LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İYİ ifadesini içeren 1415 kelime bulundu...

işa-i rabbani / işâ-i rabbânî

  • Hıristiyanların, dinlerinin temel inançlarından biri gibi kabûl ettikleri akşam yemeğinde güyâ Îsâ aleyhisselâmın etini yiyip, kanını içerek onunla birleşeceklerine ve böylece günâhlarının döküleceğine inanmaları.

misak / mîsâk

  • Söz verme, sözleşme, andlaşma.
  • Allahü teâlânın, Âdem aleyhisselâma ve bütün zürriyetine (ondan gelecek insanlara); "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye hitâb buyurması, onların da; "Evet, sen Rabbimizsin" diye cevab vermeleri.
  • Yemîn ile kuvvetlendirilen söz verme.

a'cemi / a'cemî

  • Aceme mensub.
  • Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz.
  • Beceriksiz.

a'la

  • Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.

a'la-yı illiyyin / a'lâ-yı illiyyîn

  • Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.

a'lem / اعلم

  • En iyi bilen.
  • Daha iyi bilen. En iyi bilen.
  • Yarık dudaklı.
  • Alâmetli, belirtili.
  • En iyi bilen, Allah.
  • En iyi bilen. (Arapça)

a'lem-i ulema-i zaman / a'lem-i ulemâ-i zaman

  • Zamanın en iyi bileni, en büyük âlimi.

a'mal-i saliha / a'mâl-i sâliha

  • Dinin emir ve yasaklarına uygun iyi iş ve davranışlar.
  • Allah'ın rızasına uygun, iyi ve hayırlı işler.

aba

  • Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise.

abdiyyet

  • Kulluk makamı. Evliyâlığın en yüksek makâmı, derecesi. İyilikleri Allahü teâlâdan bilip kendinden bilmemek.

abil

  • Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan.
  • Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.

abra

  • Bir değiş-tokuşta üste verilen şey.
  • Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.

acvet

  • Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.

adab / âdâb

  • Edebler, güzel huylar, iyi haller ve davranışlar; her konuda haddini bilip sınırı aşmamak. Müfredi (tekili) edeb'dir.

adall

  • İyice sapıtmış.

adam

  • İnsan.
  • Erkek kişi.
  • Birinin tarafını tutan kimse.
  • İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.

adiliyet / âdiliyet

  • Allah'ın haklıyı haksızı ayırması, her hakkı yerine getirmesi, sonsuz adalet sahibi olması.

adl-i hakem

  • Haklıyı haksızı ayıran, hükmeden, her hakkı yerine getiren, sonsuz adalet sahibi olan Allah.

afaki hadisat / âfâkî hâdisât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen, kendi dışında cereyan eden olaylar.

aftab-gerdan / aftâb-gerdan

  • Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. (Farsça)
  • Avcı kulübesi. (Farsça)

afv

  • Ayakla basılmadık yer.
  • Malın iyisi, helâli ve fazlası.
  • Terketmek.
  • Mahvetmek.

ağıt

  • Mersiye. Ölen kimse için söylenen ve onu öven ve üzüntüyü anlatan şiir. Ölen için ağlama. (Müslümanlıkta ölenin arkasından aşırı ağlayıp dövünme iyi değildir.)

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

ahd ü misak / ahd ü mîsâk

  • Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye buyurduğunda onların; "Evet, sen Rabbimizsin!" diye söz vermeleri.

ahlak / ahlâk

  • (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim. Ahlâkın kaynağı ve mahiyetini inceliyen felsefe.Filozoflar hangi hareketlerin iyi, hangilerinin kötü olduğu ve insanın neden ahlâk kaidelerine
  • İnsanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.

ahlak-ı fazıla / ahlâk-ı fâzıla

  • İyi ahlâk, faziletli huylar.

ahlak-ı hasene / ahlâk-ı hasene / اخلاق حسنه

  • İyi huy.

ahseb

  • Çok iyi hesab edilmiş, münâsib.
  • Çok fazla cimri, hasis.
  • Miskin.
  • Saçının rengi kırmızıya yakın.
  • Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.

ahsen-i takvim / ahsen-i takvîm

  • En güzel ve en iyi kıvamda en güzel biçimde.

ahsen-ül gayat / ahsen-ül gayât

  • Gayelerin en güzeli, en iyisi.

ahyar / ahyâr / اخيار

  • Hayırlılar.
  • Dostlar.
  • İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
  • Hayırlılar, iyiler.
  • İyiler. (Arapça)

ahyar-ı semaviyyin / ahyâr-ı semâviyyîn

  • Göktekilerin hayırlıları, iyileri.

akbiye

  • (Tekili: Kubâ) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.

akıl / âkıl

  • Akıllı kimse; iyi ve kötüyü, faydalı ve zararlıyı birbirinden ayırabilen kimse.

akil / âkil

  • Yiyen, yiyici.
  • (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.

akil-ül lahm / âkil-ül lahm

  • Etle beslenen, et yiyici.

akil-üs semek / âkil-üs semek

  • Balıkla beslenen. Balık yiyici.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akile / akîle

  • (Çoğulu: Akayil) Baba tarafından akraba.
  • Her şeyin en iyisi.

akl

  • İdrâk kuvveti, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırmaya yarayan kuvvet.

akl-ı selim

  • İyiyi ve kötüyü fark eden sağlam akıl, sağduyu.
  • (Hiss-i selim) İyiyi kötüyü farkedip, insana hak ve hakikatı, iman ve İslâmiyeti tâkib ettiren akıl ve düşünüş. Normal ve müsbet düşünce.

akum

  • İyileşmez yara. Kısırlık.
  • Zahmet.

ala / âlâ

  • En yüce, daha iyi, pek iyi.

ala-yı illiyyin / alâ-yı illiyyîn

  • Allah katında en iyilerin derecesi, cennetin en yüksek derecesi, en yüksek mertebe.

ali-cenab / âli-cenab

  • İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat. (Farsça)

ali-d-derecat / âli-d-derecat

  • Derecelerin âlisi, iyi ve şereflisi.

alim-allah / alîm-allah

  • Allah en iyi ve en çok bilendir (meâlinde.)

aliyy-ül a'la

  • En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.

aliyyu'l-a'la / aliyyu'l-a'lâ

  • Pek iyi. Fevkalâ-de.

aliyyü'l-a'la / aliyyü'l-a'lâ

  • En üstün, en iyi şekilde.

aliyyülala / aliyyülâlâ / على الاعلا

  • En iyisi. (Arapça)

allahu a'lem

  • "Allah en iyisini bilir".

allahü a'lem / allahü â'lem

  • Allah en iyisini bilir.

allahü a'lem bi-s-savab

  • Allah daha iyi bilir. Allah doğrusunu en iyi bilir.

allahu a'lem bissavab

  • Doğruyu en iyi Allah bilir.

allahu a'lemu bimuradihi / allahu â'lemu bimuradihi

  • Asıl maksadını en iyi bilen ancak Allah'tır.

allahü alem / allahü âlem

  • En iyi bilen Allah'tır.

allam / allâm

  • Herşeyi en iyi bilen, Allah.

allam-ul-guyub / allâm-ul-guyûb

  • Gâibleri (görünmeyen ve bilinmeyen gizli şeyleri) çok iyi bilen mânâsına, Allahü teâlânın isimlerinden.

allamü'l-guyub / allâmü'l-guyûb

  • Gayb âlemini ve bütün gizlilikleri çok iyi bilen Allah.

allamülguyub / allâmülguyûb

  • Dış duyular yoluyla bilinemeyenleri en iyi bilen Allah.

amare

  • (Çoğulu: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.

amel-i salih / amel-i sâlih

  • İyi amel, yararlı iş. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği iş, ibâdet.
  • Dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş.

amelisalih / amelisâlih

  • Dine uygun iyi amel, güzel iş.

ams

  • Eskiyip mahvolmak.
  • Bilirken bilmezlikten gelme.

anarşizm

  • Anarşiyi istiyen tahribci bir nazariye. Anarşistlik. İnsanın insan tarafından idaresi esasına dayanan her türlü devlet, hukuk düzenlerinin adaletsiz, haksız ve zulüm olduğunu iddia eden ve devletsiz, kanunsuz, her insanın kendi başına buyruk yaşıyacağı bir düzensizlik istiyenlerin görüşü.

anatomi

  • Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.

anid / anîd

  • (İnad. dan) Çok inadçı.
  • Daima suyu akıp iyileşmeyen yara.

arak-çin

  • Kavuğun altına giyilen takke.

arare

  • (Çoğulu: Arâr) İyi kokulu bir ot.
  • Şiddet
  • Kötü ahlâk.
  • Evin avlusu, ev içi.
  • Soğuk şiddetli olmak.

arazi-i mahlule / arâzi-i mahlule

  • Huk: Araziyi kullananın intikal sahibi mirasçı bırakmaksızın ölümüyle hükümete kalan arâzi-i emiriye.

arazi-i muhtekere / arâzi-i muhtekere

  • Kiracısı tarafından üzerine bina yapılmak veya ağaç dikilmek üzere senelik bir ücret karşılığında kiraya verilen arazi. (Kiracı, kira bedelini her sene arâzi sahibine vererek o arâziyi devamlı sûrette elinde bulundurur.)

araziş

  • Hayır ve iyilik yapma. (Farsça)
  • Tasaddukta bulunmak. (Farsça)

arif / arîf / ârif / عَارِفْ

  • Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim.
  • Bir işten iyi anlayan.
  • İyi bilen, Allahı tanıyan.

arifin / ârifîn / عَارِفِينْ

  • İyi bilenler, Allahı tanıyanler.

aristokrasi

  • yun. Âlimlerin ve cemiyette en iyilerin iktidarına dayanan hükümet şekli. Tarihte soylu, imtiyazlı, toprak sahibi, zenginlerin hâkimiyetine dayanan hükümet şekli. Bu şekli ile oligarşi veya plütokrasi adıyla da anılmaktadır. İmtiyazlı azınlığın, çoğunluğu idare etmesidir.

armador

  • İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.

artık

  • Bir kaptan veya alanı yirmi beş metre kareden az olan küçük havuzdan bir canlı yiyip-içtikten sonra geriye kalan su.

arun

  • İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular. (Farsça)

asar-ı ihsan / âsâr-ı ihsan

  • Bağış ve iyilik eserleri.

asar-ı lütuf ve merhamet / âsâr-ı lütuf ve merhamet

  • İyilik, bağış ve merhamet eserleri, neticeleri.

ashab-ı meymene

  • Uğurlu kişiler, iyi kimseler.

ashab-ı yemin / ashâb-ı yemin

  • Ahid ve yeminlerinde sebât edenler. Kendi kazançlarından ziyâde Cenab-ı Hakk'ın lütuf ve ikrâmına kavuşacakları ümid edilenler. Allah'a itâatleri ve amelleri iyi olup ahirette amel defterleri sağ taraftan verilecek olanlar. Sağcılar. Mukaddesatçılar. Kur'an ve İmân yolunda Allah (C.C.) için çalışanl

aşı

  • Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde.
  • Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde.
  • Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan vurulan kalem veya yaprak aşısı.

aşir / âşir

  • İslâm devletlerinde, şehir dışında durarak; müslüman tüccârdan o anda yanında bulunan ticâret malının zekâtını, müslüman olmayanlardan ise, gümrük denilen vergiyi toplayan me'mur.

aşk-ı lahuti / aşk-ı lâhûtî

  • Cenab-ı Hakk'a olan sevgi ve muhabbet. Aşk-ı İlâhî, aşk-ı hakikî, aşk-ı mânevî gibi tâbirler Cenab-ı Vacib-ül Vücud'a dâir şiddetli muhabbet ve sevgiyi ifâde eder.

aslah / aslâh

  • En iyi, en uygun, en elverişli.
  • Daha iyi, en üstün.

asveb

  • (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.

atayıb

  • (Tekili: Atyeb) En iyiler. Çok hoş olanlar.

atıfet / âtıfet

  • Karşılıksız sevgi, acıyıp esirgeme.

atr

  • İyi kokulu şeyler sürünmek.

atud / atûd

  • (Çoğulu: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.

atuf / atûf

  • Karşılıksız seven ve acıyıp esirgeyen Allah.

atv

  • El ile alıp yiyip içmek.

avişen

  • Kekik otu. (Farsça)
  • Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma. (Farsça)

avniye

  • Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu.
  • Bir nevi yağmurluk.

avrupazade / avrupazâde

  • Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden. (Farsça)

aya / ayâ

  • Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez.
  • Kabiliyetsiz, kudretsiz.

ayıklanma

  • (Biyolojide) Çevre şartlarına en iyi uyabilen canlıların hayatta kalıp çoğaldığı, uyamıyanların öldüğü ve nesillerinin yok olduğu, böylece canlılardan tabii bir tekâmül (evrim) meydana geldiğini savunanların ileri sürdüğü bir tâbirdir. (Türkçe)

ayinedar

  • Ayna tutan. (Farsça)
  • Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. (Farsça)
  • Berber. (Farsça)

ayme

  • Süt içmeğe iştihası olmak.
  • Malın iyisi.

ayn

  • (Çoğulu: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz.
  • Pınar, kaynak. Çeşme.
  • Tıpkısı, tâ kendisi.
  • Zât.
  • Eşyanın hakikatı.
  • Kavmin şereflisi.
  • Diz.
  • Altın.
  • Nazar değme.
  • Casus.
  • Her şeyin en iyisi.
  • Muayene etmek.

ayn-ı salah / ayn-ı salâh

  • Hayırlı olma, düzgün ve iyiliğin ta kendisi.

ayn-ı şükran / ayn-ı şükrân / عَيْنِ شُكْرَانْ

  • İyilik bilmenin, minnetdârlığın ta kendisi.

ayş

  • Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ.
  • Dirilik. Hayat.

ayş u işret

  • Yiyip içme. (Bak: Îş)

ayş ü nuş / ayş ü nûş

  • Yiyip içme. (Bak: Îş)

azb

  • Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey.
  • Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme.
  • Men'etme.
  • Feragat.

azimet / azîmet

  • Kuvvetli irâde, istek, arzu. Haramlardan, dinde yasak edilen şeylerden sakınmakla berâber, mümkün olduğu kadar ruhsatlardan yâni dinde izin verilen kolaylıklardan uzak durup; evlâyı, en iyi olduğu bildirilenleri, nefse zor gelenleri yapmak; takvâ yol u.

bahar

  • Güzellik.
  • Güzel.
  • Papatya.
  • Ölçek.
  • Put, sanem.
  • Atılmış pamuk.
  • Tarçın, karanfil ve karabiber gibi güzel kokulu ve ısıtıcı tohumlar ki, bazı yiyecek ve içeceklere de karıştırılır.
  • Sığır gözü.
  • İyi kokulu bir sarı çiçek.

bahbah

  • "İyi iyi" demek.

bahr

  • (Çoğulu: Bihâr - Ebhâr - Ebhur - Buhur) Deniz.
  • Âlim. Çok bilen.
  • Büyük göl veya nehir.
  • Yarmak, yırtmak.
  • Çok yürüyen at.
  • İyi kimse.
  • Deve hastalığı.
  • Aruzda aslî bir vezinle ondan tevellüd eden vezinler mecmuası.

bahş / بَحْشْ

  • İyilik, bağışlama.

bahşiş

  • Lütfedip verilen para. Fazladan, iyilik olsun diye verilen. İhsan. Hediye, mükâfat. (Farsça)

bahtak

  • Evvelce savaşlarda başa giyilen demirden yapılmış başlık. Miğfer. (Farsça)

bakiyat-ı salihat / bâkiyat-ı salihat

  • Ebedî âlemde sevap olarak bâki kalan kutsal sözler, dine uygun iyi ve yararlı işler.

balapuş / balapûş

  • Palto, pardesü, manto gibi üste giyilen eşya. (Farsça)

balıkhane kapısı

  • Topkapı Sarayı'nın Marmara kıyısındadır. Padişahlarca cezandırılan vezirler burada idam edilir, sürgün edileceklerse buradan gemilere bindirilirlerdi.

bar-ver

  • Yemiş veren, meyvedar, verimli, meyve verici. (Farsça)
  • Mc: Faydalı, faydayı mucib, iyi netice veren. Yararlı. (Farsça)

barekallah / bârekâllah

  • "Allah ne mübarek yaratmış".
  • Allah hayırlı ve mübarek kılsın anlamında, beğeniyi ifade etmek için kullanılan bir söz.

barik-bin / barik-bîn

  • İnce gören, dikkatle inceleyen, bir şeyi iyice gözden geçiren. (Farsça)

barr

  • (Çoğulu: Berere) İyilik ve ihsan edici, muhsin.

basir

  • Basiret sâhibi ve anlayışlı olan. Hakikatları anlayan. En iyi ve en çok anlayışlı. Kalb gözü ile gören.
  • İt, köpek, kelp.

basiret / basîret / بصيرت

  • Görüş, ileriyi görme gücü. (Arapça)

basit / bâsit

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kullarından bâzısına rızkı az, bâzısına çok veren, sadakaları kabûl edip sevâb veren. Bâzısının rûhunu kabzeden (alan) bâzısının ömrünü uzatan, bâzısının kalbini daraltıp hayırlara (iyiliklere) rağbetsiz, bâzısınınkini ise geniş yapıp, hayırla

batanet

  • Oburluk, çok yiyicilik.
  • Şişmanlık.

bed-mihr

  • İyilik etmiyen, insâniyetsiz. (Farsça)

beda

  • (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.

bedr

  • (Bedir) Dolunay. Ayın en parlak olduğu hâli.
  • Mekke-i Mükerreme ile Medine-i Münevvere arasında bir yer ismi.
  • Bir şeyin tamam olması.
  • Sibâk ve sür'ât etmek.
  • Bir işin ansızın zâhir olması.
  • Tam ve münasib olan âzâ.
  • Dolu şey.
  • İyi hizmet ede

behanet

  • Nefesi iyi ve lâtif olan kadın.

behbud

  • Sağlık, sıhhat, sağlamlık, iyilik. (Farsça)

behişt

  • Cennet. Ahirette iyi kulların gideceği mükâfat yeri. Adn. Firdevs. (Farsça)

behlül

  • Çok gülen, çok gülücü.
  • Hayır sahibi, çok iyi adam.
  • Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.

behnan

  • Güler yüzlü, iyi huylu ve devamlı olarak gülen kimse.

beladet / belâdet

  • İyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayıramama; ahmaklık.

belagat

  • İyi konuşma, sözle inandırma yeteneği ve sanatı, uzdillik.

belagat-perdaz / belâgat-perdâz

  • Düzgün konuşabilen, iyi söz söyliyebilen. (Farsça)

belahet

  • Ahmaklık. Düşüncesizlik. Ne yaptığını iyi bilmemek.

belarek

  • İyi su verilmiş kılıç, çelik. (Farsça)
  • Ok temreni, ok mahfazası. (Farsça)

belel

  • Yaşlık, rutubet, ıslaklık.
  • Zafer, galibiyet.
  • Mihnet, keder, üzüntü.
  • Mücadele, kavga.
  • Hastalıkdan iyileşen.
  • Düşkünlük.

belinograf

  • Telefon hatlarıyla fotoğraf, şekil ve yazıyı uzak mesafeye nakleden cihaz. (Fransızca)

belu / belû

  • (Bel'. den) Çok yiyici, obur.

bendene

  • Esvabın, giyilecek şeylerin bazı yerlerine dikilen düğme, kopça. (Farsça)

benes

  • Kötülükden, fenalıkdan ve iyi olmayan şeylerden çekinme ve kaçınma.

ber'

  • (Berâ, Bur', Bürü') Yaratmak. Halketmek.
  • Hastanın iyileşmesi. Sağlamlık.

beraat-i istihlal / beraat-i istihlâl

  • Güzel başlangıç, iyi alâmet.

beraat-ül istihlal / berâat-ül istihlâl

  • Bir eserin içindekilerini güzel bir başlangıçla baş tarafında anlatmak. İyi bir alâmet. Güzel bir başlangıç.
  • Bir ibarede müradif ve mukni birkaç kelime bulunması, hüsn ve insicamdaki ibarenin vech-i mergub üzere te'lif ve terkibi.
  • Maaş, rütbe, nişan için hükümetçe bildirilen

berceste

  • Seçme, iyi mısra.

berekat / berekât

  • Bereketler, hayırlar, iyilikler, bolluklar. Bereket'in çokluk şekli.

berhane / berhâne

  • Eskiyip harap olmuş konak. (Farsça)

berkemal / berkemâl / بزكمال

  • En iyi şekilde, mükemmel. (Farsça - Arapça)

berkeşide

  • Kınından çıkarılmış, sıyırılmış, çıkarılmış. (Farsça)
  • Mc: İlerletilmiş, çekilip meydana getirilmiş. (Farsça)

berr

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). İhsân eden, iyilik eden, yâni her iyilik kendisinden olan, îmân edip, iyi ameller yapmayı nasîb edip, bunlara karşılık âhirette sevâb ve dünyâda sıhhat, kuvvet, mal, makam, evlâd ve yardımcı lar veren.
  • Îtikâdı doğru, amelleri i

beşaret / beşâret

  • Müjde, muştu, iyi haber.

beşaret-aver / beşâret-âver

  • Müjdeci, iyi haber getiren.

beşir

  • Müjdeci, iyi haber getiren,güleryüzlü.
  • Hıristiyan Araplar'da İncil yazan veya hıristiyanlık akidelerini telkin eden kimse.
  • Peygamberimizin bir vasfı.

beyne beyne

  • İkisinin ortası. İkisinin arasında. Mücerred. Ne iyi, ne kötü.
  • Ne iyi ne kötü, ikisinin arasında.

bezla'

  • Kavi, sağlam, muhkem.
  • İyi fikir.

bezm

  • Sohbet meclisi. Muhabbet yeri. Yiyip içme, îş u nûş. Meclis. (Farsça)

bezm-i elest

  • Cenab-ı Hak ruhları yarattığında "Ben Rabbiniz değil miyim? meâlinde soru sorduğunda, ruhlar, "Evet Rabbimizsin" diye cevap vermeleri ânına "Elest meclisi" veya "Bezm-i elest" tabir edilir.
  • Elest Meclisi; Allah'ın ruhları yarattığında, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" anlamındaki sorusuna, ruhların, "Evet, Rabbimizsin" diye cevap verdikleri an.

bezm-i ezel-i elestü

  • Cenâb-ı Hak ezelde ruhları yarattığında, "Ben Rabbiniz değil miyim?" şeklindeki soruya bütün ruhların, "Evet Sen Rabbimizsin" diye söz vermeleri ânı; "Elest meclisi" veya "Bezm-i elest" şeklinde de ifade edilir.

bezmielest

  • Allahın, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu, ruhların da "Evet," diye cevap verdikleri hâdise.

bi'at / bî'at

  • Sözleşme, söz verme, teslimiyet.
  • Devlet başkanı durumunda olan kimseye, senin başkanlığını, idâreciliğini kabûl ettim, iyi ve faydalı her sözüne itâat edeceğim, şeklinde söz vermek, bağlılığını bildirmek.

bid'at

  • (Bid'a) Sonradan çıkarılan âdetler.
  • Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler. Meselâ: Giyim ve kıyafetlerde, cemiyet (toplum) hayatındaki ilişkilerde, terbiye ve ahlâk kurallarında, ibadet hayatında yani dinin hükmettiği her sahada, dine uygun olmaya

biganesin / bigânesin

  • İlgiyi kesmişsin, yabancısı olmuşsun, habersizsin.

bih

  • Yeğ, iyi. (Farsça)
  • Ayva. (Farsça)

bihan

  • (Tekili: Bih) İyiler, iyi adamlar. (Farsça)

bihbud

  • Sağlam, sıhhi vücud, iyi, sağ. (Farsça)

bihin

  • En iyi, pek iyi, seçkin. (Farsça)
  • Hallaç. (Farsça)

bihoş / bîhoş

  • İyi ve hoş durumda değil, hâl ve durumu kötü.

bihter / بهتر

  • En iyi, daha iyi. (Farsça)
  • Daha iyi. (Farsça)

bihteri / bihterî

  • Üstünlük, en iyi ve üstün olma. (Farsça)

bihterin / bihterîn

  • Pek iyi, en iyi. (Farsça)

bilanço

  • ing. Ticarî bir müessesenin muayyen bir devre sonunda alacak verecek durumunu göstermek üzere meydana getirdiği cetvel.
  • Mc: Herhangi bir işte belirli bir müddet sonundaki iyi ve kötü neticelerin karşılıklı durumu.

bina / bînâ / بينا

  • Gören, iyi gören. (Farsça)

birr

  • Temizlik.
  • Günahtan çekinmek.
  • Takvâ.
  • İn'âm ve ihsan etme.
  • Amel-i sâlih, iyi amel.
  • Koyunu sevketmek.
  • Gönül, kalb.
  • Tilki yavrusu.
  • Fâre.
  • Hayır, iyilik, Allahü teâlânın emirlerine uymak.
  • İyilik, güzellik, hayır, anaya babaya itaat.
  • Dininde ibadetinde kuvvetli olan.
  • Bağışta bulunma.
  • Temizlik, iyilik.

bonkör

  • Hulus-i kalb. Kalb temizliği. İyilik. (Fransızca)

boykot

  • (Boykotaj) Bir şahıs veya devlete karşı alış-verişi, münasebetleri kesmek. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir şahsı zarara sokmak maksadıyla onunla her türlü ilgiyi kesme. (Fransızca)
  • Bir işten geçici olarak çekilme; işe, çalışmaya hep birlikte katılmama. (Fransızca)

bücr

  • Şaşılacak, taaccüb edilecek şey.
  • Şer, kötü, iyi olmayan.

bülend-himmet

  • İyi çalışır. (Farsça)

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

bürde

  • Hırka. Üstten giyilen libas, elbise.

bürdi / bürdî

  • Hurmanın iyisi.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

burut

  • Bıyık.

butha

  • İyi huy, güzel haslet. Müsbet alışkanlık.

cahiliye devri / câhiliye devri

  • İslâmiyet'ten önce hissin akla, kötülüğün iyiliğe hâkim olduğu, puta tapılan karanlık devir.

çak

  • İyi, güzel, sıhhatli, şişman. (Farsça)

caka

  • (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş belâsı yüzünden maddî sıkıntılara düşmekte, israfa sürüklenmektedir. İşledikleri günahın cezasını bu dünyada da çeki

came

  • Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas. (Farsça)

çapkun

  • Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.

çar-ebru

  • Dört kaş.
  • Bıyığı yeni gelmiş delikanlı.

cariye

  • Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden.
  • Güneş, şems.
  • Gemi.
  • Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet.
  • Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından esir edilen kadın hizmetçi.

casus

  • (Çoğulu: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına dair haberleri başka bir devlet menfaatına olarak toplayıp bildiren kimse.

cel'ab

  • Medine yakınında bir dağ.
  • Gözü çok iyi görmek.

celabib

  • (Tekili: Cilbâb) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler.

celb-i ervah-ı tayyibe / celb-i ervâh-ı tayyibe

  • İyi ruhları çağırma.

celb-i maslahat

  • İyilik, dirlik ve düzeni sağlayıcı, fayda getirici.

cem'

  • (Çoğulu: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar.
  • Az olarak cemaat için isim olur.
  • Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma.
  • Gr: Arabçada (ve tesniye olmayan dillerde) ikiden çok olan şeylere delâlet eden kelime. (Kitabın başı

cemile / cemîle / جميله

  • İyilik. (Arapça)

cemilekar / cemilekâr

  • İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan. (Farsça)

cenab-ı vahibü'l-ataya / cenâb-ı vâhibü'l-atâyâ

  • Sayısız iyilik ve ihsanlar bağışlayan, hibe eden Allah.

cengaver

  • (Çoğulu: Cengâverân ) Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden. (Farsça)

cenib

  • Garip.
  • Hurmanın iyisi.

çeşm-i istikbal-bini / çeşm-i istikbâl-binî

  • Gelecek zamanı, istikbâli gören göz. Kuvve-i kudsiye ve ferâset ve basiretle ileriyi bilen nazar.

cevabü'l-ahmak es-sükut / cevabü'l-ahmak es-sükût

  • Ahmak olana verilecek en iyi cevap sükûttur, cevap vermemektir.

cevdet / جودت

  • İyilik. Güzellik. Kusursuzluk.
  • Bir kimsenin, başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapması.
  • Cömertlik.
  • Susuz olma.
  • İyilik. (Arapça)
  • Olgunluk. (Arapça)
  • Tazelik. (Arapça)

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

ceyyid / جيد

  • İyi, güzel, hoş. Saf.
  • İyi, güzel, hoş.
  • İyi, güzel. (Arapça)

ceza / cezâ

  • İyi veya kötü karşılık.

civanmerd

  • Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
  • Mert, iyi insan.

ciyadet

  • Tazelik, yenilik.
  • İyilik, güzellik.

cizyedar / cizyedâr

  • Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci. (Farsça)

cübbe

  • (Çoğulu: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas.
  • Giyilmesi sünnet olan, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir giysi.
  • Namazda giyilen bol elbise.

cülbe

  • Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.

cündi / cündî

  • Süvâri, sipâhi, ata iyi binen, binici.

cüsse-dar / cüsse-dâr

  • İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi. (Farsça)

cuur

  • Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı.

cüz-i ihtiyar

  • Dilediği gibi hareket edebilme. Yani: Herhangi bir şeyi yapmak veya yapmamak hususunda bir tarafı tercih etmek iktidar ve serbestliği. Bu serbestlik ile, Cenab-ı Hak insanları, iyiliği veya kötülüğü istemek cihetinde imtihan eder.

da'daa

  • Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek.
  • Sallamak.
  • Bir kimseye "güzel dur" demek.
  • Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak.

dad / dâd / داد

  • Adalet. (Farsça)
  • İyilik, ihsan. (Farsça)

dağıstan

  • Dağlık yer. (Farsça)
  • Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi. (Farsça)

dakal

  • Hurmanın iyi olmayan cinsi.
  • Gemi oku.
  • Boya.

dakk-ı bab etmek

  • Kapıyı vurmak, kapıyı çalmak.

dana / dânâ / دانا

  • Bilgili, iyi bilen. (Farsça)

dar-ı ceza / dâr-ı ceza

  • İyi veya kötü işlerin karşılığının verildiği ceza ve mükafat yeri.

dar-ı mükafat ve ihsan / dâr-ı mükâfat ve ihsan

  • Ödüllendirme ve iyilik yeri.

darrı nef'a derc

  • Zararlıyı yararlının içine koyma.

daveri / dâverî

  • Hâkimlik, hükümdarlık. (Farsça)
  • Mahkeme ve dâvâ. (Farsça)
  • Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. (Farsça)
  • Kavga, mücadele. (Farsça)

davmeran

  • Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.

define-i hüsn-ü maişet

  • İyi geçim kaynağı.

defter-i a'mal / defter-i a'mâl

  • İnsanların amellerinin iyilik veya, kötülüklerinin meleklerce kaydolunduğu manevî defter.

defter-i amel

  • İnsanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter.

defter-i hasenat / defter-i hasenât

  • Sevap ve iyiliklerin yazıldığı mânevî defter.

deh

  • İyi hoş. Lâtif, güzel. (Farsça)
  • Tabur. (Farsça)
  • Saf. (Farsça)

dem'an

  • İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.

demcele

  • (Çoğulu: Demâcil) Şişman kadın.
  • Huyu, hilkati güzel, iyi kadın.

denef

  • İyileşmeyen hastalık.

derece-i lütuf

  • Lütuf ve iyilik derecesi.

derk-i dekaik

  • İnce ve dakik şeyleri iyice kavrama, anlama.

derketmek

  • Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.

derr

  • İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır.
  • Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı.
  • Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.

ders

  • Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife.
  • Akıl.

dervah

  • Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. (Farsça)
  • Sağlam, metin, muhkem. (Farsça)
  • Doğru, asıl, gerçek. (Farsça)
  • Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. (Farsça)
  • Ayıp, utanma. (Farsça)
  • Sertlik, kabalık. (Farsça)

dest-vane

  • Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. (Farsça)
  • Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. (Farsça)
  • Meclisin baş kısmı. (Farsça)

deva

  • İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.

deva-i şafi / devâ-i şâfî

  • Şifa veren, iyileştiren ilâç.

devadar

  • Devâlı, devâ verici, iyileştiren. (Farsça)

devlet ü ikbal

  • Ulviyet ve iyi tâlih.

deyyan / deyyân

  • Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
  • Herkesin hakkını en iyi bilen ve veren Allah.
  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Kıyâmet günü, herkesin dünyâda iken yaptıklarının hesâbını ve hakkını en iyi bilen ve veren.
  • Herkesin hakkını ve hesabını en iyi bilen Allah.

dibagat

  • Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.

dır'

  • (Çoğulu: Dırâ'- Duru') Cevşen. Cenkte, muharebede giyilen zırh.

disar

  • (Çoğulu: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise.
  • Yatak çarşafı.
  • Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk mânasında kullanılmıştır.

div-came

  • Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi. (Farsça)

durendiş / dûrendîş / دوراندیش

  • İleri görüşlü, ileriyi düşünen. (Farsça)

duru'

  • (Tekili: Dır) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler.

düsür

  • (Tekili: Disar) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler.
  • Yatak çarşafları.

eali

  • (Tekili: A'lâ) İtibarı ve şerefi yüksek zâtlar. İyiler. Günahtan sakınan temiz ve sâlih amel sâhibi kimseler.

eberr

  • Çok faziletli, şerefli. Çok sâdık ve dindar. Çok iyilik sever.
  • Şenlikten uzak, bedevi.

ebrar / ebrâr / ابرار

  • Hayırlılar, iyiler.
  • (Tekili: Berr) Özü sözü doğru olanlar, hamiyetliler. Sâdıklar. İyiler.
  • İyi insanlar.
  • İyi kimseler. Îmânlarında sâdık (doğru), Allahü teâlânın yasak kıldığı şeylerden sakınıp, emirlerine uyan, bozuk inanışlardan, kötü ahlâktan ve çirkin işlerden uzak duranlar. Teklik şekli berr'dir.
  • İyiler.
  • İyi insanlar, dürüst insanlar. (Arapça)

ebrar-ı ümmet / ebrâr-ı ümmet

  • Ümmetin iyileri. Hayırlıları.

ebu'l-hayr

  • İyilik babası.

ecir

  • Karşılık, ücret.
  • İyi bir amelin karşılığı olarak verilen manevî mükâfat.

ecr

  • İyilik, mükâfât, ücret, karşılık. Allahü teâlânın râzı olduğu, beğendiği işleri yapanlara verdiği sevâb.

ecr u mesubat / ecr u mesubât

  • Karşılık ve mükâfat. İyi amele karşılık Allah tarafından ahirette verilen sevap.

ecr ü sevap

  • İyilik ve sevap.

ecved

  • En cömert. En sahi. Daha iyi.

ecved-i mensucat

  • Dokumaların en iyisi.

ecved-ün nas / ecved-ün nâs

  • İnsanların en iyisi olan Hz. Peygamber (A.S.M.)

edeb-i kutsi / edeb-i kutsî

  • Kutsî edeb