LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İlet ifadesini içeren 166 kelime bulundu...

ağleb-i enbiya

  • İlâhî mesajı insanlara iletmekle görevli olan peygamberlerin büyük çoğunluğu.

ahlak-ı fazıla / ahlâk-ı fâzıla

  • İyi ahlâk, faziletli huylar.

ampul

  • İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. (Fransızca)
  • İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe. (Fransızca)

anot

  • yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.

armatür

  • Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası.
  • Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.

arş-ı kemalat / arş-ı kemâlât

  • Mükemmelliklerin, faziletlerin arşı, zirvesi.

asfiya-i muhakkikin / asfiya-i muhakkikîn

  • Hakikatı tam araştıran, delillerle isbat eden, ilim ve fazilette terakki etmiş olan büyük İslâm âlimleri.

atbin / âtbin

  • Sözü doğru faziletli kimse. (Farsça)

ayet-el kürsi / âyet-el kürsî

  • Kur'ân-ı kerîmde Bekara sûresinin, fazîletiyle bilinen 255. âyet-i kerîmesi.

azimet / azîmet / عَز۪يمَتْ

  • Daha fazîletli olanı tercîh.

beraa

  • (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)

bevn

  • İki şey arasındaki mesafe. Uzaklık.
  • Fazilet, meziyet.

beyhaki / beyhakî

  • (Hi: 384-458) Büyük hadis ve fıkıh âlimlerinden olup asıl adı Ebubekir Ahmed bin Hüseyn'dir. İmam-ı Şâfii mezhebinde sözü sened yerine geçen büyük bir hadis âlimidir. Kendisi gibi daha birçok faziletli âlimler yetiştiren Beyhak bölgesinin Hüsrevcurd köyündendir. "Kitab-ün Nusus-uş-Şafiî" ile "Kitab-

beytullah

  • Mekke-i mükerremede Mescid-i harâmın ortasında bulunan mukaddes binâ. Kâbe-i muazzama; müslümanların kıblesi; Fazîlet ve kıymetini bildirmek için Beytullah buyurulmuştur.
  • Câmi, mescid.

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

devre

  • (Çoğulu: Devrât) Dönüş dönme, dönem.
  • Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi.
  • Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.

dua-yı fazılane / dua-yı fâzılâne

  • Yüksek, faziletli dualarınız.

eberr

  • Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
  • Şenlikten uzak, bedevi.

ecille

  • (Tekili: Celil) Fazilet, ilim ve rütbe itibariyle daha yüksek olanlar. Büyükler.

efadıl

  • (Efâzıl) Faziletliler, iyiliksever ve temiz kimseler.

efazıl / efâzıl

  • (Tekili: Efdal) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.

efazıl-ı beni adem / efâzıl-ı benî âdem

  • İnsanlığın en faziletlileri.

efazıl-ı beşer / efâzıl-ı beşer

  • İnsanlığın en faziletlileri.

efdal / efdâl / افضل / اَفْضَلْ

  • Daha faziletli, daha lâyık, daha iyi.
  • Faziletli, üstün.
  • Daha faziletli, en faziletli.
  • Daha faziletli.
  • Daha fazîletli.

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
  • Faziletli oluş, üstünlük.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

ehl-i fazl

  • Fazilet sahibi olanlar.

ehl-i fazl ve kemal / ehl-i fazl ve kemâl

  • Fazilet ve kemâl sahibi olanlar.

ehl-i ilim ve kemal

  • Fazilet ve ilim sahibi kimseler.

enmuzec-i kemal / enmûzec-i kemâl

  • Yüksek fazilet ve olgunluk örneği.

erbab-ı fazilet / erbâb-ı fazilet

  • Faziletli, güzel ahlâk sahibi kimseler.

eti

  • Bir kişinin bir yere su iletmek için yaptığı ark.
  • Sel.

evla ve efdal / evlâ ve efdâl

  • Daha iyi ve daha faziletli.

evliya-yı kamilin / evliya-yı kâmilîn

  • Olgun, kemâl ve fazilet sahibi olan Allah'ın velî kulları.

fadıl-fazıl / fâdıl-fâzıl

  • Faziletli, fazilet sahibi, erdemli.

fadl

  • İhsân.
  • Üstünlük, fazîlet.

fadl-fazl

  • İyilik, fazilet, erdem.

fahr

  • Övünme. Yaptığını sayarak övünme. Övülmeye sebeb olacak kimse. Fazilet. Büyüklük. Şeref.

fazail / fazâil

  • Faziletler.
  • Faziletler, üstünlükler.

fazail-i ahlak / fazail-i ahlâk

  • Ahlâk faziletleri.

fazail-i aliye / fazail-i âliye

  • Yüksek faziletler.

fazail-simat

  • Alâmet ve işaretleri faziletten ibaret olan.

fazıl / fâzıl

  • (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
  • Faziletli, üstün, değerli.
  • Faziletli, üstün.

fazıl-ı muhterem / fâzıl-ı muhterem

  • Saygı ve hürmete lâyık ve çok faziletli kişi.

fazilet-i a'mal / fazilet-i a'mâl

  • Amellerdeki fazilet, üstünlük.

fazilet-i uhreviye

  • Âhirete ait fazilet, üstünlük.

fazilet-meab / fazîlet-meâb

  • Faziletli, üstün özelliklere sahip.

faziletfüruş

  • Kendini faziletli göstermeğe çalışan. Fazilet satan. (Farsça)

faziletkar / faziletkâr / fazîletkâr

  • Erdemli, faziletli, üstün niteliklere sahip.
  • Faziletli, üstün nitelikli.

faziletmeab / faziletmeâb

  • Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sahip.
  • Faziletin sığınağı olan kimse, yâni çok faziletli. (Farsça)

faziletmend

  • Faziletli, iyi huylu.
  • Faziletli, iyi huylu. (Farsça)

faziletperver

  • Fazilet sahibi, faziletsever. (Farsça)
  • Fazilet sever, erdem sahibi.

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

fazl u rahmet

  • Faziletli kişinin lütfu, merhameti ve acıması.

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

fezail / fezâil

  • Faziletler, üstün özellikler.
  • Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
  • Faziletler, üstün nitelikler.

fezail-i a'mal / fezâil-i a'mâl

  • Amellerin faziletleri, üstünlükleri.

fezail-i ilmiye / fezâil-i ilmiye

  • İlmi faziletler, üstünlükler.

fudala

  • (Tekili: Fazıl) Faziletliler. Fâzıllar.

fuhul-i ulema

  • İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.

fuhul-u ulema / fuhûl-u ulemâ

  • İlim ve faziletçe benzerlerinden üstün olan âlimler.

fuzla / fuzlâ

  • (Müe.) Daha, en faziletli. Çok faziletli.
  • En faziletli.

gişe

  • Tren istasyonu, vapur iskelesi ve mağaza gibi yerlerde bilet veya paranın alınıp verildiği yer. (Fransızca)

hatt-ı fazılane / hatt-ı fâzılâne

  • Faziletli, değerli yazınız.

hicir

  • Başkalarından üstün ve faziletli olan. Bir kimsenin sireti ve mesleği. Huy, âdet, tabiat.

hidayet-i hak

  • Herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah'ın doğru yola iletmesi.

hüda-yı hidayet / hüdâ-yı hidayet

  • Hak ve doğru yola iletme.

ibraz-ı fazl u hüner

  • Hüner ve fazilet gösterme.

imha-yı fazilet / imhâ-yı fazilet

  • Faziletin ortadan kaldırılması.

insan-ı kamil / insan-ı kâmil

  • Güzel huy, ahlâk ve yüksek fazilet sahibi olan kimse.

istitale

  • Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek.
  • Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak.
  • Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat Dad harfine aittir.
  • Tıb: Vücutta bazı organların uzaması.

kablo

  • Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü. (Fransızca)

kamil / kâmil

  • (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır.
  • Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse.
  • Âlim, bilgin kişi.
  • Bir aruz kalıbı ismi.

kamilin / kâmilîn

  • Kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş kimseler.

kamilin-i ehl-i suffe / kâmilîn-i ehl-i suffe

  • Suffede bulunan fazilet sahibi kâmil sahabeler.

kamilin-i nev-i beşer / kâmilîn-i nev-i beşer

  • İnsanların içinde kemâl ve fazilet sahibi, mânevî yönden olgunluğa erişmiş olanlar.

kavanin-i şeriat ve fazilet

  • Şeriat ve fazilet kanunları.

kemal / kemâl

  • Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet.
  • Değer, baha.
  • Fazlalık.
  • Sıdk ile yapılan güzel iş.
  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.
  • Olgunluk, mükemmellik, eksiksiz olma, fazîlet.

kemalat / kemalât / kemâlât

  • Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.
  • (Tekili: Kemal) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.
  • Faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri.
  • Olgunluklar, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri.

kemalat-ı muhammediye / kemâlât-ı muhammediye

  • Hz Muhammed'e (a s m ) mahsus mükemmellikler, faziletler.

kemalat-ı şahsiye / kemâlât-ı şahsiye

  • Şahsî olgunluklar, faziletler, güzellikler.

kemalat-ı samiye / kemâlât-ı sâmiye

  • Yüksek ahlâk ve faziletler.

kimya-yı saadet

  • Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek.
  • İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.

kondüktör

  • Kılavuz, memur, müdür. (Fransızca)
  • Trenlerde vagon ve bilet işlerine bakan vazifeli kimse. (Fransızca)

kümmel

  • (Tekili: Kâmil) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.

kümmelin / kümmelîn

  • Kâmiller; büyük mâneviyat ve fazilet sahibi olgun kimseler.

liyakat

  • İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.

liyakatmend

  • (Çoğulu: Liyâkatmendân) Değerli, liyâkatli. (Farsça)
  • Faziletli. (Farsça)

liyakatmendan / liyakatmendân

  • (Tekili: Liyâkatmend) Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler. (Farsça)

ma'delet

  • (Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek.
  • Adalet yeri.

malum-u fazılane / mâlûm-u fâzılâne

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir ifade.

malum-u fazılaneleri / malûm-u fâzılâneleri

  • "Faziletli şahsiyetlerinizce bilinen" anlamında Üstada yönelik bir saygı ifadesi.

maneviyat adamı / mâneviyat adamı

  • Fazilet ve ahlâk gibi mânevî değerlerin korunması için gayret gösteren ve yaşayan kişi.

medeni

  • Faziletli, terbiyeli, kibâr.
  • Medineli. Şehirli.
  • Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.

medeni-i bittab'

  • Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş.
  • Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

medeniyet-i fuzla

  • En faziletli, üstün ve erdemli medeniyet.

medine-i fazıla-i hayaliye / medîne-i fâzıla-i hayaliye

  • Hayalî fazilet şehri; Eflâtun'un felsefesinde hayal ettiği fazilet şehri.

medine-i fazilet-i eflatuniye / medine-i fazilet-i eflâtuniye

  • Eflâtun'un faziletli şehri; Eflâtun'un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri.

meratib-i kemalat / merâtib-i kemâlât

  • Fazilet ve mükemmellik mertebeleri.

mertebe-i iman ve ahlak ve fazilet / mertebe-i iman ve ahlâk ve fazilet

  • İman, ahlâk ve fazilet mertebesi.

meziyet-i dindarane / meziyet-i dindarâne

  • Dindarlık fazileti ve üstünlüğü.

mifzal

  • Fazilet ve şeref sahibi.

mihrab-ı fazilet

  • Fazilet makamı.

minkale / منقله

  • Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.
  • İletki. (Arapça)

mü'min-i kamil / mü'min-i kâmil

  • Kemâl ve fazilet sahibi mü'min.

mücadele / mücâdele

  • Karşısındakinin câhilliğini veya haksızlığını ortaya koymak ve kendisinin akıl, fazîlet ve şeref bakımından üstün olduğunu isbât etmek için iki kişinin bir şey üzerinde tartışması.

müfadale

  • Faziletli olmada rekabet etmek.

mufaddel

  • Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

mufaddıl

  • Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.

mufaddılin / mufaddılîn

  • Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.

mufazala

  • Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

muhtesib

  • Eskiden İslâm devletlerinde iyiliği emredip, kötülüğü yasaklayan, engel olan ve cemiyette güzel ahlâk ve fazîletlerin korunmasına ve dînî hükümlerin uygulanmasına, çarşı ve pazarların düzenine bakmakla vazîfeli, ilim, fazîlet ve kuvvet sâhibi kimse.

münakale

  • Karşılıklı iletişim, etkileşim, alış-veriş.

müstehab

  • Sevilmiş şey. Yapılması sevaplı olan.
  • Fık: Peygamber efendimizin (A.S.M.) bazen yapıp bazen terkeylediği şeydir. Farz ve vacibin dışındaki sevaplı iş, sevap olduğu bilinen iş. Nafile, mendub, fazilet, tatavvu, edeb namları da verilir.

mutasallıf

  • Dalkavuk, şarlatan; seviyesinin üstünde fazilet ve zerafet iddiasında bulunan.

mutasallif

  • Haddinden, iktidarından hâriç fazilet ve zerafet iddiasında bulunan. Şarlatan.

mutasallifin / mutasallifîn

  • Haddinden fazla fazilet ve zerâfet iddiasından bulunanlar. Şarlatanlar.

mütefazıl

  • (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden.
  • Fazla, artık.

mütefazzıl

  • (Çoğulu: Mütefazzılîn) (Fazl. dan) Meziyet, fazilet ve bilgi yarışına çıkan.

mütefazzılin

  • (Tekili: Mütefazzıl) Meziyet ve fazilet yolunda yarış edenler.

muvasala

  • İletişim, irtibat.

nakıl

  • İleten, taşıyan, aktaran, nakleden.
  • Tercüme eden.
  • İşittiğini anlatan.

nakile / nâkile

  • İletici.
  • İleten.

nakl-i asvat

  • Seslerin nakli, iletimi.

namus

  • Irz, iffet, edeb, hayâ.
  • Şeriat.
  • Melâike.
  • İrade-i İlâhiyenin tecellisi.
  • Nizam.
  • Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet.
  • Bir kimsenin mahrem, gizli esrarı olup işleri ve hallerinin iç yüzüne vakıf ve muttali ki

natıs

  • Bilgili, faziletli adam.

nazar ve teveccüh-ü fazılane / nazar ve teveccüh-ü fâzılâne

  • Faziletli, değerli teveccüh ve bakış.

nebalet

  • Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak.
  • Büyüklük, azamet.
  • İyi olmak.
  • Cömertlik, elaçıklık.
  • Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.

nebil

  • (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi.
  • Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu.
  • Bilgili ve faziletli kimse.

nüzul-ü vahy / nüzûl-ü vahy

  • Allah'ın Cebrail (a.s.) vasıtası ile emirlerini Hz. Peygamber'e iletmesi.

racih

  • Üstün olan. Kıymetli, faziletli ve itibarı fazla olan.
  • Fık: Beyyinatta, bürhan ve delilin tercihinde delili üstün, beyyinesi evlâ ve makbul olan taraf.

rad

  • Cömert, eli açık, faziletli, üstün, değerli. (Farsça)

rezalet / rezâlet

  • Rezillik, kötü ahlâk, fazîletin zıddı.

rifa'

  • Ekini tarladan getirip harman yerine ilettikleri vakit.

rüchan

  • Üstünlük, yükseklik, üstün olma. Fazilet, haslet veya her hangi bir şey cihetiyle diğerinden üstün olmak.

sahib-i kemal / sahib-i kemâl

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

sahib-i kemalat / sahib-i kemâlât

  • Üstün özellik ve fazilet sahibi.

salah

  • Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)

salih

  • (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan.
  • Faziletli, ehl-i takva olan.

secde ayetleri / secde âyetleri

  • Okunduklarında veya işitildiğinde secde yapılan, Kur'ân-ı kerîmdeki on dört secde âyet-i kerîmesi. Bunlar: A'râf: 206, Ra'd: 15, Nahl: 50, İsrâ: 109, Meryem: 58, Hac: 18, Furkân: 60, Neml: 25, Secde: 15, Sa'd: 24, Fussilet: 37, Necm: 62, İnşikâk: 21, Alak: 19. âyet-i kerîmeleridir.

seyyid

  • Efendi.
  • Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden.
  • Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât.
  • Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan kendisine bu isim de verilmiştir.

şifa ayet-i kerimeleri / şifâ âyet-i kerîmeleri

  • Kur'ân-ı kerîmdeki altı şifâ âyeti. Tevbe sûresi on dördüncü âyetinin sonu, Yûnus sûresi elli yedinci âyetinin ortası, Nahl sûresi altmış dokuzuncu âyetinin orta kısmı, İsrâ sûresi seksen ikinci âyetinin baş tarafı, Şuarâ sûresinin sekseninci âyeti, Fussilet sûresi kırk dördüncü âyetinin ortası.

sirr

  • (Çoğulu: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar.
  • Gizli nesne.
  • Cima etmek.
  • Zikir.
  • Hâlis.
  • En iyi, en faziletli.

süleyman çelebi

  • İlk mevlid yazan ve bunda en çok muvaffak olan ehl-i velâyet bir zât olup, hicri 780'de Bursa'da vefat etmiştir. "Vesilet-ün Necât", meşhur mevlid kitabının esas adıdır.

sünnet

  • Kanun, yol, âdet.
  • Siret-i hasene.
  • Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. Müslümanların ittibâında ve dinlemesinde maddî ve manevî pek çok fazilet bulunan, tatbikinde mühim sevablar, terkinde mühim zararlar bulunan İslâmî emirler. Sünnet'e Farz-ı

sure

  • Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri.
  • Derece.
  • Duracak yer. Menzilet.
  • Şeref ve şan.
  • Güzel inşa edilmiş bina. Sur.
  • Refi'.
  • Alâmet, nişan.

şüubiyye

  • Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.

tabakat-ı ehl-i kemal / tabakat-ı ehl-i kemâl

  • Olgunluk ve fazilet sahibi insanların tabakaları.

tafaddul

  • Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.

tafadul

  • Fazilet göstermek.

tafdil

  • Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek.
  • Gr: Bir şeyi "en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi" gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük gösteren ismini söylemek ki, buna "ism-i tafdil" denir. Ef'al () vezninde; efdal (daha faziletli), ekber; (en büyü

tavsif-i bi'l-fezail / tavsif-i bi'l-fezâil

  • Faziletlerini, iyiliklerini tasvir ederek anlatma.

tavsif-i bi-l-fezail

  • Faziletlerini zikrederek tavsif etmek.

tecdiden

  • Yenileterek. Yenileyerek.

tefaddul

  • Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak.
  • Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.

tefazul

  • (Çoğulu: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark.
  • Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.

tefazzul

  • Üstünlük taslama, fazilet satma.
  • Bağışlama, iyilik.

tekemmül-ü vesait-i nakliye

  • İletişim araçlarının ve taşımacılığın gelişmesi, ilerlemesi.

terdid

  • Geri çevirmek, geriletmek.
  • Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek.
  • İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü bitirerek söze kuvvet vermek.

ulüvv-ü cenablık

  • Âlî cenablık.
  • Kerem ve cömertlik sâhibi ve faziletli olmak. Büyüklük.

vesail-i irtibat / vesâil-i irtibat

  • İletişim araçları.

vesait-i muhabere ve müdavele

  • İletişim ve basım-yayın araçları.

vesile

  • (Vâsile) Bahane, sebeb.
  • Fırsat.
  • Elverişli durum.
  • Vasıta. Yol.
  • Pâye, rütbe.
  • Baba.
  • Kurbiyet.
  • Kendisi ile başkasına yaklaşılan şey.
  • Cennet'te bir menzil adı. (El-Vesiletü menziletün fi-l Cenneti hadis-i şerifi bunu te'yid ediyor.)<

zat-ı fazılane / zât-ı fâzılâne

  • Fazilet ve yüksek meziyet sahibi kişi.

zemahşeri / zemahşerî

  • (Hi: 467-538) Türkistan'da Harzem'in Zemahşer köyünde doğdu. Hanefî fukahasındandır. Fevkalâde iktidar ve faziletine rağmen bir zamanlar itikadça Mu'tezile'den olmuştu. Meşhur bir ilm-i belâgat âlimidir.

 

Luggat Yazarları

Luggat.com Yazarlarını Belirliyor

Luggat.com'da "yazar" olarak görev almak ister misiniz?
Hazırlıkları devam eden Luggat Blog'da yazılarınız yayınlanabilir, milyonlara Luggat.com üzerinden sesinizi duyurabilirsiniz.

HEMEN BAŞVUR