LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İy kelimesini içeren 232 kelime bulundu...

adall

  • İyice sapıtmış.

ahlak-ı fazıla / ahlâk-ı fâzıla

  • İyi ahlâk, faziletli huylar.

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene / اخلاق حسنه

  • İyi huy.

ahyar / ahyâr / اخيار

  • İyiler. (Arapça)

akl-ı selim

  • İyiyi ve kötüyü fark eden sağlam akıl, sağduyu.

ali-cenab / âli-cenab

  • İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat. (Farsça)

amel-i salih / amel-i sâlih

  • İyi amel, yararlı iş. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği iş, ibâdet.

arif / ârif / عَارِفْ

  • İyi bilen, Allahı tanıyan.

arifin / ârifîn / عَارِفِينْ

  • İyi bilenler, Allahı tanıyanler.

arun

  • İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular. (Farsça)

asar-ı lütuf ve merhamet / âsâr-ı lütuf ve merhamet

  • İyilik, bağış ve merhamet eserleri, neticeleri.

atr

  • İyi kokulu şeyler sürünmek.

ayn-ı şükran / ayn-ı şükrân / عَيْنِ شُكْرَانْ

  • İyilik bilmenin, minnetdârlığın ta kendisi.

bahş / بَحْشْ

  • İyilik, bağışlama.

bed-mihr

  • İyilik etmiyen, insâniyetsiz. (Farsça)

beladet / belâdet

  • İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık.

belagat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.

bihoş / bîhoş

  • İyi ve hoş durumda değil, hâl ve durumu kötü.

bülend-himmet

  • İyi çalışır. (Farsça)

butha

  • İyi huy, güzel haslet. Müsbet alışkanlık.

çak

  • İyi, güzel, sıhhatli, şişman. (Farsça)

celb-i ervah-ı tayyibe / celb-i ervâh-ı tayyibe

  • İyi ruhları çağırma.

celb-i maslahat

  • İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

cemile / cemîle / جميله

  • İyilik. (Arapça)

cemilekar / cemilekâr

  • İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan. (Farsça)

ceyyid / جيد

  • İyi, güzel, hoş. Saf.
  • İyi, güzel, hoş.
  • İyi, güzel. (Arapça)

ceza / cezâ

  • İyi veya kötü karşılık.

dar-ı ceza / dâr-ı ceza

  • İyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri.

define-i hüsn-ü maişet

  • İyi geçim kaynağı.

denef

  • İyileşmeyen hastalık.

ebrar / ebrâr / ابرار

  • İyi insanlar.
  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.
  • İyiler.
  • İyi insanlar, dürüst insanlar. (Arapça)

ebu'l-hayr

  • İyilik babası.

ecr

  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

ecr ü sevap

  • İyilik ve sevap.

ef'al-i hasene / ef'âl-i hasene

  • İyi ve güzel ameller, fiiller, işler.

ehlivukuf

  • İyi bilenler, bilirkişiler.

eltaf / eltâf / الطاف

  • İyilikler, lütuflar. (Arapça)

emarat-ı hasene

  • İyi alâmetler.

emr-i bi'l-ma'ruf

  • İyiliği emretmek.

emr-i bilmaruf / emr-i bilmâruf

  • İyiliği emretme.

emr-i maruf / emr-i mâruf

  • İyiliği emretme.

enva-ı ihsanat / envâ-ı ihsânât

  • İyiliklerin çeşitleri, bağışların türleri.

enva-ı lütuf / envâ-ı lütuf

  • İyilik çeşitleri.

erbab-ı hasenat / erbâb-ı hasenat

  • İyilik sahipleri.

ervah-ı gayr-ı tayyibe

  • İyi olmayan ruhlar.

ervah-ı tayyibe / ervâh-ı tayyibe

  • İyi ruhlar, iyi kimselerin ruhları.
  • İyi ve temiz ruhlar.

fadl-fazl

  • İyilik, fazilet, erdem.

fal-i hayır / fâl-i hayır

  • İyi alâmet ve işaret.

fal-i hayr / fâl-i hayr

  • İyi alâmet ve işaret. Uğur.
  • İyi hâl, iyi alâmet ve işaret.

falihayr / fâlihayr

  • İyilik belirtisi.

fazl ve kerem / فَضْلْ وَ كَرَمْ

  • İyilik ve lutuf.

fazli / fazlî

  • İyilik olsun diye.

firişte-sıfat

  • İyi huylu kimse, huy ve tabiatça melek gibi olan. (Farsça)

fürusi / fürusî

  • İyi binici, ata iyi binen. (Farsça)

fütüvvet

  • İyi geçim, ihsan.

gayr-ı mümeyyiz

  • İyiyi ve kötüyü, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayıramayan kimse; bunak veya küçük çocuk gibi.

gayr-ı münbit

  • İyi ve bol yetiştirmeyen. Münbit olmayan.

gazır

  • İyi dibâgat olunmamış deri.

halık-ı hayır / hâlık-ı hayır

  • İyilik yaratanı.

haluk / halûk / خلوق

  • İyi huylu. Güzel ahlâklı. İslâma yakışır ahlâkta olan. İnsâniyyetli.
  • İyi huylu.
  • İyi huylu. (Arapça)

hasan

  • İyilik. Güzel muamelede bulunmak.

hasenat / hasenât / حسنات / حَسَنَاتْ

  • İyilikler, sevaplar.
  • İyilikler, güzel işler.
  • İyilikler. (Arapça)
  • İyilikler.

hasene / حسنه / حَسَنَه

  • İyilik.
  • İyilik, güzel iş.
  • İyilik.
  • İyilik.

hasile / hasîle

  • İyeği arasında olan et.

hayır / خير / خَيِرْ

  • İyilik, faydalı ve sevaplı amel.
  • İyilik.
  • İyilik, hayır. (Arapça)
  • İyilik.

hayır ve şer

  • İyilik ve kötülük.

hayır-şer

  • İyilik-kötülük.

hayırhah / hayırhâh / خيرخواه

  • İyilikçi.
  • İyiliksever. (Arapça - Farsça)

hayırsever

  • İyilik ve yardım etmesini seven.

hayr / خير

  • İyilik, güzel iş.
  • İyilik. Dînin ve aklın beğendiği, güzel ve faydalı gördüğü şey.
  • İyi, faydalı, hayırlı.
  • İyilik.
  • İyilik, hayır. (Arapça)

hayr ü şer

  • İyilik ve kötülük.
  • İyilik ve kötülük.

hayr-endiş

  • İyilik düşünen, hayırlı iş düşünen. (Farsça)

hayr-hahi / hayr-hahî

  • İyilikseverlik, hayırhahlık. (Farsça)

hayrendiş / خيراندیش

  • İyi düşünceli. (Arapça - Farsça)

hazine-i ihsan ve kerem

  • İyilik ve bağış hazinesi.

hisbet

  • İyiliği emr edip kötülükten alıkoymak husûsunda, hükûmet adamlarının bizzat işe karışıp gerekeni yapmaları. İhtisâb da denir.

hoşbude

  • İyi oldu, iyi olurdu. (Farsça)

hoşbuyi / hoşbuyî

  • İyi kokulu olmak, güzel kokmak. (Farsça)

hoşnihad

  • İyi yaradılışlı, güzel huylu. (Farsça)

hüsn-i idare / حسن اداره

  • İyi yönetim, iyi idare. (Arapça - Farsça)

hüsn-ü akibet / hüsn-ü âkibet

  • İyi netice.

hüsn-ü hal

  • İyi hal. Güzel ahlâk.

hüsn-ü idare

  • İyi idare etme.

hüsn-ü imtizac

  • İyi geçinme.

hüsn-ü isti'mal

  • İyi ve güzel kullanma.

hüsn-ü kabul

  • İyi karşılamak. Güzellikle kabul etmek.

hüsn-ü niyet

  • İyi niyet.

hüsn-ü şehadet

  • İyi tanıklık etme; güzel görme.

hüsn-ü telakki / hüsn-ü telâkki

  • İyi anlayış, güzel telakki etme, güzel karşılama.

hüsn-ü tesir / hüsn-ü tesîr

  • İyi tesir, güzel etki.

icade

  • İyi yapma, iyi işleme.

idrak / اِدْرَاكْ / idrâk

  • İyice anlama, anlayış.
  • İyice anlama.

ifakat / ifâkat / افاقت

  • İyileşme.
  • İyileşme. (Arapça)
  • İfâkat bulmak: İyileşmek. (Arapça)

ifakat-pezir

  • İyileşmesi mümkün, iyileşebilir. (Farsça)

ihsan / احسان / ihsân / اِحْسَانْ

  • İyilik.
  • İyilik.

ihsanat / ihsânât

  • İyilikler, bağışlar, lütuflar.

ilm-i ahlak / ilm-i ahlâk

  • İyi huylar edinme ve kötü huylardan sakınma yollarını öğreten ilim.

iltifat / iltifât

  • İyilik ve güzellikle muamele.

iltifatat-ı fazılane / iltifâtât-ı fâzılâne

  • İyilik ve ihsan sahibinden gelen iltifatlar, hoş sözler.

iltiyam

  • İyileşme, yaranın kapanması.

iltiyam-napezir / iltiyam-nâpezir

  • İyi olmaz, kapanmaz yara. (Farsça)

iltiyam-pezir

  • İyi olabilir, kapanabilir yara. (Farsça)

inayat / inâyât / عنایات

  • İyilikler. (Arapça)

inayet / inâyet / عنایت

  • İyilik. (Arapça)

inzac

  • İyice pişirip kıvamını buldurma.

ıslah / ıslâh / اِصْلَاحْ

  • İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek.
  • İyileştirme.
  • İyileştirme.
  • İyileştirme.

ıslah etme

  • İyileştirme, düzeltme.

ıslah etmek

  • İyileştirmek, düzeltmek.

ıslahat / ıslâhât

  • İyileştirme, düzeltme.
  • İyi hâle, işe yarar hâle getirmek için yapılan çalışmalar, düzenlemeler.
  • İyileştirmeler.

iştifa'

  • İyi olma, şifa bulma.

iz'an / iz'ân / اِذْعَانْ

  • İyice anlama, benimseme.

kadir-endaz

  • İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse. (Farsça)

kefe-i hasenat / kefe-i hasenât

  • İyiliklerin tartıldığı İlâhî terazi kefesi.

kerem

  • İyilik, lütuf, ikram, değer.

kımkım

  • İyi cins olmıyan kuru hurma.

kitab-ı mübin / kitâb-ı mübîn / كِتَابِ مُبِينْ

  • İyiyi kötüden ayırıp açıklayan kitab, Ku'rân.

kuseyra

  • İyeği kemiklerinin altındaki kemik.

lugatşinas

  • İyi lügat bilen. (Farsça)

lutf / lûtf

  • İyilik, bağış.

lütf

  • İyilik, ihsan.

lütf-u irşad

  • İyilik ve bağışla doğru yola erdirme.

lutuf / lûtuf

  • İyilik, ihsan, bağış.

lütuf / lütûf / لُطُفْ

  • İyilik, ihsan, bağış.
  • İyilik.
  • İyilik.

lutufdide / lutufdîde / لطف دیده

  • İyilik görmüş, lütuf görmüş. (Arapça - Farsça)

lütufkar / lütufkâr

  • İyilik ve bağışta bulunan.

mahasin / mahâsin / محاسن

  • İyilikler, güzellikler. (Arapça)

mahmud-ül hisal / mahmud-ül hisâl

  • İyi ahlâk sahibi.

mahz-ı fazl

  • İyilik ve bağışın ta kendisi.

maneviye / mâneviye

  • İyilik ve kötülük ilâhı diye iki ilâha inanmaktan ibaret batıl bir mezhep olup zerdüştlerden alınmıştır.

mansus / mansûs

  • İyice kesinleşmiş, âyetle sabit.

mehk

  • İyice ezme.

mekarim / mekârim

  • İyilikler.

mekarim-i ahlak / mekârim-i ahlâk

  • İyi huy, güzel ahlâk. Peygamberimizin ahlâ-kı.

meşref

  • İyi kılıçlar işlenir bir köyün adıdır.

meyelan-ı hayr / meyelân-ı hayr

  • İyiliğe eğilim gösterme.

meyl-i ihsan

  • İyilik yapma eğilimi.

meziyyet

  • İyilik. İyi ve salih hareket ve faaliyet.

minnet

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.
  • İyiliğe karşı duyulan şükür hissi, başa kakma.

minnet etmek

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmek.

minnetşinasi / minnetşinâsî

  • İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik. (Farsça)

minnetsiz

  • İyilik karşısında kendini borçlu hissetmeme.

minnettar / minnettâr

  • İyilik yapan birisine karşı duyulan teşekkür hissi.

muaşeret / muâşeret

  • İyi geçinme, görgü.

mübeşşir

  • İyi haber verip sevindiren. Hayırlı haber veren. Müjdeleyen.

mübhem

  • İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli.

mücerrebat-ı yakiniyye / mücerrebât-ı yakîniyye

  • İyice edinilmiş tecrübeler.

müfik / müfîk

  • İyileşen, ifâkat bulan hasta.

mühezzeb / مُهَذَّبْ

  • İyi hale getirilmiş, terbiye edilmiş.

muhsin / مُحْسِنْ

  • İyilik ve ihsân eden.
  • İyilik eden.

mükafat / mükâfât

  • İyi karşılık.

mükeffer

  • İyilikleri inkâr edilip kendisine teşekkür edilmeyen adam.

mukes'al

  • İyi yonulmamış ok.

mülahaza / mülâhaza / مُلَاحَظَه

  • İyice düşünme.

münşiyane

  • İyi kâtiplere yakışır surette. (Farsça)

müravaza

  • İyi muamele, güzel ve iyi davranma.

mürevvah

  • İyi edici, iyileştiren.

mürha

  • İyi huylu kişi.

mürüvvet

  • İyilikseverlik, cömertlik.

mürüvvetkarane / mürüvvetkârâne

  • İyilikle, iyilikseverlikle.

mütebassırane / mütebassırâne

  • İyice düşünerek, basiretle, ileriyi görerek. (Farsça)

mütehabbir

  • İyi bilen.

mütemevvin

  • İyâline çok nafaka veren. Ailesine, çoluk çocuğuna iyi bakan.

müzmin

  • İyice yerleşmiş, kronik.

nacis

  • İyileşmez hastalık.

nankör

  • İyilik bilmez.

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nehda'

  • İyi otlar yetişen kumlu arâzi.

nekkad

  • İyiyi kötüden ayıran.

nevasi

  • İyi cins bir beyaz üzüm.

nevaz / nevâz / نَوَازْ

  • İyilik etme, okşama.

ni'met

  • İyilik, rızık, saâdet.

nik / nîk / نيك

  • İyi, güzel, hoş. (Farsça)
  • İyi, güzel. (Farsça)

nik ü bed

  • İyi ve kötü.

nikbin / nikbîn / نيكبين

  • İyimser.
  • İyimser. (Farsça)

nikbinlik

  • İyimserlik; güzel görme, işin iyi tarafını görme.

niki / nikî

  • İyilik, iyi olma. (Farsça)

niknam

  • İyi nam kazanmış, iyi ünlü. (Farsça)

nimbismil

  • İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan. (Farsça)

nimet / nîmet

  • İyilik, ihsan, rızık.

Payidar / pây-dâr / پایدار

  • İyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, sürekli

payidar / pâyidâr

  • İyice yerleşmiş, sağlam, sürekli.

    “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır Ancak Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır”
    Gazi Mustafa Kemal Atatürk


ra'na

  • İyi, güzel, hoş, lâtif. Pür ve revnak olan.

ramişe

  • İyilik, gökçelik, hasene.

rana / rânâ

  • İyi, güzel.

rasih / râsih

  • İyice oturmuş, yerleşmiş, sağlam.

revhani / revhanî

  • İyi ve pâk olan, ferahlık veren yer.

salah / salâh / صَلَاحْ

  • İyilik, rahatlık.
  • İyilik, bir şeyin iyi ve istenen şekilde bulunması, dindarlık, barış.
  • İyi hal üzere olma.

salah-ı hal / salâh-ı hâl / صَلَاحِ حَالْ

  • İyi hâl üzere olma.

salih / sâlih

  • İyi insan. Dünyâya kıymet vermeyen, îtikâdı doğru olup, Allahü teâlânın rızâsını, sevgisini kazanmak için çalışan müslüman.

salih amel / sâlih amel

  • İyi, haklı, dini emirlere uygun ibadet ve iş.

saliha / sâliha

  • İyi hâl üzere olan dindar hanım.

salihat / sâlihât

  • İyilikler, dine uygun ameller.

şamaniler / şâmânîler

  • İyi ve kötü ruhların bütün âlemi te'siri altında tuttuğu inancına dayanan sapık bir yolun mensupları.

samu

  • İyi olma, afiyet bulma.

şehamet / şehâmet

  • İyi işler yapmak, yüksek mertebeler ele geçirmek; zekâ ve akıllılıkla berâber olan cesâret, yiğitlik.

semahat / سماحت

  • İyilikseverlik, yardımseverlik.
  • İyilikseverlik. (Arapça)

şeriyy

  • İyi, kıymetli at.

sevab / sevâb

  • İyilik ve ibâdet yapana âhirette Allahü teâlâ tarafından verilecek mükâfât, iyi karşılık. Ecir.

sevap

  • İyi bir davranışa karşı Allah tarafından verilen mükâfat.

şifa

  • İyileşme, sağlıklı olma.

şifanapezir / şifânâpezîr / شفاناپذیر

  • İyileşmez, onulmaz, şifa bulmaz. (Arapça - Farsça)

şifapezir

  • İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir. (Farsça)

silsile-i hasenat / silsile-i hasenât / سِلْسِلَۀِ حَسَنَاتْ

  • İyilikler zinciri.
  • İyilikler zinciri.

silsile-i ihsanat / silsile-i ihsânât

  • İyilikler zinciri.

sinn-i temyiz

  • İyi ile kötüyü farketme yaşı olan yedi yaşı.

şükran / şükrân / شُكْرَان

  • İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
  • İyilik bilme, minnetdârlık.

şükrgüzar

  • İyilik bilen, teşekkür eden. (Farsça)

suude

  • İyi addetmek. Mübarek saymak.

tahsinkarane / tahsinkârâne

  • İyilik ve güzelliğini överek.

taltif

  • İyilik ve güzellikle muamele etmek.

taltif etmek

  • İyilik ve güzellikle muamele etmek.

tatyib

  • İyi davranma. İyi muâmele etme. Hoş etme. Gönlünü hoş etme.

tavzih / tavzîh / تَوْض۪يحْ

  • İyice açıklama.

tayyib

  • İyi, hoş, güzel.

tayyibat

  • İyi ve güzel işler, hareketler, ibadetler.

tayyibe / طيبه

  • İyi, güzel, hoş.
  • İyi, güzel, hoş iş ve hareket.
  • İyi davranış. (Arapça)

tedavi / tedâvi

  • İyileştirmeye çalışma.

teemmel

  • İyice düşün!

teemmül

  • İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.
  • İyice düşünme.

teferrüs

  • İyice anlama.

tefhim / tefhîm / تَفْه۪يمْ

  • İyice anlatma.

temyiz / temyîz

  • İyiyi kötüden ayırt etme. Bir kimsenin (meselâ çocuğun), satın alınan malın mülk olacağını ve satınca mülkten çıkacağını anlaması. İyiyi kötüden ayırt edebilene mümeyyiz denir.

tevessüm

  • İyice anlatma.

tezkiyeci

  • İyi hâl üzere şâhitlik eden.

tuhfi / tuhfî

  • İyilik etmek.

vahine

  • İyeği kemiklerinin kısaları.

vaid / vaîd

  • İyiliğe sevk veya kötülükten kurtarmak için ileride olacak kesin hadiseleri haber vererek korkutmak, cehennemi haber vermek.

vicdan / vicdân / وجدان

  • İyi ile kötüyü ayırt edip değerlendirme duygusu. (Arapça)

vukufiyet

  • İyice bilme ve anlama.

yed-i muhsin / يَدِ مُحْسِنْ

  • İyililik edici el.

yevm-i fasl

  • İyi insanların kötülerden kısım kısım ayrıldığı ve dâvâların halledildiği kıyâmet günü.

zehlul

  • İyi at.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR