LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ırat ifadesini içeren 53 kelime bulundu...

anet

  • (Çoğulu:Anât) Fâsık.
  • Diz kılı.
  • Yaban eşeği sürüsü.
  • Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı.

asire

  • (Çoğulu: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.

avaid

  • (Tekili: Âide) İratlar, gelirler. Aidat.
  • Tahsisât.

badiyet-üş-şam / bâdiyet-üş-şam

  • Fırat ve Dicle nehirlerinin birleşip denize döküldükleri yerden, batıya doğru uzanan çöl.

barbut altını

  • Tanzimattan önce Osmanlılarda kullanılan bir çeşit altın sikke. Yüzlük Mecidiye altını kıymetinde ve ayarında, iki kırat ağırlığında idi.

burak / burâk

  • İman ehlini Sırat köprüsünden geçirecek olan binek, âhiret bineği.

ceniver

  • Sırat köprüsü. (Farsça)

danık

  • (Çoğulu: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.)
  • Zayıf düşkün davar.

elcezire

  • Mezopotamya. Dicle ve Fırat nehirleri arasında bulunan yerin adı. Bugün Irak'ın toprakları arasındadır.

fitil

  • Eskiden ağırlık ölçüsü olarak kullanılan dirhemin kesirlerinden biri. Dirhemin dörtte birine: denk; dengin dörtte birine: Kırat; Kıratın dörtte birine: Fitil denilir.
  • Eski Fitilli tüfeklerin namlusundaki baruta ateş vermek için kullanılan kükürtlü ip veya kaytan parçası.
  • Topa

fürat

  • Tatlı su.
  • Fırat Nehri.

galle

  • Mahsul geliri. Ekin, irat, gelir.
  • Akarât kirası.
  • Hammaliye kirası.
  • Susamak.

hacire

  • (Çoğulu: Hâcirât) Terbiye sınırlarına sığmayan kötü söz ve hezeyan.
  • (Çoğulu: Hevâcir) Günün en sıcak anları.

hınzire / hınzîre

  • (Çoğulu: Hınzırât) Hileci ve fitnekâr kadın.
  • Dişi domuz.

huld azabı

  • Ahiratteki ebedî azab.

iman-ı gaybi / îmân-ı gaybî

  • Allahü teâlânın zâtı, sıfatları, âhiret, melekler, Cennet, Cehennem, Mîzân, Sırat gibi gözle görülmeyen şeylere görmeden inanmak.

imsak

  • Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Hapsetmek.
  • Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek.
  • Yemez içmez adamın hâli. Cimrilik, hasislik, pintilik.

ırak-ı arab / ırâk-ı arab

  • Arap Irak. Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan ve Bağdat'ın kuzeyine kadar uzanan topraklara Osmanlı İmparatorluğu zamanında verilen isim.

kararit

  • (Tekili: Kırat) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.

kevser

  • Allahü teâlânın Kevser sûresinde Peygamber efendimize verdiğini bildirdiği büyük ihsân. Âhirette Cennet'te Peygamber efendimize âit meşhûr nehir veyâ kıyâmet (hesâb) günü Cehennem üzerindeki Sırat köprüsü geçilmeden önce Peygamber efendimizin ve ümme tinin başına geldikleri meşhûr havuz.

kıraat-ı seb'a

  • Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir.
  • Yedi türlü okuma.

kırat-ı örfi / kırât-ı örfî

  • (Bak. KIRÂT-I URFÎ)

kurt

  • (Çoğulu: Kırta-Kırat) Küpe.

mavera-ün nehr

  • Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu.
  • Dicle ile Fırat arası.

menhec-i sedad / menhec-i sedâd

  • Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

merere

  • (Çoğulu: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip.
  • Arsa.

miskal

  • Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)
  • Yirmidört kıratlık bir ağırlık ölçüsü. (Ondört kırat bir şer'î dirhem karşılığıdır).

mu'sır

  • (Çoğulu: Mu'sırât) Sıkıcı, sıkan.

münharit

  • (İnhirat. dan) Bir yola süluk eden.

rafidan

  • Dicle ve Fırat ırmakları.

şair

  • (Çoğulu: Şairât) Arpa.
  • Kurban devesi.

şaire

  • (Çoğulu: Şâirât - Şevâir) Kadın şair.

sırat köprüsü / sırât köprüsü

  • Cennet'e geçilmek üzere, Cehennem üzerine kurulmuş, mâhiyeti kesin bilinmeyen köprü. Buna, yalnız sırât da denir.

sırat-ı müstakim / sırât-ı müstakîm / صراط مستقيم

  • Doğru yol.
  • Sırat köprüsü.

ta'sir

  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.
  • (Çoğulu: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma.

ta'şir

  • (Çoğulu: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma.
  • Ona bölme.

ta'yir

  • (Çoğulu: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.

tagbir

  • (Çoğulu: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma.
  • Gücendirme, muğber etme.

tagrir

  • (Çoğulu: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma.
  • Tehlikeli yerlere düşürmek.

tahfir

  • (Çoğulu: Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma.

tahzir

  • (Çoğulu: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.

takhir

  • (Çoğulu: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme.

tasfir

  • (Çoğulu: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama.
  • Islık çalma.

tavf

  • Dönmek.
  • Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.

teftir

  • (C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma.
  • Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • Naksetmek, eksiltmek.

teksir

  • (Çoğulu: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak.

tekvir suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 81. Suresidir. Küvvirat Suresi adı da verilir.

tenvir

  • (Çoğulu: Tenvirât) Aydınlatma.
  • Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.

tesrir

  • (Çoğulu: Tesrirât) (Sürur. dan) Sevindirme.

tesyir

  • (Seyr. den) (Çoğulu: Tesyirât) Gönderme, yollama. Seyrettirme.
  • Sürmek.
  • Bezi yol yol alaca edip dokumak.

tezbir

  • (Çoğulu: Tezbirât) (Zebr. den) Yazma veya yazılma.
  • Bez kenarına saçak yapmak.

vahy-i zımni / vahy-i zımnî

  • Mücmel ve hulâsası vahye ve ilhama istinad eden; tasvirât ve tafsilatı Resul-ü Ekrem'e (A.S.M.) âit olan vahiydir.

verta

  • (Çoğulu: Vırât) Çukur yer, varta, uçurum.
  • Halledilmesi, içinden çıkılması zor olan iş.