LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te ışıklı ifadesini içeren 186 kelime bulundu...

agra

  • Çok sevimli, yakışıklı.

akanyıldız

  • Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.

alavere

  • Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele.
  • Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi.
  • Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık.
  • Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak aktarılması.

alem-i ziya / âlem-i ziya

  • Işıklı âlem, dünya.

alem-i ziyadar / âlem-i ziyadar

  • Işıklı âlem.

alotropi

  • Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı oluşu bir alotropi halidir.

amelnüvis

  • Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet. (Farsça)

anak

  • En zarif, en yakışıklı, en güzel.
  • Çok ferah, çok sürurlu.

anarşi

  • Karışıklık, kargaşalık, düzensizlik.

anarşilik

  • Karışıklık, kanunsuzluk.

anarşist

  • Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.

asraf

  • (Tekili: Sarf) Masraflar.
  • Değişiklikler.

aşti / aştî

  • Barışıklık, sulh. (Farsça)

aşub-engiz / aşûb-engiz

  • Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren. (Farsça)

aşub-gah / aşûb-gâh

  • Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri. (Farsça)

bahir / bâhir

  • Yalancı, ahmak.
  • Ekin sulayıcı, sulayan.
  • Belli, açık.
  • Işıklı, parlak, güzel.

barik-nüma

  • Işıklı. Parlak. (Farsça)

becayiş-i mekani / becayiş-i mekânî

  • Yer değiştirme. Mekân değişikliği. (Farsça)

bed-ram

  • Lâtif, hoş, yakışıklı, süslü. (Farsça)
  • Sert başlı at. (Farsça)
  • Dâima, devamlı. (Farsça)

bekil

  • Yakışıklı delikanlı, genç.

beri / berî

  • (Berâet. den) Kurtulmuş. Temiz. Kayıt ve hüküm altında olmayan. Zimmeti bulunmayan adam. Hiçbir karışıklık, kusur ve noksanı olmayan. Hastalıktan sâlim olan.

berze

  • İpekli kumaş (Farsça)
  • Yakışıklı, nâzik. (Farsça)
  • Ekin, zirâat. (Farsça)
  • Dal, budak. (Farsça)
  • Letâfet, zerâfet. (Farsça)

bevka'

  • Kargaşalık, karışıklık.

bihah

  • Ses kısıklığı.

bilinç

  • Psk: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum ve düşündüğümü biliyorum, yine düşündüğümü bildiğimi de biliyorum ve hakeza. Şuurlu olma ruhun bir vasfıdır. Maddede şuu (Türkçe)

buhuh

  • Ses kısıklığı.

bühur

  • Işıklı, nurlu, aydınlık.

bürhan-üt temanü' / bürhan-üt temânü'

  • İstiklâliyet, ulûhiyetin zâtî bir hassası ve zaruri bir lâzımı olduğuna dair ve şirkin butlanını isbat eden delil ki; eşyanın yaradılışı müteaddit ellere ve esbaba verilse, âlemdeki nizam bozulup karışıklıklar çıkacağını gösterir, isbat eder.

çin-i cebin / çin-i cebîn / چِينِ جَبِينْ

  • Alın kırışıklığı.

civan

  • Yakışıklı genç.

çüst

  • Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. (Farsça)
  • Dar, sıkı. (Farsça)
  • Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı. (Farsça)

dags

  • (Çoğulu: Adgas) Rüyâ karışıklığı.
  • Karışık olmak.

daire-i vücub

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi.

daravet

  • Adet, alışıklık, alışkanlık.

dıhye

  • Çok yakışıklı Medineli bir Sahabî; Hz. Cebrâil Peygamberimize birkaç defa onun şeklinde gelmiştir.

dinde bid'at

  • Peygamber efendimiz ve O'nun dört halîfesi zamânında olmayıp, dinde sonradan ortaya çıkarılan bozuk inanışlar, sevap kazanmak niyetiyle yapılan ibâdetler. Dinde yapılan her türlü değişiklikler, yenilikler ve reformlar.

dirahşende

  • Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan. (Farsça)

diyk

  • Darlık, sıkışıklık.

donanma

  • Kendini donatma, deniz kuvveti, ışıklı şenlik.

ecmel

  • (Cemil. den) Çok güzel, en yakışıklı. Daha güzel.

efanin

  • (Tekili: Üfnûn) Değişiklikler.
  • İşler, şartlar, hâller.
  • Sarmaşık gibi birbirine sarılmış sık ağaç dalları.

ehyef

  • İnce belli ve yakışıklı genç.
  • Çelimli at.

elbürz

  • Kafkas sıradağlarının en yükseği. (Farsça)
  • Hakkında türlü türlü hurafeler ve masallar anlatılan Kaf Dağı. (Farsça)
  • Uzun boylu ve yakışıklı kimse. (Farsça)

evreng

  • Taht, evrend. (Farsça)
  • Şan, şeref, nâm. (Farsça)
  • Zinet, süs. (Farsça)
  • Akıl, irfan. (Farsça)
  • Ağaç kurdu. (Farsça)
  • Hoş hâllilik, hâlin hoşluğu. (Farsça)
  • Hile, desise, hud'a, aldatma, oyun. (Farsça)
  • Yakışıklılık. (Farsça)

faz

  • Ardı ardına gelen değişikliklerin her biri. Safha. (Fransızca)

fesad / fesâd

  • Bozuk ve fenalık. Karışıklık. Haddi tecavüz edip zulmetmek. (Zıddı: Salâh'tır.)
  • Fenalık, kötülük, arabozuculuk. Kargaşalık, karışıklık.
  • Bozukluk, karışıklık.
  • Bozukluk, karışıklık, fitne, anarşi.
  • Fesat, bozukluk, karışıklık.

fesad-engiz

  • Fesad koparan. Fesad çıkaran. Karışıklık çıkaran.

fesadat / fesadât / fesâdât

  • (Tekili: Fesad) Bozukluklar. Kötülükler. Karışıklıklar.
  • Bozukluklar, karışıklıklar.
  • Fesatlar, bozukluklar, karışıklıklar.

feth-i mübin

  • Açık ve parlak zafer. Hakkı, bâtılın tahakkümünden kurtaran veya birbirine zıd olan hak ile batılın karışıklığını ayırarak hakkı galip kılan feth ve zafer Bu zafer, harp ile olabileceği gibi harpsiz de olur. (Hakikatın ve ilmin galebesi gibi.)Fetih suresinin birinci âyetinde geçen "Feth-i mübin"in i

feyizkar / feyizkâr

  • Feyizli, bereketli, ışıklı.

fitne / فِتْنَه

  • İnsanın akıl ve kalbini doğrudan doğruya, hak ve hakikatten saptıracak şey.
  • Muhârebe.
  • Azdırma.
  • Karışıklık. Ara bozmak. Dedikodu.
  • Küfr. Fikir ihtilâfı.
  • Şikak. Kavga.
  • Delilik.
  • Mihnet ve beliye.
  • Mal ve evlâd.
  • Potada altın v
  • Ayrılık, karışıklık, kargaşa; insanı hak ve hakîkatten saptıracak şey. İnsanları sıkıntıya, belâya düşüren, müslümanların zararına sebeb olan iş. Düşmanlığa sebeb olan şey.
  • Kargaşa, karışıklık.
  • Karışıklık, azgınlık.

fitne-i azime / fitne-i azîme / فِتْنَۀِ عَظ۪يمَه

  • Büyük karışıklık, azgınlık.

habal

  • Bozulma, düzensizlik. Karma karışıklık.
  • Sıkıntı, hüzün, keder, üzüntü.

hal-i ihtilal / hâl-i ihtilâl

  • Ayaklanma durumu, karışıklık hâli.

harfiyen

  • Harfi harfine. Hiçbir değişiklik yapmadan.

hayat-ı ihtilal / hayat-ı ihtilâl

  • Karışıklığın, ayaklanmanın hayatı ve sebebi.

hayse-beyse

  • İleri gidip geri gelmek, bir halde durmak.
  • Karışıklık.
  • Şiddet ve darlık.

haysebeyse

  • Kararsızlık, karışıklık, darlık.

herc

  • Karışıklık. (Farsça)

herç

  • Karışıklık, gürültü. Nizamsızlık.

herc ü fesadat / herc ü fesâdat

  • Karışıklıklar ve bozukluklar.

herc ü merc

  • Karışıklık, dağınıklık.

hercümerç

  • Karışıklık, dağınıklık.

heykel

  • Taş, tunç, kil ve alçı gibi maddelerden yontularak, kalıba dökülerek veya yoğurulup, pişirilerek yapılan insan, hayvan vs. şekli.
  • Büyük bina, anıt, büyük ve yüksek yapı, âbide.
  • Mc: Soğuk ve duygusuz kimse.
  • Güzel ve yakışıklı kişi.

hubanname

  • Edb: Güzel ve yakışıklı gençler hakkında yazılan kitap. (Güzel kadınlar hakkında yazılanlara ise "zenanname" denilir.)

hücnet

  • Kusur, noksan, ayıp.
  • Bayağılık, karışıklık, soysuzluk.
  • Sözdeki ayıp.

hususiyet

  • Ahbaplık, tanışıklık, yakınlık.
  • Hususilik.

hutut-u şemsiye

  • Işıklı güneş yolu.

hüve hüvesine

  • (Türkçe bir tabirdir) Noktası noktasına, hiç değişiklik yapmadan, aynen.

i'rab

  • Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak.
  • Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.

ibadette bid'at / ibâdette bid'at

  • Peygamber efendimiz ve Eshâbı zamânında bulunmayıp da dîne sonradan katılan reformlar, değişiklikler.

ibrahim

  • İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen "eb"; ve cumhur demek olan "reham" kelimelerinden meydana gelmiştir. "Ebu-l cumhur" ise; cumhurun babası demektir. Bu ismi meydana getiren kelimelerin ikisinin de hareke veya telaffuzlarını az bir değişiklik yapmakla yine bu mânalar Arapçada vardır. B

ibtika'

  • Bir şeyin renginin fıtri olarak değişikliğe uğraması.

ifsad / ifsâd

  • Bozmak, fitne, karışıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak.

ifsatçı

  • Karıştıran, karışıklık çıkaran.

igtişaş

  • Karışıklık. Kargaşalık. Karmakarışık olmak.
  • Birisinin fena telkinini kabul etmek.

iğtişaş / iğtişâş / اغتشاش

  • Karışıklık.
  • Karışıklık, kargaşa, anarşi. (Arapça)

iğtişaşat / iğtişâşât / اغتشاشات

  • (Tekili: İgtişaş) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.
  • Karışıklıklar, anarşiler. (Arapça)

iğtişaşçı

  • Karışıklık çıkaran, hilekâr.

ihtilaf

  • (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik.
  • Birisinin halifesi olmak.

ihtilal / ihtilâl / اِخْتِلَالْ

  • (Çoğulu: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık.
  • Şerre çalışmak, düzensizlik.
  • Ayaklanma, karışıklık.
  • Karışıklık, ayaklanma.

ihtilal-i beşer / ihtilâl-i beşer

  • İnsanlıktaki bozukluk, karışıklık.

ihtilal-i dimağiye / ihtilâl-i dimâğiye

  • Akıl karışıklığı.

ihtilal-i ruhiye / ihtilâl-i ruhiye

  • Ruhî karışıklıklar, çalkantılar.

ihtilal-i umur / ihtilal-i umûr

  • İşlerin karışıklığı, işlerin bozukluğu.

ihtilalat / ihtilâlât

  • İhtilâller, karışıklıklar, iç çalkantılar.

ihtilalat-ı beşeriye / ihtilâlât-ı beşeriye

  • İnsanlardaki ihtilaller, karışıklıklar.

ihtilalat-ı dahiliye / ihtilâlât-ı dahiliye

  • İç karışıklıklar, çatışmalar.

ihtilalkarane / ihtilâlkârâne

  • Karışıklık çıkararak.

ihtilat-ı mutlak / ihtilât-ı mutlak

  • Tam bir karışıklık.

ihtilatat / ihtilâtat

  • Karışıklıklar.

ilmiye kıyafeti

  • İlmiye mensublarının giyiniş tarzları. İlmiye kıyafeti; şalvar, cübbe ve sarıktı. Bununla birlikte ilmiye mensublarının kıyafetlerinde bazı değişiklikler de vardı. Orta derecedekiler cübbe ile sokağa çıktıkları halde üst tabakayı teşkil eden ricâl kısmı, lata yahut biniş giyerlerdi. Ayrıca ilmiyenin

iltibas

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.

inkılabat-ı berzahiye ve uhreviye / inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye

  • Kabir ve âhiret âlemlerinde meydana gelen büyük değişiklikler.

inşikak-ı asa / inşikak-ı asâ

  • Değneğin kırılması.
  • Mc: İhtilaf, karışıklık, ikilik. Birliğin bozulması.

iştibah

  • Birbirine benzeme, karışıklık.

iştibak

  • Karışıklık; birbirine geçme.

ittisal / ittisâl

  • Bağlılık, bitişiklik.

ızaet

  • Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.

kahz

  • İbrişim karışıklı beyaz bez.

kamet-i mevzun

  • Düzgün ve yakışıklı boy.

kehkeşan

  • Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.) (Farsça)

kemal sıfatları / kemâl sıfatları

  • Allahü teâlânın zâtında ve işlerinde hiçbir kusûr, karışıklık, değişiklik ve noksanlık olmadığını gösteren hayât (diri olmak), ilim (bilmek), sem' (işitmek), basar (görmek), kudret (gücü yetmek), irâde (istemek), kelâm (söylemek) ve tekvîn (yaratmak) sıfatları. Bunlara Subûtî, Hakîkî ve Kâmil sıfatl

kemal-i ihtilat / kemâl-i ihtilât

  • Tam bir karışıklık.

keşmekeş / كَشْمَكَشْ

  • Karışıklık.
  • Karışıklık.
  • Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme. (Farsça)
  • Karma karışıklık.

keşmekeş-i ihtilaf / keşmekeş-i ihtilâf

  • Anlaşmazlıktan gelen karışıklık.

keşmekeşlik

  • Karışıklık.

kimya

  • Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu.
  • Edb: Aşk.
  • İlâç.
  • Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzu

küf

  • Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad.
  • Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.

levend

  • (Levent) Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. (Farsça)
  • Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse. (Farsça)

levent

  • Denizci asker, yakışıklı.

lübse

  • Sözün karışıklığı.

magşuşiyyet

  • Halis ve saf olmayış. Karışıklık.

manzari / manzarî

  • Güzel, gösterişli ve yakışıklı adam.

mazhar-ı tahavvülat / mazhar-ı tahavvülât

  • Değişikliğe uğramış.

me'ani ilmi / me'ânî ilmi

  • Sözün yerinde kullanılmasından, hâle, duruma göre uğrayacağı değişikliklerden bahseden ilim.

me'lufiyet

  • Alışıklık, ünsiyet.

mehmed

  • Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.

memkure / memkûre

  • Uysal, yakışıklı.

meşrutiyet

  • Başında hükümdar bulunmakla birlikte seçimle belirlenmiş bir yasama meclisine dayanan, yürütmesi denetime açık anayasal idare şekli; Osmanlılarda 1876 anayasasıyla başlayan, 1908 değişikliğiyle devam eden hukukî ve siyasi döneme verilen ad.

mevzun

  • Vezinli. Ölçülü. Tartılı. Düzgün.
  • Yakışıklı.
  • Her bir vasfı ölçülü ve i'tidal üzere bulunup, sırf iyi ve güzel şeylere nâil olan.

muafiyet / muâfiyet / معافيت

  • Muaf tutulma. (Arapça)
  • Bağışıklık. (Arapça)

mübtedi'

  • Bid'at sâhibi. Dinde değişiklik meydana getiren, dinde olmayan bir şeyi varmış gibi gösteren, dinde eksiklik ve fazlalık olduğunu söyleyerek değişiklik yapan. Ehl-i bid'at.

mucib-i ihtilal / mûcib-i ihtilâl

  • İhtilâl sebebi, karışıklık nedeni.

müfsid

  • Başlanılan ibâdeti bozan şeyler.
  • Karışıklık çıkaran ve bozgunculuk yapan.

mugayeret

  • Farklılık, değişiklik.

mukarenet

  • Bitişiklik, yaklaşma, kavuşma, uygunluk, cinsel yaklaşma.
  • Bitişiklik, yakınlık.

mümarese

  • Alışma, alışıklık, yatkınlık, meleke.

münevver

  • (Nur. dan) Mc: Kur'anî ve imanî eser okumakla ve ibadet ve taatla nurlanmış. Nurlandırılmış, ışıklı.
  • Uyanık. İntibaha gelmiş. Akıllı âlim. İmanî ve İslâmî tahsil ve terbiye görmüş.
  • Parlatılmış.

müsalemet / müsâlemet

  • İki taraf arasında barışıklık, barış içinde olmak, sulh.
  • Barışıklık.

müşevveşiyet / مُشَوَّشِيَتْ

  • Karışıklık.
  • Karışıklık, karmakarışık vaziyet.
  • Karışıklık, dağınıklık.
  • Karışıklık.

müşevveşiyet-i hal

  • Hal, durum karışıklığı.

muvazaa / muvâzaa

  • Bir mes'elede bahse girişmek.
  • Mc: Danışıklı döğüş.
  • Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma.
  • Danışıklılık, bahse girişme.

muvazaaten

  • Danışıklı dövüşle.
  • Muvâzaa olarak.

müzaheme / müzâheme

  • Sıkışıklık.

neyyir

  • (Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim.
  • Yıldız. Cisim halindeki nur.
  • Güneş, şems.

nurani / nuranî / nurânî / nûrânî / نورانى

  • Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
  • Nurlu, ışıklı.
  • Nûrlu, ışıklı, parlak, münevver.
  • Nurlu, ışıklı. (Arapça)

pandomima

  • Yun. Vahşi ve gürültülü karışıklık, anarşi.
  • Sessiz tiyatro oyunu.

pandomima kopmak

  • Karışıklık çıkmak.
  • Seyircileri eğlendiren kavga çıkmak.

perişan

  • Dağınıklık, karışıklık.

peyvestegi / peyvestegî

  • Bitişme, ulaşma, bitişiklik. (Farsça)

şahab

  • Gökteki ışıklı cisim.

sahl

  • Ses kısıklığı. Ses bozukluğu.
  • Boğazını boğup şiddetle çağırmak.

sarf ve nahv ilmi

  • Arabî dilbilgisi. Sarf; kelime bilgisi; kelimelerde meydana gelen değişikliklerden ve birbirlerinden türemelerinden bahseden ilim. Nahv; cümle bilgisi; kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden)

sarife

  • (Çoğulu: Savârif) Değişiklik. Değişme.

savarif

  • (Tekili: Sârife) Değişmeler. Değişiklikler.

savarif-i dehr

  • Dünya değişiklikleri.

sekub

  • (Sekabe) Ateşin alevlenmesi.
  • Yıldızın parlaması.
  • Işıklı, ışık veren.
  • Parlamak.

senan

  • Parlak, ziyâdar, ışıklı.

şiddet-i tehalüf

  • Büyük farklılık, aşırı değişiklik.

silhem

  • Bir kimsenin cisminde değişiklik olması.

silm

  • Barışmak, sulh, barışıklık.
  • İtaat. İslâm, müslim olmak.

sirac-üs sürc

  • Lâmbaların lâmbası. En parlak nur. En parlak ışıklı eser.

şu'lebar / şu'lebâr

  • Işıklı. (Farsça)

şu'ledar / şu'ledâr

  • Alevlenmiş, alevli. Işıklı. (Farsça)

şuledar / şûledâr

  • Alevli, ışıklı.

şuridegi / şuridegî

  • Karışıklık, perişanlık. (Farsça)
  • Tutkunluk, düşkünlük. (Farsça)

şuriş

  • Karışıklık, kargaşalık. (Farsça)

ta'dilat / ta'dîlat / تعدیلات

  • Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
  • Değiştirmeler, değişiklik. (Arapça)
  • Ta'dilât yapmak: Değişiklik yapmak. (Arapça)

ta'dilen / ta'dîlen / تعدیلا

  • Değiştirilerek, değişiklik yapılarak. (Arapça)

taban / tâbân

  • Işıklı. Parlak. (Farsça)
  • Parlayan güneş. (Farsça)
  • Işıklı.

tabdar

  • Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı. (Farsça)

tabnak

  • Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver. (Farsça)

tadilat / tâdilât

  • Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
  • Değişiklik.

tağayyür

  • Başkalaşma, değişikliğe uğrama.

tagayyürat-ı suriye / tagayyürat-ı sûriye

  • Şekil ve suret değişiklikleri.

tağyirat / tağyîrât / تغييرات

  • Değişiklikler. (Arapça)

tahavvülat-ı külliye / tahavvülât-ı külliye

  • Büyük değişiklikler.

tahavvülat-ı muntazam / tahavvülât-ı muntazam

  • Düzgün ve muntazam değişiklikler, değişmeler, gelişmeler.

tasarruf etme

  • Bir şeyde değişiklik yapma vs. gibi dilediği gibi hareket etme.

tebdil / tebdîl / تبدیل

  • Değiştirme, dönüştürme, değişiklik. (Arapça)
  • Tebdîl edilmek: Değiştirilmek, dönüştürülmek. (Arapça)
  • Tebdîl etmek: Değiştirmek, dönüştürmek. (Arapça)
  • Tebdîl olmak: Dönüşmek. (Arapça)

tebdil-i hava / tebdîl-i hava / تَبْد۪يلِ هَوَا

  • Hava değişikliği, hava değişimi.

tebdil-i heva / tebdil-i hevâ

  • Hava tebdili. Hava değişikliği.

tebdil-i kıyafet

  • Kıyafet değişikliği.

tebeddülat / tebeddülât / تبدلات

  • (Tekili: Tebeddül) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler, tahavvülât.
  • Değişimler, değişiklikler. (Arapça)

tebeddülat-ı cesime / tebeddülât-ı cesime

  • Büyük değişiklikler.

tebelbül

  • Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve Türkçe olmak gibi.
  • Karışıklık.

terakruk

  • Parlama. Işıklı olma.

teşevvüş / تشوش

  • Karma karışık olma.
  • Bulanıklık, karışıklık.
  • Karışıklık, bulanıklık.
  • Karışıklık. (Arapça)

teşevvüş-ü fikri / teşevvüş-ü fikrî

  • Fikir açısından karışıklığa düşme.

teşvişiyyet

  • Karışıklık, bozukluk.

tezebzüb

  • Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık.

ünsiyet / اُنْسِيَتْ

  • Alışıklık.

vekkad

  • Aydınlık, ışıklı, parlak.

vücub mertebesi

  • Hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu olan ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık derecesi.

zelzele-i hercümerc

  • Karma karışıklığın sarsıntısı.

 

Bağış Yapmak İçin Tıklayın