

  • Baş ağrısı. ("Suda"' diye de okunur)

sadefe

  • (Çoğulu: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu.
  • Kulak içi.

sadır / sâdır

  • Sudur eden, çıkan, meydana gelen.
  • Sudur eden, çıkan, meydana gelen.

şap

  • (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim.
  • Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir hastalık ismi.

sebbah

  • (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü.
  • Yüzgeç.

sebh

  • Atın seğirtmesi.
  • Sür'atle gitmek.
  • Maaşında tasarruf etmek.
  • Suda yüzme.

sebk

  • İleri geçme, ilerleme. Öne göçme.
  • Vâki olma.
  • Koşuda kazanan hayvan.

şedef

  • (Çoğulu: Şüduf) Her nesnenin şahsı.

sedel

  • (Çoğulu: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı.
  • Örtmek, setretmek.

şerefsudur / şerefsudûr

  • Şerefsudûr olmak: Padişahın emriyle çıkmak.

sibahat

  • Suda yüzmek.

sıdam / sıdâm

  • (Bak: SUDAM)

sık'al

  • Suda ıslanmış kuru hurma.

şinah

  • Suda yüzme. (Farsça)

şinar

  • Suda yüzme. (Farsça)

şinaver

  • Suda yüzen. Yüzgeç. (Farsça)

subbah

  • (Tekili: Sâbih) Yüzenler, yüzücüler (suda).

şüd

  • Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd : Geldi gitti. (Farsça)

südde

  • (Çoğulu: Süded) Kapı, eşik.

süded

  • (Tekili: Südde) Kapılar, eşikler.

süds

  • (Südüs) Altı kısımda bir kısım.

sünusi / sünusî

  • (Seyyid Muhammed bin Ali) (Hi: 1206 - 1276) Şâzelî (Şazilî) Tarikatının sonradan teşekkül eden kollarından birisinin kurucusudur. Cezayir'in büyük velilerindendir. Memleketinin bir çok yerlerini ve Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret etmiş; Mısır'da, Bingazi'de tederrüsle iştigal etmiştir. Bingazi'de zaviy

tabih

  • Suda pişmiş et yahnisi.

tagrik

  • (Gark. dan) Suda boğma.

tarassud / ترصد

  • Gözleme. (Arapça)
  • Tarassud edilmek: Gözlenmek. (Arapça)
  • Tarassud etmek: Gözlemek. (Arapça)

tarassudat / tarassudât

  • (Tekili: Tarassud) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.

terbiyet

  • "Terbiye" kelimesinin Arabi okunuşudur.

tesdis

  • (Çoğulu: Tesdisât) (Süds. den) Gazelin her beytine dörder mısra ilâve ile onu müseddes (altı mısralı) hâline getirmek.

yavuz sultan selim

  • (Hi: 875-926) Osmanlı Padişahlarından dokuzuncusudur. Sultan Süleyman Han'ın babası, 2. Bayezid Han'ın oğludur.Azim ve sebat örneği olan ve memleket mes'elelerinde en küçük kusurları bile afvedemiyen Yavuz Selim, Çaldıran seferine çıkmıştı. Uzun müddet seferde olan askerleri bir gün padişahın çadırı

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR