LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İk kelimesini içeren 353 kelime bulundu...

mu'anaka / mu'ânaka

  • İki kişinin birbirinin boynuna sarılması.

abd-i mükerrem / عَبْدِ مُكَرَّمْ

  • İkram edilen, saygı gösterilen kul.
  • İkrâm olunmuş, değer verilmiş kul.

abühava / âbühava / آب و هوا

  • İklim. (Farsça - Arapça)

adem-i iktidar

  • İktidarsızlık. Güçsüzlük. Kuvvetsizlikten gelen hastalık.

alel

  • İkinci defada içmek.

alemeyn / âlemeyn

  • İki âlem. Dünya ve âhiret.

amiletan / âmiletân

  • İki ayak, çift bacak.

amur / amûr

  • İki diş arasında olan et.

an-küma / an-kümâ

  • İkinizden.
  • İkinizden.

arızan / ârızan

  • İki yanak.

ars

  • İki duvar arasında olan duvar.

asr / عَصْرْ

  • İkindi.
  • İkindi vakti.
  • İkindi.

bade-i ikbal / bâde-i ikbal

  • İkbal şarabı. Yüksek mevkide bulunmanın verdiği geçici neşe ve keyif.

batman

  • İki ile sekiz kilo arasında değişen ağırlık ölçüsü.

beded

  • İki uyluk arasının geniş olması.

beliğ-i mukni / beliğ-i muknî

  • İkna edici belâgatçi, edip.

berhem-zened

  • İkisiyle de elde edilir.

beta'

  • İkamet. Bir yerde oturma.

beyit

  • İki mısradan oluşan manzume.

beyne beyne

  • İkisinin ortası. İkisinin arasında. Mücerred. Ne iyi, ne kötü.

beynehüma

  • İkisi arasında.

bint-i mehad

  • İki yaşına girmiş olan dişi deve.

bişkuh

  • İktidarlı. Kuvvet sahibi. Muhterem ve saygıdeğer kimse. (Farsça)

canibeyn

  • İki taraf, iki cânib, iki yan.

cay-baş

  • İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken. (Farsça)

celse-i hafife / celse-i hafîfe

  • İkinci secdeyi yapıp kıyâma kalkmadan önce olan kısa oturma.

cem-i zıddeyn

  • İki zıddın birlikte bulunması.
  • İki zıddın bir arada olması.

cemre-i saniye / cemre-i sâniye

  • İkinci cemre ki, suya düşer.

cenaheyn / cenâheyn

  • İki kanat.

cevza / cevzâ / جوزاء

  • İkizler burcu. (Arapça)

cünabe

  • İkiz çocuk. (Farsça)

dall-bi'l-iktiza / dâll-bi'l-iktizâ

  • İktiza ile delalet etme, sözün gereklilik yolu ile delâlet etmesi.

dareyn / dâreyn

  • İki dünya: Dünya ve ahiret.

debabud

  • İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.

def'ateyn

  • İki kere, iki defa.

delil-i iknaiye / delil-i iknâiye

  • İkna edici, inandırıcı delil.

derece-i iktidar ve hikmet

  • İktidar ve hikmetin derecesi.

desi'

  • İki omuz arasında boyun battığı yer.

devir / دَوِرْ

  • İki şeyden herbirinin valığının diğerine dayanması.

deyabüz

  • İki ırgaçla dokunan bez.

dü / دو

  • İki.
  • İki. (Farsça)

dü-alem / dü-âlem

  • İki dünya. Dünya ve âhiret.

dü-bala / dü-bâlâ

  • İki kat. (Farsça)

dü-cihan

  • İki cihan. Dünya ve âhiret.

dü-dide

  • İki göz. (Farsça)

dü-gane

  • İki adet, iki tane, ikiz. Çift. (Farsça)

dü-giti

  • İki âlem. Dünya ve âhiret. (Farsça)

dü-nim

  • İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış. (Farsça)

dü-pa

  • İki ayaklı.

dü-ru

  • İki yüzlü.

dü-ta

  • İki kat.

dü-vist

  • İki yüz. (Farsça)

dü-vümin

  • İkinci, saniyen. (Farsça)

dü-zeban

  • İki dilli. (Farsça)

dübar

  • İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme. (Farsça)

dübeyt

  • İki beyitten müteşekkil rübainin diğer ismi. (Farsça)

düdil / دودل

  • İkircikli, tereddütlü. (Farsça)

dünim / dünîm / دونيم

  • İkiye bölünmüş. (Farsça)

düru / dürû / دورو

  • İkiyüzlü. (Farsça)

düşeş

  • İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi. (Farsça)
  • İki altılık.

düvist / دویست

  • İkiyüz. (Farsça)

düvüm / دوم

  • İkinci. (Farsça)

efkar-ı münafıkane / efkâr-ı münafıkane

  • İki yüzlü, içten pazarlıklı fikirler, düşünceler.

ehaveyn

  • İki kardeş.

ehliyet

  • İktidar, layık olma, hak etme.

ehven-i şer

  • İki şerden daha az zararlı olanı.

ehven-i şerreyn

  • İki şer (kötülük)den zararı en az olanı. Bu kelime, halk arasında Ehven-i şer olarak kullanılmaktadır.

ehven-i sırreyn

  • İki gizliden en zararsızı.

ehvenü'ş-şer

  • İki şerden daha az zararlı olanı.

ehvenüşşer

  • İki şerden daha az zararlı olanı.

ehvenüşşerreyn

  • İki şerden en az zararlı olanı, iki kötüden daha az kötü olanı.
  • İki şerden daha az zararlı olanı.

ehvenüşşerri ihtiyar

  • İki şerden daha az zararlı olanının tercih edilmesi.

ekalim / ekâlim

  • İklimler, memleketler, ülkeler.

elf-i sani / elf-i sâni

  • İkinci bin.

elti

  • İki kardeş zevcelerinin her birine nisbetle diğeri. Bir kadının kaynının zevcesi. (Türkçe)

eser-i ikram / eser-i ikrâm / اَثَرِ اِكْرَامْ

  • İkram eseri.
  • İkrâm, ihsan eseri.

esvedeyn

  • İki siyah mânâsına gelen bu kelime, yılanla akreb için kullanılır.

evsāf-ı mükerreme / اَوْصَافِ مُكَرَّمَه

  • İkram olunmuş, değer verilmiş vasıflar.

falaka

  • İki ucunda bir ipin iki uçları bağlı, bir sırıktan ibaret olan ceza âleti.

fekkeyn

  • İki çene. Alt ve üst çene.

fer'

  • İkinci derecede olan, kol, dal.

ferd-ül ferd

  • İkiye bölünemiyen sayı.

ferikayn / ferîkayn

  • İki mukabil taraf, iki askeri fırka.

ferşeha

  • İki ayak arasını açmak.

fetret / فَتْرَتْ

  • İki peygamber arasındaki bulanık zaman.
  • İki dönem arasındaki boşluk zamanı.

feylule / feylûle

  • İkindiden akşama kadar olan ve mekruh addedilen uyku.
  • İkindiden akşama kadarki zaman dilimi.
  • İkindiden akşama kadar olan mekruh uyku.

ficac

  • İki dağ arasında geniş yol.

fürce / فُرْجَه

  • İki şey arasındaki açıklık, yarık.

gulet

  • İki direkli ve yan yelkenli gemi. (Fransızca)

günaşırı

  • İki günde bir. Bir gün olup ertesi gün olmayarak ve böylece sürüp giderek. (Türkçe)

günindi

  • İkindi.

hacibeyn / hâcibeyn

  • İki kaş.

hadae

  • İki yüzlü balta.

haddan

  • İki yanak.

hads-i mukni

  • İkna eden güçlü sezgi ve kavrayış.

hakameyn

  • İki hakem: Sıffîn vak'asında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında hakem seçilen Amr b. Âs ile Ebu Musa el-Eş'arî.

hakem

  • İki tarafın anlaşmak üzere hükmüne rıza göstermek için seçtikleri kimse. Haklı ve haksızın ayrılmasında aracılık eden.

hakikat-i kerimane / hakikat-i kerîmâne

  • İkram sahibi olana yakışırcasına olan gerçek ve doğru.

halık-ı kerim / hâlık-ı kerîm

  • İkramı bol ve her şeyi yaratan Allah.

halk-ı dü cihan

  • İki cihanın halkı, ölüler ve diriler.

hamak

  • İki ağaç veya direk arasına asılarak içine yatılan ağyatak.

hanis

  • İki kat olmuş kimse.

harb

  • İki veya daha çok devletin birbirleriyle siyasi alâkaları keserek silahlı kuvvetlerle çarpışmaları, vuruşmaları.

haremeyn

  • İki mukaddes harem. Müşrik ve kâfirlere yasak olan mukaddes Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere.

hateneyn

  • İki dâmât; Resûlullah efendimizin iki mübârek dâmâdı olan hazret-i Osman ile hazret-i Ali.

hayat-ı saniye

  • İkinci hayat.

hayateyn

  • İki hayat, dünya ve âhiret hayatı.

hecil

  • İki dağ arasındaki çukurca kısım. Vâdi.

hecin / hecîn / هجين

  • İki hörgüçlü deve. (Arapça)

helek

  • İki dağın arası.

hem-şikem

  • İkiz çocuk. (Farsça)

hıdr-ı bahreyn-i velayet / hıdr-ı bahreyn-i velâyet

  • İki denize (âleme) bakan Hızır'ın veliliği.

hıyaban / hıyâbân

  • İki tarafı ağaçlık yol.

hızır

  • İkinci tabaka-i hayat mertebesine mazhar olan ve Kur'an-ı Kerim tefsirlerinde ismi zikredilen bir zât-ı kerim.

hufreteyn

  • İki çukur. İki delik.

hürriyet / حُرِّيَتْ

  • İkinci Meşrutiyet.

hüsn-ü kerem

  • İkram etmedeki güzellik.

i'zazen

  • İkram ederek, ağırlayarak.

iblan

  • İki sürü deve.

ibtidad

  • İki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması.

ibtihar

  • İki parça olma, ikiye bölünme.

ictima-i zıddeyn

  • İki zıt şeyin bir arada, beraber olması.

ictiza'

  • İktifa etmek, yeter bulmak.

ifham

  • İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek.

iham / îhâm / ایهام

  • İki anlama gelen kelimenin uzak anlamını kasdetme. (Arapça)

ihtardarane / ihtardârâne

  • İkaz eder gibi.

ikazname / ikaznâme

  • İkaz yazısı.

ikbalcu

  • İkbal ve büyüklük arayan. Onların peşinde olan. (Farsça)

iki cihan serveri

  • İki cihanın baş tacı.

ikinci harb-i umumi / ikinci harb-i umumî

  • İkinci Dünya Savaşı.

ıklim / ıklîm / اقليم

  • İklim. (Arapça)

iknaiyat

  • İkna ve inandırma ile ilgili konular.

iknaiyyat

  • İknâ etmek veya râzı etmek için söylenilen sözler.

ikramat / ikrâmât

  • İkramlar.

ikramen

  • İkram olarak. Ağırlama suretiyle. Hürmet, tazim ve saygı için.

iktibasen

  • İktibas suretiyle. Faydalanma yoluyla alarak. Parça alarak.

iktiran / iktirân

  • İki şeyin bir arada gelmesi, yakınlık.
  • İki şeyin bir arada bulunması.

iktisadi / iktisadî

  • İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.

iktisadiyat

  • İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.

iktisadiyyun / iktisâdiyyûn / اقتصادیون

  • İktisatçılar, ekonomistler. (Arapça)

imameyn / imâmeyn

  • İki imâm. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretlerinin ders ve sohbetlerinde yetişmiş olan İmâm-ı Ebû Yûsuf ile İmâm-ı Muhammed'e verilen lakab. İkisi de mezhebde müctehiddirler.

ınnin / ınnîn

  • İktidarsız, güçsüz, âciz.

inşikak / inşikâk

  • İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma.
  • İkiye ayrılma, yarılma.

irza / irzâ / ارضا

  • İkna etme, razı etme. (Arapça)

irza-yi tarafeyn

  • İki tarafı anlaştırma, râzı etme.

ışki / ışkî

  • İki ucu saplı eğri bıçaktır ve deri ve tahta kazımakta kullanılır.

isneyniyyet

  • İkilik, ikiden ibaret olma.

ıstıdam

  • İki şeyin birbirine şiddetli çarpması.

it'am

  • İkiz doğurma.

ıtk-ı müşterek

  • İki veya daha fazla kimsenin, mâlik oldukları bir köleyi azad etmeleridir.

ivar

  • İkindi vakti, ikindi zamanı.

ka'beteyn / kâ'beteyn

  • İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ.

karneyn

  • İki boynuz.

kaviyy-ül iktidar

  • İktidarı kuvvetli.

kavseyn

  • İki yay.
  • İki yay.

kaziye-i şartiye

  • İki cümleden oluşan ve bir cümledeki hükmün diğer bir cümledeki şarta bağlı olduğu önerme.

keramet / kerâmet

  • İkrâm, üstünlük.Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı, yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâdiseler.

kerem

  • İkram, iyilik.

keremnamdar

  • İkramıyla nam salan.

kevneyn

  • İki âlem. Dünya ve Ahiret.
  • İki âlem.

kevneyn-i saadet

  • İki dünya saadeti; dünya ve âhiret mutluluğu.

kilyeteyn

  • İki böbrek.

kısm-ı sani / kısm-ı sâni

  • İkinci kısım, ikinci taraf.
  • İkinci kısım.

kısteyn

  • İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.

kitfeyn

  • İki omuz küreği.

kıyas-ı mürekkeb ve müteşa'ab

  • İkiden fazla mukaddemden (öncül) meydana gelen kıyas.

kudret-i zatiye / kudret-i zâtiye

  • İktidar; temel, öznel kudret.

kulameteyn

  • İki tırnak kesintisi. Parantez. ()

kutbeyn

  • İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.

lafk

  • İki şeyi birbirine çarpma.

lede-l-iktiza

  • İktiza edip gerektiği zaman.

levzetan / levzetân

  • İki bâdemcik, bâdemcikler.

liyakat / liyâkat

  • İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
  • İktidar, ehliyet, lâyık olmak.

ma-i şartiye / mâ-i şartiye

  • İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. (Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.

maani-i sanevi / maanî-i sânevi

  • İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.

mabeyn / mâbeyn

  • İki veya daha fazla şeyin arası.

mahkede

  • İkamet mevzii, oturulan yer.

mahkeme-i evkaf

  • İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.

mahrem

  • İki dağ arasındaki yol.

mahz-ı lütuf

  • İkram ve iyiliğin tâ kendisi.

mehr-i müsemma

  • İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para.

mekreme

  • İkram yeri.

mektuf

  • İki eli arkasına bağlanmış olan.

mena

  • İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem)

menafi-i iktisadiye / menâfi-i iktisâdiye

  • İktisadî yararlar, menfaatler.

merzübum

  • İklim. (Farsça)

mesnevi / mesnevî

  • İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume.

mevla-yı kerim / mevlâ-yı kerim / mevlâ-yı kerîm

  • İkram sahibi olan Cenab-ı Hak (C.C.)
  • İkramı bol olan dostumuz ve gözeticimiz Allah.

mezheb-i mercuha / mezheb-i mercûha

  • İkinci derecede tercih edilen mezhep, ekol.

mieteyn

  • İki yüz. (200)

mihmandar-ı kerim / mihmandar-ı kerîm

  • İkramı bol ve çok cömert olan misafir sahibi, Allah.

muavaza / muâvaza

  • İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık.

mubataşa

  • İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.

mübayenet-i lazime / mübâyenet-i lâzime

  • İki şey arasında lâzım olan zıtlık ve zorunlu olan farklılık.

müdd

  • İki avuç dolusu kadar bir ölçü. Ağırlıkça da 875 gr. kadardır.

muharibeyn

  • İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.

muhasama

  • İki taraf arasındaki düşmanlık.

mükemmil

  • İkmâl eden. Tamamlayan. Tamamlayıcı.

mükerrem / مُكَرَّمْ

  • İkram edilen, saygı gösterilen.
  • İkram olunmuş, değer verilmiş.

mukim

  • İkamet eden, oturan.

mukni / muknî / مقنع

  • İkna edici.
  • İkna eden, inandıran.
  • İkna edici. (Arapça)

mukni' / مُقْنِعْ

  • İkna edici.

mukniane / mukniâne

  • İkna ederek, ikna edici bir şekilde.

mukniyane / muknîyâne

  • İkna edercesine, inandırarak.

mükrem

  • İkram olunmuş. Ağırlanmış. Lutfedilmiş.

mükrim / مُكْرِمْ

  • İkram eden, cömertlikte bulunan.
  • İkram eden. Ağırlayan. Lütf eden. Misafirsever.
  • İkram eden.
  • İkrâm eden.

mükrimane

  • İkram edercesine.

muktebes

  • İktibas olunmuş olan. Bir yerden alınan, bir kitab ve sâir yerden istifade ederek alınan.
  • İktibas edilmiş, alıntı yapılmış, aktarılmış.

muktedi / muktedî

  • İktidâ eden, uyan; namazda, iftitâh (başlama) tekbîrine yetişemeyen.

muktedir

  • İktidarlı, gücü yeten.

mükteseb

  • İktisab edilmiş. Kazanılmış. Elde edilmiş.

muktesid / مُقْتَصِدْ

  • İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan.
  • İktisadlı, tutumlu.
  • İktisâdlı.

muktesidane / muktesidâne

  • İktisadlı şekilde, tutumlu biçimde.
  • İktisatlı bir şekilde.

muktesit

  • İktisatlı, tutumlu.

mukteziyyat

  • İktiza eden şeyler. Gerekli olan ve icab eden şeyler.

mülk şirketi

  • İki veya daha çok kimsenin, mîrâs veya hediye sûreti ile veya parasını belirli oranda verip satın alarak, bir mala berâber sâhib olmaları; yâhut mallarını ayrılmayacak şekilde karıştırıp ortak olmaları.

mümaresat-ı ilzamiyat / mümâresât-ı ilzâmiyat

  • İkna ve ilzam etmek için meharetle bir işe devam etmek. İlzam için yapılan ustalıklar.
  • İknâ veya mağlup etmek için çaba harcamaya devam etmek, bu konuda ustalık göstermek.

mün'akid

  • İki taraf arasında karara bağlanıp, kabul olunan, meydana gelen.

münafık / münâfık / منافق / مُنَافِقْ

  • İki yüzlü, fitneci, görünüşte Müslüman gerçekte kâfir.
  • İki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kimse.
  • İkiyüzlü, nifak sokucu. (Arapça)
  • İki yüzlülük eden.

münafıklık

  • İkiyüzlülük.

münasebet

  • İki şey arasındaki tenasüb, uygunluk, yakınlık, bağlılık, mensubiyet, yakışmak, vesile, alâka.

müntesaf

  • İkiye bölünmüş ve yarı olmuş.

mürai / müraî / mürâi / mürâî / مرائى

  • İki yüzlü kimse, dalkavuk, riyakâr, münafık.
  • İki yüzlü kimse.
  • İki yüzlü, riyakâr.
  • İki yüzlü, olduğunun aksine kendisini iyi gösteren, gösteriş yapan, riyâkâr.
  • İkiyüzlü. (Arapça)

müraiyane / müraiyâne

  • İki yüzlülüğe yakışır surette, münafıkçasına. (Farsça)

mürekkeb

  • İki veya daha çok şeyin karışmasından meydana gelen, bileşik.

muşa

  • İki renk üzere dokunmuş elbise.

musademe

  • İki şeyin birbiriyle çarpışması. Çarpışmak. Vuruşmak.

müsafeha / müsâfeha

  • İki müslümanın, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirerek el sıkışması.

müsalemet

  • İki taraf arasında barışıklık, barış içinde olmak, sulh.

musarra / مصرع

  • İki mısraı birbiriyle kafiyelendirilmiş beyit. (Arapça)

müsaviyü't-tarafeyn / müsâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafın birbirine denk olması; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olma.

müsenna / müsennâ

  • İkili olan; meselâ sevginin ikili olanı vatan sevgisi, din sevgisi gibi.

müsennah

  • İki kat olmuş, ikiye bükülmüş.

müt'eme

  • İkiz doğma.

mütaemet

  • İkiz doğurma.

mütareke

  • İki tarafın geçici bir zaman için savaşı durdurması, ateşkes.

mütecahid

  • İkrar etmeyen, inkâr eden.

mütesaviy-üt tarafeyn

  • İki tarafı birbirine müsavi ve denk olan.

mütesaviyü't-tarafeyn / mütesâviyü't-tarafeyn

  • İki tarafı birbirine denk olan; varlık veya yokluk konusunda eşit durumda olan.

muvafakat-ı tarafeyn

  • İki tarafın râzı olması.

muvasala hattı

  • İki şey arasındaki bağ, ilişki, irtibat.

muzaaf / muzââf

  • İki kat, kat kat.

nakızeyn

  • İki zıt.

nakzeyn

  • İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.

namus-u ikram / nâmûs-u ikrâm / نَامُوسُ اِكْرَامْ

  • İkram kanunu.

natüvanem / nâtüvânem

  • İktidarsızım, çaresizim.

nehreyn

  • İki nehir.

nekre-i mevsule

  • İki kelime veya mânâyı birbirine bağlayan kelime.

neş'et-i saniyye / neş'et-i sâniyye

  • İkinci defa vücuda gelme.

nesif

  • İki kişi arasındaki sır.

nev-i mütevassıt

  • İki farklı türün birleşmesinden meydana gelen ara tür (katır gibi).

nifak / nifâk / نفاق

  • İkiyüzlülük. (Arapça)

noktateyn

  • İki nokta.

nüshateyn

  • İki nüsha.

ömr-ü sani / ömr-ü sâni

  • İkinci ömür; ahiret hayatı.
  • İkinci hayat, âhiret hayatı.

padişah-ı sani / padişah-ı sâni

  • İkinci padişah.

papure

  • İki çift öküz koşulan ağır bir cins saban. (Farsça)

rasn

  • İkmal etmek, tamam etmek, muhkem kılmak.

rek'at-ı saniye / rek'at-ı sâniye

  • İkinci rekât.

rek'ateyn

  • İki rekât.

rieteyn

  • İki akciğer.

riya / riyâ / ریا

  • İki yüzlü olma.
  • İkiyüzlü. (Arapça)

riyakar / riyâkâr / ریاكار

  • İkiyüzlü, gösteriş meraklısı.
  • İkiyüzlü. (Arapça - Farsça)

riyakarane / riyakârâne / riyâkârâne / ریاكارانه

  • İkiyüzlülükle. Riyakârlıkla. (Farsça)
  • İkiyüzlüce. (Arapça - Farsça)

riyakarlık

  • İkiyüzlülük. (Arapça - Farsça - Türkçe)

rıza-yı tarafeyn

  • İki tarafın isteği.

rukbi / rukbî

  • İki kişinin karşılıklı olarak, öldükten sonra sâhib olmaları şartıyla birinin malını diğerine bağışlaması yâni sen ölürsen evin benim olsun, ben ölürsem evim senin olsun şeklindeki hibe.

saadet-i dareyn / saâdet-i dâreyn

  • İki cihan saadeti, dünya ve âhiret saadeti.

sakayn

  • İkizkenar.

sakeyn / sâkeyn / ساقين

  • İkizkenar. (Arapça)

salat-ül asr / salât-ül asr

  • İkindi namazı.

salus / sâlûs / سالوس

  • İkiyüzlü, riyakâr. (Farsça)
  • İki yüzlü. (Farsça)

salusi / salusî

  • İkiyüzlülük, riyakârlık. (Farsça)

sanayi' şirketi / sanâyi' şirketi

  • İki veya daha fazla san'at sâhibinin başkasından iş kabûl ederek ücretini paylaşmak üzere veya fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık. Şirket-i A'mâl.

sanevi / sanevî / sânevî / ثانوی

  • İkinci derecede.
  • İkinci. İkinci derecede.
  • İkinci. (Arapça)

sani / sânî / ثانى / ثَان۪ي

  • İkinci.
  • İkinci.
  • İkinci.
  • İkinci. (Arapça)
  • İkinci.

saniye / ثانيه

  • İkinci.
  • İkinci. (Arapça)

saniyen / sâniyen / ثانيا / ثَانِيًا

  • İkinci olarak. İkinci derecede.
  • İkinci olarak.
  • İkincisi.
  • İkincisi, ikinci olarak. (Arapça)
  • İkinci olarak.

savm-ı visal

  • İki gün iftar etmeden oruç tutmak. (Bu, zaruret olmadan mekruhtur)

şefetan

  • İki dudak.

şefeteyn

  • İki dudak.

şekahteb

  • İki boynuzlu koç.

şeker-ab

  • İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk. (Farsça)

selamün aleyküm / selâmün aleyküm

  • İki müslüman karşılaşınca veya ayrılırken birinin diğerine; "Ben müslümanım. Benden sana zarar gelmez, selâmettesin. Dünyâda ve âhirette selâmette ol, sıhhat ve âfiyet üzerinize olsun." mânâsına söylenen söz.

semen-i müsemma

  • İki tarafın isteğiyle değerlendirilen kıymet.

sene-i iktisat

  • İktisat Yılı.

seneteyn

  • İki yıl. İki sene.

settuka

  • İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.

şeyh-ül hadis

  • İkiyüz bin Hadis-i Şerifi, rivayet edenleriyle birlikte ezbere bilen büyük hadis âlimi.

şeyhayn / شَيْخَيْنْ

  • İki şeyh (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer).

şeyheyn

  • İki şeyh

seyyid-ül kevneyn

  • İki âlemin efendisi, seyyidi. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir nâmı.

seyyidü'l-kevneyn

  • İki cihanın seyyidi, efendisi.

sıbteyn

  • İki torun.

şık / شق

  • İkiye bölünmüş bir şeyin her parçası. (Arapça)

sina

  • İki kere iâde olunan nesne.

şirket-i a'mal / şirket-i a'mâl

  • İki veya daha fazla san'at sâhiblerinin, başkasından iş kabûl ederek ücretini veya bir fabrika kurup îmâlât kârını paylaşmak üzere kurdukları şirket, ortaklık.

son harb-i umumi / son harb-i umumî

  • İkinci Dünya Savaşı.

sosyalizm

  • İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik. Güya, herkese müsavi mal verme esasını idare sisteminde yerleştirmeyi ve mal birliğini iddia eden ve insan fıtratına zıt olarak hürriyetleri daraltıcı ve din aleyhdarı bir sistem. Serserilere, zenginlerin mallarını (Fransızca)

süt anne

  • İki buçuk yaşından küçük olan çocuğu emziren kadın.

tabiat-ı sani / tabiat-ı sâni

  • İkincisinin yapısı.

tabiat-ı saniye / tabiat-ı sâniye

  • İkincil yapı; ikinci derecede kalan yapı, dünya görüşü.

taka

  • İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.

takdim ve te'hir / takdîm ve te'hîr

  • İkindi namazını öğle namazı ile veya öğleyi ikindi ile ve yatsı namazını akşam namazı ile veya akşamı yatsı ile birleştirerek kılmak.

tali / tâlî / تالى

  • İkinci derecede.
  • İkinci derecede, sonradan gelen.
  • İkincil. (Arapça)

tansif etmek

  • İkiye bölmek.

tarafeyn / طرفين

  • İki taraf.
  • İki taraf, davada, karşılıklı iki hasım, her iki taraf.
  • İki taraf.
  • İki taraf; İmâm-ı a'zam ile talebelerinden İmâm-ı Muhammed'in bir mes'elede reylerinin (ictihâdlarının) aynı olması sebebiyle ikisine birden verilen isim.
  • İki taraf. (Arapça)

tarihçe-i hayat-ı saniye

  • İkinci hayatın tarihçesi.

tatmin

  • İkna etme, manen doyurma.

tatmin etmek

  • İkna etmek.

teban / tebân

  • İkinci derecede.

tebayün

  • İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.

teberruz

  • İktifa etmek, yetinmek.

tekrim

  • İkram etme.

tekrimat / tekrimât

  • İkram etmeler.

telcie

  • İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.

temmuz

  • İkinci Meşrutiyet'in (Hürriyet) ilân edildiği tarih olan 23 Temmuz 1908 (Rumî 10 Temmuz 1324).

temyil

  • İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.

tenbih

  • İkaz, uyarı.

tensif

  • İkiye bölmek.

teradüf

  • İki veya daha fazla kelimenin aynı mânâda olması.

terkib-i mezci / terkib-i mezcî

  • İki veya daha fazla kelimeden meydana gelen ve bir isme delâlet eden isim. " Baalbek, Kırıkkale, Tahtakurusu" kelimelerinde olduğu gibi.

tesavi

  • İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki taraf da aynı ve bir derecede bulunmak (Tesâvi-i tarafeyn de denir.)

tesavi-i tarafeyn / tesâvi-i tarafeyn

  • İki tarafın birbirine eşit olması.

tesavi-i tarafeyn olan / tesavî-i tarafeyn olan

  • İki tarafı birbirine eşit olan; varlığı ve yokluğu eşit olan.

tesenni

  • İki kat olma, eğilip bükülme.

tesniye

  • İkilenen, ikil kelime.

tetabuk / tetâbuk

  • İki şeyin birbirine uygunluğu.

tev'em

  • İkiz.

tev'eme

  • İki kız.

tev'emi / tev'emî

  • İkizlik.

tevêm

  • İkiz.

tinnineyn / tinnîneyn

  • İki büyük yılan.
  • İki büyük yılan.
  • İki yılan. Mc: İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.

tuhur

  • İki hayız arasındaki temizlik süresi.

uhteyn

  • İki kızkardeş.

üstad-ı sani / üstad-ı sâni

  • İkinci üstad.

vadi / vâdî

  • İki dağ arası uzun çukur.

vakt-i asr

  • İkindi vakti.

vasati / vasatî

  • İkisi ortası. Ortalama. Orta halde.

vatan-ı sani / vatan-ı sânî

  • İkinci vatan. Sonradan yerleşilen yer.

vecheyn

  • İki taraf, iki yan, iki yüz.

vesile-i saadet-i dareyn / vesile-i saadet-i dâreyn

  • İki dünya mutluluğunun vesilesi.

yedeyn

  • İki el.

zammetan / zammetân

  • İki zamme.

zat-ül beyn / zât-ül beyn

  • İki kişi arasındaki düşmanlık.

zaviyetan / zaviyetân

  • İki zaviye. İki açı.

zebiheyn

  • İki kurban.

zerrak / zerrâk / زراق

  • İkiyüzlü. (Arapça)

zevaid tekbirleri / zevâid tekbirleri

  • İkişer rek'at olan Ramazân ve Kurban bayramı namazlarının her rek'atinde alınan üçer tekbir.

zeyek

  • İki uyluk arasının geniş olup birbirine uzak olması.

zı'f

  • İki kat. Bir şeyin miktarca iki katı.

zıddan / zıddân

  • İki zıt.

zıddeyn

  • İki zıt.