LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ķara ifadesini içeren 1032 kelime bulundu...

müceddid / müceddîd

  • Yenileyici, kuvvetlendirici. İslâm dînini kuvvetlendiren, bid'atleri yâni İslâm dînine sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve sünnetleri ortaya çıkaran âlim.

ada

  • Etrafı su ile çevrili kara parçası.
  • Etrafı yollarla çevrili arsa ve binalar takımı.

adat-ı küfriye ve zalimane / âdât-ı küfriye ve zâlimâne

  • İnkâra ait ve zâlimlere yakışan âdet ve uygulamalar.

adem zulümatı

  • Hiçlik karanlıkları.

adem-i sebat

  • Kararsızlık, sabit olmama.

afyon polishanesi

  • Afyon karakolu.

agser

  • Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim.
  • Kurbağa yosunu.
  • Karabatak kuşu.
  • Aşağılık ve âdi (adam).

agtaş

  • Karanlık.
  • Zayıf gözlü.

ahles

  • Kara ile kırmızı arasında olan renk.

ahrec

  • Ak ile kara. Siyahla beyaz.

ahsef

  • Kara ile ak, alaca.

ahu / âhû / آهو

  • Ceylan, karaca. (Farsça)

ahuvan

  • (Tekili: Ahu) Ceylanlar. Karacalar. (Farsça)

ahva

  • (Çoğulu: Huvve) Kararmış nesne.

akd / عقد

  • Düğümleme, bağlama. (Arapça)
  • Nikah. (Arapça)
  • Kararlaştırma. (Arapça)
  • Kurma. (Arapça)
  • Akdedilmek: Yapılmak, uygulanmak, icra edilmek. (Arapça)
  • Akdetmek/eylemek: Yapmak, uygulamak, icra etmek, imzalamak, antlaşma yapmak, sözleşme yap (Arapça)

akise

  • Çok fazla deve.
  • Karanlık gece.

akl

  • (Akıl) Men'etmek.
  • Sığınacak yer.
  • Kırmızı mihfe örtüsü.
  • Diyet.
  • İnsanın; hayrı, şerri ve ilimleri anlayan, sebeblerden neticeleri çıkaran ve eserden eser sahibine intikal eden hassası. Düşünme ve anlama kabiliyeti. Zihin, zekâ, tefehhüm, fehim, irade, anlayış, k

akl-ı selim / akl-ı selîm

  • Doğru düşünen, doğru anlayan, doğru karar veren akıl.

akra'

  • (Tekili: Kara) Sırtlar, arkalar.

akriha

  • (Tekili: Karah) Temiz su.
  • Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.

akziye

  • (Tekili: Kaza) Hükümler. Kararlar.
  • Tam cümleler.

alem-i zulümat / âlem-i zulümat

  • Karanlıklar âlemi.

amair / amâir

  • (Tekili: Amâyir) (İmâret) İmâretler. Mâmur etmeler.
  • Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.

ammuriyye

  • Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.

amus

  • Karanlık.

anak / anâk

  • (Çoğulu: Ânuk) Dişi keçi yavrusu.
  • Zahmet, meşakkat.
  • Karakulak dedikleri hayvan.

anarşist

  • Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.

ankara darülfünunu

  • Ankara Üniversitesi.

ankara ehl-i vukufu

  • Ankara mahkemesi bilirkişi heyeti.

ankara emniyet-i umumi müdürü / ankara emniyet-i umumî müdürü

  • Ankara Emniyet Genel Müdürü.

ankara emniyet-i umumisi / ankara emniyet-i umumîsi

  • Ankara Emniyet Genel Müdürlüğü.

ankara emniyet-i umumiye müdürü

  • Ankara Emniyet Genel Müdürü.

ankara maarif dairesi

  • Ankara Eğitim Dairesi; Millî Eğitim Bakanlığı.

aram / ârâm

  • Durma, dinlenme. (Farsça)
  • Yerleşme, rahat etme, karar kılma. (Farsça)
  • Eğlenme. (Farsça)

as'ase

  • (Is'as) Yönelme. Arka çevirme.
  • Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek.
  • Bulutun yere yakın olması.

asa-yı musa / asâ-yı musâ

  • Hz. Mûsânın (A.S.) Asâsı.
  • Kafir sihirbâzları Cenab-ı Hakkın izniyle mağlub eden ve taşa vurduğunda hemen Cenab-ı Hakkın izni ile su çıkaran Hz. Mûsânın (A.S.) mucizeli değneği. Bu mucizeye teşbih olarak, her bir zerrede ve her şeyde Allahın (C.C.) varlığını, birliğini ve kudsi sıfatl

asakir-i berriyye / asâkir-i berriyye

  • Kara askerleri.

asal

  • Ahlâk. Karakter.
  • Alâmet, işaret, belirti.

aşavet

  • Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.

asfiya-i müçtehidin / asfiya-i müçtehidîn

  • Kur'ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan ve Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve takvâ sahibi kimseler.

aşi

  • Akşam.
  • Akşam yemeği.
  • Tavuk karasına tutulan kimse.

asiye / âsiye

  • Kederli, hüzünlü kadın.
  • Sütun, kolon, direk.
  • Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.

assal / assâl

  • Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.

astronomi

  • yun. Kozmoğrafya. Gök ilmi. Felekiyat.Astronomi ilmi dünyanın birgün hareketinin duracağını; coğrafya, karaların alçalarak dünyanın sularla kaplanacağını, iklimin değişerek canlılar için yaşanmaz hâle geleceğini; fizik, güneşin birgün söneceğini, kâinattaki enerjinin artık kullanılamaz, işe yaramaz

aşubengiz / âşûbengîz / آشوب انگيز

  • Kargaşa çıkaran. (Farsça)

aşve

  • Akşam karanlığı.
  • Akşam yemeği.

ateş-i rumi / ateş-i rumî

  • Eskiden kullanılan bir silâh çeşitidir. Kara ve deniz muharebelerinde yangın çıkartmak için kullanılırdı.

avam / avâm

  • Amme'nin çoğulu, halk, topluluk.
  • Müctehid (âyet ve hadîslerden şer'î yâni dînî hükümler çıkaran İslâm âlimi) olmayan, mukallid (yâni mezhebinin usûl ve kâidelerini anlayıp taklîd eden).
  • Dînî ilimlerden haberi olmayan câhiller.
  • Olgunlaşmamış, irşâda (öğrenip, aydınlanmaya) muht

avhak

  • Uzun nesne.
  • Kara karga.
  • Büyük kara deve.

ayan / âyan

  • Parlamentonun aldığı kararları düzeltmek için üyelerinin bir kısmı devlete mensup, bir kısmı da halktan seçilmiş olan meclis ve bu meclis üyelerinin her biri ("âyan meclisi", "âyandan falan zat" şeklinde kullanılır).

ayet-el kürsi / âyet-el kürsî

  • Kur'ân-ı kerîmde Bekara sûresinin, fazîletiyle bilinen 255. âyet-i kerîmesi.

ayet-i müdayene / âyet-i müdâyene

  • Kur'ân'daki (Bakara, 281) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet.
  • Kur'an-ı Kerim'de (Sure-i Bakara, 281. âyet) borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet. (Bu âyet vasatî olarak bir sahife uzunluğundadır.)

ayet-i zulümat / âyet-i zulümat

  • Dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri.

ayetü'l-kürsi / âyetü'l-kürsî

  • Allah'ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti.

ayn-ı zulmet

  • Tam bir karanlık.

azaim

  • (Tekili: Azime) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik.

azim / âzim / عازم

  • Gayret, kararlılık.
  • Azimli, kesin kararlı.
  • Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi.
  • Kararlı. (Arapça)

azime

  • (Çoğulu: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş.
  • Tılsım, efsun, sihir.
  • Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik.
  • Kasdetmek, yemin etmek.

azimet

  • Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak.
  • Kesin karar vermek.
  • Yola çıkmak, gitmek.

azimkar / azimkâr

  • Gayretli, kararlı.
  • Azimli, kesin kararlı.

azimkarane / azimkârane / azimkârâne

  • Gayretli, kararlı bir şekilde.
  • Azmederek, kararlı bir şekilde.

azlem

  • Çok zâlim. Pek zâlim.
  • Çok karanlık.

azm / عَزْمْ

  • Gayret, kararlılık.
  • (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât.
  • Azim, kesin karar, kuvvetli niyet.
  • Kararlılık.

azm etmek

  • Kalbde devamlı kalan ve yapmaya kesin kararlı olunan düşünce, kasd, niyet, karar verme.

azm-i kat'i / azm-i kat'î

  • Kesin karar, kat'î azim.

bad-ı pürgu / bâd-ı pürgû

  • Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

baharat

  • Karanfil, tarçın, karabiber gibi sert kokulu şeyler.

bahr ü berr

  • Deniz ve kara.

bahr-i siyah / bahr-i siyâh / بحر سياه

  • Karadeniz.
  • Karadeniz.

bahreyn

  • İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi)
  • Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Hal

balimez

  • 16. ve 17. yy. larda Osmanlılar tarafından kara ve deniz savaşlarında kullanılan uzun menzilli top.

banket

  • Bir otomobili uçtan uca kaplayan ve tek parçadan ibaret olan oturacak yer.
  • Karayollarında asfaltın her iki yanındaki balastlı kısım.

basir

  • Kararmış.
  • Ekşi yüzlü ve katı yürekli kimse.

bayramiyye

  • Hacı Bayram-ı Veli tarafından 14. yüzyılın sonlarında Ankara'da kurulan bir tarikattır.

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

bed-ahu / bed-âhû

  • Karakteri bozuk, huyu kötü. (Farsça)

bed-bin

  • Her şeyi kötü gören, karamsar.

bedbaht

  • Tâlihsiz. Bahtıkara.
  • Bahtsız, talihsiz, bahtı kara. (Farsça)
  • Bahtı kara, talihsiz.

bedbin / bedbîn / بدبين

  • Kötümser, karamsar, ümitsiz.
  • Kötümser, karamsar. (Farsça)

bedbinlik

  • Karamsarlık.

bedtıynet / بدطينت

  • Tıynetsiz, karaktersiz. (Farsça - Arapça)

begaya

  • Askerin ön karakol takımı.

behş

  • Muki otunun yaşı.
  • Kara yüz.

bekre

  • Kuyu ve benzerlerinde kullanılan makara, çıkrık, çark.
  • Mafsallarda bulunan makara şeklindeki kemik.

bela-yı siyah / belâ-yı siyâh

  • Kara belâ.
  • Mc: Acı olan olaylar, kötü hâdiseler.

belk

  • Kapı açmak.
  • Ak ile kara alaca olma.
  • Büyük terazi.

belkaa

  • Şam vilâyetinde bir yerin adı.
  • Kara ile ak alaca nesne.
  • Parlak nesne.

ber

  • Kara.

ber ve bahr

  • Kara ve deniz.

beraat kararı

  • Temize çıkma, suçsuz bulunduğuna dair verilen karar.

berarende

  • Üste getiren, üzerine çıkaran. (Farsça)

beraş

  • Ekseri yüzde olan küçük kara noktalar.

berf-alud / berf-âlud

  • Kar içinde, kara batmış. (Farsça)

berkarar / berkarâr / برقرار

  • Kararlı. Yerleşmiş. Devamlı.
  • Kararlı, yerleşmiş.
  • Kararlı.
  • Yerinde duran, karar eden. (Farsça - Arapça)
  • Berkarâr olmak: Devam etmek, kalmak. (Farsça - Arapça)

berr / بر / بَرْ

  • Yer, toprak, kara.
  • Yer, kara.
  • Doğru sözlü, hayır işleyen kimse.
  • Kara, toprak.
  • Toprak. (Arapça)
  • Kara. (Arapça)
  • Kıta. (Arapça)
  • Kara.

berr-i atik

  • Eski karalar. Asya, Avrupa ve Afrika.

berr-i cedid

  • Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.

berren / برا

  • Karadan, kara yoluyla.
  • Kara yolu ile. (Arapça)

berri / berrî / بری / بَرِّي

  • Karacı, karada olan.
  • Toprağa ait, kara ile ilgili.
  • Karaya ait.
  • Kara ile ilgili. (Arapça)
  • Karaya ait.

berriye / berrîye / بَرِّيَه

  • Toprağa âit.
  • Çöl. Beyaban. Sahra.
  • Kara askeri. Piyade.
  • Toprağa, karaya ait.
  • Karalara ait olan.
  • Karaya âit.

berzah / برزخ

  • İki şey arasındaki mesafe, aralık.
  • Can sıkıcı.
  • İnce uzun kara parçası.
  • Dünya.
  • Ruhların kıyamete kadar bulunacakları yer.
  • Cehennem. (Arapça)
  • Dil, kara uzantısı. (Arapça)
  • Sorun, dert. (Arapça)

besere-i habise

  • Çıktığı yeri kangren eden ve adına da kara kabarcık denen öldürücü bir hastalık.

bi-karar / bî-karar

  • Kararsız.

bid'at ehli

  • Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve Eshâb-ı kirâmının yolundan (Ehl-i sünnet îtikâdından) ayrılanlar. Bid'at sâhibi. Îtikâdda (îmânda) ve amelde (ibâdette) dinde olmayan yenilikler ortaya çıkaran kimseler, dinde reformcular.

bih-ken

  • Kökünden çıkaran, kök söken. (Farsça)

bikarar / bîkarar / bîkarâr / بى قرار

  • Kararsız.
  • Kararsız.
  • Rahatsız.
  • Kararsız, rahatsız.
  • Kararsız. (Farsça - Arapça)

bikarar eyler / bîkarar eyler

  • Kararsız eder, şaşkın yapar.

bilal

  • Siyah ve beyaz, yâni kara ile ak olmak.

bitüm

  • Yerin altında bulunup sıvı ve sarımtırak veyahut katı ve kara bir durum ve renkte olan maddedir ki, asfalt yol yapılırken kullanılır.

bobin

  • Tel veya iplik sarılmaya mahsus silindir şeklinde makara. (Fransızca)

boşanmak

  • Eşi ile olan nikâh bağını bozmak. Eşinden ayrılmak. (Medeni kanun, boşama yetkisini mahkemeye bırakmıştır. İslâm dini evlenmeyi Allah'ın emirleri dahilinde karşılıklı rızaya bağlı hür bir sözleşme olarak gördüğünden kadınla erkek boşanma yetkisinin kimde olacağını da kararlaştırabilirler. İsterlerse (Türkçe)

burhan-ı inni / burhân-ı innî

  • İnneli (elbetteli) delîl. Eserden müessire (o eseri yapana), san'attan san'atkâra ve netîceden sebebe götüren delîl. Kelâm (akâid) ilminde daha çok bu delîl kullanılır.

büyük doğucular

  • Büyük Doğu dergisini çıkaranlar.

büzm

  • Kesin karar ve tahammül.
  • Sertlik, kuvvet.
  • Doğru rey.

çader-i kuhli / çader-i kuhlî

  • Sema, gök.
  • Karanlık gece.

cadı

  • Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok yaşlı masum kadın, cadı diye Hristiyanların kurduğu Engizisyon mahkemeleri kararıyla yakılmıştır.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

caymak

  • Kararından dönmek.

cazgır

  • Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.

cazim

  • Kat'i karar veren.
  • Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de "câzim" denir. Meselâ "Lem yezuk" aslında (Yezuku) idi. Başına "lem" harfi geldiğinden " Yezuk" diye sâkin okundu.)

cemal-i masnuat / cemâl-i masnuat

  • Allah'ın yaratıklarındaki sanatkârane, mükemmel, kusursuz güzellikler.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

cenb

  • Yan taraf. Koltuk altının aşağısı.
  • Def'etmek, kovmak.
  • Müştak olmak.
  • Bir yere gitmek için bir yere inmek.
  • Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muztarib bulunmak.
  • Büyük ve çok olan.
  • Engin taraf.
  • Şetmetmek, söğmek.

cesle

  • Kara karınca.

çetr-i anberin

  • Karanlık gece.

cevn

  • Ak, ebyaz, beyaz.
  • Kara, esved. (Ezdattandır)

ceylan

  • Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.

cez

  • Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası. (Farsça)

cez'

  • Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.

cezire

  • Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası. (Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)

cezm / جزم / جَزْمْ

  • (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak.
  • Kesmek.
  • Niyet. Tahmin. Takdir.
  • İlzam.
  • İcâbe.
  • Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri yerlerine vaz'edip mahrecinden çıkarırken tâne tâne, fesahat, beyan ve teenni ve
  • Kesin karar, niyet.
  • Kesme, katı.
  • Kesin karar.
  • Kesin karar. (Arapça)
  • Cezm etmek: Kesin karar vermek, kesin olarak niyetlenmek. (Arapça)
  • Kesin karar.

cezmi / cezmî

  • Kat'î niyet ve karara ait. Cezm.

cezmiyet

  • Kesin kararlılık, azimli olma.
  • Kesin kararlılık.

cibillet / جبلت

  • Karakter, yaratılış. (Arapça)

cibilliyet / جبليت

  • Yaratılıştan gelen huy, karakter.
  • Karakter, yaratılış. (Arapça)

cibilliyetsiz / جبلتسز

  • Karaktersiz, kötü yaratılışlı. (Arapça - Türkçe)

cide

  • Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.

cifir / جِفِرْ

  • Harflerin sırlarıyla ma'nâ çıkaran ilim.

cinh

  • Gece karanlığı.

cinun

  • Gece karanlık olmak.

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cudi-i islamiyet / cudi-i islâmiyet

  • Her türlü helâket ve felâketlerden İslâmiyetle necat bulunacağını ifâde eden bir teşbihdir.Nasıl ki Nuh tufanında Nuhun (A.S.) gemisi Cudi Dağında karaya oturup kurtuldukları gibi.

cumhur

  • Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler.
  • Âlimlerin çoğu, ekseriyeti.
  • Seçimle idare edilen devlet.
  • Bir yere toplanmış kum, toprak.

cun

  • Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.

cüzeyre

  • Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası.

dafik

  • Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.

dağdağa

  • Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.
  • Gıcıklamak.

dahamet-i kebed / dahâmet-i kebed

  • Tıb: Karaciğer büyümesi.

dahamis

  • Bahadır, kahraman.
  • Karayağız, iri yapılı adam.

dahmes

  • Sirke tulumu.
  • Her nesnenin karası.

daire-i hükm

  • Hüküm alanı, karar dairesi.

dall u mudılle / dâll u mudılle

  • Doğru yoldan çıkanlar ve çıkaranlar, sapanlar ve saptıranlar.

damic

  • Karanlık.

dar-ı karar / dâr-ı karar

  • Karar kılınacak, durulacak yer.

dar-ül karar / dâr-ül karar

  • Kararlı surette kalınan, kıyametten sonraki yer. Cennet. Dâr-ül Beka.

darib

  • (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve.
  • Ağaçlı yer.
  • Karanlık gece.
  • Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.

dariş

  • Siyaha boyanmış kara deri.

de'da

  • Her ayın son günü.
  • Şaban'ın son günü.
  • Çok karanlık gece.

deccal / deccâl

  • Kıyametten önce ortaya çıkarak yandaşlarıyla birlikte dini yıkmaya çalışan azgın kimse.

decv

  • Nikâh.
  • Çok karanlık, zulmet.

decye

  • (Çoğulu: Dücâ) Karanlık, zulmet.

dehş

  • Bulanıklık, karanlık. Zulümat. (Farsça)
  • Bir işe başlama. (Farsça)

delehmes

  • Arslan.
  • Bahâdır, kahraman.
  • Çeri.
  • Kuvvetli kişi.
  • Çok karanlık olan gece.

deles

  • Karanlık.
  • Yaz sonunda yapraklanır bir ot.
  • Bir şeyi gizlemek.

dellal-ı muzhir / dellâl-ı muzhir

  • Gizli güzellikleri ortaya çıkararak ilân eden.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

derya-yı esved

  • Karadeniz.

dest-pak

  • Fakir, fukara. (Farsça)
  • Mendil. (Farsça)
  • Dindar. (Farsça)

devahin

  • (Tekili: Dâhine) Duman çıkaran bacalar.

devbel

  • Bir karar üzere durup büyümeyen küçük eşek.

devriy

  • (Devriyye) Geceleri gezen kol takımı, gezici karakol.
  • Bülbül, karatavuk, sığırcık ve bu gibi kuşların dahil olduğu sınıf.

deyacir

  • (Tekili: Deycür) Karanlıklar, zulümatlar.

deycuc

  • (Çoğulu: Deyâcic) Karanlık, zulmet.

deycur

  • (Çoğulu: Deyâcir) Karanlık.

deymum

  • Devamlı, berkarar, zevalsiz.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

direng

  • Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. (Farsça)
  • Dinlenme, karar, istirahat, aram. (Farsça)

divan-ı harb-i örfi / divan-ı harb-i örfî

  • İttihad ve Terakki hükûmeti zamanında kurulan ve oldukça sert kararlar alan sıkıyönetim mahkemesi.

dü-dili / dü-dilî

  • Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak. (Farsça)

düca

  • Zulmet, karanlık.

dücce

  • Fazla karanlık, ziyade zulmet.

dücce-i lücce

  • Denizin engin karanlığı.

düci

  • (Tekili: Dücye) Karanlıklar, zulümat.

dücme

  • Karanlık, zulmet.

dücne

  • (Çoğulu: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık.

dücünne

  • (Çoğulu: Dücünnât) Bulut kat kat olma.
  • Karanlık, zulmet.
  • Yağmur yağma.

dücye

  • (Çoğulu: Dücâ) Bal arısının kovanı.
  • Avcılar kümesi.
  • Zulmet, karanlık.

dugmeran

  • Kara, esved.

dugn

  • Karanlık, zulmet.

dühme

  • Siyahlık, karalık.

duhmesan

  • Kara yağız, iri yapılı adam.
  • Akılsız adam.

duhseman

  • Kara yağız, iri vücutlu adam.

dümus

  • Geceleyin çok karanlık olmak.

echel-i mutlak

  • Kara cahil.

ecr-i müsemma / ecr-i müsemmâ

  • Mukavele ve pazarlıkla kararlaştırılan ücret.

ed'ac

  • Gözleri kara renkte ve büyükçe olan.
  • Pek siyah şey.

edebiyat yapmak

  • Mc: Güzel ve uzun uzun sözlerle mevzu dışına çıkarak konuşmak.

edhem

  • (Çoğulu: Dühem-Edâhim) Karayağız at.

edlem

  • Karayağız, siyah adam.
  • Kara eşek.
  • Uzun yanaklı.
  • Uzun boylu.

ef'al-i ilahiye / ef'âl-i ilâhîye

  • Kâinattaki varlıkları ortaya çıkaran İlâhi fiiller.

ef'al-i umumiye-i ilahiye / ef'âl-i umumiye-i ilâhiye

  • Bütün varlıklar âleminde varlıkları ortaya çıkaran İlâhî fiiller.

egtaşa

  • Karartı.

ehamm

  • Yakın.
  • Kara, esved.

ehl-i fesat

  • Bozgunculuk çıkaranlar.

ehl-i idlal / ehl-i idlâl

  • Yoldan çıkaranlar, saptıranlar.

ehl-i ispat

  • Doğruyu ortaya çıkaran kimseler.

ehremen

  • Zerdüştîlerin inandıkları, kötülük ve karanlık tanrısı, şeytan, dev.

ehva

  • (Havvâ. dan) Siyah. Kararmış olan.

ekolali

  • yun. Psk: Sesleri taklit etme, yansıtma. Çocuk dünyaya geldiği zaman çevresinde konuşulan dilin seslerini çıkaramaz. Kendine mahsus sesleri çıkarır. Çevrede konuşulan dilleri dinleye dinleye çevredeki sesleri taklid etmeye başlar, bu taklid edebildiği sesleri sık sık tekrar eder. Meselâ: ba, ba, ba

elhükmü-li-l ekser

  • Çokluğa, ekseriyete göre karar verilir. Hüküm ekseriyete göredir.

elma

  • Karamtıl dudaklı.
  • Çok koyu gölge.

elyel

  • Çok karanlık gece.

emhar

  • (Tekili: Mehr) Mehrler, nikâh bedelleri. Zevceynin ayrılmaları halinde kadına verilecek olan ve nikâhta kararlaştırılan para ve sair eşyalar.
  • (Mühür) Taylar, at yavruları.

emniyet dairesi

  • Karakol, emniyet amirliği.

emzice / امزجه

  • Mizaçlar, karakterler. (Arapça)

enber

  • Kadın tuzluğu adı verilen ufacık kara yemiş.

engüşt-i nil

  • Fakirlik, fukaralık.

envar

  • (Tekili: Nur) Nurlar, ışıklar, aydınlıklar. Maddi veya mânevi karanlıktan kurtarmaya vâsıta olanlar.

erbain

  • Kırk. Kırk gün devam eden kara kış.

erkat

  • (Çoğulu: Erâkıt) Aklı karalı alaca yılan.
  • Yer yer beyazlığı olan her kara nesne.

erzide

  • Pahası kesilmiş, kıymeti kararlaştırılmış, değeri belli edilmiş olan şey. (Farsça)

esavid

  • (Tekili: Sevâd) Sevadlar, karanlıklar, siyahlıklar.

eşbah

  • (Tekili: Şebâh) Şahıslar, cisimler, vücudlar.
  • Büyük kapılar.
  • Uzaktan görünen karaltılar, hayâller.
  • Renk, levn.

esham

  • Küçük katreli yağmur.
  • Kara nesne, esved.
  • Kara nesne.

esl

  • Karaılgın ağacı.

esmat

  • (Çoğulu: Sümut) Saçının ve sakalının karası beyazıyla karışıp ikisi beraber olmak.

esmer / اسمر

  • Siyaha, karaya çalan kumral renk.
  • Rengi karaya çalan.
  • Karayağız, esmer, koyu tenli. (Arapça)

esved

  • Çok siyah. kara renkli olan.
  • Siyah, kara.

esvide

  • (Tekili: Sevâd) Sevâdlar, karanlıklar, siyahlıklar. Karaltılar.
  • Çok mallar, fazla mülkler.

etmeseh

  • Karanlık, sessiz gece.

evham-ı muzlime

  • Karanlık vehimler, kuşkular.

evsaf-ı nisbiye / evsâf-ı nisbiye

  • Ölçü ve kıyasa göre olan vasıflar. (Sıcaklık, soğuklukla bilindiği, karanlık derecesi aydınlıkla görüldüğü gibi.) (Farsça)

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

falıku'l-habbi ve'n-neva / fâlıku'l-habbi ve'n-nevâ

  • Tohum ve çekirdekleri çatlatıp açarak filiz çıkaran Allah.

farfara / fârfâra / فَارْفَارَه

  • Hafif meşreb, gürültü çıkaran.

fasid-faside / fâsid-fâside

  • Kötü, fena, yanlış, bozuk.
  • Münafık, fesad çıkaran.

fasıla-i saltanat / fâsıla-i saltanat

  • Yıldırım Bayezid'in Ankara savaşında Timur'a esir düşmesinden, Çelebi Mehmed'in pâdişah olmasına kadar geçen zaman.

fatiha / fâtiha

  • Bir şeyin başlangıcı, ibtidası.
  • Mübaşeret. Başlamak.
  • Karar vermek.
  • Bir duânın sonunda veya duâya başlarken Fâtiha Suresini okumayı hatırlatan ifade.
  • Kur'an-ı Kerim'in birinci suresi.

fatin

  • (Fitne. den) Fitne çıkaran. Dinden çıkarıp azdıran. İğfâl eden.

faysal / فَيْصَلْ

  • Karar. Hüküm. Fasıl. Hall.
  • Karar, hüküm.

fecr-i sadık / fecr-i sâdık

  • Fecr-i kâzibi tâkibeden tam karanlıktan sonraki beyazlık. Sabah namazının ve orucun başlama vakti.

fehire / fehîre

  • İçine kızmış taşlar bırakarak kaynatılan ve üzerine un konulan ayran.

fehme

  • (Çoğulu: Fuhem-Fuhum) Kömür.
  • Karanlık.

felsefe-i sakime-i avrupaiye / felsefe-i sakîme-i avrupaiye

  • Avrupa'nın hastalıklı ve karanlık felsefesi.

fena tabiatlı

  • Kötü özellikleri bulunan, mizac ve karakteri kötü olan.

ferancemşek

  • Reyhan karanfili.

fersah

  • Uzunluk ölçüsü birimidir, iki çeşittir: Deniz fersahı: 5555 m. Kara fersahı: 4444 m.
  • İki şey arasındaki açıklık.
  • Sükun ve hareket arasındaki vakit.
  • Zaman. Saat.
  • Dâimî ve çok olup aslâ kesilmeyen şey.

fesad-engiz

  • Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.

feşar

  • Sıkıcı. Sıkan. Sıkıp suyunu çıkaran. (Farsça)

fetret

  • Karanlık, mânevî buhran zamanı.

fetret devri

  • Karanlık dönem, vahyin kesildiği mânevî buhran zamanı.

fettan

  • Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran.
  • Hırsız.
  • Şeytan.
  • Altın eriten kuyumcu.

fetva / fetvâ / فتوی

  • Dinî hüküm, karar.
  • Kadının verdiği şer'î karar. (Arapça)

fevziye

  • Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması üzerine II.Sultan Mahmud tarafından eski odalar mevkiine verilen isimdir. Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması esnasında, yeni odalar Kara Cehennem'in attığı yağlı paçavralarla yanmış, eski odalar da ocağın ilgasından birkaç gün sonra yıktırılmıştır. Gerek yanan ve gerekse

fi-i maktu' / fî-i maktu'

  • Biçilmiş kıymet, kararlaştırılmış değer.

fırak-ı fesadiye

  • Fesat, bozugunculuk çıkaran gruplar.

firavuncuk

  • Küçük bir Firavun; kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük gören.

firavuncuklar

  • Kendini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görenler.

fitne-amiz / fitne-âmiz

  • Fitne çıkaran, fesat karıştıran. (Farsça)

fitne-engiz

  • Fitne çıkaran. (Farsça)

fitnet-üd dehma

  • (Fitnetüddehmâ) Küfürde olmak, kara fitne. Rezil olmak.

fıtrat-ı selime / fıtrat-ı selîme

  • Bozulmamış yaratılış, karakter.

fukara-perver

  • Fakire bakan. Fukarayı koruyan. (Farsça)

fülfül / فلفل

  • (Çoğulu: Felâfil) Karabiber.
  • Biber, karabiber. (Arapça)

füsus

  • Nükte, maskaralık.

gabari

  • Kara nakil vasıtalarındaki yükün yükseklik ölçüsü. (Fransızca)

gabes

  • Karanlık gece.
  • Biraz bulanık renkte olan beyazlık.

gafis

  • Kara ağaç.

galal

  • (Tekili: Gılâl) (Galle) Zahireler. Mahsuller.
  • Akarât kiraları.

gales

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

galle

  • Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir.
  • Akarât kirası.
  • Hammaliye kirası.
  • Susamak.

gari / garî

  • Kararsız, sebatsız. (Farsça)

gasak

  • (Gusuk-Gasekan) İlk koyu karanlık.
  • Küfrün karanlığı.
  • Gözün dumanlanıp, seçemez olması.
  • Göz kararması.
  • Herhangi bir şeyin akması, dökülmesi.
  • Çok soğuk ve fena kokan içki veya su.
  • Kuvve-i şeheviyye.
  • Seyelân.

gasak-ul leyl

  • Gecenin ilk karanlığı.

gasem

  • Gecenin sonunda olan karanlık.

gasık / gâsık

  • Gecenin ilk karanlığı. Gece. Karanlık.
  • Ay doğmak.
  • Gece, karanlık.

gasm

  • Karanlık, zulmet.

gasuk

  • Karanlık olmak.

gaşve

  • (Gışâve-Guşve) Perde, hicap, örtü.
  • Göz kararmak.

gataş

  • (Çoğulu: Agtaş) Karanlık.
  • Devamlı su akan gözdeki zayıflık.

gav / gâv

  • Öküz, sığır, bakara. (Farsça)

gayahib

  • (Tekili: Gayheb) Gece karanlıkları.

gayet itminan

  • Son derece kararlılık, sebat.

gayheb

  • (Çoğulu: Gayâhib) Gece karanlığı.

gazf

  • Kulağın sarkık olması.
  • Kırmak.
  • Geceleyin karanlık olmak.

gazıye

  • Çok karanlık olan yer.
  • Büyük nurlu şey.

gıll u gış

  • Aklın muhtelif fikirler üzerinde kararsızlığı.
  • Gönül darlığı.
  • Kin ve hile. Hıyanet ve adavet.

gıll u gışş

  • Şüphe ve tereddüt, kararsızlık. Kin ve hile. Hiyanet ve düşmanlık.

gıllugış

  • Karar verememe, gönül sıkıntısı.

giran-dud

  • Duman, sis. (Farsça)
  • Kara bulut. (Farsça)

gışavet

  • Göz kararmak.
  • Körlük yapan perde. Kabuk.
  • Baş örtüsü.

gudde

  • Tıb: Bez. Vücudun muhtelif yerlerinde, hususan boyunda bir nevi vücuda lazım su çıkaran depocuk. Şiş.

gürisne

  • (Çoğulu: Gürisnegân) Aç, fukara, fakir. (Farsça)

gusv

  • Zulmet, karanlık.

hacer-i esved / حجر اسود

  • Karataş.

hacerülesved

  • Kâbede bulunan ünlü kara taş.

hafif-ül mizac

  • Kararsız, hoppa, temkinsiz.

hafş

  • Tıb: "Tavuk karası" adı verilen bir göz hastalığı.

haifen / hâifen / خائفا

  • Korkarak, korkakçasına.
  • Korkarak. (Arapça)

hakem

  • Bir işte karar vermeye yetkili kişi.

hakim / hâkim

  • Haklı ve haksızı ayırıp, hak ve adâlet üzere hükmeden, karar veren.

hakim olma / hâkim olma

  • Hükmetme, karar verme, yönetme, egemen olma.

halek

  • Kara, siyah.

halet-i nezi'

  • Ölüm hali, sekarat-ı mevt.

halic / halîc

  • Liman. Boğaz. Kanal. Körfez. Koy. Denizin kara içine nehir gibi uzanmış kısmı.
  • Irmak.
  • Büyük çanak.
  • İp.
  • Deve ağzı.

halim selim

  • Yumuşak huylu ve sağlam karakterli kişi.

hall

  • Çözme. Çözülme. Karışık bir mes'elenin içinden çıkma.
  • Anlayıp karar vermek. Neticelendirmek.
  • Susam yağı.
  • Ezmek.
  • Açmak.
  • Dühul etmek, girmek.

hama'

  • Kara balçık.

hamsin / hamsîn

  • Elli.
  • Erbaîn denen kırk günlük kara kıştan sonra gelen elli günlük kış.

han

  • Okuyan, okuyucu, çağıran manasına gelir. Meselâ: Duâ-hân : (Niyaz ve tazarrukârane bir tezellül ile) duâ okuyan. (Farsça)

hanadis

  • (Tekili: Hındıs) Musibetler.
  • Karanlık geceler.
  • Şiddetli hâller.

hantem

  • (Çoğulu: Hanâtim) Kara bulut.
  • Desti.
  • İbrik.
  • Topraktan yapılan kap.

hark

  • Herhangi bir kanunun delinmesi, yırtılması, kanunu devre dışı bırakarak yaratma.

hark-ı adat / hark-ı âdât

  • Adetleri, kanunları delme, onları devre dışı bırakarak var etme.

harkahe

  • Koyuncuların kara evi.

harmed

  • Kokusu ve rengi değişen.
  • Kara balçık.

harre

  • (Çoğulu: Hırâr-Hırârât-Harrun) Kara taşlı yer.

hasif / hasîf

  • Ak ile kara, alaca renkli urgan.
  • İki çeşit renkten meydana gelen.

hasisa / hasîsa / خصيصه

  • Bir şeye mahsus hal. Kendine mahsus olup başkasında bulunmayan keyfiyet, karakter.
  • Karakter. (Arapça)

haslet

  • Huy, karakter.
  • İnsanın yaratılışındaki huy, mîzâc, tabîat, karakter.

hasmen

  • Bir mes'eleyi kesin bir karar ile halledip bitirmek suretiyle.

hat'are

  • Bir hâl üzerine karar etmeyip devamlı değişmek.

hava-i zulmet / havâ-i zulmet

  • Karanlık hava.

haver

  • Gözün beyazının çok beyaz ve karasının da çok kara olması.

havfen

  • Çekinerek, korkarak, havf ederek, korku ile.

hayalet

  • Göze görünen hayal, karaltı.

hayali / hayalî / خيالى

  • Hayale âit. Hayale mensub ve müteallik.
  • Hayal, yahut halk dili ile "Karagöz" oynatanlar.
  • Hayalî, hayal ürünü. (Arapça)
  • Karagöz oynatan. (Arapça)

haymana

  • Başıboş hayvanları haylayıp salıverdikleri çayırlık yer.
  • Ankara'nın bir kazası.

haysebeyse

  • Kararsızlık, karışıklık, darlık.

hayt-i esved

  • Siyah iplik, fecir zamanı yavaş yavaş silinen gecenin karanlığı.

hayvan-ı berri / hayvan-ı berrî

  • Karada yaşayan hayvan.

hayvanat-ı berriyye

  • Kara hayvanları, karada yaşıyan hayvanlar.

hazm

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Zaptetmek.
  • Kast etmek.
  • Bağlamak.
  • Yumuşak yüksek yer.
  • Sağlam re'y. Doğru ve kat'i karar.
  • Basiretle hareket etmek.

heft-derya

  • Yedi deniz. Pasifik okyanusu, Atlas okyanusu, Karadeniz, Akdeniz, Taberiye, Aral ve Hazer.

helesaya çıkmak

  • Eskiden ramazanlarda iftardan sonra para toplamak için çocuklar tarafından teşkil edilen çalgılı heyetlere katılanlar tarafından nakarat makamında söylenen bir tabirdir. Dilenciliğin kibarcalarından sayılır.

hemaluş

  • Kara balçık.

hercai / hercaî / hercâî / هرجائى

  • (Hercâyî) Her yerde bulunur, kendine mahsus belirli bir yeri bulunmayan. Serseri, derbeder.
  • Kararsız, sebatsız, vefasız, dönek, mütelevvin.
  • Şıpsevdi. (Farsça)
  • Kararsız. (Farsça)

herec

  • Sıcaklığın fazlalığından devenin gözünün kararması.

hevaiye / hevâiye

  • Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan şeyler.
  • Hava gibi hafif ve lâtif karakterde olan mânâlar.

hey'are

  • Bir yerde karar etmeyen kadın.

hi'ha'

  • Bir sapı kara ot.

hıbab

  • (Çoğulu: Havâbibe) Hısımlık, yakınlık, akrabalık, karâbet.

hidayet güneşi

  • Bütün hak ve hakikatleri güneş gibi ortaya çıkaran, insanlara iman yolunu gösteren Kur'ân.

hilafetname

  • Tarikata intisab ile usulü dairesinde belirli mevkilere çıkarak irşad mertebesine yükselenlerden isteklilerin irşad ve terbiyesine ruhsat ve izni mutazammın şeyhi tarafından verilen mühürlü vesika.

hilallemek / hilâllemek

  • Abdest alırken, el ve ayak parmakları ile sakalın ve kadınlarda sık saçların arasına ıslak parmaklarını sokarak hareket ettirmek.

hılas

  • Kara ile ak arasında olan çocuk.

hımhım

  • Burundan konuşan. Sesleri burnundan çıkararak konuşan kimse.
  • Burnundan çıkan ses gibi boğuk.
  • Arap diyarında biten bir ot.
  • Çok siyah.

hındis

  • (Çoğulu: Hanâdis) Katı karanlık.

hirek

  • Karaman koyunundan daha küçük yapıda, yassı ve geniş kuyruklu bir koyun cinsi.

hırka-i şerif / hırka-i şerîf

  • Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem sağlığında büyük velî Veysel Karânî hazretlerine verilmesini vasiyet ettiği mübârek hırkası. Veysel Karânî'ye hediye edilen bu hırka, İstanbul Fâtih'teki Hırka-i Şerîf Câmii'ndedir.

hortlak

  • Bazıların hakikatsız ve batıl inanışına göre mezarda dirilip geceleri çıkarak dolaştığı tevehhüm edilen ölü. Cadı, vampir.

hücec-i hattiye

  • Huk: Yazılı deliller. Bunlar tezvir ve tasni şüphesinden sâlim olduğundan onunla amel edilebilir, yani hükme medar olur, başka vech ile sübuta ihtiyaç kalmaz. (Beraetler, mahkeme kararları, tescil edilen vakriye gibi.)

hudara

  • Karanlık gece.
  • Siyah bulut.

hudariyye

  • Tavşancıl kuşu.
  • Karanlık gece.

hudri / hudrî

  • Kara eşek.

hükm / حكم

  • (Hüküm) Karar. Emir. Kuvvet. Hâkimlik. Amirlik.
  • İrade. Kumanda. Nüfuz.
  • Kadılık etmek.
  • Tesir. Cari olmak.
  • Makam.
  • Bir dâvanın veya bir meselenin tedkik edilmesinden sonra varılan karar.
  • Man: Fikirler ve tasavvurlar arasındaki râbıtayı tasdik veya
  • Yargı, karar.
  • Bir dâvâ, bir mes'ele, bir kişi hakkında verilen karar, emir.
  • Hüküm, emir, kesin karar. (Arapça)
  • Hükmünde: Yerinde, gibi. (Arapça)
  • Hükmünü almak: Yerine geçmek, gibi olmak. (Arapça)

hükm-i karakuşi / hükm-i karakuşî

  • Karakuş hükmü.
  • Mc: Hesaba kitaba gelmiyen, mantığa uymayan hüküm.

hükm-i şer'i / hükm-i şer'î

  • Kur'an-ı Kerim'e ve Din-i İslâm'a uygun kanun ile verilen karar. Şeriatın hükmü.

hükm-i tecrübi / hükm-i tecrübî

  • Tecrübe ile elde edilen hüküm.
  • Tecrübe neticesi hâsıl olan karar.

hükm-ü kur'an / hükm-ü kur'ân

  • Kur'ân'ın kararı.

hükmi / hükmî

  • Hükme dair. Hükme âit ve müteallik. Bir karara dayanan, itibâri olan.

hüküm / حكم

  • Yargı, karar.
  • Bk. hükm
  • Hüküm vermek: Kesin karar vermek.
  • Karar.

hükümname

  • Bir mahkeme veya hey'etin hüküm ve kararını hâvi vesika. Hükmü ihtiva eden kâğıt. (Farsça)

humeme

  • (Çoğulu: Humem) Kömür.
  • Kara kül.
  • Her ateşte yanan nesne.

hümme

  • Kara.
  • Diş eti kararmak.

huri

  • (Ahver ve Havrâ kelimelerinin çoğulu) Ahu gözlüler. Gözlerinin akı karasından çok olan, pek güzel ve güzellikleri tarif ve tavsif edilemiyecek derecede güzel olan Cennet kızları.

hursendane

  • Kanaatkârâne, tokgözlülükle. (Farsça)

hüsn-ü tedbir

  • İyi düşünülerek tutulan yol. Tefekkür ile tasmim etmek, ihtiyar olunacak meslek ve harekete karar vermek.
  • Bir kimseden bir haberi nakil ve rivâyet eylemek.
  • Bir şeye iyi muvaffak olmak için o işe muvafık ve hesaplı hareket etmek.

hutaf

  • (Çoğulu: Hatâtif) Demir çengel.
  • Makaranın iki tarafında olan eğri demir.

huvve

  • Karalık. Siyahlık.

hüzüv

  • Maskaralık.

hüzzü'

  • Maskaralığa almak.

i'cazkarane / i'câzkârâne / اِعْجَازْكَارَانَه

  • Herkesi âciz bırakarak, mu'cize olarak.

i'lam

  • Bildirmek. Belli etmek. Anlatmak.
  • Mahkeme hükmünü bildiren resmi karar yazısı.

i'tibar

  • (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek.
  • Taaccüb etmek.
  • Şeref, haysiyet.
  • Bir şeyin gerçek değil, kararlaştırılan değeri.
  • Ticarette söz veya imzaya olan itimad.
  • <

i'tikad

  • İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak.

i'tikal / i'tikâl

  • (Ekl. den) Kemirme, kemirerek yeme.
  • Dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması.
  • Tıb: Yaranın, vücudu yemesi. Yaranın büyümesi.

i'timad-ı nefs / i'timâd-ı nefs

  • Nefse güvenmek, bir iş için lâzım olan çalışmaları ve sebeplere yapışmayı bırakarak o işi başarırım diye kendine güvenmek.

ibaha eden / ibâha eden

  • Bir şeyi haram olmaktan çıkararak serbest bırakan; mübah kılan.

ibahiyye / ibâhiyye

  • İslâmiyet'in haram ve yasak kıldığı şeyleri helâl ve mübâh sayan bozuk bir fırka. Bâtiniyye, İsmâiliyye. Karâmita da denir.

ibkaen / ibkâen / ابقاء

  • Eski yerinde bırakarak. (Arapça)

ibn-i verdan / ibn-i verdân

  • Hamam içinde olan kara çekirge.

ibtila / ibtilâ

  • Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik.
  • İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.

icra

  • Bir işi yürütmek.
  • Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme.
  • Vekil göndermek.
  • Mahkeme kararını yerine getirmek.
  • Suyu akıtmak.
  • Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir borcu, adlî bir teşekkül vâsıtasıyla ödetme.

icra hey'eti

  • Mahkeme kararını tatbike memur olan heyet. İcra memurları heyeti.

icra memuru

  • Mahkeme kararını tatbik ile borçludan borcunu alıp alacaklıya vermekle vazifeli olan adliye memuru.

idli'mam

  • Kararmak.

iflah

  • Mübarek ve muvaffakiyetli olmak. Selâmete çıkmak. Felâha kavuşmak.
  • Nimette dâim ve kararlı olmak.

ifsad komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran topluluk.

ifsat komitesi

  • Bozgunculuk çıkaran grup.

ifsatçı

  • Karıştıran, karışıklık çıkaran.

iftidah

  • (Fadâhat. den) Kırma, kırıp ufalama.
  • Maskara olma, rezil olma.

iğerçin

  • Karar veremeyen, mütereddit, kuşkulu.

igtaş

  • Karanlık olmak.

igtimad

  • (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme.
  • Karanlıkta görünmez olmak.

iğtişaşçı

  • Karışıklık çıkaran, hilekâr.

igzaf

  • Gece çok karanlık olmak.

ihcam

  • Bir şeyden korkarak vaz geçme, dönme. cayma. Men olunma.

ihtilalkarane / ihtilâlkârâne

  • Karışıklık çıkararak.

ikrar

  • Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak.
  • Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.

ill

  • Keskinlik veya parlaklık mânasından alınmış olup; feryat, yemin, ahid ve karâbet mânalarına gelir. İbrânice "il", ilâh demek olduğu da söylenmiştir.

ilm-i cifir / عِلْمِ جِفِرْ

  • Harflerin sayı değerlerinden mânâ çıkararak elde edilen ilim.
  • Harflerden ma'nâ çıkaran ilim.

iltihab-ı kebed

  • Tıb: Karaciğer iltihabı.

imam-ı müçtehid

  • Müçtehid imam; Kur'ân ve sünnetten yola çıkarak hüküm ortaya koyan büyük İslâm âlimi.

imhak

  • Kararma.
  • Bereketsiz.

imlas

  • Karanlık.
  • Karışma.
  • Koyunun tüyü dökülme.

imtira'

  • Çıkarma, ihrac etme, dışarı atma.
  • Şüphelenme, kuşkulanma.
  • Tereddüt, mütereddidlik, kararsızlık.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

inhiraf-ı mizaç

  • Mizacın bozulması, karakter bozukluğu.

inkişaf ettiren

  • Ortaya çıkaran.

inna lillah ve inna ileyhi raci'un / innâ lillah ve innâ ileyhi râci'ûn

  • Belâ ve musîbet gelince veya kötü bir haber duyunca okunan, Bekara sûresinin; "Biz Allahü teâlânın kullarıyız (vefât ettikten sonra diriltilip yine) O'na döneceğiz" meâlindeki yüz elli altıncı âyet-i kerîmesi.

ıra

  • Karakter, seciye.

irade / irâde

  • Allahü teâlânın sübûtî sıfatlarından. Allahü teâlânın dilemesi.
  • İstemek, seçmek, dilemek tercih etmek.
  • Tasavvuf yoluna yeni girenlerin başlangıç halleri. Allahü teâlânın rızâsına kavuşmaya azmedenler, karar verenler için ilk konak.

irade-i hilafet / irade-i hilâfet

  • Halifelik makamının kararı, hükmü.

irtibak

  • Karışık ve çapraşık bir işe girişme.
  • Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri.
  • Bir kazâya uğrama.

irtidad

  • Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak.
  • Geri dönmek.

ıs'as

  • Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak.
  • Karanlığın açılması.
  • Bulutun yere yakın olması.
  • Peşinden gitmek.

işa-i sani / işâ-i sânî

  • Batıdaki mer'î ufuk hattı üzerinde beyazlığın kaybolması ile başlayan vakit; güneşin üst kenarının ufk-ı mer'î altında on dokuz derece yüksekliğe indiği ve şafağın kaybolduğu tam karanlık vakit.

isave

  • Gammazlık, ağız karalığı.

ısdak

  • Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

islac

  • Kara tutulma. Karlı olma.

ism-i a'zam

  • En büyük isim. Allahü teâlânın bütün sıfatlarını kendinde toplayan ism-i şerîfi. Hadîs-i şerîfte İsm-i A'zamın Bekara ve Âl-i İmrân sûrelerinde olduğu bildirilmiştir. Bâzı âlimler, İsm-i A'zamın "Allahu lâ ilâhe illâ huvel hayy-ul-kayyûm" bâzıları "Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimî

ismirar

  • (Semrâ. dan) Esmerleşme, kara olma, kararma.

istihza

  • Alay etmek, birisi ile eğlenmek.
  • Birisini gülünç duruma düşürmek, maskara etmek.

istikrar / istikrâr / استقرار

  • Karar ve sebat üzere olmak. Karar kılma. Sâkin olmak. Yerleşmek.
  • Kararlı olma, devamlı bir hal üzere olma.
  • Karar kılma, yerleşme.
  • Kararlılık.
  • Kararlılık. (Arapça)

istikrar-ı manzume

  • Sistemin istikrarı, kararlılığı.

ıstılah

  • Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları.
  • Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin anlamadığı kelime.
  • Muvafakat. Uygunluk. Barışmak. İttifak.

istimlak

  • İcraî karar alma salâhiyetini hâiz bir amme hükmî şahıs (Vilâyet, Belediye v.s.) tarafından bir malın, halkın faydası için karşılığı verilip alınarak umumun istifadesine arzedilmesi.
  • Mülk satın almak.
  • Mülk sahibi olmak.

istinaf / istînâf / استيناف

  • Üst mahkemeye başvurarak alt mahkemenin kararının feshini isteme. (Arapça)

istinkar / istinkâr

  • İnkâra yeltenme, inkâr etme çabası içinde olma.

istinkar etmemek / istinkâr etmemek

  • İnkâra yeltenmemek, reddetmeye kalkışmamak.

istinsaren

  • Arka çıkarak.
  • Yardım ümid ederek.

istirca' / istircâ'

  • Belâ ve musîbet zamânında veya kötü bir haber duyunca "İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci'ûn (Muhakkak ki Allahü teâlânın kullarıyız, vefât ettikten sonra diriltilme ve neşr ile yine O'na döneceğiz) (Bekara sûresi: 156) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okuya rak Allahü teâlâya sığınmak.

istiva

  • Müsavi oluş. Temasül.
  • İ'tidal, istikamet ve karar.
  • Kemalin sâbit olması.
  • Kaba kuşluk zamanı.
  • Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak.
  • İstila eylemek.

isvidad

  • Kararma, kara olma, esmerleşme. Siyahlanma.

isvidad-ı cild

  • Cildin kararması, esmerleşmesi.

itibari / itibârî / اعتباری

  • Göz kararı. (Arapça)
  • Var sayılan. (Arapça)

itidal-i mizacı

  • Karakterinin, tabiatının ölçülülü ve aşırılıklardan uzak olması.

itikad-ı küfriye

  • Küfür itikadı, inkâra dayalı inanç biçimi.

itminan

  • Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık.

ıyaf

  • Gönül dönmek.
  • Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek.
  • Tiksinmek, iğrenmek.

izhar eden / izhâr eden

  • Gösteren, ortaya çıkaran.

ızlam

  • Karanlık, zulmet.
  • Zulmetme, karanlıkta bırakma.

izlam

  • Karanlık olmak. Zulme giriftar olmak. Zulme tutulmak.

ıztıca'

  • Namaz kılarken secdede koltukları sıkarak göğsü yere değdirme.
  • Yan üstüne yatma.

kabb

  • İnce belli olmak.
  • Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi.
  • Makara ortasındaki ağaç.

kabus / kâbûs / كابوس

  • Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
  • Karabasan. (Arapça)

kadime

  • Ordunun ileri karakolu.
  • Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.

kalak

  • Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık.
  • Zahmet. Meşakkat.

kali'

  • (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.

kamp

  • Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh.
  • Esirler karargâhı.

kar

  • (Çoğulu: Kur-Kirân) Zift, kara boya.
  • Deve. Dağ keçisi.
  • Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek.
  • Küçük tepe.
  • Kara taşlı yer.
  • Kara büyük taş.

kar haddi / kâr haddi

  • Bir malı satarken, alış fiyatına veya mâliyeti üzerine eklenen fazlalığa, kâra konulan sınır.

karaca ahmed sultan

  • Barla ile Barla Gölü arasında "Karadut" mevkiinde, bir ziyaretgâhtır. Barla'ya yaya yirmi dakikalık bir mesafededir.

karafi

  • (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.

karanful

  • Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.

karanfül

  • (Bak: KARANFUL)

karar

  • Değişmez hâle gelmek.
  • Sabit ve sakin olmak.
  • Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük.
  • Gitmeyip kalmak.
  • Oturaklı yer. Sâkin olacak yer.
  • Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü.
  • Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama.
  • Dolanmak.

karar-ı kat'i / karar-ı kat'î

  • Dâvâyı neticelendiren kesin karar.

karar-ı seri

  • Acele karar, seri karar.

karardade / karardâde

  • Durgun hâle gelmiş. (Farsça)
  • İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş. (Farsça)

karargah / karargâh

  • Karar verilen yer. Karar yeri. (Farsça)
  • Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez. (Farsça)
  • Karar yeri.
  • Karar yeri, askeriyede kurmayların yeri.

karargir / karargîr / قرارگير

  • Karara bağlanmış. Kararı verilmiş. (Farsça)
  • Karar verilmiş. (Arapça - Farsça)
  • Karargîr olmak: Karara bağlanmak. (Arapça - Farsça)

kararname / kararnâme

  • Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. (Farsça)
  • Verilen karârı bildiren yazı. (Farsça)
  • Kararların yazısı.

kararyab

  • Karar bulan. (Farsça)
  • Bir yerde oturup dinlenen. (Farsça)

karavol

  • Karakol. (Farsça)

karbus

  • (Çoğulu: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı.
  • Saç.

karkal

  • (Çoğulu: Karâkıl) Kadın gömleği.
  • Yeleksiz elbise.

karkar

  • (Çoğulu: Karâkır) Düz açık yer.

karr

  • Durma.
  • Karar verme.
  • Su dökmek.
  • Kulağına söylemek.
  • Mahfe.

kartak

  • (Çoğulu: Karâtit) Kadife.
  • Terlik.
  • Etekli kaftan.

kasd

  • Teşebbüs, niyet; bilerek, isteyerek, kalbe gelen bir fikri, düşünceyi yapmak için karar verme.

kaşi'

  • Kararı ve sebâtı olmayan kişi.
  • Dağılmış, müteferrik.

kaşif / kâşif

  • Keşfeden, bulan, meydana çıkaran.

kaskase

  • Çok karanlık gece.
  • Asâ, sopa, baston.

kassar

  • Leke çıkaran.
  • Çırpıcı, yıkayıcı.

kastar

  • (Çoğulu: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse.
  • Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.

kasti hüküm / kastî hüküm

  • Bir şeyin bizzat kendisi hakkında "bu doğrudur veya yalandır" şeklinde verilen hüküm; bilerek, birinci derecede karar konusu.

kat'

  • Kesme, biçme.
  • Halletme, karar verme, sona erdirme, bitirme.

katere

  • Bir şey üzerine çökmüş toz.
  • İs gibi bir karanlık.
  • Toz.
  • Kebap yapmak.
  • Pişmiş şeyin kokması.

katim

  • Toz çokluğundan karanlık olan.

kaza / kazâ

  • Allah'ın ezeldeki hükmü
  • Kadılık (ilçe) merkezi.
  • Kadılık etme işi, mahkemenin kararı, hükmü.
  • Yapma, yapılma, işleme.
  • İstemeden yapılmış bir kötülük.

kazasker

  • İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.

kazib

  • Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse.

kaziye

  • Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm.
  • Karar. Fikir. İfâde.
  • Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz.
  • Hükmeylemek.
  • Hükümet.

kaziye-i muhkeme

  • Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir.
  • Kesinleşmiş hüküm, bir daha bozulamayacak karar.

kebed / كبد

  • Ciğer ağrısı.
  • Kara ciğer.
  • Meşakkat. Şiddet. Mihnet.
  • Karnın şişmesi.
  • Karaciğer. (Arapça)

kelağ / kelâğ / كلاغ

  • Karakarga, kuzgun. (Farsça)

kemal-i vüsuk ve itmi'nan

  • Tam bir güven, inanç ve kararlılık.

kemençe

  • Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. (Farsça)
  • Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti. (Farsça)

kemne

  • Tıb: Karasu adı verilen bir göz hastalığı.

kerempe burnu

  • Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.

kerkese

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

keşakeş

  • Münâkaşa, çekişme. (Farsça)
  • Keder, hüzün, tasa, gam. (Farsça)
  • Sıkıntı, felâket, ıztırab. (Farsça)
  • Tereddüt, kararsızlık. (Farsça)
  • Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. (Farsça)
  • İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi. (Farsça)

keşiş

  • Karabaş, evlenmez rahip, manastır rahibi.

keşmekeş

  • Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme. (Farsça)

keşşaf

  • Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran.
  • Meşhur bir tefsir ismi.
  • İzci.

keşşaf zaman

  • Gizli şeyleri ortaya çıkaran zaman, keşfedici zaman.

kevlem

  • Fülfül denilen karabiber cinsi.

kevter

  • Fülfül dedikleri karabiber cinsi.

kezbere

  • Kanbel otu.
  • Baldırıkara otu.

kırgız

  • Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgı

kırmid / kırmîd

  • (Çoğulu: Karâmid) Pişmiş kiremit.

kırmil

  • (Çoğulu: Karâmil) Azgın devenin yavrusu.
  • İki hörgüçlü deve.

kırtas

  • (Çoğulu: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife.
  • Kâğıtçı.

kırzab

  • (Çoğulu: Karâzıbe) Keskin kılıç.
  • Hırsız.

kişniş

  • Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon.

kıt'a

  • (Çoğulu: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri.
  • Memleket. Ülke.
  • Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım.
  • Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası.
  • Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet.
  • Edb: En az iki beyitten yapılmış manzum
  • Kara parçası.

kıta / kıtâ

  • Kara parçası, şiir parçası.

kıtaat

  • (Tekili: Kıt'a) Bölümler, cüzler, parçalar.
  • Büyük kara parçaları.
  • Askeri birlikler.
  • Ülkeler, memleketler.

kıyam

  • Ayakta durmak. Ayağa kalkmak.
  • Ayaklanmak. İsyan.
  • Ölümden sonra tekrar dirilmek.
  • Bir işe başlamak, devam etmek.
  • Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma.
  • Canlanmak.
  • Kıyâmet günü (mânâsına da gelir).
  • Namazın iftitah tekbiri

kıyas-ı istikrai / kıyâs-ı istikrâî

  • Tüme varım; ayrı ayrı hâdiselerden yola çıkarak bir genelleme yapma.

kizbere

  • Baldırıkara adı verilen ot.

komediyen

  • İki yüzlü, riyakârlık gösteren.
  • Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.

kompetan

  • Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse. (Fransızca)

komplo

  • Bir kimse aleyhine alınan gizli karar.
  • Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast. (Fransızca)

koy

  • Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.

kübad

  • Tıb: Karaciğer iltihabı.

kübud

  • (Tekili: Kebed) Karaciğerler.

küfr-ü irtidad

  • Dinden çıkma küfrü; dinden çıkarak inkâra gidiş.

külli / küllî

  • Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün.
  • Çok, ziyade, fazla.
  • Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kı

kundak

  • Bebek sargısı, yangın çıkaran ateş parçası.

kunta

  • Karalık.

kurmus

  • (Çoğulu: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer.

kurr

  • Karar.
  • Soğukluk.

kurtum

  • (Çoğulu: Karâtım) Usfur otunun tohumu.

kürz

  • (Çoğulu: Karaze) Çan.
  • Dağarcık, torba.

küsuf / küsûf

  • Kararma, tutulma (güneş tutulması).
  • Kararma, güneş tutulması.

küsufat / küsûfât

  • Kararmalar, güneş tutulmaları.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lahham

  • Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.

lahis

  • Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.

laşe

  • Cife. Kokmuş et parçası.
  • Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri.
  • Yenilmesi şer'an haram olan ölmüş hayvan.
  • Zayıf ve cılız hayvan.
  • Mc: Kıyıda

layiha-yı tashih / lâyiha-yı tashih

  • Mahkeme kararının düzeltilmesi istemiyle bir üst mahkemeye sunulan yazı, dilekçe.

laz

  • Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim.
  • Bu kavimden olan kimse.

leclece

  • (Sözde) karasızlık, tereddüt.
  • Lokmayı ağızda döndürmek ve çiğnemek.

lekedar etmek

  • Lekelemek, karalamak.

levleb

  • Makara deliğine soktukları ip.

leyl-i tarık / leyl-i târık

  • Karanlık gece.

leyla

  • Çok karanlık gece.
  • Arabi ayların son gecesi.
  • Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.

leyle-i süveyda / leyle-i süveydâ

  • Gece karanlığı. Geceye benzeyen siyahlık.
  • Karanlık gece, göz bebeğindeki siyah nokta.

leyle-i zulmet-i cehil

  • Cehaletin karanlık gecesi.

lu'ta

  • Koyunun boynunda olan karalık.
  • Siyah hat.

lüvbe

  • (Çoğulu: Lüeb-Lub) Kara taşlı yer.

ma'z

  • Keçi. Karaca.

madhek

  • Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.

magamiz

  • (Tekili: Magmaz) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.

magtuş

  • Karanlık yer.

mahall-i karar

  • Karar yeri.

mahcuz

  • (Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.

mahkeme

  • (Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.
  • Hüküm verilen dâvâların görülüp, hükme (karâra) bağlandığı yer.
  • Davaların görülüp karara bağlandığı yer.

mahkeme-i temyiz

  • Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.

mahkumiyet kararı / mahkûmiyet kararı

  • Hükümlülük, cezalandırılma kararı.

mahşuş

  • (Haşşe. den) İçine girilmiş.
  • Buğzedilmiş.
  • Gizlice bir şey verilmiş.
  • Karalanmış.

makam-ı üveys

  • Veysel Karani'nin makamı.

makar

  • Oturulan, karar kılınan yer; merkez; pâyitaht.

makarr

  • (Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.
  • Durulan yer, karargâh,ocak, merkez, başkent, payitaht.
  • Karar yeri, durulan yer.

makarr-ı saltanat / مَقَرِّ سَلْطَنَتْ

  • Saltanat karargâhı.

makarr-ı saltanat-ı ebediye / makarr-ı saltanat-ı ebedîye / مَقَرِّ سَلْطَنَتِ اَبَدِيَه

  • Ebedi saltanat karargâhı (cennet).

makrebe

  • Hısımlık, yakınlık. Karâbet.

maksad ve müstekarrın temeyyüzü

  • Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.

mal-i hulya

  • Vesvese, kara sevdâ, kuruntu, boş hayaller. (Farsça)

malihülya / mâlihülyâ

  • Boş hayâller, kara sevda.

mashara

  • Maskara, soytarı.
  • Tuhaflıklar yapan kimse.
  • Komik, gülünç.
  • Zevklenme, eğlenme.
  • Kepaze, utanmaz, rezil.
  • Maskara, soytarı.

mashara-i alem / mashara-i âlem

  • Âlemin maskarası. Kepaze, rezil.

masir / masîr

  • (Çoğulu: Masâyi) (Sayruret. den) Sürüp giden.
  • Karargâh.
  • Suyun aktığı yer.
  • Rücu etmek, dönüp gitmek.
  • Dönüp varılacak yer.

maskaraalud / maskaraâlûd

  • Maskaralı.

masnuat

  • San'atkârâne yapılan şeyler. Yapılanlar.

maye-i şeb

  • Gece karanlığı.

mayın

  • ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.

mazbata

  • Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.

meczum

  • Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş.
  • Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)
  • Kesin karar verilmiş. Sonu cezimli olan kelime.

medar-ı inkar / medâr-ı inkâr

  • İnkâra sebep.

mehr-i misl

  • Mehir söylenmeden veya mehir vermemek şartı ile yapılan bir nikahtan sonra, kadının, baba tarafından akrabâsının kadınlarına bakılarak bunlara verilen mehir kadar verilmesi kararlaştırılan altın, gümüş, mal veya herhangi bir menfeat.

mehr-i müeccel

  • Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.

mehr-i müsemma

  • İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para.

meksuf

  • Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış.

melez

  • (Meles) İki ırkın karışması neticesi hâsıl olan yeni bir nesil. Ayrı iki cinsten doğmuş olan.
  • Aydınlıkla karanlık arası, alaca karanlık.

meltem

  • Yaz mevsiminde karadan denize doğru esen rüzgâr.

men-i muhakeme kararı

  • Yargılamama kararı.

mer'uben

  • Ürkerek, korkarak, korku ile.

merak

  • Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük.
  • Dalgınlık. Kara sevdâ.
  • Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.

merakib-i berriye

  • Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.

merakiz

  • Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.

meral

  • (Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.

merc

  • (Merec) Katıştırmak.
  • Kararsızlık.
  • Iztırab.
  • Bozulmak.
  • Boşa gitmek.
  • Serbest bırakmak, salıvermek.
  • Hayvanların salındığı otlak.

merec

  • Kararsız ve mütehayyir olma.
  • Mecburi olma.

merid / merîd

  • Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse.
  • Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma.
  • Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

mert

  • Üstün karakterli.

meş'ale

  • Karanlıkları aydınlatmaya yarayan âlet; lâmba.

mes'elede müctehid

  • Mezheb reîsinin bildirmediği mes'eleler için, mezhebin usûl ve kâidelerine bağlı kalarak, dînî delillerden hüküm çıkaran âlimler.

meshara

  • (Çoğulu: Mesâhir) Maskara.

mesmud

  • Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.

metanet / metânet

  • Sağlamlık. Kavilik. Sözünden ve kararından dönmemeklik. İnsanın, fikrinde sabır, azminde kavi ve akidesinde rüsuh sahibi olması. (Mukabili zaaf'dır) (Hak, iman ve İslâmiyet uğrunda metanet göstermek, çok kıymetli bir seciyyedir.)
  • Dinin emirlerini korumadaki kararlılık, dayanıklılık.

metanet etme / metânet etme

  • Sabretme, kararlılık gösterme.

mev'il

  • Sığınacak yer.
  • Sel suyunun karar kıldığı yer.

mevc-i mekfuf / mevc-i mekfûf

  • Dalgaları karar kılmış, sabitleşmiş, durgunlaşmış.
  • Dalgaları karar kılmış, sabitleşmiş, durgunlaşmış.

mevkit

  • (Çoğulu: Mevâkit) Tâyin ve tesbit edilip kararlaştırılan yer veya zaman.

meyelan-ı muhabbet / meyelân-ı muhabbet

  • Sevgiyi ortaya çıkaracak meyil ve eğilimler.

mezheb imamı / mezheb imâmı

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

mezhebde müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delîllerden (kaynaklardan) yeni hükümler çıkarabilen İslâm âlimi. Buna müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de denir.

mezhebsiz

  • Müctehid (dînî delîllerden hüküm çıkarabilen büyük âlim) olmadığı hâlde, dört hak mezhebden birine tâbi olmayan, mezhebleri kabûl etmeyen ve dînî delillerden kendi anlayışına göre hüküm çıkarıp, buna göre amel eden veya böyle birine uyan kimse.

mig

  • Duman, sis, duhân. (Farsça)
  • Kara bulut. (Farsça)

mihek

  • Küçük çivi. (Farsça)
  • Karanfil. (Farsça)

mikrat

  • (Çoğulu: Mekârâ) Su mecrâsı. (Her taraftan gelen yağmur suyu orada toplanır.)
  • Büyük havuz.
  • Büyük çanak.

mil-i berri / mil-i berrî

  • Kara mili. (1609 metre)

milkat

  • (Çoğulu: Melâkıt) Tandırdan ekmek çıkaracak âlet.

mirved

  • (Çoğulu: Merâvid) Milve makara ortasındaki demir, mihver.

miz'ac

  • Bir yerde karar etmeyen kadın.

mizac-ı islamiyet / mizac-ı islâmiyet

  • İslâmiyetin ana karakteri.

model

  • Biçim, örnek, şekil. (Fransızca)
  • Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs. (Fransızca)

mu'terizün-fih / mu'terizün-fîh

  • İtiraz olunan karar, hüküm.

muabbir

  • (İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.

muabbirin / muabbirîn

  • (Tekili: Muabbir) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.

muallak

  • Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış.
  • Havada boşta duran.
  • Sürüncemede kalmış iş.
  • Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece.

mualleka

  • (Çoğulu: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar.
  • Kocası kaybolan kadın.
  • İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.

muasker

  • (Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.

muayyen

  • Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.
  • Belli, belirli, tayin edilmiş, kararlaştırılmış.

mübadi / mübadî

  • Ortaya koyan, meydana çıkaran.

mübriz

  • (Büruz. dan) Meydana çıkaran, gösteren, ibraz eden.

mübtedi'

  • Yeni bir şey icad eden. Bedi'a çıkaran. Bid'at uyduran. Ehl-i bid'a.

mubtıl

  • İptal eden, bozup yanlışa düşüren, batıl ve boş şey ortaya çıkaran.

mücahereten

  • Ortaya koyarak, meydana çıkararak.

mücazefe

  • Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak.
  • Fık: Tartıp ölçmeden göz kararı ile yapılan tahmini satış. Götürü almak. Toptan satmak.

mucib-i tetkik ve nakz

  • Kararı bozma ve tekrar araştırıp inceleme gerektirici durum, gerekçe.

müctehid / مُجْتَهِدْ

  • İçtihâd eden, âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimi.
  • Âyet ve hadîslerden hüküm çıkaran büyük âlim.
  • Âyet ve hadîsden hüküm çıkaran büyük zât.

müctehid fil-mes'ele

  • Mezheb reîsinin (imâmının) bildirmediği mes'eleler için mezhebin usûl ve kâidelerine göre hüküm çıkaran İslâm âlimi.

müctehid fil-mezheb

  • Mezhebde müctehid; mezheb reisinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dört delîlden (Kitâb, yâni Kur'ân-ı kerîm, sünnet, icmâ', kıyâs,hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid-i mukayyed ve müctehid-i müntesib de den ir.

müctehid-i mukayyed

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, delîllerden yeni hükümler çıkaran İslâm âlimi. Mukayyed müctehid.

müctehid-i müntesib

  • Mezheb reîsinin (imâmının) koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, edille-i şer'iyyeden (dört ana delîlden) hüküm çıkaran İslâm âlimi. Buna, müctehid fil-mezheb (mezhebde müctehid) de denir.

müctehid-i müstekıl

  • Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden doğrudan hüküm çıkarabilen ve kendine mahsûs kâide ve usûl koyan mezheb sâhibi müctehid. Buna, mutlak müctehid de denir.

müçtehidin / müçtehidîn

  • Müçtehitler; âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri.

müdayene ayeti / müdâyene âyeti

  • Borçlu ve alacaklı hakkındaki âyet; Bakara Sûresinin 281. âyeti.

mudhik

  • Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.

mudill

  • İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.

mudille

  • (Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.

müdlehimm

  • Karanlık.

müflihane

  • Selâmete çıkarak. Felâh bularak. (Farsça)

müfsid

  • Fesat çıkaran, bozucu.
  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

muhacir / muhâcir

  • İslâmiyet'in başlangıcında, sırf müslüman oldukları için Mekkeli müşriklerin zulüm ve işkencelerine mâruz kalıp, dinlerini, îmânlarını korumak için, evlerini, mallarını ve mülklerini bırakarak Resûlullah efendimizin izni ile önce Habeşistan'a, son ra Medîne-i münevvereye hicret eden Mekkeli

muhakeme

  • (Çoğulu: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafın mahkemeye baş vurması.
  • İki tarafı dinleyip hüküm vermek.
  • Düşünmek.
  • Zihinde inceleme yapmak.
  • Karar vermek için iyice düşünmek.

muhakeme-i gıyabiye

  • Dâvâcılardan biri veya her ikisi de bulunmadıkları hâlde mahkemece verilen karar.

muhakkıkin / muhakkıkîn

  • Hakikati, gerçeği bulup meydana çıkaranlar, araştırıcılar.

muhakkikin / muhakkikîn

  • Hakikatı bulup meydana çıkaranlar.
  • İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.

muhammin

  • Tahmin eden, sanan, karar veren, değer biçen kimse. Eksper.

muhayyeben

  • Mahrum ederek. Yoksun bırakarak.

muhdis

  • Hâdiseye sebeb olan. İhdas eden. Yeni bir şey ortaya çıkaran.

muhkem kaziye

  • Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edil

muhtekir

  • İnsan ve hayvan yiyecek maddelerini piyasadan toplayıp pahalanınca satan kimse. Karaborsacılık yapan.

muhtesib

  • (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur.
  • Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası.

muhyi / muhyî

  • Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir. (Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peyga

mukaddem

  • Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan.
  • Askerin ön tarafına sevkedilen karakol.
  • Değerli, üstün.
  • Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.

mukalkal

  • Kararsız.
  • Şarap, hamr.

mukannen

  • (Kanun. dan) Muntazam. Tertibli.
  • Kanun ile vâcib ve mukarrer olan.
  • Zaman ve miktarı hiç şaşmayan. Tertibe dahil olarak kararlaşmış olan.

mukarr

  • (Karâr. dan) İkrâr olunmuş. "Vardır, öyledir evet." denilmiş.

mukarrer / مقرر

  • Kararlaşmış. Takrir edilmiş. Karar verilmiş. Kat'i. Şek ve şüpheden beri olan. Muhakkak ve müsellem olan. Anlatılmış. Bildirilmiş.
  • Kararlaşmış.
  • Kararlaştırılmış. (Arapça)
  • Kesin. (Arapça)

mukarrerat / mukarrerât / مقررات

  • Kararlaştırılan şeyler, kararlar.
  • Kararlar. (Arapça)

mukarrir

  • (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan.
  • Tekrar eden. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.

mukavele

  • Kavilleşmek. Karşılıklı anlaşmak. Sözleşmek.
  • Anlaşmada imzalanan ve karar altına alınanların yazıldığı kâğıt.

mukayyed müctehid

  • Mezheb imâmının koyduğu usûl ve kâidelere uyarak, dînî delillerden (kaynaklardan) yeni hüküm çıkaran İslâm âlimi. Müctehid fil mezheb de denir.

mükezzib

  • Tekzib eden. Yalanlayan, yalan çıkaran.

mükfehirr

  • Üstüste yığılmış karabulut.
  • Asık suratlı adam.
  • Yaşlanmış kimse.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

mukle

  • (Çoğulu: Mukul) Gözün karası. Göz bebeği.
  • Göz.
  • Su taksimi için kullanılan taş.

mukterih

  • Bir şeye kasd eden, araştıran.
  • Yeniden meydana çıkaran.
  • Düşünmeden, aklına geldiği gibi söyleyen, iktirah eden.

mukteza-yı seciye

  • Karakter ve yaratılışın gereği.

mülaane / mülâane

  • Zevcesini (eşini) zinâ ile suçlayan erkeğin dört şâhit getirememesi hâlinde, zevcenin isteği üzerine eşlerin hâkim huzûruna çıkarak usûlüne uygun (âyet-i kerîmelerde bildirilen ifâdelerle) karşılıklı yemin etmeleri ve lânetleşmeleri.

mün'akid

  • İki taraf arasında karara bağlanıp, kabul olunan, meydana gelen.

müneccim

  • Yıldızların hareket ve hâllerini tedkikle uğraşan, mevki ve harekâtından mâna ve hüküm çıkaran. Falcı.
  • Astrolog, yıldızların konum ve hareketlerinden mânâ çıkaran.

mürteci / mürtecî

  • İslâmiyet'in pâk ve temiz yolunu bırakarak, câhiliyet devri yoluna ve yaşayışına dönen; gerici, irticâ eden.

mürted

  • Din değiştiren, İslâm dinini bırakarak eski dinine veya başka bir dine geçmiş olan.

mürtedane / mürtedâne

  • Dinden çıkarak.

mürtemi / mürtemî

  • Keşif kolu. Karakol.

müşacene

  • Yakınlık, karabet.

musammem / مُصَمَّمْ

  • (Samm. dan) Tasmim olunmuş. Kat'i olarak karar verilmiş. Kararlaşmış. Hakkında karar verilmiş olan.
  • Kararlaştırılmış, hakkında karar verilmiş.
  • Hakkında karar verilmiş, kararlaştırılmış.
  • Kararlaştırılmış.

musammim

  • Azimli olan. Kararlı olan. Karar veren.

musanna'

  • Sonradan yapılmış. Sanatla ve düzgün yapılmış olan. Sanatkârane yapılmış olan. Usta elinden çıkmış olan.
  • Uydurulmuş, yapmacık.

müşennef

  • Küpe takınmış, küpeli. Küpe takarak süslenmiş.

müsevved

  • Karalanmış.

müseyleme

  • (Adı: Müseylemet-ül-kezzâb olan) Yalancı Müseyleme, Arabistan'da Asr-ı Saadette Yemame'li bir yalancı, peygamberlik iddia ederek maskara olmuş, Hicri onbirinci yılda öldürülmüştür.

müstahric

  • (Huruc. dan) İstihrac eden, çıkaran. İbâreden mâna çıkarmak istidadında olan.

müstakar

  • Kararlı.

müstakarr

  • (Karar. dan) Karar bulan, bir yerde sabit ve sakin olan. Kararlı.
  • Karargâh. Durulan yer.

müstakırr

  • (Karâr. dan) İstikrar bulmuş, yerleşmiş, sâbit.

müstekar

  • Karar kılınacak, yerleşilecek yer.
  • Sâbit, hiç değişmeyen, yerleşmiş, değişmez.
  • Karar kılan, yerleşen, sabit.

müstensih

  • İstinsah eden. Yazıyı çoğaltan, kopya çıkaran.
  • Teksir makinesi. Çoğaltma makinesi.

müstentic

  • (Netice. den) Sonuç çıkaran, netice çıkaran, istintac eden.

müsveddat

  • (Sevvad. dan) Müsveddeler, karalamalar, taslaklar.

müsvedde

  • İlk nüsha, karalama.
  • İlk yazılış, karalama.

müsvedde-i evvel

  • İlk müsvedde, ilk karalama.

mutaassıbane / mutaassıbâne

  • Tutucu, inanç ve geleneklerine aşırı derecede sahip çıkarak.

mutasavvıt

  • Ses çıkaran, seslenen, ses veren.

mutazarriin / mutazarriîn

  • (Tekili: Mutazarrı') Yalvaranlar, tazarru' edenler, yalvarıp yakaranlar.

mutbein

  • Çukur yer.
  • Kalbi karar etmiş kişi, mutmain.

müteayyin

  • (Ayn. dan) Karar verilmiş.
  • İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi.
  • Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.

müteayyinan / müteayyinân

  • (Tekili: Müteayyin) (Ayn. dan) Eşraftan olanlar, ileri gelen kimseler. (Farsça)
  • Belli ve meydanda olanlar. Taayyün edenler. (Farsça)
  • Karar verilmişler. (Farsça)

mütebeddil

  • (Bedel. den) Değişen, tebeddül eden, başka hâle giren. Bozulan.
  • Kararsız.

mütebessir

  • Sivilce çıkaran.

mütedemdim

  • Sinek vızıltısı gibi sesler çıkaran.

mütehavvifane / mütehavvifâne

  • Korkarak, havfederek, korkarcasına. (Farsça)

mütekalkıl

  • Kararsız, şüpheci, endişeli.

mütekarrir

  • (Karar. dan) Kararlaşan, takarrür eden. Yerleşip kuvvet bulan.

mütekaşşi'

  • (Kaş'. den) Balgam çıkaran hasta.
  • Balgam söktüren ilâç.

mütelaffız

  • (Lafz. dan) Telaffuz eden, bir kelâmı ağzından çıkaran, söyleyen.

mütelazzi

  • Alevlenen, alev çıkaran.

mütelehhib

  • (Leheb. den) Alevlenen, alev çıkaran.

mütelevvin

  • Renkten renge giren. Halden hale geçen. Kararsız. Dönek.

mütemahhız

  • Fitne çıkaran.
  • Doğum sancısı çeken.

mütemeshir

  • Maskaralık eden, eğlenen.

mütemeshirane / mütemeshirâne

  • Maskaralıkla. (Farsça)

mütemeshirin / mütemeshirîn

  • (Tekili: Mütemeshir) Eğlenenler. Maskaralık yapanlar.

mütenafir

  • Birbirinden nefret eden, ürken. Birbirini görmek istemeyen.
  • Edb: Yanyana gelişleri ile söylemede zorluk çıkaran kelime veya harf.

mütenahhim

  • Balgam çıkaran.

mütenahnih

  • (Çoğulu: Mütenahnihîn) Hırıltı ile soluyan. Hırıltı ile ses çıkaran.

mütenahnihane / mütenahnihâne

  • Soluyarak. Hırıltı ile ses çıkararak. (Farsça)

mütenahnihin / mütenahnihîn

  • (Tekili: Mütenahnih) Boğazından hırıltı ile ses çıkaranlar, soluyanlar.

mütenassıs

  • Tedkik edilip incelendikten sonra karar verilen.
  • Delil ve hüccet ile sabit olan.

mütenazzır

  • Dikkatle bakarak düşünen. Düşünerek dikkatle bakan.

mütereddid / مُتَرَدِّدْ

  • Kararsız, teredüdde kalan, karar veremeyen, cesaretsiz.
  • Bir yere gidip gelen.
  • Kararsız.

mütereddidane / mütereddidâne

  • Kararsızlıkla. Tereddüd ederek. (Farsça)
  • Bir yere gidip gelerek. (Farsça)

mütereddidin / mütereddidîn

  • (Tekili: Mütereddid) Karar veremeyenler, tereddüt edenler, kararsız kişiler.
  • Bir yere gidip gelenler.

mütereddit

  • Kararsız, şüpheye düşmüş.
  • Tereddüt eden, kararsız.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

mütevadi'

  • Düşmanlığı ve husumeti bırakarak barışan.

mütevahhişane / mütevahhişâne

  • Korkarak, ürkerek, tevahhuş ederek. (Farsça)

mütezahim

  • (Çoğulu: Mütezahimîn) (Ziham. dan) Birbirini iterek, herbirinin üstüne çıkarak biriken kalabalık.
  • Halkın kalabalığından sıkıntıya uğrayan.

mütezebzib

  • Tezebzüb eden, kararsız, mütereddit.

mutlak müctehid / mutlak müctehîd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş olan hükümleri ve mes'eleleri, açık olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. Ehl-i sünnetin ameldeki mezheb imâmlarından her biri.

muttali'

  • Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.

müzebzeb

  • Karmakarışık.
  • Elinden iş gelmez, bir şeye karar veremeyen. Beceriksiz.

muzi' / muzî'

  • Meydana çıkaran, açığa vuran.

muzlim / مظلم / مُظْلِمْ

  • Karanlık. Zulmetli. Dehşetli. Siyahlık. Siyah.
  • Bilinmeyen. Meçhul.
  • Karanlık.
  • Karanlıklı.
  • Karanlık. (Arapça)
  • Karanlık.

na-paydar

  • Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz. (Farsça)

nafaka

  • Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey.
  • Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

nahis

  • Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği.

nakıl / nâkıl

  • Nakleden, birinden duyduğunu veya okuduğu şeyi bildiren. İctihâd derecesine varamayıp, sâdece müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkarabilecek dereceye ulaşmış olan) âlimlerin verdikleri fetvâları (dînî suâllere verdikleri cevâb ları) nakleden âlim.

nakir

  • Bir insanın hem cins ve aslı.
  • Gayet fakir.
  • Bir nevi kara sinek.
  • Ağzı dar olan küçük kab.
  • Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur.
  • Kıymetsiz şey.

nasih

  • (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan.
  • Kitabın kopyasını çıkaran.

nazar-ı san'at-perverane

  • San'atkârane bakış.

nazaran

  • Bakarak, –göre.
  • Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak.
  • Bakarak, görerek.
  • Göre, bakarak.

nazıra-han / nazıra-hân

  • Bakarak taklid eden. (Farsça)

nazrakünan / nazrakünân

  • Seyrederek, bakarak. (Farsça)

ne-şebem

  • Ben karanlık gece gibi nursuz değilim anlamında (Farsça)

ne-şebperestem

  • Karanlık ve zulümatı seven ve isteyen değilim.

necm-i sakıb / necm-i sâkıb

  • Karanlığı delerek geçen parlak yıldız.

necm-i sakıp / necm-i sâkıp

  • Karanlığı delip geçen parlak yıldız.

necmisakıb

  • Karanlığı delen parlak yıldız.

negatif

  • Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. (Fransızca)
  • Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi) (Fransızca)

neseb

  • Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri.
  • Vuslat.
  • Sülâle, hısımlık, karabet, soy, baba soyu, atalar zinciri.

netice-i karar

  • Kararın sonucu.

nev-ayin

  • Yeni tarz, yeni üslub. (Farsça)
  • Yeni üslub çıkaran. (Farsça)

nimmuzlim

  • Yarı karanlık. (Farsça)

nimzulmet

  • Yarı karanlık. (Farsça)

nişan

  • İz. Nişan. Alâmet. İşaret. (Farsça)
  • Yara izi. (Farsça)
  • Hedef, vurulması istenen nokta. (Farsça)
  • Hâtıra için dikilen taş. (Farsça)
  • Taltif için verilen madalya. (Farsça)
  • Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya merasim. (Farsça)
  • Tuğra. (Farsça)
  • Ferman. (Farsça)

niyazdar

  • Dua eden, yalvarıp yakaran.

niyazkar / niyazkâr

  • Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan. (Farsça)

niyazmend

  • (Çoğulu: Niyazmendân) İhtiyacı olan, muhtaç. (Farsça)
  • Yalvaran, yakaran, niyaz eden. (Farsça)

nokta

  • (Nukta) Benek.
  • Durak, mevki. Mahâl.
  • Göze ârız olan leke.
  • Durak işareti.
  • Tek karakol, tek nöbetçi.
  • Yazıdaki durak işâreti.
  • Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.

nokta-i muzlim

  • Karanlık nokta.

nücum-u sakıbe / nücum-u sâkıbe

  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.
  • Işığıyla karanlığı delip geçen yıldızlar.

ordu

  • t. Bir devletin dinini, namusunu, vatan ve istiklâlini her çeşit yabancı taarruz ve tecavüzüne karşı koruyan askerî en büyük üç kuvvetten biri. Hava Ordusu, Deniz Ordusu, Kara Ordusu gibi.
  • En büyük askerî birlik.
  • Aynı iman ve düşünce sahiplerinin faaliyette olanlarının hepsi.

pa-berca / pâ-bercâ

  • Ayağı yerde demek olan bu tâbir, mecaz yoliyle kaim, sabit, berkarar, daim, bâki mânâlarında da kullanılır.

palamar

  • Büyük gemileri karaya bağlamak yahut demir gomneye bedel lengere rabtetmek için kullanılan halat.
  • Büyük halat.
  • Vaktiyle muharebelerde silâh olarak kullanılan ve yük kaldırmak için kullanılan sırıklar. (Sanat Ansiklopedisi)

pendkar / pendkâr

  • (Çoğulu: Pendkârân) Nasihat eden, nâsih. Öğüt veren. (Farsça)

pervanek

  • Karakulak adı verilen bir hayvan. (Farsça)
  • Ask: Öncü, pişdâr. (Farsça)

pervaz

  • Kanat açmak, uçmak. Uçan, uçucu. (Farsça)
  • Nur. (Farsça)
  • Karargâh. (Farsça)
  • Saçmak. (Farsça)
  • Hücre. (Farsça)
  • Saçak. (Farsça)
  • Ayna. Dolap. (Farsça)
  • İnce, uzun tahta. (Farsça)
  • Uçan, uçucu gibi mânâlara gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Farsça)

pülpül

  • Karabiber. (Farsça)

rabbu'l-berri ve'l-bahr

  • Karaların ve denizlerin Rabbi olan Allah.

rahim

  • (Rehm) Döl yatağı. Çocuğun, içinde yetiştiği ve dişi canlılara mahsus organ.
  • Karabet, akrabalık.

rahla' / rahlâ'

  • Arkası beyaz, diğer yerleri siyah olan dişi koyun.
  • Yalnız arkası kara olan deve.

rahm

  • Acıma, koruma, esirgeme, şefkat etmek.
  • Hısımlık, karabet, akrabalık.

ramaz

  • Güneşin sıcaklığı şiddetle ve yakarak gelmek, şiddetli olmak, yakmak.
  • Kesinleştirmek.

rehakar / rehakâr

  • (Çoğulu: Rehakâran) Kurtarıcı. (Farsça)

rennan

  • Çok ses çıkaran, inleyip duran. Çınlıyan.

reyn

  • Leke, kir, pas.
  • Gönül karası, kalb katılığı, günahın artması.
  • Uyku, mestlik galebe etmek.
  • Çıkması mümkün olmayan şey.

rezalet

  • Utanç verici şey. Utanılacak hal.
  • Alçaklık, rezillik.
  • Maskaralık.
  • Arsızlık.

rezil ve rüsvay olma / rezil ve rüsvây olma

  • Rezil ve maskara olma, ayıpları meydana çıkma.

ribat / ribât

  • Sınır karakolu; İslâm dînini üstün kılmak, müslümanlardan kâfirlerin şerrini, zararını def etmek için düşman sınırında nöbet beklemek.

romörk

  • Denizde veya karada başka bir vasıta tarafından çekilen motorsuz taşıt. (Fransızca)

ru-siyah

  • Kara yüzlü. Ayıbı olan. (Farsça)

rub'-i meskun / rub'-i meskûn

  • Dünyanın kara olan dörtte bir kısmı.

rüsva

  • (Rüsvay) Rezil, kepaze, maskara, ayıpları meydana çıkarılmış. (Farsça)
  • Rezil, maskara.
  • Rezil, maskara, ayıpları ortaya çıkarılmış.

rüsvay

  • Rüsva. Rezil, maskara, ayıpları ortaya çıkarılmış.

sabit-kadem / sâbit-kadem

  • Mizacı oynak olmayıp işine ve sözünde kararlı olan, yerinde direnen. Sözünde duran.
  • Kararlı.

sadaka

  • Allah rızâsı için fakirlere verilen mal, para, ilim gibi insanın muhtaç olduğu her hangi bir şey. (Asr-ı Saâdette fukara-i müslimîn için toplanan zekâta dahi bu nâm verilirdi.)

şafak

  • Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz.
  • Nahiye. Cânib.
  • Nasihat eden kimsenin "Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun" diye ıslah için gayret göstermesi.
  • Merhamet.
  • Harf.

safil

  • Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz.

safra

  • Sarı.
  • Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder.

sahabetkarane / sahabetkârane

  • Sahip çıkarak, koruyarak.

şahet-il vücuh

  • "Yüzleri, bahtları kara oldu, yüzleri kararsın..." meâlinde.

sahife-i zulmaniye / sahife-i zulmâniye

  • Karanlık sayfa.

sahir

  • Maskaralık eden, maskara eden.

şahıs

  • (Çoğulu: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti.
  • İnsanın uzaktan görülen karaltısı.

şahsiyet

  • Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.

sakin

  • Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı.
  • Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.

sakme

  • Şiddetle ve kakarak vurmak.

salavat-ı nuriye / salâvat-ı nuriye

  • Peygamberimiz için yapılan, manevî yönden tüm karanlıkları aydınlatan nurlu rahmet ve esenlik duaları.

salih

  • Kara yılan.

san'atkarane / san'atkârane

  • San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde. (Farsça)

şantaj

  • Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma. (Fransızca)

sarif

  • Kapı gıcırtısı.
  • Diş gıcırtısı.
  • Makara sesi.

sasim

  • Kara ağaç.
  • Abnus ağacı.

savat

  • (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar.
  • Derede hayvanlara su içirilen yer.

saye-i muzlimane / sâye-i muzlimâne

  • Karanlık yapan gölge; kötü koruma.

se'sem

  • Kara abnus ağacı.

se'te

  • (Çoğulu: Set) Kara balçık.

şeb

  • Gece, karanlık. (Farsça)

şeb-i firkat

  • Ayrılık gecesi, firkat karanlığı. (Farsça)

şebah

  • (Çoğulu: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.

şebak

  • Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak.
  • Koyu karanlık.

sebat / sebât / ثبات

  • Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak.
  • Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak.
  • Bir meslekte, meşru bir kanaatte veya bir fikirde kararlı bulunmak, sağlamlık göstermek.
  • Sabit durma, kararlılık gösterme.
  • Dayanma, kararlılık.
  • Yerinden kımıldamama, kararından vazgeçmeme. (Arapça)

sebat etme

  • Kararlılıkla devam etme, sabit olma.

sebat etmek

  • Kararlılık göstermek, gevşememek, sabretmek.

sebat eyleme

  • Kararlı olma.

sebati / sebatî

  • Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.

sebatkar / sebâtkâr

  • Sebatlı, kararlı.

sebatkarane / sebatkârâne

  • Kararlılıkla.

şebeh

  • (Çoğulu: Eşbâh) Karaltı.
  • Şahıs.
  • Ceset.

şebgun

  • "Gece renkli" Kara, siyah. (Farsça)

şebhiz

  • (Çoğulu: Şebhizân) Geceleri uyanıp kalkarak iş gören. (Farsça)

şebreng

  • "Gece renginde olan" Siyah, kara. (Farsça)

şebrev

  • (Şeb-rev) Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden. (Farsça)

secaya / secâyâ / سجایا

  • (Tekili: Seciye) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar.
  • Güzel huy ve karakterler.
  • Seciyeler, karakterler.
  • Karakterler. (Arapça)

secaya-yı aliye / secâyâ-yı âliye

  • Yüksek huy ve karakterler, tabiatlar.

secaya-yı hasene / secâyâ-yı hasene

  • Güzel karakterler, ahlâk ve huylar.

secaya-yı samiye / secâyâ-yı sâmiye

  • Yüksek ve kıymetli karakterler, vasıflar.

secaya-yı seyyie / secâya-yı seyyie

  • Kötü ahlâklar, karakter ve huylar.

seciye

  • Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.
  • Karakter, huy.
  • Karakter.

seciye-i aliye-i sahabe / seciye-i âliye-i sahabe

  • Sahabelerin yüksek karakteri.

seciye-i diniye

  • Dine ait karakter, ahlâk.

seciye-i fedakar / seciye-i fedakâr

  • Fedakârca davranma huyu, karakteri.

seciye-i fıtri / seciye-i fıtrî

  • Doğal, yaratılıştan gelen özellik, karakter.

seciye-i hamiyet

  • Din, vatan, aile gibi değerleri koruma duygusu, karakteri, tabiatı.

seciye-i milliye

  • Millî karakter ve ahlâk.

seciyeten

  • Huy ve karakter yönünden.
  • Karakter itibariyle.

seciyevi / seciyevî / سجيوی

  • Karakter ile ilgili. (Arapça)

seciyye / سجيه

  • Karakter. (Arapça)

seciyyesiz

  • Karaktersiz. (Arapça - Türkçe)

sedef

  • Karanlık ve aydınlığın karışması.
  • Gece ve sabah.
  • Sabahın evveli.

sef'

  • Alâmet. İşaret.
  • Yandırmak.
  • Kara etmek.
  • Çekmek.

sehab

  • (Çoğulu: Sehâib) Bulut.
  • Karanlık.
  • Bulut gibi uçuşan böcekler.

şehik

  • Hıçkırıkla içini çekme.
  • Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma.
  • Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.

sehme

  • Karalık, siyahlık.

sembol

  • Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti. (Fransızca)

şemet

  • Saçın akı karasına karışmak.

şems-i ezeli / şems-i ezelî

  • Ezelî Güneş; bütün varlıkları yokluk karanlığından varlık aydınlığına çıkaran ve onlara hayat veren Allah.

şemta

  • Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze.
  • Akı karasına karışmış saç.

senaveri / senaverî

  • Birisini medhedene, övene ait. Senakârane. (Farsça)

septisizm

  • Şüphecilik felsefesi, kararsızlık.

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

sevabit-i kevkebiye

  • Gökyüzünde sabit olarak görülen ve gece karanlığında insanlara yön gösteren yıldızlar.

sevad / sevâd / سواد

  • Karartı.
  • Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık.
  • Ekseri insanlar.
  • Şehir. Kasaba. Karye. Köy.
  • Karartı. Yazı karalama.
  • Karartı.
  • Karalık. (Arapça)
  • Karalama, yazma. (Arapça)

sevad-ül kalb

  • Kalbin ortasında var olduğu farzedilen kara leke.

sevda / sevdâ / سودا

  • Kara, siyah. (Arapça)
  • İnsan yapısında bulunan dört maddeden biri. (Arapça)

sevde

  • Karalık, siyahlık.

şeveh

  • (şevh) Kara olmak ve çirkinlik.

şevh

  • Kara ve çirkin olmak.

sıbgatullah

  • Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi.
  • Allah'ın dini.

şiddet-i hüküm

  • Ağırceza kararı.

şiddet-i zulmet

  • Şiddetli karanlık.

sıfat-ı erbaa / sıfât-ı erbaa

  • Dört sıfat; sağırlık, dilsizlik, körlük, karanlık.

sıfat-ı küfriye

  • Küfre ait özellikler, inkârâ ait nitelikler.

sihab

  • Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.

silab

  • (Çoğulu: Sülüb) Kara mâtem donu.

sinyal

  • Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret. (Fransızca)

sipahi

  • Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında "Timar" namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı askerlerle birlikte sefere iştirak eden bir sınıf süvari askeri. Bunlar akıncılık, çapulculuk ve karakol hizmetlerini ifa ed

sirac-ı vehhac / sirâc-ı vehhac

  • Etrafını aydınlatan, ışık saçan lamba; getirdiği dinle tüm karanlıkları iman nuruyla aydınlatan Hz. Muhammed (a.s.m.).

siret / sîret

  • Ahlâk, karakter.

sitem-kar / sitem-kâr

  • (Çoğulu: Sitemkârân) Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim. (Farsça)

siyah / siyâh / سياه

  • Kara, esved. (Farsça)
  • Zenci. (Farsça)
  • Kara. (Farsça)

siyahbaht / siyâhbaht / سياه بخت

  • Tâlihsiz, kara bahtlı. (Farsça)
  • Karatalihli. (Farsça)

siyahçerde

  • Esmer, karayağız olan. (Farsça)

siyahi / siyahî

  • Siyahla alâkalı. (Farsça)
  • Zenci. (Farsça)
  • Siyahlık, karalık. (Farsça)

siyahkar / siyahkâr

  • (Çoğulu: Siyâhkârân) Günah işlemiş, suçlu. (Farsça)

siyahkede

  • Kapkara yer. (Farsça)

siyahlika

  • Kara yüzlü. (Farsça)

siyahpuş

  • Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. (Farsça)
  • Mâtemli, yaslı. (Farsça)

siyeh / سيه

  • Kara, siyah. (Farsça)

sokrat

  • Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. "Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey bilmediğimdir." sözü meşhurdur. Devrinin inanışına zıd fikirlerinden dolayı mahkemece kendisine idam kararı verilmiş, baldıran otunu

su'-i fehm / sû'-i fehm

  • Kötü anlayış. Her zarar, insana, kendi nefsinden gelir, Yüz karası, âdeme (insana) sû'-i fehminden gelir.

su-i mizac / sû-i mizac

  • Kötü huy, karakter.

sübut

  • Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş.

sud

  • (Tekili: Sevda) Rengi kara olan şeyler.
  • Sevdalar.

süfyan

  • Âhir zamanda geleceği ve ümmetin karanlık günler yaşamasına vesile olacağı sahih hadislerle bildirilen dehşetli dinsiz ve münâfık bir şahıs.

suhme

  • Karalık, siyahlık.

sühme

  • Nasip.
  • Hısımlık, akrabalık, karâbet.

suhre

  • Maskara, gülünç, eğlenceli.
  • Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan.

suhrekar / suhrekâr

  • Maskaralık yapan. Maskara. (Farsça)

suhriyye

  • Maskaralık.

şühus

  • Yüksek olmak.
  • Bir yerden bir yere gitmek.
  • Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak.
  • Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak.

sukut-ı musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış. İktidardan düşürmek için hakkında karar alınmış.

sukut-u musammem

  • Düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış.

sümret

  • Esmerlik, karayağızlık.

şur-efgen

  • Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran. (Farsça)

şur-engiz

  • Gürültü çıkaran, şamata yapan. (Farsça)

sure / sûre

  • Kur'ân-ı kerîmin en az üç âyetten meydana gelen bölümlerinden her biri. Çokluk şekli süverdir. Kur'ân-ı kerîmde 114 sûre olup, bâzı sûrelerin birkaç ismi vardır. Bekara sûresinden Berâe sûresine kadar olan yedi sûreye es-Seb'ut-tıvâl (uzun sûreler), Fâtiha'ya ve âyetleri yüzden az olan sûrelere mesâ

sure-i bakara / sûre-i bakara

  • Kur'ân'ın 2. sûresi olan Bakara Sûresi.

sure-i el-bakara / sûre-i el-bakara

  • Bakara Sûresi.

şuride / şûrîde / شوریده

  • Perişan. (Farsça)
  • Karasevdalı. (Farsça)

şüş / شش

  • Karaciğer. (Farsça)
  • Karaciğer. (Farsça)

sütut

  • Zulmet, karanlık.
  • İnsanlara zahmet verenler.

ta'dud

  • Çok tatlı kara hurma.

tab'

  • Tabiat. Karakter.
  • Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.

tabayı'

  • İnsanların tabiatları, mizaç ve karakterleri.

tabayi'-i esasiye

  • Temel ve esas olan tabiatlar, karakterler, yaradılışlar.
  • Toprak, su, hava gibi veya oksijen, hidrojen karbon, azot gibi unsurların hususiyetleri.

tabiat

  • (Tabia) Yaratılış, huy, karakter.
  • Âlem ve içindekiler. Şeriat-ı fıtriyye. Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar. Allah, tabiatı yarattığı ve varlıkların nasıl hareket edeceğini kanunlariyle ve emirleriyle tayin ettiği halde Allah'ı inkâr edip tabiat yapıyor diyenler büyük

tabiat-ı alem-i islam / tabiat-ı âlem-i islâm

  • İslâm dünyasının karakter ve yapısı.

tabiat-ı arap

  • Arap milletinin kendine özel yapısı, mizacı, karakteri.

tabiat-ı belagat / tabiat-ı belâgat

  • Belâgat ilminin kendine mahsus şekil karakteri ve mizacı.

tabiat-ı insani / tabiat-ı insanî

  • İnsanın tabiatı, karakteri.

tabiat-ı zalimane / tabiat-ı zâlimane

  • Zâlim tabiat, zulmeden karakter.

tafe

  • Yağmur.
  • Karanlık.
  • Güneşin, batmaya yaklaşması.

taglis

  • Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir)
  • Bir işi üzerine almak.
  • Sabah karanlığında sefer etmek.

tahatıh

  • Karanlık.
  • Bulutluluk.

tahlil etmek / tahlîl etmek

  • Abdest alırken el ve ayak parmakları arasına sol, sakalın sarkan kısmının içine ise sağ elin yaş parmaklarını tarak gibi sokarak karıştırmak.

tahmim

  • Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.

tahribkarane / tahribkârâne

  • Yıkarak, bozarak.

tahric

  • (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma.
  • Şehadetname vermek.
  • Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile hüküm çıkarabilmek salâhiyetinde olanlara: Muharric, sahib-i tahric, ashâb-ı tahric denir.

tahya

  • Karanlık gece.

takarr

  • Birbiriyle kararlaşmak.

takarrür / تقرر

  • Yerleşme, karar kılma.
  • Kararı verilmek.
  • Yerleşmek. Kararlaşmak.
  • Kararlaşma, yerleşme.
  • Karar kılma. (Arapça)
  • Yerleşme. (Arapça)
  • Takarrür etmek: (Arapça)
  • Karar kılmak. (Arapça)
  • Kararlaştırılmak. (Arapça)
  • Yerleşmek. (Arapça)

takarrur / تَقَرُّرْ

  • Karar kılma.

takdiriyle

  • Kararıyla.

takrir / takrîr / تَقْر۪يرْ

  • İyi ifade etmek. Bildirmek.
  • Ağzından anlatmak.
  • Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek.
  • Resmî olarak yazı ile bildirmek.
  • Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek.
  • Siyasî nota.
  • Anlatma, kararlaştırma.
  • Kararlaştırma, yerleştirme.

takva / takvâ

  • Allahü teâlâdan korkarak, haramlardan (yasaklardan, günâhlardan) sakınmak. Harama düşmemek için, şüphelilerden (haram veya helâl olduğu belli olmayan şeylerden) sakınmaya ise verâ denir. Bu bakımdan, haramlardan daha çok sakınma derecesi olan verâ da takvânın mânâsı altına girer.

takva ehli / takvâ ehli

  • Takvâ sâhibi. Allahü teâlâdan korkarak haramlardan sakınanlar.

tansis

  • Tetkikten sonra karar vermek.
  • Bir mes'eleyi ve hükmü, şer'î delillere isnad etmek.

tar / târ / تار

  • Karanlık. (Farsça)
  • Tel. Saç teli. (Farsça)
  • Tepe. (Farsça)
  • İplik. (Farsça)
  • Tel. (Farsça)
  • Saç teli. (Farsça)
  • Enstrüman teli. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Tepe. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Târ olmak: Kararmak. (Farsça)

taran

  • Karanlık. (Farsça)

tari / tarî

  • Karanlık, meçhul.

tarik / târîk / تاریك

  • Karanlık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)

tarik-baht

  • Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz. (Farsça)

tarik-i zulmani / tarik-i zulmanî

  • Karanlıklı yol.

tarım

  • (Çoğulu: Tıram) Kara çadır.

tasdik

  • Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak.

tashih layihası / tashih lâyihası

  • Düzeltme yazısı, kararnamesi.

tasmim / tasmîm / تصميم

  • Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek.
  • Muhkem kılmak.
  • İnkâr etmek.
  • Endişe edip kaçınmamak.
  • Kesin karar. (Arapça)
  • Tasmîm ittihaz etmek: Karar almak. (Arapça)

tasmimat / tasmîmât / تصميمات

  • Kesin kararlar. (Arapça)

tayf

  • Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller.
  • Gül.
  • Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.

taytava

  • Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)

tazarrukarane / tazarrukârâne

  • Yalvarıp yakararak.

te'sis

  • Kurma, temelleştirme, esaslar koyma.
  • Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.

teakkum

  • Tereddüt etmek, kararsız olmak.

tebah-kar / tebah-kâr

  • (Çoğulu: Tebâhkârân) Mahveden, harab eden, bitiren. (Farsça)

tebarüz ettiren

  • Açıkça ortaya çıkaran, gösteren.

tebayi

  • Tabiatlar, mizaçlar, huy ve karakterler.

tebehkar

  • (Çoğulu: Tebehkâran) Mahveden, harab eden. Bitiren. (Farsça)

tebyiz

  • Karalama şeklinde yazılan bir yazıyı temize geçme.

tecavüzkar / tecavüzkâr

  • (Çoğulu: Tecavüzkârân) Sataşan, saldıran, tecavüz eden. (Farsça)

tecerrüd

  • Soyunma, çıplak olma.
  • Evli olmama.
  • Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma.
  • İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda hizmetle iştigal etme.
  • Herşeyden boş olma.

tefakkur

  • (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.

tehevvür

  • Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek.
  • Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.
  • Korkusuzca, sonunu düşünmeden âniden karar verme.

tehezzü'

  • Maskaraya almak.

tehezzuk

  • Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.

tekehhul

  • Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.

teleslüs

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

televvün

  • (Levn. den) (Çoğulu: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme.
  • Döneklik, kararsızlık.

temeshur / تمسخر

  • (Çoğulu: Temeshurât) Maskaralık yapma.
  • Maskaralık. (Arapça)
  • Temeshur etmek: Maskaralık etmek. (Arapça)

temkin

  • Ağır başlılık, usluluk.
  • Ölçülü hareket sâhibi.
  • Vakar, izzet. İktidar, kudret.
  • Birini bir şeye muktedir kılmak.
  • Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak.
  • Tedbir, ihtiyat.

temyil

  • İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.

temyiz mahkemesi

  • Yargıtay; alt mahkeme kararlarının doğru verilip verilmediğini incelemekle görevli üst makam.

tenazzur

  • Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma.

tenevvüs

  • Tereddüt etmek, karar verememek.

tensis

  • (Çoğulu: Tensisât) Tedkik ederek karar verme.

tereddüd

  • Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak.
  • Kararsızlık.

tersan / tersân / ترسان

  • Korku ile, korkarak. (Farsça)

tersi'

  • Oymacılık.
  • Mücevherler takarak süslemek.
  • Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib etmektir. Külfetli ve gayr-ı tabii bir usuldür. Meselâ: Merhum Namık Kemâlin:Ecza-i beşer

tesahhur

  • (Çoğulu: Tesahhurât) Zevklenip alay etme.
  • Aleme gülünç olma. Maskara olma.

tesehhur

  • Alay etme, maskaraya alma.

tesehhurkar / tesehhurkâr

  • Maskara.

teşerrüb

  • İçme; karakter hâline getirme.

teshim

  • Yüzüne kara vurmak.

tesvid / tesvîd / تسوید

  • Karartma. Yazı ile karalama. Yazmak, müsvedde yapmak.
  • Bir yazıyı, daha sonra temize çekmek üzere, karalama olarak yazma, müsvedde.
  • Karartma. (Arapça)
  • Müsvedde yazma. (Arapça)

tevabil

  • (Tekili: Tâbel ve Tâbil) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.

tevbe

  • Haram, günah işledikten sonra, pişman olup, Allahü teâlâdan korkmak, bir daha yapmamaya karar vermek.

tevbe-i nasuh / tevbe-i nasûh

  • Sâdık tevbe. Nasuh tevbesi. Rücu' ettiği günaha bir daha dönmemek veya tevbe eylediği günahı bir daha yapmamak için kasd ve niyet etmek ve bunda tam kararlı olmak.
  • Sâdık tövbe, işlediği günâhı bir daha yapmamak üzere tövbe etmek ve bu tövbesinde tam kararlı olmak.

tevdian

  • Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.

tevella

  • (Tevelli) Birisini dost edinme.
  • Bir işi üzerine alma.
  • Dönme, yönelme, i'raz etme.
  • Ehl-i Beyt'e tam sevgi.
  • Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.

tevessüm

  • Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak.

tevkit

  • Hurmanın kararmaya başlaması.

tevzin

  • Tartmak. Ölçülü hâle koymak.
  • Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.

tezebzüb

  • Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık.
  • Kararsızlık.

tıhs

  • Asıl.
  • Göz karanlığı.

tılmesa

  • Yol bulunmaz otsuz ve susuz korkunç yer.
  • Çok karanlık gece.

timlak

  • Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek.
  • Tereddüt etmek, karar verememek.

tire / tîre / تيره

  • Karanlık. Bulanık. (Farsça)
  • Karanlık. (Farsça)
  • Bulanık. (Farsça)
  • Koyu. (Farsça)

tiredil

  • Fena kalbli, kalbi kara. (Farsça)

tiregi / tiregî

  • Karalık. Bulanıklık. (Farsça)

tiregun

  • Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık. (Farsça)

tireşeb

  • Karanlık gece. (Farsça)

tırmesa

  • Karanlık, zulmet.

tıynetsiz

  • Kötü mayalı, karaktersiz. (Arapça - Türkçe)

tüfe

  • Yırtıcı bir canavar.
  • Karakulak denilen canavar.
  • Örtünmüş kadın.

tuhla

  • Kara ile boz arasındaki renk.

tuhme

  • Hayvanın burnunun kara olması.

tuyuf

  • (Tekili: Tayf) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller.
  • Uykuda iken görünen hayâller.

uçbeyi

  • Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri artar, neticede müstakil devlet olarak ortaya çıkanlar olurdu. Akkoyunlular, Karakoyunlular ve nihayet Osmanlılar

udmus

  • Karanlık.

ulcum

  • (Çoğulu: Alâcim) Erkek kurbağa.
  • Dağ keçisinin erkeği.
  • Deve kuşu.
  • Sağlam ve dayanıklı deve.
  • Çok su.
  • Gece karanlığı.

ulkum

  • (Çoğulu: Alâkım) Çok karanlık gece.
  • Pek sağlam deve.

üm'uz

  • Keçi veya karaca.

ümmi sinan

  • (Vefatı Hi: 958, Mi: 1551) Halvetî Tarikatı, Sinaniye kolunun piridir. Bursa'lı olduğu nakledilir. Karaman'lı olduğu hakkında da rivayet vardır. Risale-i Şerife-i İstanbulî Ümmi Sinan adında bir eseri vardır. (R. Aleyh.) (Osmanlı Müellifleri sh: 214)

umur-i izafiye

  • Biri birisiz olmayan ve birbirine nisbet ve kıyaslamayla anlaşılan nitelikler; karanlık-aydınlık, acı-tatlı gibi.

umur-u izafiye / umur-u izâfiye

  • Birbirisiz olmayan ve birbirine nisbet ve mukayese ile anlaşılan vasıflar. (Meselâ: Karanlık olmasa, aydınlığın bilinmemesi gibi)

ünün

  • Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.

usüvv

  • Kaba ve iri olmak.
  • Katı olmak.
  • Gece karanlık olmak.
  • Yakın olmak.

üveysi / üveysî / اُوَيْس۪ي

  • (Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz almak tarzı.
  • Veysel Karânî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zâtı görmeden, gıyaben bağlanma, ders alma.
  • Hz. Veysel Karanî gibi bağlandığı zatı hiç görmediği halde ondan vasıtasız ders ve feyiz alma tarzı.

vekte

  • (Çoğulu: Vikat) Gözün karasına ak düşmek.
  • Nokta.
  • Eser.

velvele-engiz

  • Gürültü koparan, gürültü çıkaran. (Farsça)

veyn

  • Kara üzüm.

veysel karani / veysel karanî

  • (Bak: Üveys-el Karanî)

yahamim

  • (Tekili: Yahmum) Kara dumanlar.

yahmum

  • (Çoğulu: Yahâmîm) Kara duman.
  • Tütün.
  • Kara nesne.

yarı ağyar eylemek / yârı ağyar eylemek

  • Dost ve sevgiliyi aldatarak, araya fitne sokarak yabancılaştırmak.

yehmum

  • Kömür gibi simsiyah olan şey.
  • Zifir ve kara duman.
  • Cehennem ahalisini ihata eden perde.

yevm-i fasl

  • İnsanların kısım kısım ayrıldığı ve davalarının halledildiği kıyamet günü. Bundan başka kıyamet gününe aşağıdaki isimler de verilir: Yevm-ül cem', yevm-ül cevab, yevm-ül cezâ, yevm-üd din, yevm-ül ahd, yevm-ül feza-ul ekber, yevm-ül haşr, yevm-ül hisâb, yevm-ül ivaz, yevm-ül karar, yevm-ül karia, ye

zaby

  • Geyik, karaca, gazâl denen hayvan.

zac

  • Kara boya.

zahiriyyun / zâhiriyyun

  • Görünüşe göre hükmedenler. İç yüzünü, hakikatını iyi bilmeyenler. Ehl-i zâhir olanlar.
  • İlm-i Kelâm'da: Nassların zâhir mânalarına göre hüküm çıkaran ve te'vil ve tevcihten geri duranlar ve tarafdarları.

zahr

  • (Çoğulu: Zuhur-Ezhâr) Binek devesi.
  • Kuş yeleklerinin kısa tarafı.
  • Kara yolu.
  • Sırt, arka.
  • Yüksek yer.
  • Kur'an'ın lâfz-ı şerifi.
  • Haber.

zalam / zalâm / ظلام

  • Karanlık. Zulmet.
  • Karanlıklar.
  • Karanlık.
  • Karanlık. (Arapça)

zalam-ı zulm / zalâm-ı zulm

  • Zulmün karanlığı.

zalma

  • (Çoğulu: Zulem) Karanlık.

zebab

  • Karasinek.

zehravan

  • (Zehrâveyn) İki parlak şey.
  • Kur'an-ı Kerim'de Sure-i Bakara ile Âl-i İmran Surelerine birlikte verilen isim.

zemheri

  • Karakış dönümünden (12 Aralıktan) 31 Ocağa kadar olan şiddetli soğuk devresi.

zemherir / zemherîr / زمهریر

  • Karakış.
  • Karakış. (Arapça)

zemzeme

  • Nağme, hoş ses. Uzun uzadıya gürleyerek seslenmek. Geniz ve boğaz ile ezgili ses çıkarmak. Yavaş yavaş geniz ve boğazdan ses çıkararak türkü veya şarkı söylemek.
  • Cemaat.

zenc

  • Siyah, kara.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR