Notice: Undefined offset: 2 in /home/luggat/public_html/index.php on line 528

LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ışk ifadesini içeren 453 kelime bulundu...

ab-ı hayat / âb-ı hayât

  • Hayat suyu. Saf ve berrak su. İnce ve derin mânâlı söz. Tasavvufta mürşid-i kâmil denilen evliyâ zâtların, insanların mânen canlı, kalblerinin uyanık olmalarına vesîle olan mübârek sözleri, mânevî nazarları (bakışları) ve kıymetli kalblerinden fışkır an teveccüh. Bir şeyin kıymetini kuvvetli bir şek

aborda

  • İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.

acente

  • (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru.
  • Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili.
  • Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.

adat / âdât / عادات

  • Âdetler, alışkanlıklar.
  • Âdetler, alışkanlıklar. (Arapça)

adat-ı ecnebiye / âdât-ı ecnebiye

  • Yabancı âdetler, alışkanlıklar.

adet / âdet / عادت

  • Alışkanlık.
  • Görenek, alışkanlık.
  • Alışkanlık, âdet. (Arapça)

adet-i müstemirre / âdet-i müstemirre

  • Yerleşmiş alışkanlıklar ve gelenekler.

agal

  • Darıltma, kışkırtma.
  • Çiğnemeden yutma.
  • Ağıl.
  • Arı kovanı.

agaliş

  • Kışkırtma. (Farsça)
  • Birşeye saldırmak için kışkırtma. (Farsça)

ağaliş / âğâliş / آغالش

  • Kışkırtma. (Farsça)

ahfas

  • (Tekili: Hıfs) İşkembeler, kırkbayırlar.

ahrak

  • Miskin, akılsız adam.

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

ahz

  • Alma.
  • Tutma.
  • Kabul etme.
  • İşkence etme.

aid / âid / عائد

  • Ait, ilişkin. (Arapça)
  • Geri dönen. (Arapça)

aks-i müddea / aks-i müddeâ / عكس مدعا

  • Çatışkı.

alabanda

  • İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası.
  • Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.

alaik-i nakş / alâik-i nakş

  • Nakış alâkaları, ilişkileri.

alak

  • Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan.
  • Yapışkan veya ilişken nesne.
  • Hayvanat.
  • Bir işe mülâzemet eylemek.
  • Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe başlayıp o işe devamlı olmak.
  • Bir şeye ilişip tutulmak.
  • Yapışkan, ba

alaka

  • "Alak"dan yapışkan sıvı, embriyo.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

aleka

  • (Çoğulu: Alekat) Yapışkan balçık, çamur.
  • Kan pıhtısı.
  • Uyuşmuş kan.
  • Sülük.

alem-i tagayyür / âlem-i tagayyür

  • Değişken âlem.

amazon

  • Milattan önce yaşamış İskitlerin kadın askerlerine verilen isim. Göğüslerini dağlatarak küçükten harbe alıştırılan bu İskit kadınlarının şiddetli muharebeler yaptıkları yazılıdır.
  • Güney Amerika'da büyük bir nehir adı.

arig

  • Kırılma, gücenme. (Farsça)
  • Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık. (Farsça)

arnavut

  • (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede Arnavutluk şeklinde söylenir.

arteziyen

  • Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu. (Fransızca)

asare

  • Anber ve misk gibi şeylerin kokması.

aşk

  • (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme.
  • İttibâ'. Alâka.

ater

  • Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.

ateş-i seyyal-i memat / ateş-i seyyâl-i memat

  • Ölümün akışkan (akıcı) ateşi.

atol

  • Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

ayn-ı münasebet

  • Tam bir bağlantı, ilişki.

azab / azâb

  • Eziyet, işkence.

azam

  • (Çoğulu: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet.
  • Öfke, hiddet.
  • Kıskançlık.

babet

  • Bent, fırka. (Farsça)
  • Münasip bir şey. Taalluk, münasebet, alâka, ilişki. (Farsça)

bahek

  • İşkence, eziyet. (Farsça)

bahr-i ebyaz

  • "Beyaz Deniz" İskandinavya Yarımadasının doğusunda Kanin Yarımadasına kadar olan deniz.

bahr-i muhit-i şimali / bahr-i muhit-i şimalî

  • İskandinavya Yarımadasının batısından İngiliz Adalarına kadar uzanan deniz.

bahs

  • Noksanlık. Azlık. Nâkıs. Az.
  • Akarsu ile sulanmayıp yağmur suyu ile mahsül alınabilen tarla.
  • Zulüm. İşkence.
  • Uzaklık.
  • Gümrük almak.
  • Göz çıkarmak.

baliğ / bâliğ / بالغ

  • Erişkin. (Arapça)
  • Tutan, varan. (Arapça)
  • Bâliğ olmak: (Arapça)
  • Erişkin olmak. (Arapça)
  • Tutmak, ulaşmak, varmak (Arapça)

balin

  • Yastık. Koltuk. İskemle yerine kullanılan yuvarlak yastık. (Farsça)

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

bender

  • (Çoğulu: Benâdir) Ticaret yeri, işlek ticaret iskelesi, büyük iskele.

benderek

  • Küçük iskele. (Farsça)
  • Boğaz ve liman ağızlarında yapılan küçük kale. Mendirek. (Farsça)

bendergah / bendergâh

  • İşlek iskele, liman, şehir. (Farsça)

betonarme

  • İskeleti demir çubuklardan yapılmış olan beton. (Fransızca)

beze

  • Miskin, zavallı.

bi-dad / bî-dad

  • Zâlimlik. Zulüm. İşkence. Adaletsizlik.Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hakikat.Çalış, kalbi kaldır muktedirsen âdemiyyetten.

bi-teşvik

  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

bi-vare / bî-vare

  • Âciz, fakir, miskin, zavallı, kimsesiz, garib. (Farsça)

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

bittahrik

  • Hareket ettirerek, oynatarak.
  • Kışkırtarak, teşvik ederek.

büleğa-yı muanidin, hasidin / büleğâ-yı muânidîn, hâsidîn

  • İnatçı, kıskanç belâgatçiler.

butha

  • İyi huy, güzel haslet. Müsbet alışkanlık.

cadd

  • (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.

caselik

  • Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik.

cem

  • Hükümdar, melik, şah.
  • Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı.
  • İskender'in bir ismi.

cercis

  • (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak çok işkencelere maruz kalmış, müteaddid defalar öldürülmüş ve mu'cize ile dirilerek tekrar tebliğ vazifesine dev

çeres

  • Zindan, hapishane. (Farsça)
  • Zulüm, işkence. (Farsça)
  • Mer'a, otlak. (Farsça)
  • Üzüm teknesi. (Farsça)

cesaret-i medeniye

  • Her türlü baskılara karşı çekinmeden hakikatı söylemek. Müsbet harekette korkmamak. Haklı olduğu bir mes'elede korku göstermemek. İçtimai münasebetlerde girişkenlik.

çevik çalak

  • Hareketli, çalışkan.

cima' / cimâ' / جماع

  • Cinsel ilişki. (Arapça)
  • Cimâ' etmek: Cinsel ilişkide bulunmak. (Arapça)

çımacı

  • Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.

ciriyya

  • Tabiat, mizac, fıtrat, yaradılış.
  • Huy, haslet.Adet, alışkanlık.

cübcübiyye

  • İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına "cübcübî" derler.)

cürun / cürûn

  • Bezin eskimesi.
  • Yumuşak olmak.
  • Bir nesne aşınmak.
  • Alışkanlık, itiyat.

daar

  • Fısk.
  • Kapmak.
  • Yaramazlık.

dair / dâir / دائر

  • İlişkin, hakkında. (Arapça)
  • Dönen. (Arapça)

damacana

  • Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.

daravet

  • Adet, alışıklık, alışkanlık.

despot

  • yun. Rum piskoposu.
  • Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.

devf

  • Suda ıslamak.
  • Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • Misk ezmek.

dimen

  • Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı.

dımışk

  • (Bak: Dimişk)

dinar / dînâr

  • Bir miskal (4.8 gram) ağırlığındaki altın para.

ebras

  • İnsanın rengini degiştiren alaca ve miskin eden çok fena bir maddi hastalık ismi.

eczem

  • (Cüzâm. dan) Cüzamlı, miskinlik illetine uğramış olan.
  • Parmakları veya eli kesik olan adam.

edat

  • Tek başına bir anlam ifade etmeyen, kullanıldığı kelimelerle sebep, sonuç, vasıta benzerlik vb. bakımlardan ilişkisi olan kelime (dahi, gibi, için vs.).

edebi / edebî

  • Edebiyata uygun, edebiyata ilişkin.

edmen

  • Hâlis ve katıksız misk. (Farsça)

efjul / efjûl

  • Kandırma. (Farsça)
  • Kışkırtma, tahrik etme. (Farsça)
  • Dağınık, perâkende. (Farsça)

eflud

  • Yetişkin, gürbüz (çocuk).

egare

  • Kandırma, kışkırtma, teşvik etme. (Farsça)

ehadis-i meşhure / ehâdis-i meşhure

  • Meşhur hadis-i şerifler, ilk asırda âhâdî hadis iken (yani bir Sahabî tarafından rivayet edilmişken), ikinci asırda meşhur olan ve yalanda birleşmeleri mümkün olmayan topluluk tarafından rivâyet edilen hadisler.

ehl-i adavet ve haset / ehl-i adâvet ve haset

  • Düşmanlık besleyenler ve kıskananlar.

ejgan

  • (Ejgehân) : Tenbel, miskin, iş yapmaktan hoşlanmayan. (Farsça)

elif / elîf

  • Alışan, alışkın.

enbar

  • Yığın, dolu, küme. (Farsça)
  • Gübre. Ekinlere, kuvvet vermesi için dökülen eski fışkı, hayvan tersi. (Farsça)

enbeste

  • Koyulaşmış, katılaşmış, sıvılığını kaybetmiş. (Farsça)
  • Uyuşmuş, miskinleşmiş insan. (Farsça)

enbeste-dem

  • Miskin, uyuşuk kişi. Tenbel, gayretsiz kimse. (Farsça)

enbüre

  • Dere, çay. (Farsça)
  • Tüyü dökülmüş olan hayvan. (Farsça)
  • Dolap beygiri. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

engizisyon / اَنْگِيزِيسْيُونْ

  • Kiliselerin işkenceci mahkemeleri.
  • XVI. ve XVII. asırlarda Hristiyan Katolik Mezhebine âit kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenlere yapılan -insanları arslanlara parçalatmak, fırında yakmak gibi- dehşetli işkenceler veya onları bu azaba mahkûm eden mahkemelere verilen isim. (Fransızca)
  • Çok ağır ve çok zâlimce cezây (Fransızca)
  • Ortaçağdaki işkenceci hristiyan mahkemeleri.

engizisyon mahkemeleri

  • Fransa'da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa'ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim.

enkal

  • İşkence âletleri. Bukağılar, kayıt ve kelepçeler.
  • Nefsin cismani alâkalara ve bedeni lezzetlere bağlanıp kalması.

erec

  • Güzel ve hoş koku. Misk ü anber ve ıtır gibi şeylerin güzel kokusu.

eric

  • Güzel koku. Misk, anber ve ıtır gibi hoş ve lâtif olan şeylerin kokusu.

erş

  • Fesat, niza, ihtilaf, rüşvet.
  • Fışkırmak.
  • Tırmalamak.
  • Fık: Yaralanan veya kesilen bir uzuvdan dolayı verilmesi lâzım gelen diyet.

esakıf

  • (Tekili: Üskuf) Piskoposlar, başpapazlar, metropolitler.

esaret-i hayvani / esaret-i hayvanî

  • Hayvanlara yakışır bir esirlik. Zulüm, işkence ve haksızlık içinde hayat geçirmek.

esmaü'l-ezdad / esmâü'l-ezdad

  • Zıt isimler, çelişkili isimler.

esteh

  • Çekirdek. (Farsça)
  • Kemik. Vücud iskeletini meydana getiren nesne. (Farsça)

ezeli / ezelî / ازلى

  • Ezele ilişkin. (Arapça)

fa'al / fa'âl / فعال

  • (Mübalâgalı ism-i fâil) Çok işleyen ve çalışan. Durmayıp işleyen. Çalışkan. Devamlı iş yapan.
  • Hareketli, çalışkan. (Arapça)

faal

  • Çalışkan, işleyen.

faalane / faalâne

  • Çalışkanca.

faaliyet

  • Çalışkanlık, çalışma.

fahşa / fahşâ

  • Meşru olmayan cinsel ilişki, fuhuş.
  • Zekatı az verme, tamahkârlık.
  • Akla ve ahlâka uygun olmayan söz ve iş.

fasık / fâsık

  • (Fısk. dan) Günahkâr. Hak yolundan hâriç olan. Allah'ın emirlerine karşı zıt hareket eden. Büyük günahı işleyen veya küçük günahta ısrar eden kimse.

fecr

  • Tan yerinin ağarması. Şafak. Sabah vakti, güneş doğmadan evvel şarkta hâsıl olan kızıllık.
  • Bir şeyi genişçe ikiye ayırmak.
  • Günah işlemek. Fücur ve fısk işlemek. Yalan söylemek.
  • Tekzib eylemek.
  • İsyan ve muhalefet eylemek.
  • Haktan sapmak. Meyletmek.
  • <

fen'

  • Malın çok olması.
  • Misk kokusunun etrafa yayılması.
  • Bir kimsenin iyiliğini ve ihsanını söyleyip methetmek.

fers

  • Dağıtmak. Saçmak.
  • Ciğer parçalamak.
  • Hurma çekirdeğinin kabuğunu soymak.
  • Atın pisliği. Fışkı.

fesaki / fesakî

  • (Tekili: Fıskıyye) Fıskiyeler.
  • Çocukların oynadıkları su püskürten oyuncaklar.

feveran / feverân / فوران / فَوَرَانْ

  • Kaynama, galeyân etme.
  • Damar, vurma, su fışkırtma.
  • Çıkma, fışkırma.
  • Maddi ve manevi kaynayıp fışkırmak.
  • Köpürmek.
  • Coşmak.
  • Kokunun etrafa yayılması.
  • Depreşmek.
  • Şiddet.
  • Fışkırma, hızla çıkma.
  • Fışkırma. (Arapça)
  • Kaynama. (Arapça)
  • Feverân etmek: Fışkırmak. (Arapça)
  • Kaynayıp fışkırma.

feveran-ı ab / feverân-ı âb

  • Suyun fışkırması.

feveran-ı dem / feverân-ı dem

  • Kan fışkırması.

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

fevr

  • Hemen. Birdenbire. Acele. Sür'at.
  • Bir adamın geldiği semt ve cihet.
  • Suyun kaynayıp fışkırması.

fevvare / fevvâre / فواره

  • Fıskıye, su fışkırtan şey.
  • Fıskiye. (Arapça)

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

fisk

  • (Bak: Fısk)

fışkı

  • Canlıların dışkısı.

fıskıye

  • Suyu muhtelif şekillerde yukarıya doğru fışkırtan ve ekseriya havuzların ortasında yapılan borunun üzerindeki aletin adıdır. Buna, Arapçası olan fevvare denildiği gibi, Türkçe olan fışkırak da denilir.

fıskiyye / فسقيه

  • Fıskiye. (Arapça)

fissik / fissîk

  • Fıskı dâim olan.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

füsuk

  • (Fısk. dan) Yalancılık. Doğruluk ve itatten ayrılmak. Sıdk u taatten huruc.

gaita / gâita / غائطه

  • Dışkı. (Arapça)

galiye

  • Galeyan eden.
  • Değerinden çok pahalı.
  • Misk ve amberden yapılmış meşhur koku.
  • Hoş kokulu kıymetli madde.

gavvas

  • Çok gayretli. Çalışkan.
  • Suya dalan.
  • İnci arayan dalgıç.

gayr-ı mütehavvil

  • Değişken olmayan.

gayret / غيرت

  • Dikkatle ve sebatla çalışmak.
  • Kıskanmak, çekememek.
  • Hareketli ve temiz hislerle çalışmak.
  • Dine, imana, namus gibi kıymetlere tecavüz edenlere karşı müdafaa için harekete gelmek.
  • Çaba, çalışma arzusu, kıskanma duygusu.
  • Çaba. (Arapça)
  • Kıskançlık. (Arapça)

gayret-mend

  • Gayretli, çalışkan. (Farsça)

gayret-şiar

  • Gayretli. çalışkan. (Farsça)

gayretkeş / غيرتكش

  • Çalışkan, çabalayıcı.
  • Bir tarafı tutan, taraftar.
  • Kıskanç.
  • Gayretli. (Arapça - Farsça)
  • Kıskanç. (Arapça - Farsça)

gayur

  • Hamiyetli. Çok çalışkan. Dayanıklı. Çok gayretli.
  • Kıskanç. ("Gayyur" diye yazılması yanlıştır.)

gayuran

  • (Tekili: Gayur) Çalışkanlar, gayretkeşler, gayretliler.

gayurane

  • Gayretli olan kimseye yakışır şekilde, çalışkan kimseler gibi. (Farsça)

gayyur / gayyûr

  • Gayretli, çalışkan.
  • Gayretli, çalışkan.
  • Gayretli, çalışkan.

gişe

  • Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer. (Fransızca)

gulüvv

  • Ayaklanma. Taşkınlık.
  • Üşüşme. Hücum. Saldırış.
  • Edb: Mübalağanın son derecesi. Üçe ayrılan mübalağanın diğer iki derecesinden biri tebliğ, öteki iğraktır. Aşağıdaki parçada mübalağa gulüv derecesindedir: Gökler gürüldese, şimşekler çaksa Volkanlar fışkırsa, lâvları aksa,Kıyısı

gurre

  • Parlaklık. Her şeyin başlangıcı. Bu cihetle, kameri ayların ilk günlerine gurre-i şehr denilmiştir. Köleye, cariyeye ve malların en güzidelerine, gurret-ül emval denir. Güzel parlak yüze, vech-i agarr; açık ve nurani alına, cebhe-i garra denir ki, aynı asıldan müştaktırlar.
  • Fık: İska

haddam

  • Muvaffakiyetli kişi.
  • İşlerinde başarılı ve becerikli kimse.
  • Çalışkan ve gayretli olan.
  • Hademe, hizmetçi.

hadis-i meşhur / hadîs-i meşhûr

  • İlk zamanda bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.

hadis-i sahih / hadîs-i sahîh

  • Âdil ve hadîs ilmini bilen kimselerden işitilen, müsned-i muttasıl (Resûl-i ekreme kadar, rivâyet edenlerin hepsi tam olup noksan bulunmayan), mütevâtir (bir çok sahâbînin rivâyet ettiği) ve meşhûr (önceleri bir kişi bildirmişken, sonraları şöhret bu lan) hadîsler.

hamein mesnun

  • Değişken balçık.

handemu'tad

  • Devamlı gülmeye alışmış olan, her zaman gülme alışkanlığı olan. (Farsça)

hariciye / خارجيه

  • Dışa bağlı, dışarıya ilişkin. (Arapça)
  • Dışişleri bakanlığı. (Arapça)

haris-i gayur / hâris-i gayur

  • Çalışkan ve gayretli çiftçi.

hasadet / hasâdet / حسادت

  • Hasedcilik, kıskançlık. Çekememezlik.
  • Kıskançlık. (Arapça)

hased / حسد

  • Kıskançlık.
  • Kıskanmak, çekememek. Allahü teâlânın bir kimseye ihsân ettiği nîmetin, onun elinden çıkmasını istemek. Zararlı bir şeyin ondan ayrılmasını istemek, hased olmaz, gayret olur.
  • Haset, kıskançlık, çekememezlik.
  • Başkasının iyi hallerini veya zenginliğini istemeyip, kendisinin o hallere veya zenginliğe kavuşmasını istemek. Çekememezlik. Kıskançlık. Kıskanmak.
  • Haset, kıskançlık.
  • Kıskançlık. (Arapça)
  • Hased etmek: Kıskanmak. (Arapça)

hasede

  • (Tekili: Hâsid) Kıskananlar, hased edenler, çekememezlik edenler.

haset

  • Kıskançlık.

hasid / hâsid / حاسد

  • Hased eden, kıskanan.
  • Haset edilen, kıskanç.
  • Haset eden, kıskanan.
  • Kıskanç. (Arapça)

hasidane / hâsidane

  • Kıskanarak, kıskançlıkla. Hased edercesine. (Farsça)

hasud / hasûd / حسود

  • Çok kıskanç.
  • Kıskanan.
  • Kıskanç. (Arapça)

hasudane / hasûdâne / حسودانه

  • Kıskançlıkla, hasetçilikle, hasud olan kimseye benzer surette. (Farsça)
  • Hased ederek, kıskanarak.
  • Kıskanırcasına.
  • Kıskanarak, kıskançlıkla. (Arapça - Farsça)

hasudi / hasudî / hasûdî / حسودی

  • Kıskançlık, çekememezlik, hasetçilik.
  • Kıskançlık. (Arapça - Farsça)

hatita

  • Bir malın değerinden indirilen tenzilât, iskonto.

hatra

  • Nehirlerde işleyen vapurların iskandil direği.

hayrhahlık

  • Başkasının iyiliğini istemek. Allahü teâlânın nîmetinin bir kimsenin elinde devamlı kalmasını veya onun böyle bir nîmete kavuşmasını dilemek. Hasedin, kıskançlık ve çekememezliğin zıddı.

hayt-ı münasebet

  • İlişki bağı.

hayzerane

  • Gemi durak yeri, iskele, liman.

helime / helîme

  • Buğday ve pirinç gibi bazı hububatın kaynamasıyla hâsıl olan koyu ve yapışkanlı su.

hıdane / hıdâne

  • Çocuğu kucağa almak, besleyip büyütmek üzere yanında bulundurmak. İslâm nikâhının bozulmasından sonra (ayrılıkta), çocuğu, selâhiyetli (yetkili) olan kimsenin yâni başkası ile evli olmayan annenin belirli bir yaşa gelinceye (oğlan çocuğu yedi, kız ye tişkin oluncaya) kadar yanında alıkoyması ve terb

hilaf-ı adet / hilâf-ı âdet

  • Alışkanlık dışı, her zamanki âdetin tersine.

hımbıl

  • Budala ve miskin.

hitamuhu miskün

  • Onun mühürü (sonu) misktir, meâlinde Mutaffifîn Suresi'nin 26. âyetinden bir kısımdır. Onda Cennet nimetlerinden bahsedildiği gibi, bu kelâm tatbikatta sözün, sohbetin sonunu hoş ve güzel sözle bitirmeğe denilir.

hornito

  • İsp. Küçük fırın.
  • Jeo: Genellikle patlamalar neticesinde meydana gelen, lâv fışkırmalarının volkan selleri yüzeyinde meydana getirdiği kabarcık.

hussad

  • Hased edenler. Kıskananlar.

i'tiyad

  • (İtiyat) Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.

içtimaat-ı ünsiyetkarane / içtimâât-ı ünsiyetkârâne

  • Toplu alışkanlıklar ve hoşlanılan kalabalıklar.

ifahe

  • Kan fışkırtma.
  • Kanatma.

ifrac-ül bahire / ifrac-ül bâhire

  • Geminin kıyıdan veya iskeleden açılması.

igşaş

  • Acele ettirme.
  • Kışkırtma, tahrik etme.

ikame / ikâme

  • Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
  • Yerleştirmek, iskan etmek, vücuda getirmek.

ilzam

  • Muaraza veya muhakemede delil göstererek muhalifini susturmak, iskât etmek. Söz ve fikirde galibiyet. İltizam ettirmek. İsnad ve isbat etmek.

ince donanma

  • Tar: Hafif gemilerden meydana gelen donanma. Bunun yerine "Hafif Donanma" da denilir. Bunların en meşhurları: Uçurma, varna, beş çifteleri, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çiftekayığı, brolik, celiyye, çamlıca, kütük, at kayığı, kancabaş, âyaska, işkampaviya, şahtur, çekelve, kırlangıç, firkate, kali

indifa

  • Def olma.
  • Meydana çıkma. Yerden fışkırma.
  • Söze girişme.
  • Geri çekilme.
  • Başlama.
  • Teveccüh eyleme.
  • Yer yer baş gösterme.

inşihab

  • Fışkırma.

inşihab-ı dem

  • Kanın fışkırması.

intibac

  • Hastalıktan dolayı vücutta hâsıl olan şişkinlik.

intifah

  • Şişkinlik. Şişmek. Kabarmak.
  • Vücud organlarından birinin büyümesi.

irtibat / irtibât / ارتباط

  • Bağ, ilişki.
  • Bağlantı, ilişki, ilgi. (Arapça)

işgüzar

  • Becerikli, çalışkan. (Farsça)
  • Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan. (Farsça)
  • Çalışkan.

ıska

  • (Bak: İska)

ıskalariya

  • Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.

işkampaviya

  • İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve levâzım alınmasında kullanıldığı gibi eskiden donanmaya su alınacağı zaman su ile doldurulur, diğer bir filika yedeği

iskan / iskân / اسكان

  • Yerleştirme. (Arapça)
  • Yerleştirilme. (Arapça)
  • İskân edilmek: Yerleştirilmek. (Arapça)
  • İskân etmek: Yerleştirmek. (Arapça)

iskarlat

  • İtl. Eski devirlerde Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuhanın adı idi ve şarkta pek makbuldü. Yeniçeri Ocağı ileri gelen ağalarına, sekbanbaşıya ve yeniçeri kâtibine her sene bu çuhadan verilir veya bedeli para olarak tahsis olunurdu. Bu paraya da "İskarlat bedeli" deni

iskat / iskât / اسكات

  • (Bak: Iskat)
  • Susturma. (Arapça)
  • İskât etmek: Susturmak. (Arapça)

iskender

  • (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır.

iskiz

  • (İskize) Hayvanın sıçrayıp kıç atması. (Farsça)
  • Hayvanın ürkerek attığı çifte. (Farsça)

ıslah-ı nefs / ıslâh-ı nefs

  • Kötü huyları, fenâ alışkanlıkları ve yaramaz işleri bırakıp, iyi huyları, güzel işleri, kulluğa yakışan tâat ve ibâdetleri yapma.

istar

  • Yüzletme, astar çekme.
  • (Çoğulu: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü.
  • Dört tane.
  • Dört veya dört buçuk miskal.

ıstıbab

  • Dökülme.
  • Damardan kan fışkırması.

istikrarsız

  • Sabit olmayan; değişken.

istitraden / istitrâden / استطرادا

  • Sırası gelmişken. (Arapça)

istitradi / istitradî

  • Asli mevzudan olmayıp sırası gelmişken bir konuyu dile getirme.

itiyad / îtiyad / itiyâd / اعتياد

  • Alışkanlık.
  • Alışkanlık.
  • Alışkanlık. (Arapça)
  • İtiyâd kesb etmek: Alışkanlık kazanmak. (Arapça)

itiyat

  • Alışkanlık.

iva'

  • Barındırma, kondurma. Yerleştirme, oturtma, iskân ettirme.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

kadid / kadîd

  • Kurutulmuş et.
  • Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan.
  • Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.

kahil / kâhil

  • Erişkin.

kalb selameti / kalb selâmeti

  • Kalbin kibir, riyâ, kıskançlık, kin ve düşmanlık gibi kötü düşüncelerden kurtulup, iyi ahlâk ile ahlâklanması.

kamil / kâmil

  • Yetkin, erişkin, olgun, tam.

karlayl

  • (Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.

kat-ı alaka / kat-ı alâka

  • İlişkiyi kesme.

katedral

  • Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.

kebs

  • Çukur bir yeri doldurup düzeltme.
  • Bir cins hurma.
  • Misk hokkası.

kecnazar

  • Kıskanç, hasetci. (Farsça)
  • Eğri bakışlı. (Farsça)

kelbiyyun

  • Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.

kemal-i ittisal

  • Tam, sıkı bir bağlantı, ilişki.

kemal-i ittisal ve ittihad

  • Sıkı bir bağ, ilişki ve birlik.

keriş

  • (Çoğulu: Küruş) İşkembe.

kerş

  • Karın.
  • İşkembe.
  • Topluluk, cemaat.
  • Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

kesb-i muarefe

  • Tanımak, alışkanlık kazanmak.

kırat-ı urfi / kırât-ı urfî

  • Kullanılması âdet olan ve hükûmetin kabûl ettiği miskâl ve dirhemden küçük bir ağırlık birimi.

kirş

  • İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi.
  • Karın, mide.

küruş

  • (Tekili: Keriş) İşkembeler.

lasıb

  • (Çoğulu: Levâsıb) Yapışkan.
  • Dar ve derin kuyu.

lasık

  • Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.

latime / latîme

  • (Çoğulu: Letâyim) Misk.
  • Güzel kokular konulan kap.
  • Attarlar pazarı.
  • Güzel kokulu nesneleri götüren deve.

lazık / lâzık

  • Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan.

lazuk

  • Yapışkan nesne.
  • Yapışkan balçık.

lesin

  • Ülfet, alışkanlık.

lüabi / lüabî

  • Tükrük ve salya ile alâkalı.
  • Salya gibi yapışkan.

lübna

  • Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.

luri / lurî

  • Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. (Farsça)
  • Fare avlıyan bir kuş. (Farsça)

lüzucet

  • Yapışkanlık. Yapışan, uzayan şeyin hali.

lüzuci / lüzucî

  • Yapışkan.
  • Kopmadan uzayan.

mahsud / mahsûd / مَحْسُودْ

  • Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.
  • Kendisine hased edilen, kıskanılan.
  • Kendisine hased edilen, kıskanılan.
  • Kıskanılan.
  • Hased edilen, kıskanılan.

maraz-ı kalbi / maraz-ı kalbî

  • Kalb hastalığı, bozuk îtikâd; kibir, hased (kıskançlık), kin ve riyâ (gösteriş) gibi kalb hastalıkları. Kalbin Allahü teâlâdan başka şeylere tutulması.

masik

  • Yapışkan.
  • Zapteden, istilâ eden, tutan.

matran

  • Taç giymiş piskopos.

me'lufat / me'lûfât

  • Alışkanlıklar.

mecaz-ı mürsel

  • Benzetme dışında başka bir ilişki sebebiyle kullanılan mecaz: Meselâ: "O köye sor" demek, "o köyden birine sor" demektir.

med

  • Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme.
  • Çoğaltmak.
  • Bir şeye dikkatlice bakmak.
  • Nihayet, son.
  • Sönmek. Bir şeyi söndürmek.
  • Yardım etmek, mühlet vermek.
  • Yâr ve yâver olmak.
  • Tarlaya fışkı ve gübre dökmek.
  • Sel suyu.

medfu / medfû / مدفوع

  • Çıkarılmış. (Arapça)
  • Dışkı. (Arapça)
  • Para kasasından çıkmış. (Arapça)

mefluk

  • Yoksul, zavallı, biçare, miskin.

mefsaka

  • (Fısk. dan) Günah işlenen yer.

mekaza / mekâza

  • Şiddetli mümârese. Alışkanlık.

meleke

  • Alışkanlık, yetenek, maharet, iktidar.
  • Yerleşmiş huy, alışkanlık, tabiat.

meleke-i hassasiyet

  • Hassasiyet melekesi; duyarlılık alışkanlığı, duyarlılık konusunda yatkınlık.

meleke-i marifet-i hukuk / meleke-i mârifet-i hukuk

  • Hukuk bilme alışkanlığı, pratiği.

meleke-i riayet-i hukuk

  • Hukuka uygun davranma alışkanlığı, pratiği.

menabiü'l-envar / menâbiü'l-envâr

  • Nurların fışkırdığı kaynaklar.

menkabe / منقبه

  • Ünlü kişilerin yaşamlarına ilişkin ve çoğu gerçekle bağdaşmaz öyküler. (Arapça)

menus / مأنوس

  • Alışılmış. (Arapça)
  • Alışkın. (Arapça)

meşaki

  • (Tekili: Mişkât) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.

mesakıb

  • (Tekili: Miskab) Delme âletleri, matkablar.

mesakıl

  • (Tekili: Mıskal) Cilâlayan veya parlatan âletler.

mesakil / mesakîl

  • (Tekili: Miskal) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.

mesakin / mesakîn / mesâkin / mesâkîn / مساكن

  • (Tekili: Miskin) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler.
  • Oturanlar.
  • Miskinler, zavallı fakir kimseler.
  • Miskinler, fakirler.
  • Yoksullar. (Arapça)
  • Miskinler. (Arapça)

meşhur hadis / meşhûr hadîs

  • İslâm'ın ilk asrında bir kişi bildirmişken, ikinci asırda şöhret bulan, yâni bir kimsenin Resûl-i ekremden, o kimseden de, çok kimselerin ve bunlardan dahî, başka kimselerin işittiği hadîs-i şerîfler.

meskenet / مسكنت

  • Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.
  • Miskinlik, fakirlik.
  • Yoksulluk, miskinlik.
  • Miskinlik. (Arapça)

meskenet-fiken

  • Miskinliği gideren. (Farsça)

meskun / meskûn / مسكون

  • İskan edilen, içinde oturulan yer.
  • Yerleşilmiş, iskan edilmiş. (Arapça)

meşmum

  • Koklanmış.
  • Itır ve misk gibi güzel kokulu olan şey.

metrebe

  • Fakirlik, miskinlik.

mezalim

  • Zulümler. Haksızlıklar. Eziyet ve işkenceler.

mezi

  • İlm-i Halde: Kadınla oynamak veya şehvetle yanına gelmek gibi hâllerde erkeğin tenasül cihazında zuhur eden yapışkan renksiz akıcı cisim. (Bu hâl abdesti bozar, gusül icab ettirmez)

mezniyye

  • Zorla cinsî ilişkide bulunulan kadın.

midmak

  • Binanın iskeleti.

minkaş

  • (Minkaşe) Cımbız, kıskaç.
  • Demir kalem.

misk ile anber

  • Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).

miska

  • (Bak: MİSKAT)

miskin / miskîn / مسكين

  • Bir günlük nafakasından (yiyeceğinden, giyeceğinden) fazla bir şeyi olmayan müslüman.
  • Dervîş. Miskîn Yûnus var yârına, Koma bugünü yârına, Yârın Hakk'ın dîvânına, Varam Allah deyü deyü!..
  • Misk sürülmüş, miskli. (Farsça)

miskinane / miskinâne

  • Tenbelcesine, miskincesine. (Farsça)

mu'sırat

  • Sıkım zamanı gelmiş üsâreliler. (Üzüm gibi)
  • Bora ve kasırgalar.
  • Yetişkin kızlar.

muacciz

  • Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.

muamele-i zevciye

  • Karı koca ilişkisi.

muaraza / muâraza / معارضه

  • Çatışkı. (Arapça)

muaşık

  • (Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.

mücameat

  • Karşılıklı iyi ilişkiler kurmak.
  • Cinsî münasebette bulunmak.

muciddane / muciddâne

  • Büyük bir çalışkanlıkla. Gayret sahibi bir kimseye yakışır suret ve şekilde. (Farsça)

müfham

  • Susturulmuş, iskât edilmiş olan.

muhacir / muhâcir

  • İslâmiyet'in başlangıcında, sırf müslüman oldukları için Mekkeli müşriklerin zulüm ve işkencelerine mâruz kalıp, dinlerini, îmânlarını korumak için, evlerini, mallarını ve mülklerini bırakarak Resûlullah efendimizin izni ile önce Habeşistan'a, son ra Medîne-i münevvereye hicret eden Mekkeli

muhareşe

  • Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.

muharriz

  • Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden.

muhasede

  • (Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.

muhat

  • Burundan akan sümük.
  • Sümük gibi ve yapışkan cisim.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.

mümessek

  • (Misk. den) Misk kokulu.

münakız

  • Zıt, çelişkili, birbirini tutmayan.

münasebat / münâsebât

  • (Tekili: Münasebet) Münasebetler, ilgiler. İki kişi veya hey'et arasındaki bağlar, ilişkiler. Alâkalar.
  • Münasebetler, ilişkiler.

münasebat-ı kelamiye / münâsebât-ı kelâmiye

  • İfadeler arasındaki ilişki ve bağlantılar.

münasebat-ı rabbaniye / münasebât-ı rabbâniye

  • Rab olan Allah ile olan bağlantı, ilişki.

münasebat-ı tevafukiye / münâsebât-ı tevafukiye

  • Birbirine uygun gelişmelerdeki bağlantılar, ilişkiler.

münasebet / münâsebet

  • Bağlantı, ilişki.

münasebet-i adediye

  • Sayısal bağlantı, rakamsal ilişki.

münasebet-i adiye / münasebet-i âdiye

  • Normal, sıradan ilişki.

münasebet-i hafiye

  • Gizli münasebet, ilişki.

münasebet-i intisabi / münasebet-i intisabî

  • Bağlanmaya dayalı ilişki.

münasebet-i makule / münasebet-i mâkule

  • Akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki.

münasebet-i maneviye / münasebet-i mânevîye

  • Mânevi bağlantı, ilişki.

münasebet-i siyak-ı kelam / münasebet-i siyâk-ı kelâm

  • Sözün gidiş münasebeti, öncesiyle ve sonrasıyla olan ilişkisi.

müntefih

  • (Nefh. den) Şişmiş, şişkin. Hava ile doldurulmuş, üfürülmüş.

murahhasa

  • Ermeni piskoposu.

müs'ut

  • Misk kutusu, enfiye kutusu.

müşgin / müşgîn

  • Misk kokulu, miskli. (Farsça)
  • Siyah şey. (Farsça)

müşk

  • (Müşg) Misk. Misk kokulu. (Farsça)

müşk-alud / müşk-âlud

  • Miske bulanmış. (Farsça)

müşk-bar / müşk-bâr

  • Misk yağdıran. (Farsça)

müşk-bu

  • Misk kokulu. Misk gibi kokan. (Farsça)

müşk-efşan

  • Misk saçan. (Farsça)

müşk-fam / müşk-fâm

  • Misk renginde olan, siyah. (Farsça)

müşk-feşan

  • Misk saçan, misk saçıcı. (Farsça)

müşk-füruş

  • (Çoğulu: Müşk-füruşân) Misk satan. (Farsça)

müşk-sa

  • Misk gibi. (Farsça)

muskıt

  • (Çoğulu: Muskıtât) (Sukut. dan) Düşüren, ıskat eden.

muskıtat

  • (Tekili: Muskıt) (Sukut. dan) Düşürenler, ıskat edenler.

müstemleke

  • Başka bir devletin idaresi altında bulunan memleket. Hicret etmişlerle iskân edilmiş yerler. Sömürge.

müsteskal

  • (Sıklet. den) İstiskal edilen. Soğuk muamelede bulunulan. Kendisine kovarcasına muamele yapılan.

müsteski / müsteskî

  • (Saky. den) Karnı su toplamış, istiska olmuş.

müsteskıl

  • (Sıklet. den) İstiskal eden. Birine karşı kovarcasına muamelede bulunan.

müsteskılane / müsteskılâne

  • İstiskal eden kimseye yakışır şekilde. (Farsça)

müstmend

  • (Çoğulu: Müstmendân) Kederli, hüzünlü, mahzun. Zavallı, miskin, biçâre. (Farsça)

müstmendan / müstmendân

  • (Tekili: Müstmend) Hüzünlü, kederli ve mahzun kimseler, üzgün kişiler. Zavallılar, miskinler, biçareler. (Farsça)

müteallik / متعلق

  • İlgili, ilişkin. (Arapça)

mütebeddil

  • Değişken.
  • Değişen, değişken.

mütedair / متدائر

  • İlişkin. (Arapça)

mütedeffik

  • Fışkıran su.

müteellif

  • (Ülfet. den) Alışmış, alışkın. Ülfet peyda eden.

mütegayyir

  • Başkalaşan, değişken.

mütehallif

  • (Mütehallife) Uymayan, uygun ve münasib gelmeyen.
  • Değişebilir, değişken.

mütehasid

  • Birbirini kıskanan, çekemiyen. Birbirine hased eden.

mütehavvil / متحول

  • Değişken, sürekli değişen.
  • Değişen, değişken.
  • Değişken. (Arapça)

mütekamilin / mütekâmilîn

  • Tekâmül etmiş olanlar. Kâmil ve olgun kimseler. Allah'ın emrine uygun şekilde hareketi alışkanlık hâline getirmiş olanlar.

mütelezzic

  • Lüzucetli ve yapışkan olan.

mütemeskin

  • Miskinleşen. Miskinlik gösteren.

muvasala hattı

  • İki şey arasındaki bağ, ilişki, irtibat.

muzahrefat / muzahrefât

  • Dışkı.

nabi'

  • (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.

nafe / nâfe / نافه

  • Ceylanın göbeğinden çıkan misk. (Farsça)
  • Sevgilinin saçı. (Farsça)

nafice

  • (Çoğulu: Enfice) Misk göbeği.

nafur

  • (Nâfure) Fıskıye, fevvâre.

nalişkar / nalişkâr

  • (Nâlişker) İnleyen, inildiyen. (Farsça)

neba

  • Kaynak olma, fışkırma.

nebaan

  • Yerden çıkma, fışkırma.

nebean

  • Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.

nebean eden / nebeân eden

  • Fışkıran, ortaya çıkan.

nebean-ı rahmet / nebeân-ı rahmet

  • Rahmetin fışkırması, kaynaması.

necaset-i kalile

  • Katı şeylerden ise miskalden; sıvı ise el ayası sahasından geniş olan necaset, namaza mânidir. Bu miktardan fazlası necaset-i galizadır.

neffac

  • Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur.
  • Şişkin.

nekal / nekâl

  • Şiddetli azab. İşkence ve ukubet.
  • İbret.

nekl

  • Yular. At gemi.
  • Ezâ, cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.

nikal

  • Şiddetli işkence.

nisab

  • Zekât ölçüsü, ölçü miktarı.
  • Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı.
  • Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had.
  • Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 gram); koyun ile keçinin 40 adet; sığır, manda 30; ve devenin nisabı da 5'dir.
  • Bir m

nisbet / نِسْبَتْ

  • İlişki, oran.

nizamatü'l-alem / nizâmâtü'l-âlem

  • Uluslararası İlişkiler.

okiyye

  • (Veya hemzenin hazfı ile "Vekiyye") Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Yerlere ve muhitlere göre değişir. Dörtyüz dirhem ağırlık. Yedi miskal veya kırk dirhem ağırlık. Şer'an kırk dirhem kabul edilmiş. En tanınmışı dörtyüz dirhemdir.

örf-i nas / örf-i nâs

  • İnsanların âdet edindikleri, beğendikleri alışkanlık hâlleri, an'aneleri ve telâkkileri. (Farsça)

orsa

  • Yelkenleri mümkün olduğu kadar rüzgârın estiği cihete yaklaştırarak seyretmek hâli.
  • Geminin sol tarafı, iskele.

perde-i ülfet

  • Alışkanlık perdesi.

peşkeş

  • (Pişkeş) Başkasının malını birine bağışlamak. Verilmemesi lâzım olan şeyi başkasına vermek. Karşılıksız vermek. (Farsça)

pişe

  • İş, kâr. Meşguliyet. (Farsça)
  • Alışkanlık, huy, âdet. (Farsça)
  • Meslek, san'at. (Farsça)
  • "Huy edinmiş, alışmış" anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Hasenât-pişe : İyi şeyleri âdet edinmiş olan. (Farsça)

puhte / پخته

  • (Çoğulu: Puhtegân) Pişmiş, pişkin. Olgun, kâmil insan. (Farsça)
  • Pişmiş, pişkin, olgun. (Farsça)

puhtegan / puhtegân

  • (Tekili: Puhte) Olgun kimseler, pişkin kişiler.

puhtegi / puhtegî

  • Olgunluk, kemalât, pişkinlik. (Farsça)

rabıta / râbıta / رابظه

  • Bağ, ilişki, temas. (Arapça)
  • Sıra, düzen. (Arapça)

rabt / ربط

  • Bağlama. (Arapça)
  • Rabt edilmek: Bağlanmak, tutturulmak. (Arapça)
  • Rabt etmek: Bağlamak, tutturmak. (Arapça)
  • Rabt olunmak: Bağlanmak, tutturulmak, ilişkilendirilmek. (Arapça)

ramik

  • Miskle karıştırılan siyah bir madde.

rampa

  • İki geminin birbirine veya bir geminin iskeleye yanaşıp bitişmesi. (Fransızca)
  • Şose veya demiryolundaki yokuş. (Fransızca)
  • Trenin eşya almağa mahsus yanaştığı set. (Fransızca)

raptetmek

  • Bağlamak, tutturmak, ilişkilendirmek. (Arapça - Türkçe)

raşid / râşid

  • Erişkin, doğru yola erişen.

reb'

  • Ev, arazi. Barınılan, iskân olunan yer.

recefe

  • Zelzele.
  • Ortalığı sarsacak kışkırtmalar yapmağa ircaf denir. Yalan, yanlış haberlerle umumî efkârı şaşırtıcı neşriyatlara ise Eracif denmektedir.

recül

  • Yetişkin erkek. Bir işin ehli. Er kişi. Adam.

recüliyet

  • Erkeklik, erkek olmak.
  • Cesâretlilik, erişkenlik.

rehlet

  • Şişkinlik, şişme.

rekabet

  • Kıskanmak.
  • Hıfzetmek.
  • Gözetmek.
  • Terakkub üzere olmak, başkalarından ileri geçmeğe çalışmak, benzerleriyle üstünlük yarışına çıkmak.
  • Kendi işini yürütmeğe çalışmak.

reşk / رشك

  • Kıskanma. Kıskanmayı uyandıran. Kıskanılmış. Hased ve gıpta veren.
  • Kıskançlık. (Farsça)

reşk-aver / reşk-âver

  • Hasede düşüren, kıskanmayı uyandıran. (Farsça)

reşk-endaz / reşk-endâz

  • İmrendirici, gıpta ettirici. Kıskandırıcı. (Farsça)

reşk-i alem / reşk-i âlem

  • Herkesi kıskandıracak kadar üstün durumda olan.

reşkaver / reşkâver / رشك آور

  • Kıskandırıcı. (Farsça)

reşkin

  • Kıskanç. Kıskanan. Hased eden. Hâsid. (Farsça)

revabıt / revâbıt / روابط

  • Bağlar, ilgiler, ilişkiler. (Arapça)

revse

  • Pislik.
  • Fışkı, tezek.

rızkımecazi / rızkımecazî

  • Alışkanlık sebebiyle ihtiyaç hâline gelen anormal rızık.

rukye

  • Şifâ âyetleri ve duâlarını yazmak, okuyup hasta üzerine üflemek. Mıska.

şadırvan

  • Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.

şam

  • Akşam. Akşam yemeği. "Şe'm, şâm" Arapçada "sol" mânâsına gelir. "Yemen" sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ tarafdaki beldeye de Yemen ismi verilmiştir.
  • Suriye ve Lübnan memleketlerine de Şam denilmiştir.
  • Arabların Dımışk dedikleri şehrin

savlec

  • Misk.
  • Gümüş.

sedm

  • Dik fışkıran su.

şekavet / şekâvet

  • Sıkıntı, azap, işkence.

sergin

  • Gübre, fışkı. (Farsça)

şeytani pişe / şeytanî pîşe

  • Şeytana benzer, şeytanca iş, huy, alışkanlık.

seyyal / seyyâl / سيال

  • Akışkan. (Arapça)

sihab

  • Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.

şikembe / شكمبه

  • İşkembe. (Farsça)
  • İşkembe. (Farsça)

şikence / شكنجه

  • İşkence. Azap. Eziyet. (Farsça)
  • İşkence. (Farsça)

sıla-i rahm

  • Akrabayla ilişkiyi sürdürme; alâkayı devam ettirme.

sırr-ı münasebet

  • Münasebet, ilişki sırrı.

sıvar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü.
  • Misk kabı.

sıyar

  • (Çoğulu: Sirân-Asvire) Misk kabı.
  • Sığır sürüsü.

sohbet-i dünyeviye-i siyasiye

  • Dünyaya ilişkin siyasî sohbet.

su-i itiyat / sû-i itiyat

  • Kötü alışkanlık.

sükna / süknâ

  • İskan etme, oturma.

sünepe

  • Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis.

suret-i mütegayyire / sûret-i mütegayyire

  • Değişken şekil.
  • Değişken biçimler, şekiller.

taalluku olma / taallûku olma

  • Bağlantısı olma, ilişkisi bulunma.

tahrik / tahrîk / تحریك

  • Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme.
  • Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma.
  • Yola çıkarma.
  • Azdırma, kışkırtma.
  • Uyandırma.
  • Hareketlendirme, kışkırtma.
  • Azdırma, kışkırtma, kımıldatma, yerinden oynatma, hareket ettirme, yola çıkarma.
  • Hareket ettirme, oynatma. (Arapça)
  • Kışkırtma. (Arapça)

tahrik-amiz

  • Kışkırtıcı. Tahrik edici. (Farsça)

tahrikamiz / tahrîkâmiz / تحریك آميز

  • Tahrik edici, kışkırtıcı. (Arapça - Farsça)

tahrikat

  • Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.

tahriz

  • (Çoğulu: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma.
  • Kandırmak.
  • Koparmak.

teamül / teâmül

  • İ'tiyâd, alışkanlık olarak yapılagelen şey.

tedeffuk

  • Suyun fışkırması. Atılmak.
  • Dökülmek.

tefsik

  • (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.

telezzüc

  • (Lüzucet. den) Yapışkan olma.
  • Çekilip uzanmak.

temas

  • İlişki ve bağ kurma.

temeskün

  • Miskin olma. Miskinleşme.

temhid

  • (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme.
  • İskân etme.
  • Bir maddede özür, bahane beyan eylemek.
  • Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek.
  • Serd etme, izah etme, arz etme.
  • Mukaddeme yapma. Hazırlama.

tenakuz / tenâkuz / تناقض

  • Çelişki, tutarsızlık, birbirini iptal edip bozma.
  • Çelişki.
  • Sözün birbirini tutmaması. Çelişki.
  • Çelişki. (Arapça)

tenzilat / tenzilât

  • (Tekili: Tenzil) Fiat indirme. İskonto.

terk-i adet / terk-i âdet

  • Alışkanlığı terk etme.

tesekkün

  • (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma.
  • Miskin ve fakir olma.

tesis-i münasebet

  • Alâka, ilişki kurma.

tesrib

  • Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır.
  • Darılma. Ayıplama.
  • Başa kakma.

teşvik

  • Şevklendirme. Şevke getirme. Kışkırtma. Kaldırma. Cesaret verme.

teşvikat

  • (Tekili: Teşvik) İsteklendirmeler, şevke getirmeler. Kışkırtmalar.

tezad / tezâd / تضاد

  • Zıtlık, çelişki. (Arapça)

tezadi / tezâdî

  • Çelişkili, zıt.

tübbet

  • Bir yerin adı. (İyi miskler ona nisbet olunup "Misk-i Tübbetî" derler)

ukabeyn

  • İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı.
  • Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş.
  • Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası.
  • Havuz içinde akan suyun yolu.
  • Büyük ilim.

ukubat

  • (Tekili: Ukubet) Cezalar. İşkenceler, eziyetler.
  • Kısas ve şahsî cezalar.

ukubet

  • (Çoğulu: Ukubât) İşkence, azab, eziyet.
  • Ceza.
  • Ceza, azap, işkence, eziyet.

ülfet / الفت

  • Alışkanlık.
  • Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
  • Alışma, alışkanlık.
  • Alışkanlık.

ülfet peyda etme

  • Alışkanlık kazanma.

uluf

  • (Tekili: Elf) Binler, bin sayıları.
  • Ülfet ve ünsiyete ziyade meyyal ve alışkan olan.

üns

  • Alışkanlık, alışma.
  • Arkadaş. Hemdem.

ünsiyet / انسيت

  • Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • Dostluk, yakınlık, alışkanlık.
  • Alışkanlık, dostluk.
  • Alışkanlık.

ünsiyyet

  • Alışkanlık, sokulganlık, düşüp kalkma.

veçh-i irtibat

  • Bağlantı, ilişki yönü.

vedi / vedî

  • İdrârdan sonra çıkan, yapışkan, beyaz ve bulanık koyu sıvı.

veled-i nameşru / veled-i nâmeşru

  • Evlilik dışı ilişki sebebiyle doğan çocuk.

verem / ورم

  • Şişkinlik, şiş. (Arapça)
  • Verem, tüberküloz. (Arapça)

verzişkar / verzişkâr

  • Çalışkan. (Farsça)

vesail-i pürseyyal / vesâil-i pürseyyal

  • Çok akışkan sebepler, vesileler.

vücuh-u irtibat

  • İrtibat, ilişki yönleri.

yani'

  • Kıvama gelmiş, olmuş. Pişkin.

yehmur

  • Çok sözlü, çok konuşan adam.
  • Çok çalışkan ve işe cür'etli olan kişi.
  • Yeri götüren balık.

yemin-i lağv / yemin-i lâğv

  • Alışkanlıkla veya dil sürçmesiyle veya sehven yapılan yemindir (ki; şer'an kefâret lâzım gelmez).

yengeç

  • Çok ayaklı ve yan yan yürüyen, başının iki tarafında iki kıskacı olan deniz veya durgun sularda yaşayan bir küçük hayvan. (Türkçe)

yordam

  • t. Edâ.
  • Alâyiş, tantana, debdebe.
  • Meleke, çalım, çeviklik, alışkanlık, yatkınlık. Çabukluk.

yusuf

  • Hz. Yakub'un (A.S.) oniki oğlundan en küçüğü idi. Babası kendisini çok severdi. Gördüğü bir rüyayı babası tabir ederek peygamber olacağını ve bütün kardeşlerinin kendisine itaat edeceklerini söyledi. Kardeşleri kendisini kıskandıkları için bir hile ile izini kaybetmek istediler ve bir kuyuya attılar

zebg

  • Yaramaz huy, kötü alışkanlık.

zebil

  • Fışkı, gübre.
  • Pislik.

zencere

  • Parmakla fiske vurmak.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR