LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İZLE ifadesini içeren 535 kelime bulundu...

a'lam

  • (Tekili: Alem) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar.
  • Bayraklar.
  • Büyük âlimler.
  • Büyük dağlar.

ab-ı musaffa / ab-ı musaffâ

  • Temizlenmiş, tasfiye edilmiş su. Saf su.

ab-yar

  • Sulayan. (Farsça)
  • Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren. (Farsça)

abis

  • Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler.

abisten

  • Gizli, gizleme. (Farsça)
  • Gebe. (Farsça)
  • Dişilik. (Farsça)

abiştgah / abiştgâh

  • Gizlenecek yer, gizli yer. (Farsça)

acemiyan / acemiyân / عجميان

  • (Tekili: Acemi) İranlılar. Acemler. (Farsça)
  • Acemiler, tecrübesizler. (Farsça)
  • Deneyimsizler. (Arapça - Farsça)
  • İranlılar. (Arapça - Farsça)

aceze / عجزه

  • (Tekili: Âciz) Âcizler.
  • Düşkünler, zayıflar.
  • Âcizler, güçsüzler.
  • Düşkünler, âcizler. (Arapça)

acizan / âcizân

  • (Tekili: Âciz) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.

acuz / acûz

  • Âcizler, beceriksizler, yaşlı kadın.

agırra

  • (Tekili: Garîr) Tecrübesizler, safdiller, acemiler.
  • Mağrurlar.

agmar

  • (Tekili: Gamr) Yüce kimseler.
  • Seller.
  • (Gumr) Bilgisizler, cahiller.

agrar

  • (Tekili: Gırr) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.

ahadid

  • Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler.

ahu-yi leng giriften

  • Topal ceylan tutmak.
  • Mc: İnsafsızlık etmek. Acizlere sataşmak.

akib / âkib

  • Hemen sonra gelen, izleyen.

aktab / aktâb / اقطاب

  • Kutuplar. (Arapça)
  • Azizler. (Arapça)
  • Efendiler. (Arapça)

alaim

  • İzler. İşaretler, deliller.

alamat / alâmat

  • (Tekili: Alâmet) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.

alize

  • Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı. (Fransızca)

anglikan kilisesi

  • İngilizlerin resmî kilisesi.

arak

  • Ter, rutubet.
  • Dağdaki yol.
  • Çukur.
  • Deve izleri.
  • Sıra sıra olan şey.
  • Zenbil.
  • Menfaat, sevab, karşılık.
  • Süt.

arınmak

  • Temizlenmek, pâk olmak. (Türkçe)

asar / âsâr / آثار

  • Öç almalar. İntikamlar.
  • Eserler.
  • İzler. Nişanlar. Abideler.
  • Âdetler.
  • İzler. (Arapça)
  • Eserler. (Arapça)

asar-ı esma-i ilahiye / âsâr-ı esmâ-i ilâhiye

  • Allah'ın isimlerinin eserleri, varlıklardaki izleri, yansımaları.

asar-ı üns ve ülfet / âsar-ı üns ve ülfet

  • Dostluk ve yakınlık izleri.

asfiya / asfiyâ

  • Sâflar, temizler; Allahü teâlânın evliyâ kulları. Tekili safiyy'dir.

ashab-ı kehf / ashâb-ı kehf

  • Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyan'da bahsi geçen ve devirlerinin zâlim padişahından gizlenerek ve onun şerrine âlet olmaktan çekinerek, beraberce bir mağaraya saklanıp, Rabb-ı Rahimlerine (C.C.) sığınan, dindar ve makbul büyük zâtlar. İsimleri rivâvette şöyle sıralanır: Yemlihâ, Mekselinâ, Mislinâ, Mernüş, D

avret

  • Gizlenmesi gereken şey.
  • Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım.
  • Kadın. Zevce. Nikâhlı.
  • Gece uykuya yatacağı vakit ve seherden evvel uykudan kalkılacak saate de şeriat örfünde
  • Gizlenmesi gereken, dinen görünmesi haram sayılan organlar.

azizan / azizân / azîzan

  • Azizler. (Farsça)
  • Azizler. Kelimenin sonundaki ân takısı Arabça'da ikilik, Farsça'da çokluk ifâde eder.
  • "İki azîz (velî)" mânâsına İslâm âlimlerinin ve evliyânın büyüklerinden Ali Râmitenî hazretlerine verilen lakab.
  • Büyükler, evliyâ. Birisiyle oturup kalbin toparlanmazsa Kalbindeki dünyâ düşüncesini s

bahreyn

  • İki deniz. (Basra Körfezi ile Hind Denizi veya Karadenizle Akdeniz. Yahut da Akdenizle Hind Denizi)
  • Basra Körfezi'nde bulunan bir devlettir. 1971 yılında İngilterenin körfezden çekilmesi üzerine istiklâliyetini ilân etmiştir. Bahreyn, Manama ve Muharrak Adalarından müteşekkildir. Hal

bahri / bahrî

  • Denize âit, denize mensup, denizle alâkalı.
  • Denizle ilgili.

bahriye

  • Denize ait, denizle ilgili.

bakiye-i asar / bakiye-i âsâr

  • Arta kalan eserler, izler.

bakiyye-i asar / bakiyye-i âsâr

  • Eserlere âit geri kalan izler. Eserlerin geri kalanı.

banka

  • İtl. Faizle para alıp veren, kredi, iskonto, kambiyo işlerini gören ticari kuruluş.Faiz dinimizde günahtır. Bankalar dar gelirlilerin paralarını faiz karşılığı toplar, zenginlere daha yüksek faizle verir. Bunlar dar gelirlilerin tasarruf ettikleri paralarla bir iş yeri açar, bir mal üretir ve bu mal

berekat-ı kelamullah / berekât-ı kelâmullah

  • Allah kelâmının verdiği feyizler, bolluklar, uğurlar.

bevs

  • Acele, ileri geçme, ileri gitme.
  • Bıktırıncaya kadar israr etme.
  • Bir kimseden kaçıp gizlenme.
  • Bir şeyin rengi.

biçaregan / bîçâregân / بيچارگان

  • Çaresizler. (Farsça)
  • Zavallılar. (Farsça)

bihar / bihâr / بحار

  • (Tekili: Bahr) Denizler. Deryalar.
  • Mc: İlmi çok olan âlimler.
  • Denizler.
  • Denizler. (Arapça)

bihicap / bîhicap

  • Perdesiz, gizlemeksizin.

bıtane

  • Gizlenilen hâl. Gizli şey. Herkesin görüp bilmesi istenilmeyen ve aşikâr olmayan şey.
  • Mahrem, sırdaş.
  • Astar.
  • Bir şehrin ortası, merkezi.

borç

  • Geri verilmek niyetiyle ihtiyaç sahiplerine verilen para. Müslümanlıkta faizle borç vermek haramdır, günahtır. Borcunu ödiyemiyecek durumda onların borçlarını bağışlamak veya sonraya bırakmak sevaptır. Borcunu ödeyebilecek durumda olanlar da borçlarını zamanında ödemelidirler. Ödeyemiyecek olanlar d

büdela / büdelâ

  • Bedeller. Ricâlü'l-Gayb denilen Allahü teâlânın insanlardan gizlediği evliyâ zâtlar. Bedîl'in çokluk şeklidir. Ebdâl de denir.

buhur / buhûr

  • (Tekili: Bahr) Denizler.
  • Bahirler, denizler.

bükma / bükmâ

  • (Tekili: Ebkem) Dilsizler. Ebkemler.

bun

  • Nihâyet, dip. (Farsça)
  • Kolay, suhûletli. (Farsça)
  • Rahim. (Farsça)
  • Temizlenmiş olan koyun bağırsağı. (Farsça)

burc-i badi / burc-i bâdî

  • Havaya ait burçlar: İkizler, terazi kova.

cahcaha

  • Gönlünde olan sırrını gizlemek.
  • Çağırmak.
  • Su sesi.

cani

  • Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler de birer cani sayılırlar. Çünkü Allah'ın eserleri olan canlı ve cansız varlıklar onun sonsuz kudretini, ilmini, irade

casus

  • (Çoğulu: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.

cehele

  • Cahiller, bilgisizler.

cenn

  • (Cünün) Bir şeyi setretmek, gizlemek.
  • Ana karnındaki cenin, gizli olmak.

cerbeze

  • Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • Beceriklilik, fetânet ile temyiz ve cesaret-i mutedile ve kuvvet-i idareden ibâret olan sıfat-ı zihniye. (Bu kelime, Arabçada: Hilekârlık, kurnazlık gibi aşağılayıcı bir mânâda ku

ceşş

  • Dövmek.
  • Kırmak.
  • Vurmak, darp.
  • Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.

cevza / cevzâ / جوزاء

  • Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.
  • İkizler burcu. (Arapça)

coğrafya

  • Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, sanayi ve ticaret işleri;Siyasî Coğrafyada: Irk, dil, millet hususiyetleri ve devlet sınırları anlatılır.Bunlardan b

cüded

  • Dağ yolları. Yol gibi olan izler.
  • Bir rengi diğer renkten ayıran çizgi.

cühela / cühelâ

  • (Tekili: Câhil) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler.
  • Bilgisizler.

cühhal

  • (Tekili: Câhil) Bilgisizler, câhiller.

cülhub

  • Dizleri büyük olan kadın.

cünüb

  • Cenabetlik. Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hâli.
  • Irak, uzak, baid.

dahc

  • Gizlemek, örtmek.

dahh

  • Yer altında bir şey gizlemek.

damar

  • t. İstidad. Huy, tabiat, inat.
  • İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan.
  • Irk.
  • Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası.
  • Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına uzanan yollar.
  • Mermer ve ona benzer dalgalı şeylerdeki çizgiler.

dar-ül-aceze

  • Düşkünler, acizler evi. Yoksullar yurdu.

dehaliz / dehâlîz / دهاليز

  • (Tekili: Dehliz) Dehlizler, holler, koridorlar.
  • Dehlizler. (Arapça)

dehen-şuy

  • Ağız temizleme, ağız yıkama.

deles

  • Karanlık.
  • Yaz sonunda yapraklanır bir ot.
  • Bir şeyi gizlemek.

dels

  • Karanlık, zulmet.
  • Bir şeyi saklamak, gizlemek.
  • Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.

deriyye

  • Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.

desis

  • (Çoğulu: Desâyis) Gizlenmiş, gizli.

dess

  • Gizlenmek.
  • Örtmek.

dizçek

  • Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh.

duhas

  • Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, "dülfin" de derler.)

eazz

  • Galip.
  • Daha aziz, daha şerefli, en şerefli, azizler.

ebdal / ebdâl

  • Bedeller. Dünyânın nizâmı, düzeni ile vazîfeli olup, Allahü teâlânın insanlardan gizlediği büyük zâtlar. Biri vefât edince, yerine başkası getirildiğinden bu isimle anılmışlardır. Bunlara Ricâlü'l-Gayb da denir.

ebhar / ebhâr / ابحار

  • (Tekili: Bahr) Bahirler, deryalar, denizler.
  • Denizler. (Arapça)

ebhar-ı vasia / ebhâr-ı vâsia

  • Geniş denizler.

ebhur

  • (Tekili: Ebhar) (Bahr) Denizler, bahrlar.

ebu bekir-i sıddık

  • Asıl adı Abdullah, künyesi Ebu Bekir, lâkabı Sıddık ve Atik. Erkekler içerisinde Resul-i Ekreme (A.S.M.) ilk iman eden; bütün muharebelerde ona refakat eden; seferde, hazarda, bütün tehlikeli anlarda Peygamber Efendimizle (A.S.M.) beraber çalışmış ve onun en yakın Sahâbesi. Onun sohbetinden feyz alm

efşal

  • (Tekili: Feşil) Korkaklar, cesaretsizler.

efsürde

  • Soluk, donmuş, hissizleşmiş. (Farsça)

efsürde-dil

  • Kalbi hissizleşmiş. Donuk gibi olmuş kalb. (Farsça)

ehl-i bid'a ve mülhid

  • Dinin aslında olmadığı halde, sonradan çıkarılan zararlı şeyleri dine mal etmeye çalışanlar ve dinsizler.

ehl-i cehl

  • Bilgisizler, câhiller.

ehl-i ilhad / ehl-i ilhâd

  • Doğru meslek ve dinden, Hak yolundan çıkıp bâtıl yola sapan, imansızlar, dinsizler. (Farsça)
  • İnkarcılar, dinsizler.

ehl-i ilhad ve fen

  • Dinsizler ve bilim adamları.

ehl-i zındıka

  • Dinsizler.

eizze / اعزه

  • (Tekili: Aziz) Azizler.
  • Azizler, ermişler. (Arapça)
  • Saygın kişiler. (Arapça)

ektem

  • Çok sır saklayan, esrar gizleyen kimse.
  • Büyük karınlı ve şişman olan adam.

el-hannas / el-hannâs

  • Fırsatını bulamayınca gizlenen, bulunca vesvese vermek için gelen sinsi şeytan.

elha

  • Malâyâni ve boş konuşan.
  • Dizlerinden biri diğerinden büyük olan deve.
  • Karnı sarkık olan. (Müennesi: Lahva)

emvac-ül bihar / emvâc-ül bihâr

  • Denizlerin dalgaları.

emval-i zahire / emvâl-i zâhire

  • Zekât hayvanları ve topraktan elde edilen mahsûl gibi gizlenmesi mümkün olmayan mallar.

emval-ibatına / emvâl-ibâtına

  • Gizlenmesi mümkün olan altın, gümüş ve ticâret eşyâsı cinsinden olan zekât malları.

erbah

  • (Tekili: Ribh) Ribhler, faydalar, kazançlar, kârlar, gelirler.
  • Faizler.

erkeb

  • Büyük dizli. Dizleri büyük olan kimse.
  • Bir dizi diğerinden büyük olan deve.

esakk

  • Yürürken dizlerini birbirine vuran.

esrar / esrâr / اسرار

  • Sırlar, gizler. (Arapça)

esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatühü / esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü

  • Allah'ın selâmı rahmeti ve bereketi sizlerin üzerine olsun.

ev'iye

  • (Tekili: Viâ) Mahfazalar, kaplar, gizlemeye veya saklamaya yarayan şeyler.
  • Damarlar.

evcar

  • İçinde gizlenmek için avcılar tarafından yapılan siperler, çukurlar.

faiz

  • Ödünç verilen para için alınan ve şer'an haram olan kâr. Faizin iş hayatındaki mânası, "sen çalış, ben yiyeyim"dir. Küçük tasarruf sahiplerinin paraları bankalarda toplanıp, büyük yekûnlere ulaşır. Banka bu parayı aldığından daha büyük faizle iş sahiplerine kredi olarak verir. İstihsâl edile

felasife

  • Felsefeciler. Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar.
  • Düşüncesiz, kaygısız, rahat yaşayanlar.
  • Dinsizler.

ferkadan

  • Şimâl kutbuna yakın parlak ve küçük ayı kümesine tâbi ve gece istikamet bulmağa yarayan, sık sık karşı karşıya gelen iki yıldız (İkizler mânasına).

fial

  • Çocuk oyunudur. (Bir şeyi toprak içinde gizleyip sonra taksim edip "hangimizin hissesinde çıkar" diye ararlar.)

fiil-i tanzif ve tathir

  • Temizleme fiili, işi.

filiz

  • Ağaç ve çiçek fidanı, taze sürgün.
  • Eritilip temizlenmemiş olan altun, gümüş,demir, bakır gibi külçe, ham maden.
  • Erimiş bakır.

fistan

  • Kadınların bellerinden aşağı giydikleri geniş ve uzun elbise. Ayrıca Arnavutlarla Rumların, dizlerine kadar giydikleri kırmalı elbiseye de bu ad verilir.
  • Direklerin güverte ıskaçalarını sudan muhafaza için üzerine kalın bırandadan çevrilen kılıf.

fosil

  • Eski jeolojik devirlerde toprağa gömülerek kalmış bitki, hayvan; bunların parçaları veya izleri. (Fransızca)

füyuz / füyûz / فيوض

  • (Tekili: Feyz) Feyizler. İnâyetler. Keremler.
  • Suyun çoğalıp taşması.
  • İnsanın içindeki gizli şeyleri saklamayıp izhar etmesi.
  • Bir haberin fâş ve şayi' olması.
  • Feyizler, mânevî ihsanlar.
  • Feyizler, bolluklar, bereketler. (Arapça)

füyuzat / füyuzât / füyûzât

  • Feyizler. İnayetler. Füyuzlar. Mânevi tecelliler.
  • Feyizler, mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler; mânevî bolluk ve bereketler.
  • Feyizler, mânevî gıdalar.

füyuzat-ı ilahiye / füyuzat-ı ilâhiye

  • İlâhî feyizler.

füyuzat-ı ilmiye / füyuzât-ı ilmiye

  • İlmin verdiği feyizler, bereketler.

füyuzat-ı maneviye / füyûzât-ı mâneviye

  • Mânevî feyizler, bereketler.

galat-ı tahakkümi / galat-ı tahakkümî

  • Bir kelimenin gerek lâfzı ve gerekse mânası itibariyle herkesin kullandığı gibi kullanılmaması.Bu, başlıca üş şeyden olur:1- Nazımda vezne uydurmak için bir kelimenin telâffuzunu değiştirmek, hecesini uzatmak ve kısaltmak yahut harfini gizlemek.2- Çeşitli mânâları olan bir kelimeyi meşhur olmayan bi

garib-nüvaz

  • Kimsesizlere ve gariplere yardım eden. Biçareleri ve zavallıları koruyan. (Farsça)

gasl

  • Yıkamak, yıkanmak. Ölünün cenâze namazı kılınmadan ve kefenlenmeden önce teneşir tahtası üzerinde, ayakları kıbleye gelecek şekilde sırt üstü yatırıp, göbeğinden dizlerine kadar bir örtü ile kapatılarak yıkanması.

gatt

  • Birbirine tâbi olmak.
  • Gizlemek.
  • Mükedder etmek, üzmek.
  • Suya dalmak.

gedayan

  • Fakirler. Kimsesizler. Gedâlar. (Farsça)

gımar

  • (Tekili: Gamr) Gaflet. Cehalet. Şiddetler. Çok su. Büyük denizler.
  • (Gımr) Çok susuzluk.
  • Kin tutma.

guraba / gurabâ

  • Garipler, kimsesizler.

gurubu olmayan

  • Asla batmayan ve gizlenmeyen.

gusül

  • Boy abdesti. Temizlenmek. Maddi, manevi temizlik için şartları dahilinde yıkanmak. Taharet-i Kübrâ da denir.

gusun

  • (Tekili: Gusn) Filizler, ağaç dalları.

hab'

  • Gizli, saklı, hafi.
  • Gizlemek, örtmek, setretmek.

habıt

  • Susturucu.
  • Batıl kılan. İptal ettiren.
  • Değersizleşen.

hachace

  • Gizlenmek.

hadis-i müftera / hadîs-i müfterâ

  • Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbiyle inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

hafagah / hafagâh / hafâgâh / خفاگاه

  • Gizlenilecek yer, gizlenme yeri, siper. (Farsça)
  • Gizlenilecek yer. (Arapça - Farsça)

hafy

  • Gizlemek.
  • Setretmek, örtmek.
  • İzhar etmek, görünmek.
  • Parlamak, yıldıramak.

hakd

  • Kin tutmak. Adâvetini gizlemek.

hakikat-i hal

  • Bir durumun ardında gizlenen gerçek.

hakk-ul yakin / hakk-ul yakîn

  • (Hakk-al yakîn) Mârifet mertebesinin en yükseği. En yakînî bir surette hakikatı müşahede edip yaşamak hali. Ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.

halc

  • Pamuğu temizlemek, havalandırmak ve kabartmak için yay ile atmak.

hamm

  • Kuyuyu temizlemek.
  • Evi süpürmek.
  • Etin kokması.

hamse-i al-i aba / hamse-i âl-i abâ

  • Hz. Peygamberimizle (a.s.m.) birlikte kızı Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin.

hamuşan

  • Mevlevi tâbirlerindendir. Konya'da Mevlâna'nın türbesi haricinde ve kıble cihetindeki büyük kabristana verilen isimdir.
  • Sessizler, susmuş olanlar, uykuda olanlar.

harekat-ı muttarıda / harekât-ı muttarıda

  • Birbirini düzenli şekilde izleyen hareketler.

hareket-i milliye

  • Birinci Dünya Savaşının ardından İstanbul'u işgal eden İngilizler'e karşı ortaya çıkan direniş hareketi.

hasife / hasîfe

  • Gizlenen kin, hased ve düşmanlık.

haşir / hâşir

  • Haşreden, toplayan. Cem'eden.
  • Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi. Haşir meydanında bütün insanlar mübarek izlerinde haşr olup toplanacaklarından Delâil-i Hayrat'ta bu isimle mezkurdur.

hasıraltı etmek

  • Ist: Unutmak, saklamak, gizlemek, terviç etmemek manasında kulanılan bir tâbirdir. Hasır, eskiden halı ve kilim yerinde kullanıldığı ve onun altında kalan şeyler unutulup gittiği için bu tâbir meydana gelmiştir.

hazen

  • (Çoğulu: Hızân) Etin kokması.
  • Toplamak, cem'edip yığmak.
  • Gizlemek, saklamak.

hels

  • Çok hayır.
  • Gizlemek, saklamak.

hems

  • Gizli ses. Çok gizli. Sesi gizlemek.
  • Ağzı açmadan lokma çiğnemek.
  • Fütursuz olarak geceleyin yola gitmek.
  • Peçe.
  • Sıkmak.
  • Kırmak.

hevamm

  • Böcekler, haşereler. Pire, tahta kurusu, bit, örümcek, yılan gibi, kışın gizlenip yazın meydana çıkan, insan ve hayvanın vücudundan beslenerek yaşayan, insana zararı dokunan (parazit yaşayan) küçük canlılır.

hıbve

  • (Çoğulu: Hubâ) Gökyüzüne yayılmış büyük bulut.
  • Dizlerini büküp, mak'adı üzerine oturup, elleri dizleri altından bağlamak.
  • Bele takılan şey.

hicab

  • Perde. Örtü. Hâil.
  • Utanma. Kendini kusurlu bilip insanlar arasından çekilmek.
  • Men'etmek.
  • Allah ile kul arasındaki perde.
  • Setretmek. Gizlemek.

hidase

  • Pâk etmek, temizlemek.
  • Kahramanlık, yiğitlik.
  • Abdest bozmak.

hikmet-i ipham

  • Bir şeyi gizlemenin hikmeti.

hizb-üş şeytan

  • Şeytana ve nefislerine tâbi olanların grubu. Allah'ın kanun ve nizamına tâbi olmadan kafalarına güvenerek ve nefsanî arzularına uyarak gitmek isteyenler. Milleti, memleketi ve mukaddesatı yıkmağa çalışan ve ahlâksızlığa alıştıranların ve dinsizlerin topluluğu ve cereyanı.

hufye

  • Saklanma, gizlenme.
  • Etrafı herhangi bir şeyle ihata edilen şey.

husare

  • Arpa, buğday ve pirinç gibi hububâtın kabuğundan düşen parçalar.
  • Her kabuklu nesnenin, kabuğundan ayrılıp temizlenmesi.
  • Şirâ sıkıntısı.
  • Her nesnenin fenâsı.

hutuvat

  • (Tekili: Hutvât-Hutevat) (Hutve) Adımlar. İzler. Yollar. Eserler.
  • Şeytanın aldatmaları.

hutuvat-ı sitte

  • Altı adım. (Kur'an-ı Kerim'deki "Hutuvat-üş şeytan" tabirinden istifaze ile, şeytanların ve onların insî mümessilleri olan şerir insanların fitnekâr ve dalâlete sevkedici adımları, izleri ve desiseleri gibi mânalarla alâkalı olarak "bir mühim eser"e verilen isim) Şeytanın altı desisesi.

i'tiraf

  • (İtiraf) Kabahatini saklamamak. Suçunu söylemeği kabul etmek. Gizleyip söylemek istemediği şeyi açıklamak.

i'zab

  • Suyu temizleme.
  • Vazgeçme.
  • Azaba düşürme veya düşürülme.

ictinan

  • Gizlenmek.

iddimac

  • Bir şeyin içine girmek. Bir yere girip gizlenmek.

idgam

  • Gizlemek.
  • Bir şeyi bir yere koymak.
  • Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.
  • Gizleme.

idrimac

  • Bir yere girip gizlenmek.

ifaza / ifâza / اِفَاضَه

  • Feyizlendirme.
  • Feyizlendirme.

ifaza etmek

  • Feyizlendirmek.

ifaza-bahş

  • Feyizlendiren, feyiz aldıran. (Farsça)

ifaza-i nur / ifâza-i nur

  • Nurla feyizlendirme ve nimetlendirme.

ifaza-i nurani / ifaza-i nuranî

  • Nurlu, parlak feyizlendirme.

ihba'

  • Örtmek, saklamak, gizlemek.
  • Ateşi basıp söndürmek.

ihbas

  • Eteğinde bir şey gizleme.
  • Hapsetme.
  • Vakfetme. Hayır yollarında mal ve hayvan bağışlama.

ihfa / ihfâ / اخفا

  • Saklamak. Gizlemek. Ketmetmek. Gizlenilmek.
  • Tecvidde: Harflerden birisini söylerken gizli ve zayıf söylemek.
  • Gizleme.
  • Saklamak, gizlemek.
  • Örtmek, gizlemek; tecvidde bir terim. On beş ihfâ harflerinden önce gelen tenvin veya sâkin nunu, izhâr (birbirinden ayırmak) ile idgâm (birbirine katmak) arasında, şeddeden uzak olarak gunne ile genizden çıkarmak.
  • Gizleme, saklama.
  • Gizleme, saklama. (Arapça)

ihlas / ihlâs

  • Hâlis, temiz etmek, niyyeti düzeltmek, temizlemek, dünyâ menfaatini düşünmeden bütün işlerini, ibâdetlerini yalnız Allah için yapmak.

ıhtiba'

  • Gizlenmek, örtünmek.

ihtiba'

  • (Habâ. dan) İyice saklayıp gizleme.

ihticab

  • Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme.
  • Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.

ihtifa / ihtifâ / اختفا

  • Gizlenme. Saklanma.
  • Gizlenme.
  • Gizlenme. (Arapça)

ihtimam-ı beyt

  • Evi süpürme, temizleme.

ihtisasat / ihtisâsât

  • Duygu ve düşünceler, izlenimler.

ıhtizan

  • Sırrı gizlemek.

ihvan-üs-safa / ihvân-üs-safâ

  • On birinci asrın ikinci yarısında Basra'da ortaya çıkan; "İslâmiyete birçok vehimler karışmış, onu bu vehimlerden temizlemek ancak felsefe ile mümkündür. İslâm dînini felsefe vâsıtasıyla saf hâle getirmelidir" diyen sapık ve gizli bir cemiyet, ekol.

ikman

  • Gizleme, saklama, örtme.

iknan

  • Örtme, saklama, gizleme.

iktam

  • (Ketm. den) Gizleme, saklama.

iktiman

  • Gizlenme, saklanma.

iktiman-ı sarık / iktiman-ı sârık

  • Hırsızın gizlenmesi.

iktina'

  • Künyelenme.
  • Anlaşılmayacak şekilde söyleme.
  • Gizlenme, saklanma.

iktinan

  • Saklanma, gizlenme.

iktitam

  • (Ketm. den) Ketmetme, gizleme, saklama.
  • Sararma.

ilgaz

  • (Lugaz. dan) Sözde maksadı gizleme.

inhifa

  • Gizlenip saklanma.

inhirat

  • Bilmediği bir işe danışmadan girişme.
  • Zarar verme, ziyana sokma.
  • İpliğe boncuk dizme.
  • Beden çelimsizlenip zayıflama.
  • Bir yola süluk etme, girme.

inkar / inkâr

  • Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme.
  • Yapmadım deme ve ayak direme.
  • Reddetme.

insat

  • (İnsiyat) Susup dinleme, susma.
  • Gizlenerek gitme.
  • İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme.
  • Beli bükülenin beli doğrulması.
  • Meşhur olma.

insıbağ

  • (Sıbg. dan) Boya tutma, boyanma.
  • Temizlenme.

insibag

  • Boyalanma. Maddi veya mânevi rengi ile renklenme. Boya tutma.
  • Temizlenme.

intiba / intibâ / انطباع

  • İzlenim.
  • İzlenim.
  • İzlenim. (Arapça)
  • Basılma. (Arapça)

intihak

  • Zayıflatma, gücünü azaltma, kuvvetsizlendirme.
  • İşe yaramaz bir hale sokma.

intikah

  • İyi bir haber veya söz işitip sevinme.
  • Zayıflama, kuvvetsizleşme.

intizah

  • Suç ve kabahattan sıyrılma. Temize çıkma.
  • Def-i hâcet yaptıktan sonra temizlenme. Tahâretlenme.

israr

  • (Sırr. dan) Sır saklamak, gizlemek. Gizlenmesi lâzım bir şeyi gizlemek.

israr-ı esrar

  • Sırların gizlenmesi.

istiare-i mekniye

  • (Kapalı istiare) Teşbihin temel unsurlarından yalnız benzetilenle yapılan istiare. Meselâ: Merhum Mehmed Akif'in:Şu karşımızda mahşer kudursa, çıldırsa,Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz.Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz...beyitlerinde düşman k

istibda

  • (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek.
  • Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek.
  • Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat getirmek için, kadın bir âdet görünceye kadar beklemek.

istibra / istibrâ

  • Temizlenme.
  • Erkeklerin küçük abdesti yaptıktan sonra yürüyerek, öksürerek veya sol tarafa yatarak, idrar yolunda damlalar bırakmaması. Kadınlar istibrâ yapmaz.
  • Nikâhla alınacak dul bir câriyenin hâmile olup olmadığını bilmek ve şüpheye yer vermemek için bir temizlik müddeti geçip tekr

ıstıfa / ıstıfâ

  • Ayıklanma, temizlenme.

istifaza / istifâza

  • Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.
  • Feyizlenme.
  • Feyizlenme, manen gıdalanma.

istifazaten / istifâzaten

  • Feyizlenme bakımından.

istifaze / istifâze

  • Feyz alma, feyizlenme.

ıstıhab

  • Saklama, gizleme.
  • Dostluk kurma.
  • Konuşma, musâhabe etme.

istihal / istihâl

  • Temizleme.

istihfa'

  • Gizlenme, saklanma.

istiknan

  • Gizlenme, saklanma.

istiktam

  • Gizlemeğe çalışma. Saklamak için uğraşma.

istinan

  • Misvâk kullanma. Dişleri temizleme. (Misvâk kullanmak, sünnet-i seniyyedendir.)

istinca / istincâ

  • Pislikten temizlenme.
  • Birisinden maksadını istihsal etmek.
  • İlm-i Hâlde: Pislikten temizlenmek. Abdest bozduktan sonra veya abdest almadan evvel; kan, sidik, meni' gibi şeylerin çıktıkları yeri temizlemek.
  • Önden ve arkadan necâset çıkınca bu yerleri yıkamak, temizlemek.
  • Helada temizlenme.

istinsar

  • Burna su veya başka bir ilâç çekip temizleme.
  • Püskürme.

istirbah

  • (Rıbh. den) Fâize para yatırma, fazla faizle verme.

istitar

  • Gizlenme, perdelenme.

istiyas

  • (Ye's. den) Ye'se düşme, ümitsizlenme.

ittiba / ittibâ / اتباع

  • Uyma, izleme. (Arapça)
  • İttibâ etmek: Uymak, izlemek. (Arapça)

ittibaen / ittibâen / اتباعا

  • Uyarak, izleyerek, ardından giderek. (Arapça)

ittirad

  • Düzenli, uygun biçimde sıra ile birbirini izleyen. Biteviye.

ızmar

  • (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek.

izmar / izmâr

  • Gizleme, saklama.

izzet-i islamiye / izzet-i islâmiye

  • İslâmi izzet. Müslüman olanın her hususta daha şerefli, daha çalışkan, daha izzetli olması hâleti. Diğer dinlerdekilerden ve dinsizlerden izzetli ve şerefli olmaları hâleti.

kaff

  • Parmak arasına birşey gizlemek.
  • Ot kurutmak.

kaffaf

  • Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.

kalb tasfiyesi

  • Kalbi, İslâmiyet'in beğenmediği şeylerden, günâhlardan, kötü düşüncelerden kurtarmak, temizlemek.

kamuflaj

  • Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri. (Fransızca)

kaşih / kâşih

  • Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen.
  • Dağılıp uzaklaşan kimse.

katar

  • Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.

kefur

  • Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.

kemain

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş adamlar.

kemenan

  • (Tekili: Kemin) Pusuya gizlenmiş askerler.
  • Pusular.

kemn

  • Gizlemek, gizlenmek.

kemy

  • Gizlemek, ketmetmek.

kenn

  • Örtülüp gizlenme.

kes-i bikesan / kes-i bîkesan

  • Kimsesizlerin yardımcısı.

ketm / كتم

  • Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek.
  • Gizleme.
  • Gizleme, sır tutma, söylememe.
  • Gizleme, saklama. (Arapça)

ketmetmek

  • Gizlemek.
  • Söylemeyerek gizlemek, üstünü örtmek.

ketum

  • Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen.
  • Her şeyi gizleyen.

kevahil

  • (Tekili: Kâhil) Sırtlar, arkalar.
  • Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.

kitabsız kafirler / kitabsız kâfirler

  • Ehl-i kitâbın dışındaki kâfirler, dinsizler.

kruvazör

  • Daha ziyade toplarla mücehhez açık denizlerde emniyeti te'min etmek ve konvoyları korumakla vazifeli süratli harp gemisi. (Fransızca)

küfr

  • Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür.
  • Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık.
  • Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak.

kümun

  • Pusulanıp gizlenmek.
  • Tıb: Gözde "gümne" denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.

künnes

  • (Tekili: Kânis) Yuvasında ve yatağında olan geyikler.
  • Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar.

künun

  • Birşeyi gizleme, saklı tutma.

kurfusa

  • Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.

kürtaj

  • Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

lahn

  • Güzel ve kaideli ses.
  • Nağme.
  • Kaideye uymayan yanlış okuyuş.
  • Usulüne uygun okumak.
  • Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek.
  • Meyl.
  • Fehmeylemek.
  • Lisan.
  • Lügat. Fetva. Mânâ. Mefhum.

lebdeğmez

  • t. Dudak değmez.
  • Edb: Dudaktan çıkan harflerden olan "B-F-M-P-V" sessizlerinin içinde bulunmadığı manzumeler.

leca'

  • Sığınmak.
  • Saklanmak, gizlenmek.
  • Zaruret.

levt

  • Gizlemek, saklamak.
  • Sorduklarını değil de başkasını haber vermek.

livaz

  • Sığınma, iltica etme.
  • Birbirinin arkasına gizlenme.

lücec

  • (Tekili: Lücce) Engin denizler.
  • Kalabalık topluluklar, cemaatler.

ma-i müsta'mel / mâ-i müsta'mel

  • Kullanılmış su. Abdest ve guslde (boy abdestinde) yâhut kurbet olarak kullanılan su. Temiz fakat temizleyici değildir.

ma-i müstamel / mâ-i müstamel

  • Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.

maalim

  • (Tekili: Ma'lem) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler.
  • İzler. Nişanlar. Eserler.

maarız

  • (Tekili: Muarraz) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.

maddiyyun

  • (Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.

mağrib-i ihtifa / mağrib-i ihtifâ

  • Kaybolup gizlenme yeri olan batı (tarih, güneşin gizleip kaybolduğu yer olan, batıya benzetilmiş).

mahfuz

  • (Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış.
  • Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış.
  • Korunup gözetilmiş.
  • Gizlenmiş, saklanmış.

mahfuzat

  • (Tekili: Mahfuz) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler.
  • Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.

malikü'l-bihar / mâlikü'l-bihar

  • Denizlerin sahibi olan Allah.

mana-yı işari ve remzi / mânâ-yı işârî ve remzî

  • İşaret ve remizlerle gösterilen mânâ.

matahir

  • (Tekili: Mathare) Mataralar, su kapları.
  • Gusülhâneler. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yerler.

mathare

  • (Çoğulu: Matâhir) Gusülhâne. İçinde yıkanılıp temizlenilecek yer.
  • Su kabı, matara.

matla-ı şems-i füyuzat

  • Feyizler, bereketler güneşinin doğuş yeri.

matla-i şems-i füyuzat / matla-i şems-i füyûzât

  • Feyizler güneşinin doğuş yeri.

mayın

  • ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.

measir

  • (Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.

measir-i bergüzide

  • Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.

mecmece

  • Yazının karışık olması.
  • Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.

med ve cezir

  • Denizlerdeki gel-git olayı.

mehmuse

  • Gizli. Gizlenmiş eşya.
  • Örtülmüş.
  • Tecvidde: Gizli okunan harfler. Fısıltı ile okunan harfler. Bunun zıddı "Huruf-u mechure" dir.

mekamin

  • (Tekili: Mekmen) Gizlenilecek yerler, pusular.

mekke-i mükerreme

  • İlk ismi Mekke olan bu şehire, Hz. Peygamber'in (A.S.M.) gelmesi ve Mukaddes Kâbe'nin putlardan temizlenmesi ile Mükerrem Mekke mânâsında bu isim verilmiştir.

mekmen

  • (Çoğulu: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.

mekmene

  • Pusu, gizlenilecek yer.
  • Define, hazine.

mektub-u samedani / mektub-u samedanî

  • Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

mektumat

  • (Tekili: Mektume) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir.

melahide / melâhide / ملاحده

  • Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.
  • Dinsizler, tanrıtanımazlar. (Arapça)

melek-ül bihar

  • Denizlere nezaret eden melek.

melekü'l-bihar

  • Denizlerden sorumlu melek.

menasim

  • (Tekili: Mensim) Yollar, tarikler, meslekler.
  • Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.

menba-ı füyuzat

  • Feyizler kaynağı.

meşaiyyun / meşâiyyun

  • Sadece akla güvenen Aristo geleneğini izleyen felsefeciler.

meşhudat / meşhudât

  • Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.

mestur

  • Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş.

mevduat

  • (Tekili: Mevdu) Emanet bırakılmış şeyler.
  • Bankaya konan para ki, faizle olduğundan haramdır.

mez'

  • Haberin bazısını söyleyip bazısını gizlemek.

mezheb-i ekser

  • Çoğunluğun izlediği yol, ekol; birinci derecede tercih edilen yol, metod.

mezheb-i racih ve ekser / mezheb-i râcih ve ekser

  • Çoğunluğun izlediği yol, ekol; birinci derecede tercih edilen yol, metod.

mezheb-i selef

  • İslâmın ilk beş asrında yaşayan âlimlerin izledikleri yol.

mezza'

  • (Çoğulu: Mezâyi) Koğucu.
  • Yalan.
  • Sırrını gizlemeyen kişi.

misvak / misvâk

  • Bir karış büyüklüğünde kesilmiş, dişleri temizlemek için kullanılan ve Erak denilen ağaçtan veya zeytin dalından yapılan ağaç fırça.
  • Sünnet olan diş temizleme aleti, bir ağacın kökü.

mu'teref

  • Gizlenmeyip söylenmiş. İtiraf olunmuş.

mu'terizin / mu'terizîn

  • (Tekili: Mu'teriz) Muterizler. İtiraz edenler.

muakkib / معقب

  • İzleyen.
  • Takip eden, izleyen. (Arapça)

mübahele / mübâhele

  • Lânetleşme. Dar anlamda hazret-i Îsâ'nın ilâh ve Allahü teâlânın oğlu olduğunu söylemekte ısrâr eden ve bu inanışlarının yanlış olduğunu kabûl etmeyen hıristiyanlara, Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "... Gelin oğullarımızı, oğullarınızı, kadınlarımızı, kadınlarınızı, bizleri ve

mübeccel

  • Muhterem. Azizlenmiş. Yüceltilen, yükseltilen. Büyük saygı gösterilmiş.

mücelli / mücellî

  • Açıp temizleyici.
  • Cilâlı. Cilâ veren.

müdacat

  • Adâvetini gizlemek, düşmanlığını belli etmemek.

müddessir

  • Örtünen, bürünen. Gizlenen.
  • Kur'an-ı Kerimde Peygamberimiz Resul-i Ekreme (A.S.M.) "Ey müddessir!" diye hitâb vardır.

müfiz / müfîz

  • (Feyz. den) Feyiz veren, feyizlendiren.
  • Esmâ-i İlâhiyedendir.

müftera hadis / müfterâ hadîs

  • Peygamberlik iddiâsında bulunan Müseylemet-ül-Kezzâb'ın ve ondan sonra gelen münâfıkların (kalbi ile inanmayıp, sözleriyle inandık diyenlerin), zındıkların (kâfirlerin), müslüman görünen dinsizlerin uydurma sözleri.

muhamere

  • Karışmak.
  • Gizlemek.

muhammediye

  • Peygamberimizle ilgili.

mühezzeb

  • Islah edilmiş. Düzeltilmiş. Lüzumsuzu çıkarılmış, temizlenmiş. Safileştirilmiş.
  • Düzeltilmiş, temizlenmiş.

mühezzib

  • Temizleyen. Islah eden. Safileştiren.
  • Temizleyen.

muhteba

  • Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse.

muhtecib

  • Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.

muhtefi / muhtefî

  • Gizlenen.
  • Gizlenen. Saklı, gizli.
  • İftira eden.

muhtelif ehl-i mesalik ve meşarib / muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib

  • Birbirinden farklı usûl, tarz ve yol izleyenler.

mükateme / mükâteme

  • (Ketm. den) Ketmetme, gizleme.

mükeffire

  • Örtecek, gizleyecek yer.

mukırr

  • (Karâr. dan) Doğruyu ve gerçek olanı söyliyen. Kabahat veya ayıbını gizlemeden söyliyen.
  • Fık: Birinin, kendisinde hakkı olduğunu haber veren kimse.

müktinn

  • Gizlenen, saklanan. Başkasınca gizlenip saklanmış olan.

mülaveze

  • Birbiri ardınca gizlenmek.
  • Birbirine sığınmak.

münakaha

  • Pâk etmek, temizlemek.

münakkah

  • (Nakh. dan) En iyileri seçilmiş. Müntehab, güzide.
  • Soyulmuş, temizlenmiş, ayıklanmış.
  • İdâre gayesiyle fazlası kesilmiş masraf.

münakkayat

  • Temizlenmiş şeyler.

münakki

  • Pâk edici, temizleyici.
  • Koruyan, hıfzeden.

munazzaf

  • (Nazif. den) Temizlenmiş, arınmış, tanzif edilmiş.

münekka

  • Temizlenmiş.

münekkah

  • Tenkıh edilmiş, fazlalıkları atılarak düzeltilmiş, temizlenmiş.

münekki

  • Temizleyici.

münevver

  • Kalbi aydınlanmış, mânevî kirlerden ve paslardan temizlenmiş.

müntemis

  • Gizlenen, saklanan. Gizli.

musaffa

  • Sâfileşmiş. Temizlenmiş. Süslenmiş.

musaffi / musaffî

  • Sâfileştiren. Temizleyen. Süzen. Tasfiye eden.
  • Safileştiren, temizleyen.

musaffi-i ruh / musaffî-i ruh

  • Ruhu temizleyen.

müshil

  • (Çoğulu: Müshilât) (Sehl. den) Kolaylaştıran.
  • Bağırsakları temizleyen. İshal veren. Kazuratı kolaylıkla dışarı attıran ilâç.

müshilat / müshilât

  • (Tekili: Müshil) İshal veren, bağırsakların temizlenmesine yardımcı olan ilâçlar.

müstefizane

  • Feyizlenerek, feyiz alarak. (Farsça)

müstekinn

  • (Kenn. den) Saklanan, gizlenen.

müstekmin

  • (Kemn. den) Saklanan, gizlenen.

müstenki / müstenkî

  • Temizlenen, tâhir olan.

müstenşıkk

  • (şakk. dan) Temizlemek için burnuna su çeken.

müstetir

  • (Setr. den) Örtülü, gizlenen. Gizli, saklı.
  • Gizlenen, gizli, saklanan, saklı.

mutaher

  • Temizlenmiş.

mutahere

  • Temizleme.

mutahhar

  • Temiz, temizlenmiş mânâsına Muhammed aleyhisselâmın ismi.
  • Temizlenmiş.

mutahhara

  • (Müe.) Temizlenmiş. Kirleri giderilmiş.

mutahhir

  • Temizleyici. Temiz eden.
  • Fık: Hem kendi temiz, hem de temizleyici olan su.
  • Temizleyici, temizleyen.

mutahir

  • Temizleyici.

müteakib / müteâkib

  • Takip eden, izleyen.

mütecahir

  • Yüksek sesle söyleyen.
  • Gizlemeyen. Aşikâre yapan. Açıktan günah işleyen.

mütefeyyiz

  • (Feyz. den) Feyizlenen. Bolluğa kavuşan, bereket bulan.
  • Feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan.
  • Feyizlenen, manen gıdalanan.

mütekemmin

  • (Kemn. den) Pusuya yatmış olan, pusuya giren, gizlenen, pusuda.

mütemeyyizin / mütemeyyizîn

  • (Tekili: Mütemeyyiz) Seçkin kişiler, seçilen kimseler, mütemeyyizler.

mütenazzif

  • Maddeten temizlenen.

mütesavvıf

  • Gafletten uzak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu cenâb-ı Hakk'ın zikri ile (anmakla) süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibi. Çoğulu mütesa vvifûn, mütesavvifîn ve mütesavvife'dir.

müteselsil

  • Zincirleme, birbirini izleyen, zincir gibi birbirine bağlı olan.

mütesettir

  • Saklanıp gizlenmiş olan. Tesettür eden, gizlenen.

mütetahhir

  • Temizlenen. Tâhir hâle gelen.
  • Temizlenen.

muvarat

  • Bir şeyi örtüp gizleme.

müvarat

  • Gizlenmek.
  • Örtmek, setretmek.

müzekka / müzekkâ

  • Temizlenmiş, pâk edilmiş, ıslah edilmiş.
  • Zekâtı verilmiş.
  • Allah'ın adı anılarak kesilmiş hayvan.
  • Temiz olmuş, temizlenmiş.
  • Temizlenmiş.

müzekki / müzekkî

  • (Zekâ. dan) Temizleyen, ıslâh eden, tezkiye eden.
  • Huk: Şâhitleri gizli olarak tezkiye eden kimse. Eskiden hâkimler, şâhit olarak gösterilen kişilerin iyi kimse olup olmadıklarını, şehadetlerinin kabul olunabilip olunamıyacağını icab eden kimselerden sorarlar, haklarında; "İyidir" den
  • Temizleyen, ıslah eden.
  • Temizleyen, ıslah eden.

müzekki-i nefis / müzekkî-i nefis

  • Nefsi terbiye eden, temizleyen.

muztarrin / muztarrîn

  • Çaresizler. Sıkıntı içinde olanlar.

müzzemmil

  • Tezmil eden, sarınan. Elbise içine sarınan.
  • Bazıları, "Yükü yüklenen" şeklinde mânalandırmışlardır.
  • Mc: Gizlemek. Zayıf davranmak, işe pek kıymet vermemek.
  • Büyük bir hâdise karşısında başını içeri çekmek, kaçınmak, rahata meyletmek.
  • Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Ce

nadas

  • Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.

nahham

  • Tamahkâr, cimri, hasis, pinti.
  • Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.

necasetten taharet

  • Pislikten temizlenmek.

necis

  • Yavaş hareketli insan veya hayvan.
  • Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek.
  • Gizlenen sır, nişan.
  • Bir nevi yeşillik.

neciyyullah

  • Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. (Devamlı Cenab-ı Hakk'a karşı teveccühle meşgul ve münacatla, İlâhî feyizlerle inşirah bulan meâlindedir.)

nefs-i mutmainne

  • İyiliği kötülükten ayırt ettirerek insanlık vazifesini tanıttıran ve vicdanına rahatlık veren hâl. İnsanı Allah'a yaklaştıran hâl. Günaha meyleden kötü sıfatlardan temizlenmiş ve güzel ahlâk ile muttasıf olarak kurb-u İlâhiye itmi'nan ve istikrar kazanmış olan insan iradesi. Nefsin, Allah'ın emirler

nekş

  • Kuyunun çamurunu temizlemek.
  • Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak.
  • Bir şey üzerine gelip toplanmak.

nems

  • Süt ve yağın ekşimesi.
  • Ekşimek ve kokmak.
  • Sırrı ketmetmek, gizlemek.

neşefe

  • (Çoğulu: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.

nihan / nihân / نهان

  • Gizli. (Farsça)
  • Gizlice. (Farsça)
  • Nihan olmak: Gizlenmek, saklanmak, kaybolmak. (Farsça)

nis'

  • (Çoğulu: Ensu') Gizlemek.
  • Gitmek.
  • Sarkık olmak.
  • Kuzey rüzgârı.

nısh

  • Terzilik.
  • Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.

nüdub

  • (Tekili: Nedebe) Yara izleri, nedbeler.

pakan

  • (Tekili: Pâk) Temizler, pâklar. (Farsça)
  • Mc: Veliler, evliya. (Farsça)

paklanmak

  • Temizlenmek.

paravan

  • İtl. Eskiden haremle selâmlığı ayıran ve şimdi de ilk bakışta görülmesi caiz olmıyan yerleri örten perdeler.
  • Daha ziyade kapıların dışına veya içine konan, katlanır, taşınır tenteneli perde.
  • Gizleme vasıtası.

perdaht

  • Cilâ. Parlaklık, parlama. (Farsça)
  • Düzleme, temizleme. (Farsça)

perdahte

  • Cilâlanmış, parlatılmış. (Farsça)
  • Temizlenmiş, düzenlenmiş, tertib edilmiş. (Farsça)

perde-i gayb

  • Görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde.

perde-i zahiri / perde-i zâhirî / پَرْدَۀِ ظَاهِر۪ي

  • (Hakîkati gizleyen) görünürdeki perde.

perde-i zāhiriye / پَرْدَۀِ ظَاهِرِيَه

  • (Hakikati gizleyen) görünürdeki perde.

perdedar / perdedâr

  • Perdeci; gizleyen, örten.

perdedar-ı dest-i kudret / perdedâr-ı dest-i kudret

  • Kudret elinin perdecisi; hikmetli olduğu hâlde ilk bakışta çirkin gibi görünen hâdiselerde İlâhî kudreti gizleyen perde.

peşrev

  • (Aslı: Pişrev) Önde giden. (Farsça)
  • Türk müziğinde bir saz eseri. (Farsça)
  • Güreşten önce pehlivanların ellerini birbirine veya dizlerine çarparak ve biraz sıçrayarak yaptıkları oyun. (Farsça)
  • Bir çeşit ok. (Farsça)

peyrev

  • İzleyen.

rabbu'l-berri ve'l-bahr

  • Karaların ve denizlerin Rabbi olan Allah.

rahmanürrahim / rahmânürrahîm

  • Dünyada da âhirette de âcizlere merhamet eden Allah.

raufe

  • Kuyuyu temizleyen kişinin üzerine oturması için kuyunun dibine konan taş.
  • Davarlarını sulayan veya su içen kimselerin oturması için kuyunun kenarına konan taş.

raz puş

  • Sır saklayan, sır gizleyen. (Farsça)

remzen

  • Remizle.

remzi / remzî

  • Remizle ilgili.

reşehat-ı furkaniye / reşehât-ı furkaniye

  • Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Kur'ân'dan sızan nurlar ve feyizler.

resibe

  • (Çoğulu: Rasibât) Dizlerde ve mafsallarda olan hastalık.

resse

  • Avcıların gizleneceği yer.
  • Hastalığın başkasına bulaşması.

riba-har

  • Faizle para işleten, tefeci. (Farsça)

rükeb

  • (Tekili: Rükbe) Dizler, dizkapakları.

rüku / rükû

  • Namazda elleri dizlere dayayarak eğilme hareketi, aşırı saygı gösterme.

rüku' / rükû'

  • Namazın içindeki farzlarından biri. Namazda kıyamdan (ayakta durduktan sonra) elleri dizlere koyup eğilme.

rumuz

  • (Tekili: Remz) İşaretler, remizler, ince nükteler, mânası gizli olan işaretler.

rümuz

  • Remizler, işaretler.

rumuzat / rumuzât / rumûzât

  • Remizler, ince nükteler.
  • (Tekili: Rumuz) Remizler, işaretler.
  • Remizler, gizli mânâlar.

rumuzat-ı kur'an / rumuzat-ı kur'ân

  • Kur'ân'ın remizleri, ince işaretleri.

rumuzat-ı kur'aniye / rumuzât-ı kur'âniye

  • Kur'ân'ın remizleri, ince nükteleri.

şat'

  • Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı.
  • Su arkı.
  • Cima etmek.
  • Bağlayıp sağlamlaştırmak.

secde

  • Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak uçları yere gelecek şekilde yapılan en büyük tazim ifade eden hareket. Namazın bir rüknü.
  • Namazın içindeki farzlarından; namazda alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koyma.

selika

  • Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri.
  • Tabiat.

semit

  • Temiz pişirilmiş olan kebap.
  • Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş.
  • Doldurulmuş bağırsak.
  • Birbiri üstüne yığılmış kiremit.
  • Bir kat sahtiyan.

seml

  • (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak.
  • Göz çıkarmak.
  • Pâk edip temizleyip arıtmak.

sereyan-ı füyuzat

  • Feyizlerin sürekli olarak akması, devam etmesi.

servet-i riba / servet-i ribâ

  • Faizle elde edilmiş servet, kazanç.

setr / ستر

  • (Setir) Örtme, kapama, gizleme.
  • Örtme, gizleme.
  • Örtme, gizleme.
  • Örtme, gizleme. (Arapça)
  • Setr etmek: Örtmek, gizlemek, kamufle etmek. (Arapça)

setr-i hüsn

  • Güzelliği örtüp gizleme.

setr-i mahrem

  • Mahrem olan şeyin gizlenmesi.

setretme

  • Örtbas etme, gizleme.

setretmek

  • Örtmek, gizlemek.
  • Örtüp gizlemek.

settar / settâr

  • Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
  • Kullarının bütün kusurlarını örten, ayıplarını en çok gizleyen Allah.

şevaib

  • (Tekili: Şâibe) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar.
  • Şüpheler
  • Eserler, izler, nişânlar.

seyr / سير

  • Seyir. (Arapça)
  • Yürüme. (Arapça)
  • Gezi. (Arapça)
  • İzleme. (Arapça)
  • Seyr etmek: İzlemek. (Arapça)

seyr-i enfüsi / seyr-i enfüsî

  • Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kendinde ilerlemesi, kötü huylardan temizlenen nefsin, iyi huylarla bezenmesi, süslenmesi.

şiar-ı raz / şiar-ı râz

  • Sırların şiarı, sırları gizleyen perde, alamet, belirti.
  • Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret. (Farsça)

sila'

  • Arınmış, temizlenmiş nesne.

siman

  • (Tekili: Semin) Semizler, besililer, yağlılar.

sinsi

  • Kendini gizleyen, gizlenen.

sır

  • Gizli, gizlenilen şey.
  • Âlem-i emrin (maddesiz, zamansız ve ölçüye girmeyen âlemin) beş mertebesinden biri. Tasavvuf yolculuğunda rûhun üstündeki derece.

siz misiniz şu şanlı ecdadımızla bizi rapt eden rabıtamızın hadd-i evsatı?

  • Siz misiniz şu şanlı dedelerimizle bizim aramızdaki ortak bağ ve ortak nitelik.

sünbüllenmek

  • Filizlenmek, başaklanmak, çoğalmak.

şus

  • Pak etmek, temizlemek.

ta'ciz

  • (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak.
  • Eğlendirmek.
  • Âciz etmek.
  • Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.

ta'cizat / ta'cizât

  • (Tekili: Ta'ciz) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler.

ta'riz

  • Gizleme, saklama.
  • Sağlamlaştırma.
  • Alıp götürme.

ta'zir

  • Siyaset.
  • Tehdit etmek.
  • Tazim ve tathir. Temizlemek ve hürmet etmek.
  • Lügatta red, icbar, tahkir, te'dib, hak üzere tevkif mânalarına gelen bu tabir, İslâm hukukunda: Hakkında muayyen bir şer'î ceza olmayan suçlardan dolayı ulülemr (hükümdar, padişah) veya vekili tarafı

taharet / tahâret / طهارت

  • Temizlik. Nezafet. Temizlenmek.
  • Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
  • Temizlik, nezafet, temizlenmek.
  • Necâset denilen yâni maddeten pis olan şeylerden ve hades denilen hükmî ve mânevî pisliklerden (abdestsizlik, cünüplük, kadınlar için hayz ve nifas hâllerinden) su ile abdest alarak, su yoksa, toprak ve toprak cinsinden şeylerle teyemmün ederek yapıl an temizlik. Temiz olana tâhir, temizleyiciye de
  • Temizlik. (Arapça)
  • Temizlenme. (Arapça)
  • Tahâret etmek: Temizlenmek. (Arapça)

taharet-i kübraa / taharet-i kübraâ

  • Cünüblük veya hayız, nifas gibi hallerden çıkmak için gusül abdesti alarak temizlenmek.

tahbie

  • Gizlemek, saklamak.
  • Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.

tahlilat / tahlîlât / تحليلات

  • (Tekili: Tahlil) Tahliller, analizler.
  • Analizler, tahliller. (Arapça)

tahliye

  • (Halâ veya halvet. den) Boşaltmak. Boş bırakmak. Serbest bırakmak.
  • Tathir etmek. Temizlemek.

tahur

  • Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz.

tahviye

  • Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.

takib / takîb / tâkib

  • Takîb etmek: İzlemek.
  • İzleme.

takibat / tâkibât

  • Takipler, izlemeler.

takiben / تعقيبا

  • Takip ederek, izleyerek. (Arapça)

takip

  • Gözetmek, yolunda gitmek, peşinden yürümek, suçlunun suçunu araştırmak, izlemek.

takıyye / تقيه

  • Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek.
  • Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi.
  • Mümâşât.
  • Sakınmak, kendini koruyup, çekinmek.
  • Birinin bağlı olduğu mezhebi gizlemesi.
  • Gizleme. (Arapça)
  • Sakınma. (Arapça)
  • Takıyye yapmak: (Arapça)
  • Mezhebini gizlemek. (Arapça)
  • Amacını gizlemek. (Arapça)

talak-ı bayin / talâk-ı bâyin

  • Zevcenin iddet müddeti (üç temizlenme vakti) bitmeden tekrar kocasına dönmehakkı bulunmayan talâk.

tanzif / tanzîf / تنظيف

  • (Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek.
  • Temizleme, temizlik.
  • Temizleme.
  • Temizleme. (Arapça)

tanzif-i kudsi / tanzif-i kudsî

  • Kutsal temizleme.

tanzifat / tanzifât / tanzîfât / تَنْظ۪يفَاتْ

  • Temizlemeler.
  • Temizlemeler.
  • Temizlik işleri. Temizlemeler.
  • Temizlemeler.

tarik-i akıl

  • Aklın yolu, aklın izlediği yol.

tas'id

  • Eritme.
  • Yukarı çıkma ve çıkarılma.
  • Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.

tasaffi

  • Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.

tasavvuf

  • Ahlâk ve kalb ilmi. Kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak. Kalbde îmânın vicdânileşmesi, yâni Ehl-i sünnet îtikâdının kalbde sağlamlaşması ve şüphe getirici te'sirlerle sarsılmaması, nefs-i emmâreden doğan tenbelliklerin ve sıkıntıl arın giderilip, ibâdetlerde kolaylık ve lezzet hâ

tasfiye / تصفيه

  • Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek.
  • Hesabı kapatmak.
  • Temizleme, parlatma. Kalbi iyi hasletlerle süsleme.
  • Arıtma. (Arapça)
  • Temizleme. (Arapça)
  • Tasfiye edilmek: (Arapça)
  • Arıtılmak. (Arapça)
  • Temizlenmek. (Arapça)
  • Tasfiye etmek: (Arapça)
  • Arıtmak. (Arapça)
  • Temizlemek. (Arapça)

tasfiye-i kalb

  • Kalbini temizleme, yüreğini temizleme.

tatahhur

  • Temizlenmek. Pâklanmak.
  • Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.

tathir / tathîr / تطهير

  • Temizlemek. Yıkayıp pâk etmek. Tâhir kılmak.
  • Temizleme.
  • Temizlemek, yıkayıp pak etmek.
  • Temizleme.
  • Temizleme. (Arapça)

tathir etmek

  • Temizlemek.

tathir u tezhib / tathîr u tezhîb

  • Temizlemek ve süslemek.

tazarru'en ve hufyeten

  • Gizlenip saklanarak.

teakub / teâkub / تعاقب

  • Birbirini izleme.
  • Birbirini izleme. (Arapça)
  • Teâkub etmek: Birbirini izlemek. (Arapça)
  • Teâkud etmek: Karşılıklı akitleşmek. (Arapça)

tecbib

  • Ürkmek. Kaçmak.
  • Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.

techiz-i meyyit

  • Ölünün yıkanıp, temizlenip, kefen ve sair ihtiyaçları tedarik edilerek hazırlanması.

techizat

  • Techizler, donatmalar.

tedaül

  • Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma.
  • Küçülme. Büzülme.

tedellüs

  • Gizlenme, ihtifâ etme.

tedfin

  • (Defn. den) Gömme, defnetme.
  • Örtme, gizleme.

tedlis

  • Sattığı şeyin ayıbını müşteriden gizlemek.
  • Fık: Hadisi ilk nakledenin ismini gizlemek. Hadisi başkasına isnâd eylemek.
  • Sattığı malın ayıbını gizleyerek aldatma.

tedmis

  • Örtmek, gizlemek.

tedsiye

  • Baştan çıkarma, azdırma.
  • Gizlemek.

tefaric

  • (Tekili: Tefric) Yırtmalar, genişletmeler.
  • Ferah vermeler.
  • Korkaklar, zaifler, yüreksizler.
  • (Tifrac) Yırtmaçlar, aralıklar.

tefeci

  • El altından yüksek faizle para veren kimse. (Türkçe)

tefeyyüz

  • Feyizlenmek.
  • İlerlemek.
  • Bollaşmak.
  • Feyizlenme.
  • Feyizlenme.

tefeyyüz etme

  • Feyizlenme, faydalanma, bereketlenme.

tefrih

  • Korkusuz kalmak.
  • Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak.

tehzib

  • Islâh etme.
  • Temizleme. Fazlalığını, pisliğini giderme.
  • Terbiye etme, ıslâh etme, düzeltme; temizleme.
  • Temizleme, düzeltme.

tehzib-i ruh

  • Ruhunu yükseltmeğe, temizlemeğe çalışmak.

tekemmün

  • Pusuya yatma, gizlenme.

tekennüs

  • Gizlenmek.
  • Örtünmek.

telebbüd

  • Birbiri üstüne yığılmak.
  • Bir yere gizlenip av gözlemek.

tenahnuh / تنحنح

  • Boğazını temizleme. (Arapça)

tenazzüf

  • Pâklanma, temizlenme.

tenebbüh

  • Uyanış; filizlenip hayat belirtisi kazanma.

tenkih

  • Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek.
  • Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek.
  • Temizlemek.
  • Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak.

tenkir

  • Belirsizleme, yadırgama.

tenkit

  • Temizleme, fenasını atma.

tenkıye

  • Tıb: Şırınga âleti.
  • Temizleme, tathir.

tereccül

  • Paklanmak, temizlenmek.
  • Süslenmek, ziynetlenmek.
  • Saç ve sakal taramak.
  • Yayan yürümek.
  • Kuyu içine girmek.

tereşşuhat / tereşşuhât

  • Sızıntılar, izler.

tereşşuhat-ı kitab-ı mübin / tereşşuhat-ı kitab-ı mübîn

  • Herşeyi açıkça beyan eden Kur'ân'dan sızan feyizler, mânâlar.

tersip

  • Durultma, tortulardan temizleme, süzme.

teşdib

  • Arıtmak, temizlemek.
  • Tımar etmek.

tesettür

  • Kapanıp gizlenme. Örtünme.
  • Fık: Kadınların ve erkeklerin başkasına, nâmahremlere vücutlarının haram kısımlarını örtüp göstermemeleri.

tesettür etmek

  • Gizlenmek.

tesmin

  • (Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma.
  • Bir şeye kıymet biçme.

testir

  • Gizleme, saklama, setretme, örtme.

teşvir

  • İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme.
  • Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.

tetahhur

  • Temizlenme.
  • Günah işlemekten uzaklaşma.
  • Temizlenme.
  • Temizlenmiş olma.

tetahhurat / tetahhurât

  • (Tekili: Tetahhur) Temizlenmeler.

teva'un

  • Davarın, beslenip semizlemek hususunda nihayet hududu bulması.

tevali / tevâlî / توالى

  • Kesintisiz sürme, birbirini izleme. (Arapça)
  • Tevâlî etmek: Kesintisiz sürmek, birbirini izlemek. (Arapça)

tevari

  • Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.

tevari-i kamer

  • Ayın gizlenmesi, görünmez olması.

teverri

  • Gizlenmek.
  • Belirsiz etmek.

tevriye

  • Örtüp gizlemek.
  • Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek.
  • Edb: Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek.
  • Örtüp gizlemek.

teyemmüm

  • Su yoksa toprakla temizlenme.

tezekki / tezekkî

  • Mânevi temizlenme. Ahlâken yükselme.
  • Zekât verme.
  • Manen temizlenme.
  • Mânen temizlenme.

tezkiye / تَزْكِيَه

  • Temizleme, arındırma.
  • Pâk ve temiz etmek, kalbi temizlemek.
  • Temizleme.

tezkiye-i nefs

  • Nefsi, İslâmiyet'in haram ettiği, beğenmediği şeylerden, kötü isteklerinden temizlemek.
  • Nefsini beğenme, insanın kendindeki nîmetleri, iyilikleri, kendinden bilip, Allahü teâlânın verdiğini düşünmemesi. Bu nîmetlerin Allahü teâlâdan geldiğini bilip, kendinin kusurlu olduğunu düşünmek
  • Nefsini temiz bilmek. Kusuru üzerine almamak. Nefsini kusursuz addetmek.
  • Nefsi kötü şeylerden temizlemek, hayra yöneltmek.

tezkiyet-bahş-ı kulub-u mü'minin / tezkiyet-bahş-ı kulûb-u mü'minîn

  • Mü'minlerin kalplerini temizleyen.

tezmil

  • Gizlemek. Bir şeyi elbiseye sarmak. Esvaba sarınıp bürünmek.
  • Örtü.

tilavet

  • Okumak.
  • Takip etmek, arkasına düşmek izlemek.

tuhur

  • Arınıp pâk olmak, temizlenmek.

ulemaü's-su / ulemâü's-sû

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar veya baskılar karşısında hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

ulemaü's-su' / ulemâü's-sû'

  • Kötü âlimler; geçici menfaatlar uğruna hakikatları gizleyen ve gerçekleri çarpıtan âlimler.

üveys-el karani / üveys-el karanî

  • Hz. Ebu Bekir ve Ömer (R.A.) devirlerinde Medine-i Münevvere'de çok hürmet gören ve Tabiînin büyüklerinden olup hadis-i şerif ile medh ü senâsı yapılan büyük bir veli. Peygamberimiz (A.S.M.) zamanında yaşamış ise de vâlidesine çok hürmetinden dolayı Peygamberimizle görüşememiş, fakat ona bütün ruh u

vacib-i ehad / vâcib-i ehad

  • Varlığı zorunlu olan ve her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen Allah.

vaizin / vaizîn

  • (Vâizûn) Vâizler. Halka nasihat verenler.

vasıta-i tesettür

  • Örtünme, gizlenme aracı.

veffakakümullah

  • Allah sizleri muvaffak etsin.

vitamin

  • Vücudda yokluğu bazı hastalıklara yol açan ve taze yiyeceklerde ve bazı meyvalarda bulunan organik madde. A, B, C, D, E gibi remizlerle gösterilen çeşitleri vardır. (Fransızca)

vu'az

  • (Tekili: Vâiz) Vâizler. Vaaz edenler.

yümum

  • (Tekili: Yemm) Denizler.

zagzaga

  • Mânâsız söz.
  • Bir nesneyi gizlemek.

zahir

  • Engin denizler.
  • Taşkın, coşkun.
  • Semiz, tavlı ve bol olan.

zalifen

  • Birisinin izine uyup gitmek.
  • İzini gizlemek, belirsiz etmek.

zamir

  • Bir şeyi gizlemek.
  • İç.
  • Huk: Bir şeyin iç yüzü.
  • Niyet.
  • Vicdan. Kalb.
  • Gaye.
  • Gr: Mütekellim, muhatab ve gaibe delâlet eden ve bunların makamına kaim olan rumuzat harfleri ve harf terkiblerinin her biri. (Ben, sen, o; ene, ente, hüve gibi) ismin ye

zenadık

  • (Tekili: Zındık) Zındıklar. Allah'a ve âhirete inanmayan dinsizler. İçten inanmayıp zâhiren mümin görünen münafıklar.

zenadıka

  • Zındıklar, dinsizler.

zeria

  • (Çoğulu: Zerâi) Vesile.
  • Yol.
  • Geçit.
  • Avcının, arkasında gizlendiği deve.

zevahir

  • Dolu, taşkın, coşkun denizler.
  • Mc: Yüksek şan ve şerefler.

zındıka komitesi

  • Dinsizlik, inançsızlık cemiyeti, dinsizlerin komitesi.