LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İLGİ ifadesini içeren 1192 kelime bulundu...

hakk-ul-yakin / hakk-ul-yakîn

  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.
  • Bir şeyin hakîkatine kavuşma, mâhiyetine erişme, bulma, tatma. Allahü teâlânın beğendiği ahlâk ile ahlâklanıp, kalb gözünün açılması ve mânevî perdelerin kaldırılması neticesinde elde edilen kesin ilim, bilgi.

a'lem-i ülema / a'lem-i ülemâ

  • Alimlerin âlimi. Alimlerin en çok bilgilisi, büyüğü.

a'ma

  • Kör. Gözü görmeyen.
  • Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik.
  • Yağmur bulutları.

a'ref

  • Pek ma'ruf, çok bilen. Arif.
  • Çok anlayışlı, fazla bilgili.
  • Yelesi ve boynu uzun olan at.

abdal

  • Dünya ile ilgisini kesen mânevî makam sahibi kişi.

abülhayat-ı marifet / âbülhayat-ı marifet

  • Hayat suyu gibi, kan gibi insana lâzım olan Allah'ı tanıtıcı bilgi.

ac / âc / آج

  • Ilgın ağacı. (Farsça)

acaib / acâib / عجائب

  • Tuhaf, ilginç, acaip. (Arapça)

acib / acîb / عجيب

  • Tuhaf, acayip, ilginç. (Arapça)

adalet-i ictimaiyye / adâlet-i ictimâiyye

  • Sosyal adâlet; Herkesin; çalışması, bilgi ve kâbiliyeti, gördüğü iş nisbetinde ve derecesinde hakkını alması; hiç kimsenin ezilip sömürülmemesi.

adem-i ilim

  • Bilmeme, ilim ve bilgisinin olmaması.

adem-i iştigal

  • Meşgul olmamak, ilgilenmemek.

adem-i ma'lumat / adem-i ma'lûmât / عَدَمِ مَعْلُومَاتْ

  • (Bir konu hakkında) Bilgisizlik.

adem-i taalluk / adem-i taallûk

  • İlgili olmama.

adem-i teveccüh / عدم توجه

  • İlgisizlik.

ademi / ademî

  • Yoklukla ilgili, olmama.
  • Yokluğa ait, yoklukla ilgili.
  • Yokluğa ait. Ademle ilgili

ademiye

  • Yoklukla ilgili.

adet-i islam / âdet-i islâm

  • İslâm âdeti. Küfür alâmeti olmayan ve en az iki müslüman tarafından kullanılan âdetle ilgili şeyler.

adli / adlî / عدلى

  • Adaletle ilgili.
  • Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.
  • Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
  • Adaletle ilgili.
  • Adalet ile ilgili. (Arapça)

adudi / adudî

  • Pazı kemiği ile ilgili.

afaki hadisat / âfâkî hâdisât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen, kendi dışında cereyan eden olaylar.

aftabi / aftabî

  • Güneşlik, şemsiye, tente. (Farsça)
  • Güneşe ait, güneşle ilgili. (Farsça)

agahan / agâhân

  • (Tekili: Agâh) Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler. (Farsça)

ağleb-i hükema

  • Bilginlerin çoğu, filozofların ekseri.

ağlebi / ağlebî

  • Ekseriyetle ilgili.

agmar

  • (Tekili: Gamr) Yüce kimseler.
  • Seller.
  • (Gumr) Bilgisizler, cahiller.

agnostisizm

  • fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.

ahbar / ahbâr

  • Haberler. Haberin çokluk şekli.
  • Bir kavim, kabîle, şahıs, ülke, bölge, şehir veya bir hâdise hakkında nakledilen bilgiler.
  • Allahü teâlânın, Kur'ân-ı kerîmde, geçmişte olanlara, gelecekte ve âhirette olacaklara dâir bildirdiği şeyler.

ahkam-ı fıkhiyye / ahkâm-ı fıkhiyye

  • Fıkıh ile ilgili hükümler. Bedenle yapılması ve sakınılması lazım gelen şeyler, emirler ve yasaklar.

ahkam-ı maneviyye / ahkâm-ı mâneviyye

  • Allahü teâlânın zâtına ve sıfatlarına âit bilgiler, tasavvuf bilgileri.

ahkam-ı rububiyet / ahkâm-ı rubûbiyet

  • Allah'ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi ile ilgili hükümler.

ahlak / ahlâk

  • İnsanın iyi veya kötü hâlleri, bunlarla ilgili ilim.

ahlaki / ahlâkî

  • Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.
  • Ahlâkla ilgili, ahlâka uygun.

ahlakiyat / ahlâkiyat / اخلاقيات

  • Ahlak bilgisi. (Arapça)

ahval-ı sıhhiye / ahvâl-ı sıhhiye

  • Sağlıkla ilgili durumlar.

aid / âid

  • Geri gelen, dönen. Râci. Dâir.
  • Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan.
  • Hastayı ziyaret eden.
  • Geri gelen, dönen, dair, ilgili.

aidiyyet

  • Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.

ailevi / ailevî / عائلوی

  • Aile ile ilgili.
  • Aile ile ilgili.
  • Aileyle ilgili.
  • Aile ile ilgili. (Arapça)

ajans

  • Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. (Fransızca)
  • Ticari bir teşekkülün kolu. (Fransızca)

akademi heyeti muvacehesinde

  • Aydın, âlim ve bilginlerden oluşan ilmî kurul önünde, karşısında.

akaid / akâid

  • Akîdeler. Akîde kelimesinin çoğulu. İslâm dîninde inanılacak şeyler, îmân bilgileri.

akaidi / akaidî

  • İnançla ilgili, iman esaslarıyla ilgili.
  • Îmanla ilgili.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

akl-ı mesmu'

  • Kabil-i hitab olan akıl. Sonradan tecrübe ve bilgiyle gelişen akıl. Hayrı ve şerri fark edebilen ve mümeyyiz olan kimsenin aklıdır.

akl-ı uhrevi / akl-ı uhrevî

  • Âhiret ile ilgili akıl.

akli / aklî

  • Akılla ilgili, akıl alanına giren.
  • Akılla ilgili, akla uygun.

akli ve nakli ilimler / aklî ve naklî ilimler

  • Fen ve din bilgileri.

akza

  • Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.

alaik / alâik / علائق

  • Alakalar, ilgiler. (Arapça)

alaka / alâka / علاقه

  • İlgi.
  • İlgi, alaka. (Arapça)

alaka-i hayat

  • Hayata olan ilgi.

alaka-i kur'aniye / alâka-i kur'âniye

  • Kur'ân'a olan ilgi.

alaka-i şedide-i uhuvvetkarane / alâka-i şedide-i uhuvvetkârane

  • Kardeşlik gibi çok sağlam ve güçlü ilgi, alâka.

alakabahş / alâkabahş / علاقه بخش

  • İlgi uyandıran. Alâka uyandıran. (Farsça)
  • İlgilendiren, ilgili. (Arapça - Farsça)

alakadar / alâkadar / alâkadâr / علاقه دار

  • İlgili.
  • Alâkalı, ilgili.
  • İlgili, alakalı. (Arapça - Farsça)
  • Alâkadar etmek: İlgilendirmek. (Arapça - Farsça)
  • Alâkadar olmak: İlgilenmek. (Arapça - Farsça)

alakadar eden / alâkadar eden

  • İlgilendiren.

alakadaran / alakadârân / علاقه داران

  • İlgililer. (Arapça - Farsça)

alakadarane / alâkadarane / alâkadarâne

  • İlgi gösterircesine.
  • İlgilenerek, alâka göstererek.

alakadarlık / alâkadarlık

  • İlgili olma.

alakalı / alâkalı

  • İlgili.

alakasız / alâkasız

  • İlgisiz.

alakat / alâkat

  • Alâkalar, ilgiler.

alakayla / alâkayla

  • İlgiyle.

alemane / âlemane

  • Dünya ile ilgili. Dünyevî. (Farsça)

alim / alîm / âlim / عالم

  • Sonsuz bilgi sahibi Allah.
  • Bilen, bilgili.
  • Bilen, ilim sâhibi.
  • Her şeyi bilen mânâsına Allahü teâlânın sıfatlarından biri.
  • Zamânın fen ve edebiyât bilgilerinde yetişmiş, Kur'ân-ı kerîmin ve yüzbinlerce hadîs-i şerîfin mânâsını ezberden bilen, İslâm'ın yirmi ana ilmi ve bunların kolları olan seksen ilminde mütehassıs (uzman),
  • Bilen, bilgili.
  • Çok şey bilen.
  • Çok okumuş, bilgiç.
  • İlim ile uğraşan. Hoca.
  • Bilgin. (Arapça)

alim-i küll / âlim-i küll

  • Her çeşit ilimde ileri bilgi sahibi olan.

aliye / âliye

  • Âletle ilgili

aliyy

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Yüce olan. Mahlûkâtın (yaratılmışların) akıl, ilim (bilgi) ve anlayışlarının erişemediği yücelikte olan.

allame / allâme / علامه

  • Bilginlerin en bilgilisi.
  • Büyük bilgin. (Arapça)

almanak

  • Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir. (Fransızca)

amelde mezheb

  • Mutlak müctehid denilen derin âlimin, Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîf, icmâ ve Eshâb-ı kirâma âit nakilleri esas alarak, iş ve ibâdetle ilgili hükmü açıkça bildirilmeyen husûslarda çıkardığı hükümlerin hepsi.

ameli / amelî / عَمَل۪ي

  • Amelle ilgili, eylemsel.
  • Fiille ilgili.

ameliyyat

  • Ameller. işler.
  • Bir bilginin iş olarak tatbiki.
  • Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.

amiyane / âmiyâne

  • Bilgisizce, körü körüne.

ampirizm

  • (Deneyci felsefe) Her çeşit bilginin kaynağının duyu organlarının kullanılması sonucu kazanılan tecrübe olduğunu, duyu organlarının kullanılmadan hiçbir bilginin akılda yer alamıyacağını savunan felsefe. Akılcı felsefe gibi bu felsefenin de aşırı iddiasının yanlışlığını, tenkitçi felsefe ve psikoloj

analoji

  • Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak muhakeme yürütülmesidir. Bu tarz düşünce çok defa düşüneni yanlış sonuca götürür. Muhtemel olanın muhakkak zannedil

ananevi / anânevî

  • Gelenekle ilgili.

ansiklopedi

  • yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.

aposteriori

  • Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.

apriori

  • fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: "Her sayı kendine eşittir" hakikatı hiçbir deneye baş vurmadan bilinen bir apriori bilgidir.

arabiyyet

  • Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.

araki / arakî

  • Terle ilgili, tere mensub.

arazi / arazî

  • Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.

arif / ârif

  • (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen.
  • Sabırlı ve mütehammil.
  • Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan.
  • Zevkî ve vicdanî irfan sâhibi olan.
  • Anlayışlı, bilgili.
  • Bilgide ileri olan.

arişi / arişî

  • Manevî. Mânâ ile ilgili. (Farsça)

arraf

  • Falcı, kâhin, müneccim.
  • Hekim.
  • Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)

arş-ı marifet-i rabbaniye / arş-ı marifet-i rabbâniye

  • Rabbimizi tanıtan bilgi arşı, tahtı.

ashab-ı akıl ve nakil

  • Akıl ve bilim sahipleri ve dinî bilgileri nakleden kimseler.

aşina

  • Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. (Farsça)
  • Yüzücü. (Farsça)

asli / aslî

  • Asılla ilgili, öze dair.

asri / asrî

  • Zamanla ilgili, o döneme ait, modern, yeni tarz.

astronom

  • yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.

ateşi / âteşî

  • Ateşle ilgili.

avam

  • Halk.
  • Soylu veya bilgin olmayanlar.

avamperestane / avamperestâne

  • Bilgisizce, câhilce; avamâ, sıradan kimselere yakışır şekilde.

avarif / avârif / عوارف

  • Bilginler, arifler. (Arapça)

aydın

  • Aydınlık.
  • Açık, âşikâr, açıkça görünen.
  • Mübârek, mesut. Bilgili, okumuş, görgülü.Bugün bazı çevrelerde batı ilim ve felsefesini tahsil edip benimseyenlere de "aydın" denilmektedir. Aklı gözüne inmiş, yani herşeyi maddi ölçülerle yorumlamaya alışmış, kalbi maddeci felsefe ile

aynelyakin / aynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

aynülyakin / aynülyakîn / عين اليقين

  • Kesin, kesin bilgi. (Arapça)

azim / azîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Büyüklüğüne, beşer (insan) aklının ve hiçbir mahlûkun (yaratılmışın) düşüncesinin erişemediği, hakîkatini kimsenin bilemediği zât. Allahü teâlânın büyüklüğü bildiğimiz gördüğümüz şeylerdeki büy üklük ve küçüklük gibi değildir. Bu bizim bilgimi

bahari / baharî / bahârî / بهاری

  • İlkbahara âit. İlkbaharla ilgili.
  • İlkbahar ile ilgili. (Farsça)

bahi / bahî

  • Şehvete dâir. şehvetle ilgili.

bahis / bâhis

  • Anlatan. Bahseden. Araştıran. Araştırıcı.
  • Bir şeye dâir bilgileri içine alan. Bir mes'eleye dair beyanatı ihtiva eden.

bahri / bahrî

  • Denizle ilgili.

bahriye

  • Donanma ile ilgili işler. Devletin donanma ve deniz askerleri.
  • Denize ait, denizle ilgili.

bahsi / bahsî

  • (Bahs. den) Bahisle ilgili, bahse ait.

bakara

  • Sığır, inek.
  • Kur'ân-ı Kerim'in ikinci sûresi: Bu sûrede yahudilere bir inek kurban etmeleri emredilip bu konuda geniş bilgi verildiğinden, sûre bu adı almıştır.

barani / bârânî

  • Çivit mavisi renginde, Osmanlılar zamanında Selânik'te dokunan bir cins çuha. Yeniçeri ve Acemi oğlanlarına aralık ve ocak (erbain) aylarında verilen yağmurluk bârâniden yapılırdı. Yağmurluk, yağmurdan muhafaza eden şey. (Farsça)
  • Yağmurla ilgili. (Farsça)

basari / basarî

  • (Basar. dan) Görüşle ilgili olan, görmeye ait.

batıni / bâtınî

  • İçe ait, içle ilgili.

bedi' ilmi / bedî' ilmi

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar ile sözün süslenmesini öğreten ilim.

behişti / behiştî

  • Behiştle ilgili, cennetlik. (Farsça)

belagat / belâgat

  • Hitâbettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san'atı. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek.
  • Belâgat, hem düzgün, hem yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adı olur. Ve maani, beyan, bedi' diye üç kısma ayrılır. Bu gün Edebiyat denilen bilgiye,

belediye

  • Bir şehir veya kasabanın temizliği, bayındırlığı ve nizamiyle ilgilenen daire.

bera-yı malumat / berâ-yı mâlumat / berâ-yı mâlûmat

  • Malûmat ve bilgi için.
  • Bilgi vermek için.

beray-ı ma'lumat / berây-ı ma'lûmât / بَرَايِ مَعْلُومَاتْ

  • Bilgi için.

berayı malumat / berâyı malûmât / برای معلومات

  • Bilgi edinmek için, bilgi vermek için, bilgi sahibi olmak için.

berayımalumat / berâyımâlûmât

  • Bilgi için.

berehmen

  • (Berhemen) Puta tapan. Ateşperestlerin bilginleri ile puta tapan kimselerin papazları. (Farsça)

berfin

  • Kar ile ilgili, kardan. (Farsça)

berri / berrî / بری

  • Toprağa ait, kara ile ilgili.
  • Kara ile ilgili. (Arapça)

berzahi / berzahî / berzâhî

  • Kabirle ilgili.
  • Kabre ait, kabir âlemiyle ilgili.

beşeri / beşerî / بشری

  • İnsanî, insanla ilgili.
  • İnsana ve insanın fıtrî hallerine mensub ve müteallik. İnsanla ilgili.
  • İnsanlıkla ilgili, insanî. (Arapça)

bevli / bevlî / بولى

  • İdrar ile ilgili. (Arapça)

beyin

  • Kafatasının en büyük kısmını kaplayan, kalınca ve dayanıklı üç zarla örtülmüş olan bir sinir merkezidir. Yumuşak ve beyazımsı bir kitle olan beyin, duygu ve bilgi merkezidir. Ak ve boz maddeden yapılmıştır ve iki yarım küre olarak yaratılmıştır. Yarım kürelerden birinde bir arıza sebebiyle bu merkez (Türkçe)

bi'l-yakini'l-kat'i / bi'l-yakîni'l-kat'î

  • Kesin bilgiye dayanarak.

bi-haber / bî-haber

  • Habersiz, bilgisiz. (Farsça)

bi-hod / bî-hod

  • Çılgın, kendinden geçmiş olan, ne yaptığının farkında olmayan. (Farsça)
  • Bayılmış. (Farsça)

biaynelyakin / biaynelyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

biaynilyakin / biaynilyakîn

  • Gözle görerek kesin bilgi edinme.

bibliyograf

  • yun. Kitaplar üzerinde geniş bilgisi olan kişi.

bibliyografya

  • yun. Kitaplar hakkında bilgi. Belirli mevzular üzerindeki neşriyatın tamamı.
  • Kitaplar hakkında bilgi.

bicişk

  • Bilgin, hakîm. (Farsça)
  • Serçe kuşu. (Farsça)

bıdaat

  • Bilgi.
  • Sermaye.

bigane / bîgâne

  • Alâkasız, ilgisiz.
  • İlgisiz.

biganesin / bigânesin

  • İlgiyi kesmişsin, yabancısı olmuşsun, habersizsin.

bilinç

  • Psk: İnsanın kendi varlığından ve kendine tesir eden çevresinde meydana gelen hadise ve değişikliklerin, bilgisine sahip olması hali. Şuurun dereceleri vardır. Meselâ: Düşünüyorum ve düşündüğümü biliyorum, yine düşündüğümü bildiğimi de biliyorum ve hakeza. Şuurlu olma ruhun bir vasfıdır. Maddede şuu (Türkçe)

bilinçaltı

  • Psk: Şuur altı. Geçmişte yaşadığımız ve etkisi altında kaldığımız hâdiselerden şimdi hatırlayamadıklarımız, şu anda da varlığımızda meydana gelen hadiselerden bilgisine sahip olmadıklarımızın hepsi. İnsan şuurlu hareket ettiği gibi şuuraltı etkilerle de hareket eder. İnsan şuuraltının etkisiyle hare (Türkçe)

biraderi / biraderî

  • Kardeşle ilgili. Kardeşlik. (Farsça)

biyokimya

  • Canlıların kimya ile ilgili yapılarını, tepkilerini, belirtilerini inceleyen bilim dalıdır. 19. Asırda başlatılan bu çalışmalarla proteinler, vitaminler, hormonlar anlaşılır duruma gelindi.

Bolşevik / Çoğunlukçu.

  • bolşeviklik yanlısı kimse. bolşeviklikle ilgili olan.

boykot

  • (Boykotaj) Bir şahıs veya devlete karşı alış-verişi, münasebetleri kesmek. Bir ülkeyi, bir topluluğu veya bir şahsı zarara sokmak maksadıyla onunla her türlü ilgiyi kesme. (Fransızca)
  • Bir işten geçici olarak çekilme; işe, çalışmaya hep birlikte katılmama. (Fransızca)

bücdet

  • İlim, bilgi.

bülega-i ulema / bülegâ-i ulemâ

  • Belagat bilginleri ve âlimler.

bülten

  • Halka bilgi veren, özet olarak yazılmış resmi yazı. (Fransızca)
  • Bir müessesenin, kurumun faaliyetlerini tanıtan ve belli zaman aralıklarıyla yayınlanan mevkute. (Fransızca)

bünyeviyat / بنيویات

  • Bünye ile ilgili bilim dalı, morfoloji. (Arapça)

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

burhan-ı yakini / burhân-ı yakînî / بُرْهَانِ يَقِينِي

  • Sağlam ve kesin bilgi ile elde edilen delil.

bütçe

  • Devletin veya diğer kuruluşların yıllık gelir ve giderlerini (sarfiyat ve varidatlarını) gösteren ve bunlarla ilgili harcamaları tayin eden hesap işleri. (Fransızca)

ca-yı dikkat / câ-yı dikkat

  • Dikkat çekici, ilginç.

cahil / câhil / جاهل

  • Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy.
  • Allah'ı unutmuş olan. Gafil. (Dünya ve kâinatta Allah'ın bunca eserleri sergilenip dururken bunların sanatkârını ve yaratıcısını tanımamak cahilliğin en akılsızcasıdır.)
  • Bilgisiz.
  • Allahü teâlâyı unutmuş olan; gâfil, bilgisiz. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
  • İlmiyle amel etmeyen.
  • Bilgisiz.
  • Bilgisiz. (Arapça)

cahilane / câhilâne

  • Cahilce, bilgisizce.
  • Bilgisizce.

calib / câlib / جالب

  • İlginç, çekici. (Arapça)

cazib / câzib / جاذب

  • İlginç. (Arapça)
  • Çekici. (Arapça)

cehalat / cehâlât

  • Cahillikler, bilgisizlikler.

cehalet / cehâlet / جهالت

  • Bilmeme, bilgisizlik. Din bilgilerini bilmeme. Câhillik.
  • Cahillik, bilgisizlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)

cehaletperver / cehâletperver

  • Cahillik sever, bilgisizliği koruyan.
  • Bilgisizliği seven.

cehele

  • Cahiller, bilgisizler.

cehil

  • Cahillik, bilgisizlik.
  • Bilgisizlik.

cehl / جهل

  • İlimsizlik, bilgisizlik, dînî bilgilerden haberi olmamak.
  • Cehalet, bilgisizlik.
  • Bilgisizlik.
  • Cahillik, bilgisizlik. (Arapça)

cehlistan / cehlistân

  • Bilgisizlik yeri.

celali / celâlî

  • Büyüklükle ilgili.

celcelutiye / celcelûtiye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) derslerine dayanarak, ebced ve cifir hesabıyla ilgili, Hz. Ali tarafından yazılan bir kaside.

cemali / cemalî / cemâlî

  • Allah'ın sonsuz lütuf, ihsan, rahmet ve merhametine dair isim ve sıfatlarının tecellisiyle ilgili; lütuf ve cemal tecellisi gibi.
  • Güzellikle ilgili.

cerrahi / cerrahî

  • Tıpta operatörlük.
  • Ameliyatla ilgili.

cesedi / cesedî

  • Cesede ait, cesetle ilgili.

cevabi / cevâbî

  • Cevapla ilgili.

cevheri / cevherî / جوهری

  • Cevherle ilgili.
  • Mücevherle ilgili. (Arapça)
  • Mücevherli. (Arapça)
  • Öz ile ilgili. (Arapça)

cevvi / cevvî / جوی

  • Hava ile ilgili. (Arapça)

cezai / cezaî

  • Cezaya âit, ceza ile ilgili.

cifri / cifrî

  • Cifirle ilgili.

cihad alemi / cihad âlemi

  • Allah yolunda savaş yapılmasıyla ilgili alan.

cihani / cihânî / جهانى

  • Dünya ile ilgili. (Farsça)
  • İnsan. (Farsça)

cina'i / cinâ'î / جنائى

  • Cinayetle ilgili. (Arapça)

cinnet

  • Delilik, çılgınlık.

cinsi / cinsî

  • Cinsle ilgili.
  • Cinsle ilgili, cinsle alâkalı.

cismani / cismanî / cismânî / جسمانى

  • Cisimle ilgili.
  • Cisim ile ilgili. (Arapça)
  • Bedensel. (Arapça)

cismaniyet / cismâniyet

  • Bedenle, maddî vücutla ilgili oluş.

cühela / cühelâ

  • (Tekili: Câhil) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler.
  • Bilgisizler.

cühhal

  • (Tekili: Câhil) Bilgisizler, câhiller.

cumhuri / cumhurî / cumhûrî / جمهوری

  • Halkın çoğunluyla ilgili.
  • Cumhuriyetle ilgili.
  • Cumhuriyetle ilgili. (Arapça)

cümle-i tevhidiye ve esmaiye ve uhreviye / cümle-i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviye

  • Allah'ın birliği ve esmâsı ve âhiretle ilgili cümle.

dahili / dâhilî / داخلى

  • İçe ait, içle ilgili.
  • İç, içle ilgili.
  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)

dahiliye / dâhiliye / داخليه

  • İçle ilgili olan, iç işleri.
  • İç ile ilgili, iç yüze ait. (Arapça)

dahiye-i ilm-i esrar / dâhiye-i ilm-i esrâr

  • Mânevî sırlarla ilgili ilim alanında dehâ olan.

dair / dâir

  • İlgili, ait.
  • İlgili, devreden.

daire-i cehl

  • Bilgisizlik dairesi.

daire-i intihabiye

  • Seçimle ilgili daire.

daire-i muamelat / daire-i muamelât

  • Muamelât dairesi; şahıs ve aile hukuku, aynî haklar, miras, ticaret, borçlar ve iç hukukla ilgili konular.

dana / dânâ / دانا

  • Bilgili, âlim.
  • Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim. (Farsça)
  • Bilgili, iyi bilen. (Farsça)

danende

  • Bilgin, bilen, Haberli. (Farsça)

daniş / dâniş / دانش

  • Bilgi, ilim. Biliş. (Farsça)
  • Bilgi. (Farsça)
  • Bilim. (Farsça)

daniş-ger / dâniş-ger

  • Alim, bilgin. (Farsça)

danişi / danişî

  • Alim, bilgin, bilgili.

danişmend / dânişmend / دانشمند

  • (Çoğulu: Dânişmendân) Bilgili, ilimli. (Farsça)
  • Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi. (Farsça)
  • Bilgin, alim. (Farsça)
  • Stajiyer kadı. (Farsça)

danişver / dânişver / دانشور

  • Bilgin. (Arapça)

dastani / dâstânî / داستانى

  • Destânî, kahramanlıkla ilgili, epik. (Farsça)

dehri / dehrî

  • Zamanla ilgili, kıyamete inanmayan îmansız felsefeci.

delil / delîl

  • Kendisi bilinince başkası bilinen şey.
  • Din bilgilerinin elde edildiği kaynak, vesîka.

delil-i adli / delil-i adlî

  • Adaletle ilgili delil.

delil-i asli / delîl-i aslî

  • Din bilgilerinin kaynakları olan Kitâb, sünnet, icmâ ve kıyâstan her biri. Aslî delîl.

delil-i şer'i / delîl-i şer'î

  • Dînî bilgilerin elde edildiği delîl, kaynak.

deneycilik

  • (Ampirizm) Fels: İnsan zihninde mevcut her bilginin ve her düşüncenin kaynağı tecrübe (deney) olduğunu iddia eden felsefi görüş. Bu görüş, tecrübenin ehemmiyetini belirtirken aklın ve dinin rolünü inkâr ediyor. Tecrübe maddi dünyayı anlamak için gerekli ama, yeterli değildir. Tecrübe görüneni ve müş

derece-i hakkalyakin / derece-i hakkalyakîn

  • Bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme derecesi.

derece-i ilim ve marifet

  • İlim ve bilgi derecesi.

derece-i münasebet ve alaka / derece-i münasebet ve alâka

  • İlgi ve irtibat derecesi.

ders-i içtimai / ders-i içtimaî

  • Toplumu ilgilendiren ders.

ders-i imani ve kur'ani / ders-i imanî ve kur'ânî

  • İman ve Kur'ân'la ilgili ders.

deruni / derunî / derûnî

  • İçle ilgili, içten.
  • İçle ilgili, içten.

derya-yı maarif

  • Bilgiler, bilimler denizi.

desatir-i sünnet-i seniyye / desâtir-i sünnet-i seniyye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) sünnetiyle ilgili prensipler.

devlet-i osmaniye / devlet-i osmâniye

  • Osmanlı Devleti (bk bilgiler – Osmanlı Devleti).

dihı

  • Köyle ilgili, köylü, köye mensub.

dil-agah / dil-âgâh

  • Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar. (Farsça)

dil-azad

  • Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan. (Farsça)

dirayet / dirâyet

  • Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak.
  • Fetanet. Temkin ve tecrübeye dayanan akıl.
  • Zekâ, bilgi, kavrayış.
  • Zekâ, bilgi, idâre kâbiliyeti.

dirayet tefsiri / dirâyet tefsîri

  • Resûlullah'tan sallallahü aleyhi ve sellem gelen rivâyetler (açıklamalar) esas alınarak, Kur'ân-ı kerîmin lisan bilgilerine ve zamanın fen bilgilerine, aklî ilimlere göre yapılan açıklaması. Bu tefsîre ma'kul, re'y tefsîri ve te'vîl de denir.

dirayetkar / dirayetkâr

  • Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı. (Farsça)

dirayetli / dirâyetli

  • Kavrayışlı, zeki, bilgili, anlayışlı.
  • Bilgili ve kavrama yeteneği olan. (Arapça - Türkçe)

divan

  • Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap.
  • Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.

divan-ı ahkam-ı adliye / divan-ı ahkâm-ı adliye

  • Huk: Kanunlara göre, bakılacak dâvalarla ilgilenmek üzere 1284 yılında kurulan ilk nizâmiye mahkemesi.

divane / dîvâne / دیوانه

  • Deli, çılgın. (Farsça)

divane-rev

  • Çılgın, delicesine davranan. (Farsça)

divanegi / dîvânegî / دیوانگى

  • Delilik, çılgınlık. (Farsça)

dünyevi / dünyevî / دنيوی

  • Dünya ile ilgili.
  • Dünya ile ilgili, dünyalı.
  • Dünya ile ilgili. (Arapça)

dürri / dürrî

  • Dürr'e mensub, inci ile ilgili.

eazım-ı müçtehidin / eâzım-ı müçtehidîn

  • Âyet ve hadisler başta olmak üzere, diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan büyük İslâm âlimleri.

ebcedi / ebcedî

  • Ebcedle ilgili.
  • Ebced hesabıyla ilgili.

ebedi / ebedî

  • Sonsuzla ilgili.

ecahil

  • (Tekili: Echel) En cahil, daha bilgisiz olanlar.

echel

  • Çok câhil. Çok bilgisiz. En câhil.

echeliyet

  • Aşırı bilgisizlik.

echeliyyet

  • Çok bilgisizlik. Çok câhil oluş.

edebi / edebî

  • Edeple ilgili, güzel söz ve yazı.

edille-i şer'iyye

  • Din bilgilerinin elde edilmesine esâs olan ve bunlara bağlı bulunan deliller.

ef'al-i mükellefin / ef'âl-i mükellefîn

  • İslâm dîninde mükelleflerin (dînî vazîfeleri yerine getirmekle yükümlü, sorumlu kimselerin) yapmaları ve sakınmaları lâzım olan emirler ve yasaklar. Ahkâm-ı İslâmiyye (fıkıh bilgileri), din bilgileri.

efazıl / efâzıl / افاضل

  • (Tekili: Efdal) Fâzıllar, faziletliler. Mümtaz ve çok bilgili kimseler.
  • Seçkin insanlar. (Arapça)
  • Bilginler. (Arapça)

efazıl-ı vükela-yı fiham / efâzıl-ı vükelâ-yı fihâm

  • Büyük vekillerin bilgilileri.

ehass

  • En seçkin, en bilgili.

ehl-i cehl

  • Bilgisizler, câhiller.

ehl-i dirayet / ehl-i dirâyet

  • Zeka, bilgi ve kavrayış sahibi kimseler.
  • Zeka, bilgi, tecrübe ehli.

ehl-i irfan

  • Cenab-ı Hakkı tanıyıp bilen, hak ve hakikatin özüne ve esasına ulaşan, bilgi ve marifet sahibi kimseler.

ehl-i kelam / ehl-i kelâm

  • Konusu daha çok inançla ilgili olan kelâm ilmiyle uğraşanlar.

ehl-i nakil

  • Geçmiş bilgileri nakledenler.

ehl-i sünnet alimleri / ehl-i sünnet âlimleri

  • İnanılması lâzım olan din bilgilerini Eshâb-ı kirâmdan (Peygamber efendimizin arkadaşlarından) doğru olarak öğrenip, kitablara yazan ve Ehl-i sünnet îtikâdında olan İslâm âlimleri.

ehl-i tarikat ve velayet / ehl-i tarîkat ve velâyet

  • Tarikata mensup olanlar, tasavvufla ilgilenenler ve Allah dostları, velîler.

ehl-i vukuf / ehl-i vukûf

  • Bir mes'ele hakkında bilgi sahibi olan salâhiyetli kimseler. Vukuf ehli. Bilirkişi.
  • Bir mes'ele hakkında ihtisâs ve bilgi sâhibi olan, bilirkişi.

ehle'l-mekteb

  • Mektepli, okumuş, bilgili.

ekser-i hükema

  • Aklı temel alan bilginlerin, filozofların çoğunluğu.

ekvani / ekvanî / ekvânî

  • Yaratılanlarla ilgili.
  • Varlıklarla ilgili.

el-hafız / el-hâfız

  • Hadîs ilminde uzman olan ve en az yüz bin hadîs-i şerifi, o hadîsleri aktaranların bilgileriyle beraber ezbere bilen hadîs âlimi.

el-i istiğrak

  • Tanımlama edatı olup başına geldiği isim, kendisiyle ilgili bütün mânâları içerir, örneğin el- insan = bütün insanlık.

elem-i fikri / elem-i fikrî

  • Düşünceye ait acı, düşünceyle ilgili acı, keder.

elhikmetü lillah / elhikmetü lillâh

  • Gerçek bilgi ve hikmet sadece Allah'ındır.

emr-i küfri / emr-i küfrî

  • İnkârla ilgili husus.

emr-i tekvini / emr-i tekvînî

  • Yaratma emriyle ilgili; Allah'ın birşeye "kün=ol!" deyince onu derhal olduruveren emriyle ilgili.

emri / emrî

  • (Emriye) Emirle ilgili, emre ait.

enfi / enfî

  • Burunla ilgili.

enfüsi / enfüsî

  • Kişinin kendisi ile ilgili, nefis ve beden dairesine ait.
  • Nefisle ilgili, insanlarının kendi iç âlemlerine ait.

entellektüel

  • (Bak: Münevver) Aydın. Akıl ve zihinle ilgili. (Fransızca)

er'an

  • Ahmak, bön, salak, ebleh.
  • Deli, çılgın.
  • Şaşkın, şaşırmış, taaccüb etmiş.
  • Uzun boylu, akılsız kişi.
  • Leşker.
  • Dağ. (Müe: Ra'nâ)

ergen

  • (Bâliğ) Çocukluk çağından gençlik çağına geçmiş olan, aklı ermeğe başlamış, bâliğ.Erginlik çağına gelen müslüman genç, namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek gibi Allah'ın farz kıldığı emirlerini yerine getirmeğe mükellef (yükümlü) olur. Küçük yaştan itibaren derece derece gerekli dini bilgiyi öğre

esasi / esasî

  • Esasla ilgili.

esele

  • (Çoğulu: Eslâl-Üsül) Ilgın ağacı.
  • Asıl.

esl

  • Karaılgın ağacı.

esmai / esmaî / esmâî

  • İsimlerle ilgili.
  • İsimlerlehhhhh ilgili.

esmaiye / esmâiye

  • Allah'ın isimleriyle ilgili.

esrar-ı gaybiye

  • Görünmeyen, dünya ile ilgili gizli sırlar.

etnik

  • yun. Bir kavim, bir ırkla ilgili olan. İslâmiyet, kavmiyeti ve ırkçılığı reddeder. Etnik bölücülüğe karşı en kuvvetli siper, İslâm şuuru ve kardeşliğidir.

evamir-i ahlakiye / evamir-i ahlâkiye

  • Ahlâkla ilgili emirler.

evsaf ve şuunat-ı rabbaniye / evsâf ve şuûnât-ı rabbâniye

  • Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatları ve terbiye edicilikle ilgili nitelikleri.

ezani / ezânî / اذانى

  • Ezan ile ilgili. (Arapça)

ezeliyye

  • Ezele mensub, ezel ile ilgili, ezelîlik

fakahet

  • Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak.

fakih / fakîh

  • Fıkıh âlimi. Dînin amelî (yapılacak işlerle ilgili) hükümlerinde mütehassıs âlim. Çoğulu fukahâdır.
  • Müctehid. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkca bildirilmemiş olan hükümleri, açık ve geniş olarak bildirilenlere benzeterek meydana çıkarabilen derin âlim. İctihâd derecesine

farisi / fârisî

  • İran dili, iranla ilgili.

fazl u kerem

  • Bilginlere, faziletli kişilere yaraşır olgunluk ve cömertlik.

felasife / felâsife

  • Filozoflar, felsefe ile uğraşanlar, âlimler, bilginler.

feleki / felekî

  • (Felekiyye) Feleğe mensub. Felekle ilgili.
  • Astronomik.

felsefi / felsefî / فلسفى

  • Felsefe ile ilgili, felsefeye ait.
  • Felsefeyle ilgili.
  • Felsefe ile ilgili. (Arapça)

felsefiyyat

  • Felsefe ile ilgili bilgi ve düşünceler, hikmet bilgileri.

fen yobazı

  • Fen bilgisinde mütehassıs (uzman) olmadığı hâlde, kendisini fen adamı ve müslüman olarak gösterip müslümanların dînini, îmânını bozmağa, İslâmiyet'i içerden yıkmağa çalışan kimse.

fenn-i hayvanat

  • Zooloji ilmi; hayvanları inceleyen ve onlar hakkındaki bilgi veren ilim dalı.

fenn-i hikmet

  • Felsefe bilgisi.

fenn-i hikmet-ül eşya

  • Tabiat bilgisi. Eşyadaki intizam, mükemmellik ve insanlara olan faydaları ve onlardan faydalanmak hakkında bilgi veren ilim kolu.

fenn-i iaşe / fenn-i iâşe

  • İnsanlar ve hayvanların besleniş ve yaşayışları hakkında bilgi veren ilim dalı.

fenn-i kıraat

  • Okuma bilgisi. Okumanın çeşitli usûllerini öğreten ilim dalı.

fenn-i makina

  • Çeşitli makineler ve onların kısımlarının işleyişleri hakkında bilgi veren ilimler. Mihanikiyet.

fenn-i nebatat

  • Botanik ilmi; bitkileri inceleyen ve onlar hakkında bilgi veren ilim dalı.

fenn-i sarf

  • Morfoloji ilmi, kelime bilgisi.
  • Gramer. Sarf bilgisi.

fenn-i teşrih

  • tıb: Bir cesedin, canlı vücudunun iç yapısını öğrenme bilgisi. (Anatomi)

fenn-i ziraat / fenn-i zirâat

  • Ekin ekme ve içme hususunda olan bilgi ve tecrübeye dayanan bu husustaki ilim kolu.

fenni / fennî

  • Fenle ilgili.

fennin iliştiği

  • Bazı materyalist bilginlerin maddî ilimleri kullanarak Kur'ân'daki bazı âyetlerin gerçek dışı olduğunu ileri sürmeleri.

fenniyat

  • Teknik bilgiler. (Teknoloji)

feraiz / ferâiz

  • (Tekili: Farîze) Allah'ın farz kıldığı ibadetler, yapılması mecburi olan din emirleri.
  • Şeriatın hükümleriyle mirasçılar arasında mal taksimi bilgisi. İslâmın miras hukuku.

ferdi / ferdî

  • (Ferdiye) Tek şey, bir tek.
  • Fertle ilgisi olan.

ferhenk

  • Edeb. İyi terbiye. (Farsça)
  • Hüner. Hikmet. Azamet. Mârifet. Bilgi. (Farsça)
  • Lügat kitabı. (Farsça)

feri / ferî

  • Ayrıntılarla ilgili.

ferman-ı haşr

  • Haşirle ilgili ferman, buyruk.

ferzane

  • Bilgili kimse. Hakîm, feylesof. (Farsça)
  • Tas: Nefsanî alâkalardan sıyrılmış kimse. (Farsça)

ferzane-gi / ferzane-gî

  • Üstünlük, rüçhaniyet. (Farsça)
  • Bilgi. (Farsça)

fetva / fetvâ

  • Bir hâdise, bir muâmele hakkındaki hükm-ü şer'îyi ehli olanın haber vermesi ve o hükme dair verilen mâlumat, bilgi.
  • Bir meseleyle ilgili dinî hüküm.

feya li'l-aceb

  • Hayret verici, çok ilginçtir ki!.

feyz

  • Akma. Peygamber efendimizin mübârek kalbinden, evliyânın kalbleri vâsıtasıyle akıp gelen mânevî bilgiler.

fiil

  • (Fi'l) Müessirin te'siri. Amel, iş.
  • Gr: Hâdiseye veya zamana delâlet eden kelime. (Sarf bilgisinde geniş izahı vardır.) Türkçede; gelme, gitme, yazma, okuma, gezme gibi kelimelere de fiil denir. (Fi'l diye de yazılır.)

fiil-fi'l

  • İş, kâr, amel, zamanla ilgili olup mânâya yol açan kelime.
  • Eylem.

fiili / fiilî

  • Fiille ilgili.

fıkh-ı ekber

  • Yüksek fıkıh. Dinî bilgilerin en mühim olanı. İmana dair ilim.
  • İmam-ı Azam hazretlerinin meşhur eserinin ismi.

fıkhü'l-ekber

  • En büyük fıkıh, dinî bilgilerin en mühim olanı; Akaid ilmi.

fıkıh

  • (Fıkh) Derin ve ince anlayış. Bir şeyi, hakkı ile, künhü ile bilmek. İnsanlar arasındaki ilişkilerle ilgili olarak dinî hükümleri ayrıntılı delilleriyle bilmek. Müslümanlar, müslüman olmaları itibariyle Allah'ın emirlerine tâbidirler, uyarlar. Fıkıh ilmi, hangi şartlarda Allah'ın hangi emrin

fıkıh usulü / fıkıh usûlü

  • Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nâsıl çıkarıldığını öğreten ilim.

fıkıh-fıkh

  • Bir şeyi anlayıp bilme,
  • Şeriat ilmi, şeriatın usül ve hükümleri, amelî ve şer'î meseleler bilgisi. Hukuk bilgisi.

fikr-i marifet / fikr-i mârifet

  • İlim fikri, bilgiye dayalı düşünce.

fikri / fikrî / فكری

  • Fikirle ilgili.
  • Düşünceye ait, düşünceyle ilgili.
  • Düşünce ile ilgili. (Arapça)

fikriyyat / fikriyyât / فكریات

  • Düşünce ile ilgili çalışmalar. (Arapça)

fir'avni / fir'avnî

  • Firavunluk. Firavun ile ilgili. (Farsça)

firaset / firâset

  • Anlayışlı, çabuk seziş,
  • Binicilik, at yetiştirme bilgisi.
  • Yiğitlik, mertlik.

fıtri / fıtrî

  • Yaradılışla ilgili.

frengi / frengî

  • Batı dili, Batı ile ilgili.
  • Avrupa'ya ait, Avrupayla ilgili.

fünun-u kevniye

  • Kâinatla ilgili bütün ilimler.

fünun-u tabiiye

  • Tabiatın dış görünüşüyle ilgilenen ilim dalları.

fürsiyyat

  • Fars dili ve edebiyatı bilgisi.

füru' / fürû'

  • Dal, asıldan türeyen. Fer'in çokluk şeklidir.
  • Fıkıh ilminde (İslâm hukûkunda) çocuklar, torunlar ve onların çocukları.
  • Ahkâm-ı şer'iyye yâni İslâm dîninde ibâdet, münâkehât (nikâh, boşanma, nafaka), muâmelât (alış-veriş, ticâret, kirâlama v.b) ve ukûbâtla (cezâlarla) ilgili hükümler.

füruat

  • Kökten ayrılan kısımlar. Füru'lar. Esastan olmayıp geniş bilgide ortaya çıkan mes'eleler.

fuzala / fuzalâ / فضلا

  • Erdemliler. (Arapça)
  • Bilginler. (Arapça)

gadabiye

  • Öfkeyle ilgili.

garbi / garbî / غربى

  • Garbî batı, batı ile ilgili. (Arapça)

gaybi / gaybî

  • Görünmeyenle ilgili.

gaybi-yi asümani / gaybî-yi âsümânî

  • Gaybî ve semâvî bilgileri veren.

gaybiyane / gaybîyâne

  • Görünmeyenle ilgili olarak.

gayr-ı süfli / gayr-ı süflî

  • Alçak olmayan; yüksek, zengin ve bilginler sınıfı.

gez

  • Arşın, endaze. (Farsça)
  • İlgın ağacı. (Farsça)
  • Okun çentiği. (Farsça)
  • Tâlim için yapılmış kısa ok. (Farsça)

gıdai / gıdaî

  • Gıdayla ilgili.

gramer

  • Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin ve harflerin hallerinden bahseden ilim. Dil bilgisi. (Fransızca)
  • Dilbilgisi.

güldeste-i marifet

  • Allah'ı tanıma ve imanın meydana getirdiği bilgilerden derlenmiş gül destesi.

habbazi / habbazî

  • Ekmekçilikle ilgili.

haber

  • Hâriçten insanın fikrine intikal eden ilim.
  • Yeni havadis. Ağızdan ağıza nakledilen söz.
  • Peyam. Peygam. Nebe'. İlim ve malumat. Bilgi.
  • Hadis, Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselâm'ın sözü.
  • Edb: Hâdiseyi bildiren fiil veya cümle.
  • Gr: Müsned. Mübtedanın mu
  • Herhangi bir konuda alınan yazılı veya sözlü bilgi.
  • Sünnet, hadîs-i şerîf.
  • Eshâb-ı kirâm, Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden bildirilen söz.
  • Yeni duyulan bilgi.

haberdar

  • Haberli, bilgili, vâkıf.

haberi / haberî

  • (Haberiyye) Haberle ilgili. Haberden ibaret olan.
  • Gr: Yüklemle ilgili.

habirane / habirâne

  • Bilgili ve haberdar olana yakışır şekilde. (Farsça)

habr / حبر

  • Âlim, bilgili.
  • (Çoğulu: Ehbâr) Alim ve sâlih kimse. Bilgili. Ehl-i ilim.
  • Ferahlık.
  • Nimet, vüs'at.
  • Refah, sürur.
  • Tıb: Dişlerin beyazına ârız olan sarılık.
  • Bilgin. (Arapça)

hacat-ı diniye / hâcât-ı diniye

  • Dinle ilgili ihtiyaçlar.

hace-i evvel / hâce-i evvel

  • Milletin ilmen ve fikren terakki etmesi için, çeşitli bilgileri, halkın rahatlıkla anlayabileceği bir lisan ile yayan kimse.

hadisat-ı bereket / hâdisât-ı bereket

  • Bereket ile ilgili hâdiseler, olaylar.

hadisat-ı islamiye / hâdisât-ı islâmiye

  • İslâmla ilgili olaylar.

hadisat-ı kevniye / hâdisât-ı kevniye / حَادِثَاتِ كَوْنِيَه

  • Yaratılışla ilgili hâdiseler, olaylar.
  • Varlıkla ilgili hâdiseler.

hadisat-ı muhammediye / hâdisât-ı muhammediye

  • Hz. Muhammed (a.s.m.) ile ilgili gelişen olaylar.

hadisat-ı risalet / hâdisât-ı risalet

  • Peygamberlikle ilgili hâdiseler, olaylar.

hadise-i arziye

  • Yerle ilgili olay.

hadise-i dünyeviye / hâdise-i dünyeviye

  • Dünya ile ilgili olay.

hadise-i misaliye

  • Misal âlemi ile ilgili olay.

hadise-i ruhaniye / hâdise-i ruhaniye

  • Ruhlarla ilgili olay.

hadise-i semaviye / hâdise-i semâviye

  • Gökle ilgili olay.

hadise-i şer'iye / hâdise-i şer'iye

  • Şeriatla ilgili olay.

hadise-i umumiye

  • Geneli ilgilendiren ve her tarafı kuşatan olay.

hads

  • Birdenbire sezilen bilgi.

hads-i kat'i / hads-i kat'î

  • Hızlı bir şekilde kalbe doğan ve doğruluğu kesin olan bilgi.

hadsi / hadsî

  • Güçlü bir sezgi, seziş; zihnin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın kalbe gelen güçlü ve kesin bir sezgi ile hızla hükmettiği doğru bilgi.

hafiye

  • Biri hakkında gizlice bilgi toplayan kimse.

hakaik-i kevniye

  • Kâinatla, yaratılışla ilgili hakikatler.

hakani / hakanî

  • Hâkan ile ilgili, hâkana mensub.

haki / hâkî / خاكى

  • Toprakla ilgili.
  • Hâki, toprak rengi. (Farsça)
  • Toprak ile ilgili. (Farsça)

hakikat-i içtimaiye

  • Sosyal hayatla ilgili gerçek.

hakikat-i külliye

  • Herşeyle ilgisi olan, çok büyük ve geniş hakikat.

hakim / hakîm

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Hikmet sâhibi, ilmi kâmil, işi güzel, uygun işler yaratıcı ve kullar arasında hükmedici.
  • Hikmet ehli. Din bilgilerini fen bilgileri ile isbât eden âlim.
  • Âlim, bilgin.
  • Doktor.
  • Hikmeti bilen, filozof. (Allah'ın isimlerinden)

hakkalyakin / hakkalyakîn

  • Bizzat yaşamak suretiyle, kesin bilgiye ulaşma.

hakke'l-yakin / hakke'l-yakîn

  • Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hakku'l-yakin / hakku'l-yakîn

  • Hakke'l-yakîn. Bilgi ve marifet mertebelerinin en yükseği, bizzat yaşayarak elde edilen bilgi, gerçeğin özünü kavramak.

hali / hâlî

  • Hâlle ilgili.

halita-i dimaği / halita-i dimağî

  • Akıldaki muhtelif mes'ele ve fikirler. Dimağdaki karışık, muhtelif bilgiler. (Farsça)

halli

  • (Halliye) Sirke ile ilgili.

hane-harab

  • Câhil, bilgisiz. (Farsça)
  • Evi yıkılmış, evsiz barksız kalmış. (Farsça)
  • Hâli perişan olmuş kimse. (Farsça)
  • Mc: Müflis, züğürt, sefil. (Farsça)

harbi / harbî

  • Harble ilgili.
  • Savaş yerinde bulunan ve müslüman olmayan kimse.
  • Anlaşma yapılmamış düşman.
  • Tüfek doldurma âleti.

harbiye

  • Harble ilgili, askeri okul.

harici / haricî / hâricî / خارجى

  • Dışa ait, dış ile ilgili.
  • Dış ile ilgili. (Arapça)

hatırat-ı gaybiye / hâtırat-ı gaybiye

  • Gaybtan gelen hatıralar, mânevî bilgiler.

hatırat-ı imaniye

  • İmanî meselelerle ilgili hatıralar; hatıra gelen ve kaleme alınan meseleler.

hatt-ı münasebet

  • Bağlantı hattı, ilgi bağı.

havai / havaî

  • Hava ile ilgili.

havass / havâss

  • Seçkinler, okumuşlar, bilginler.

havz-ı marifet ve muhabbet / havz-ı mârifet ve muhabbet

  • Bilgi ve sevgi havuzu; tanışmaları ve sevgileri ortak bir havuz gibi bir araya toplama.

hayati / hayatî / حياتى

  • Hayatla ilgili, hayata dair.
  • Hayatla ilgili, önemli.
  • Hayatla ilgili, yaşamsal. (Arapça)

hayretimi mucib

  • Hayret ettiren, ilginç.

hays

  • Saygı, hürmet, itibar.
  • Alâka, ilgi. Cihet, itibar.

hayvani / hayvânî

  • Hayvanla ilgili.

hecai / hecâî

  • Heca ile ilgili.

hendese

  • Geo: şekil bilgisi.
  • Mat: Çizgi, yüzey ve hacim olarak bu üç şeklin özelliklerini ve ölçülerini inceleyen matematik kolu.

hendesi / hendesî

  • Geometri ile ilgili.

hevesi / hevesî

  • Hevesle ilgili.
  • Arzu ve isteklerle ilgili.

hevl

  • Korku. Korku verici.
  • Ürkmek. Dehşet. Yılgınlık. İhtilâl-ı dimağ (beyindeki bozukluk) sebebi ile bâzı hayâli suretler tevehhüm ederek ondan korkmak.

hey'etşinas

  • Astronomi bilgini. Sema ve ecramın ahvâline vâkıf olan. (Farsça)

hezliyat / hezliyât

  • (Tekili: Hezl) Mizah ve şakayla ilgili söz veya şiirler.

hibr / حبر

  • Yahudi bilgini. (Arapça)
  • Mürekkep. (Arapça)

hicviyyat / hicviyyât

  • (Tekili: Hicviyye) Edb: Hicivle ilgili manzume ve şiirler.

hicviyye / هجویه

  • Taşlama, hicivle ilgili şiir veya düzyazı. (Arapça)

hidemat-ı tesbihiye / hidemât-ı tesbihiye

  • Allah'ı tesbih ve zikirle ilgili hizmetler.

hıfzıssıhha

  • (Hıfz-üs sıhha) Sağlıklı yaşamak için doğrudan doğruya kişi ve içinde bulunan çevrenin sağlıkla alâkalı şartlarını tetkik edip inceleyen, gerekli tedbirleri olan ve bu çeşit çalışmalardan bahseden hekimlik kolu veya sağlık bilgisi.
  • Sıhhatini korumak. Sağlığını muhafaza etmek.

hikemiyyat

  • Hikmet ve felsefeye âit söz ve düşünceler. Yeni yeni bilgiler veren kıssalar, ibret verici hâdiseler bildiren yazılar, sözler.

hikmet

  • Nübüvvet (peygamberlik).
  • Faydalı ilim.
  • Edeb, ahlâk ve nasîhat ile ilgili güzel sözler.
  • Gizli sebep, fâide.
  • Fıkıh ilmi, helâl ve harâmı bildiren din ilmi.
  • İlm-i Ledünnî, mânevî ilim.
  • Peygamber efendimizin sünneti.
  • Gaye, felsefe, gizli sebep, faydalı söz, bilgi.

hikmet-i aliye-i kainat / hikmet-i âliye-i kâinat

  • Evren ile ilgili yüksek bilgi.

hikmet-i ameliye

  • Pratik bilgi.

hikmet-i bedayi'

  • Güzel sanat bilgisi. Güzel san'at sevme (estetik). (Farsça)

hikmet-i beşer

  • İnsanın bilgi ve felsefesi.

hikmet-i beşeriye

  • İnsanların bilgisi.

hikmet-i felsefiye

  • Felsefî görüş, bilgi.

hikmet-i islamiye / hikmet-i islâmiye

  • İslâmî hikmet, ilim ve bilgi.

hikmet-i nazari / hikmet-i nazarî

  • Fen bilgileri.

hikmet-i nur-u irfan

  • Hikmetli, nurlu bilgi.

hikmet-i şeriat ve islamiyet / hikmet-i şeriat ve islâmiyet

  • Şeriat ve İslâmiyet bilgisi, ilmi.

hikmet-i tabiiye

  • Fizik bilgisi.

hiss-i zahir / hiss-i zâhir

  • Zâhirde ve varlığın dış yüzünde olanları kavrayan hisler, duyular; görme, işitme, tatma duyuları gibi (Varlığın mânâ boyutu ile ilgili sezgi ve ihtisaslara vesile olan aklî, rûhî, kalbî, vicdanî hislere hiss-i bâtın denir.).

hissi / hissî

  • His ile, duygu ile ilgili, duygusal.
  • Hisle ilgili, hissedilen.

hitabe / hitâbe

  • Dinleyicilere bilgi vermek ve yol göstermek için yapılan konuşma.

hitabiyat

  • Hitabet (etkileyici konuşma) ile ilgili sözler.

hizmet-i imaniye ve kur'aniye / hizmet-i imanîye ve kur'ânîye

  • İman ve Kur'ân ile ilgili hizmet.

hoca-i dana / hoca-i dânâ

  • Bilgin hoca.

huccet-hüccet

  • Vesika, delil, senet.
  • Tanınmış bilginlere verilen ünvan.

hukema / hukemâ

  • Din bilgilerini, fen bilgileri ile isbat eden mü'minler.

hükema / hükemâ

  • Hakîmler, bilginler, filozoflar.
  • (Tekili: Hakîm) Âlimler. Çok bilgili kimseler.

hükema-i işrakıyyun / hükema-i işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar.

hükema-yı felasife / hükemâ-yı felâsife

  • Felsefe bilginleri, düşünürleri; filozoflar.

hükema-yı hakikiye

  • Gerçek filozof ve bilginler.

hükema-yı işrakıyyun / hükema-yı işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan İslâm filozofları.

hukuk

  • Haklar, haklarla ilgili ilim.

hukuki / hukukî

  • Hukukla ilgili.
  • Hukukla ilgili.

hukukiyyat

  • Hukuk bilgisi.

hulki / hulkî

  • Yaradılışla ilgili, yaradılıştan gelen.

hümayun / hümâyûn / همایون

  • Kutlu. (Farsça)
  • Padişah ile ile ilgili. (Farsça)

hüner

  • Mârifet. Bilgililik. Ustalık, mahâret. (Farsça)

hürriyet-i ilm

  • İlimde özgürlük, bilgi edinme özgürlüğü.

hüsn-i kabul

  • Hüsn-i kabul görmek: İyi karşılanmak.
  • Hüsn-i kabul göstermek: İlgi göstermek, iyi karşılamak.

hüsn-ü alaka / hüsn-ü alâka

  • Güzel ilgi.

hüsn-ü teveccüh

  • Güzel alâka, ilgi.

huzur-u ali-yi irfan / huzur-u âlî-yi irfan

  • Yüce bilginlik seviyesi.

i'dadiye

  • Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus.
  • Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı olan mekteb.

i'ta-yı ma'lumat

  • Malumat verme. Bilgi verme.

ibn-i cevzi / ibn-i cevzî

  • (Hi: 508-597) El-Muğni isimli Kur'an-ı Kerim tefsiri vardır. Hanbelî fıkhı ve tarihî bilgilerde muhakkik âlimlerdendir. Ebu-l Ferec İbn-i Cevzî diye de meşhurdur.

ibtidaiyyat / ibtidâiyyât

  • Başlangıçta olanlara öğretilen bilgiler.
  • Bu derslere ait kitaplar.

icabi / icâbî

  • İcapla ilgili, gerekli.

icadi / îcadî

  • Yaratmayla ilgili.

icazi / îcâzî

  • İcazla ilgili, mûcize olan.

icma' / icmâ'

  • Edille-i şer'iyyenin (din bilgilerinin elde edildiği delîllerin, kaynakların) üçüncüsü. Bir asırda yaşayan müctehid denilen derin âlimlerin bir mes'elenin hükmünde birleşmeleri, ictihadlarının birbirine uygun olması.
  • Beş vakit namazın farz oluşu, zinânın haram oluşu gibi ictihâd lâzı

icma-ı ümmet / icmâ-ı ümmet

  • Büyük fakihlerin dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları.

icraat-ı celaliye / icraat-ı celâliye

  • Allah'ın celâl sıfatıyla ilgili işleri, faaliyetleri.

ictihadi / ictihâdî

  • İçtihatla ilgili.

içtihadi / içtihadî

  • İçtihatla ilgili; dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkarmayla ilgili olan.

ictihadiye / ictihâdîye

  • İçtihatla ilgili olan.

içtihadiye

  • İçtihatla ilgili.

ictimai / ictimâî

  • Toplumla ilgili.

idadiye / îdâdiye

  • Hazırlamayla ilgili, eskiden lise seviyesindeki okul.

idare-i ruhiye ve diniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine / idâre-i ruhiye ve dîniyesine ve şahsiyesine ve beytiyesine ve karyesine

  • Kendi ruhu, dini, şahsı, ailesi ve köyü ile ilgili idare ve onları yönetme.

idare-i şahsiye ve beytiye ve diniye

  • Kendi şahsı, ailesi ve dini ile ilgili idare ve bunları yönetme.

iddiaiyyat

  • (Tekili: İddiaî) İddia ile ilgili. Şahidi olmayan sözler.

idealizm

  • Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini. (Fransızca)

ihata / ihâta

  • Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak.
  • Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • Kuşatma, etrafını çevirme.
  • Geniş tam bilgi ve ihtisas.

ihbar-ı gaybiye

  • Bilinmeyen bir şeyle, gelecekle ilgili haber verme.

ihbarat-ı sadıka-i gaybiye / ihbârât-ı sadıka-i gaybiye

  • Gayb âlemiyle ilgili verilen dosdoğru haberler.

ihbarname

  • Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. (Farsça)
  • Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. (Farsça)
  • Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme. (Farsça)

ihsai / ihsâî / احصائى

  • Sayım ile ilgili, istatistik. (Arapça)

ihtilaf / ihtilâf

  • Farklılık, ayrılık. Aynı gâyeye ayrı ayrı yollardan gitme. Müctehid denilen âlimlerin amelî (işle ilgili) mes'elelerdeki ictihad ayrılıkları.

ihtirazi / ihtirâzî

  • Çekinme, sakınma ile ilgili.

ihtisas / ihtisâs / اِخْتِصَاصْ

  • Bir sahada geniş bilgi sâhibi olma.

ihtiyati / ihtiyatî

  • İhtiyatla ilgili.

ihvani / ihvânî

  • Kardeşlikle ilgili.

ikaniyye / ikâniyye

  • Yakînî bilgiye tabi olanlar. Din ve bilginlerce ileri sürülen şeyleri delil aramaksızın doğru sayan anlayış.

ikmal-i nüsah / ikmâl-i nüsah

  • Çeşitli ilimlerle ilgili te'lif edilmiş olan belirli eserlerin okumasını tamamlama.

iknaiyat

  • İkna ve inandırma ile ilgili konular.

iktisadiyat

  • İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.

ilhad / ilhâd

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan, müctehid âlimlerin söz birliği ile bildirdikleri ve müslümanlar arasında yayılan îmân bilgilerine uymamak, doğru yoldan ayrılmak küfre (îmânsızlığa) sebeb olan inanış.

ilhami / ilhâmî

  • İlhamla ilgili.

illiyyet

  • Sebep ile ilgili, sebeplilik.

ilm

  • Bir şeyi hakkıyla bilmek, anlamak. Cehlin zıddı.
  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Her şeyi bilmesi.
  • Bir şeyin sûretinin, görünüşünün zihinde şekillenmesi, bilme, bilgi.

ilm-i ahlak / ilm-i ahlâk

  • Ahlâk bilgisi.

ilm-i alet / ilm-i âlet

  • Ulûm-i âliyye denilen sekiz yüksek din bilgisini öğrenebilmek için lâzım olan yardımcı ilimlerdir. Bunlara ulûm-i ibtidâiyye, başlangıç ilimleri de denir. Ulûm-i âliyye şunlardır:Tefsîr, usûl-i kelâm, kelâm, usûl-i hadîs, ilm-i hadîs, usûl-i fıkh, fı kh, ilm-i tasavvuf. Böylece din bilgileri yirmi o

ilm-i beden

  • (İlm-ül ebdân) Hekimlik bilgisi, tabâbet.

ilm-i bedi' / ilm-i bedî'

  • Lafz (söz) ve mânâ ile ilgili bâzı san'atlar yaparak sözün süslenmesini öğreten ilim.

ilm-i esma / ilm-i esmâ

  • İsimleri bilme, isimlerin bilgisi.

ilm-i feraiz / ilm-i ferâiz

  • İslâm hukukunda miras taksimi ile ilgili bilim dalı.

ilm-i hal / ilm-i hâl

  • Her müslümanın îmân, ibâdet ve ahlâk ile ilgili bilmesi gereken şeyler veya bu bilgileri anlatan kitap.
  • İslâm dininin her müslüman için bilinmesi gereken temel bilgileri.

ilm-i hesab

  • Hesap bilgisi, aritmetik, matematik.

ilm-i hikmet

  • Düşünce bilgisi, felsefe.

ilm-i ictimai / ilm-i ictimaî

  • İçtimaî hayat ilmi. Toplu yaşayış ve cemiyet bilgisi. Sosyoloji.

ilm-i kelam / ilm-i kelâm

  • Kelime-i şehâdeti ve buna bağlı olan îmânın altı temel bilgisini öğreten ilim.

ilm-i nahiv ve beyan

  • Dilbilgisi ve belâğatın hakikat, mecaz, kinâye, teşbih ve istiâre gibi konularını öğreten ilim dalı.

ilm-i nahv

  • Arabî cümle bilgisi. Kelimelerin cümle içindeki yerlerini ve buna göre sonlarının aldığı durumlardan (harekelerden) bahseden ilim.

ilm-i sarf

  • Kelime bilgisi. Arabîde kelimenin aldığı şekillerden bahseden ilim. Morfoloji.
  • Dilbilgisi, gramer.

ilm-i sarf ve nahv

  • Arapçada kelime ve cümle bilgisi.

ilm-i usul-i fıkıh / ilm-i usûl-i fıkıh

  • Fıkıh bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

ilm-i usul-i kelam / ilm-i usûl-i kelâm

  • Kelâm ilminin, îmân bilgilerinin âyet-i kerîmelerden ve hadîs-i şerîflerden nasıl çıkarıldığını öğreten ilim.

ilm-i yakin / ilm-i yakîn

  • İlmî delillere dayanan kesin bilgi.

ilme'l-yakin / ilme'l-yakîn

  • İlmî bilgi. Kesin bilgi.

ilmi / ilmî

  • İlimle ilgili, bilimsel.
  • İlimle, bilgi ile alâkalı. İlme ait ve müteallik. Câhilce ve tetkiksizce olmayan.
  • İlimle ilgili, ilme uygun.

ilmihal / ilmihâl

  • İman esaslarıyla, namaz, abdest gibi amel ile ilgili meseleleri halkın seviyesinde anlatan kitap.

ilmiyye / علميه

  • Din bilginleri. (Arapça)

ilmühaber

  • (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika.
  • Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları getiren adamın eline verilen pusula.

iltifat / التفات

  • Dönme. (Arapça)
  • İlgi gösterme. (Arapça)
  • Gönül alma. (Arapça)

iltifat-ı ahmedi / iltifat-ı ahmedî

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) iltifatı, ilgi göstermesi, alâkası.

iltifat-ı ravza-i mutahhara

  • Ravza-i Mutahhara'nın iltifatı, lütfu, yakın ilgisi.

iltifat-ı şah-ı merdan / iltifât-ı şah-ı merdan

  • Mertlerin şahı olan Hz. Ali'nin iltifâtı, mânevî ilgi ve teveccühü.

iltifatkarane / iltifatkârane

  • İltifat ederek, ilgi göstererek.

iltikat

  • Yere düşen şeyi almak.
  • Toplamak. Çeşitli kitaplardan bilgi toplamak.

imam

  • Bir ilimde sözü delil kabul edilebilecek derecede derin ve geniş bilgi sahibi olan âlim.

iman-ı istidlali / îmân-ı istidlâlî

  • İslâm dîninin îmân ve ibâdet bilgilerini, emir ve yasakları bir âlimden veya kitaptan okuyup, öğrenerek, bilerek inanmak.

imani / imânî / îmânî

  • İmanla ilgili, imana dair.
  • Îmanla ilgili.

imla / imlâ / املا

  • Doldurma, doldurulma.
  • Yazı yazma. (Dikte)
  • Bir dildeki kelime ve sözleri doğru yazma bilgisi.
  • Müddeti mühlet vererek uzatma.
  • Doldurma, yazma bilgisi.
  • Doldurma. (Arapça)
  • Yazı bilgisi. (Arapça)
  • Yazı. (Arapça)

inayet / inâyet

  • Bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik.
  • Allah'ın özel yardımı, şefkatle ilgilenmesi.

inkari / inkârî

  • İnkârla ilgili.

inkıbazi / inkıbazî

  • İnkıbazla ilgili.

inkılab-ı acib-i medeni ve dünyevi / inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevî

  • Medeniyet sahasında ve dünya hayatıyla ilgili acayip köklü değişim.

insani / insânî / انسانى

  • İnsanlık. (Arapça)
  • İnsan ile ilgili. (Arapça)

insi / insî

  • İnsanla ilgili, insan cinsinden.

insırafi / insırafî

  • Çekilip gitme ile ilgili.

intikali / intikalî

  • İntikal ile ilgili.

iradi / irâdî

  • İradeyle ilgili, istemekle.

irca etme / ircâ etme

  • Döndürme, ilgili yere yöneltme.

irfan / irfân

  • Bilgili, anlayışlı, anlamak, bilmek.

irfan mektebi

  • İrfan okulu; Cenâb-ı Hakkı tanıtan, bildiren, hak ve hakikate ulaştıracak bilgiyi ders veren okul.

irfan-ı saadet / irfân-ı saâdet

  • Saâdet bilgisi, ilmi.

ırki / ırkî / عرقى

  • Irk ile ilgili. (Arapça)

ırkıy

  • (Irkıyye) Irkla ilgili, ırka âit.

irşadi / irşadî / irşâdî

  • Hak yolu göstermeyle ilgili.
  • İrşatla ilgili.

irtibat / irtibât / ارتباط

  • Bağlılık, ilgi.
  • Bağlantı, ilişki, ilgi. (Arapça)

işari / işârî

  • İşaretle ilgili.

isbatiyecilik

  • Bu felsefe nazariyesine göre, isbat yolu ile yakîn, şüphesiz bilginin elde edilebilmesi, tecrübelerle müşahadelerle ve vakıalara istinaden mümkün olacağı iddia edilir. İsbat şeklini ve sahasını daraltıp sadece maddiyata münhasır kılan bu anlayış yalnız maddiyata ait mes'eleler için doğrudur.

islam alimi / islâm âlimi

  • Dînî ilimleri bütün incelikleri ile zamânın fen bilgilerini de lüzûmu kadar bilen âlim.

isnadiyyat

  • İsnad ile ilgili düşünceler.
  • Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.

israiliyat

  • İsrailoğullarına ait bilgiler, bir temele dayanmayan gerçek dışı anlatımlar.

israiliyyat / isrâiliyyat

  • Yahudilikten kalma bilgiler.

işrakiyun / işrâkiyun

  • Bilginin kaynağının mânevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan İslâm felsefecileri.

işrakıyyun / işrâkıyyun

  • Bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunanlar.

istatistik

  • Hüküm çıkarmak için bilgi toplama ve sınıflandırma ilmi.

isti'lam / isti'lâm / استعلام

  • (İlm. den) Bilgi edinmek için yüksek bir makamdan alt makama sorulma.
  • Yazı ile bilgi isteme.
  • Bilgi isteme. (Arapça)

istibhar

  • Çok geniş bilgiye sahib olma.
  • Deniz gibi büyük ve geniş olma.

istidadi / istidadî

  • Yetenekle ilgili.

istidraci / istidrâcî

  • İstidracla ilgili.

ıstıfai / ıstıfâî / اصطفائى

  • Seçimle ilgili. (Arapça)

istiğraki / istiğrâkî

  • İstiğrakla ilgili.

istihare / istihâre

  • Hayır istemek.
  • Bir işin hakkında hayırlı olup olmadığını anlamak için abdest alıp iki rek'at namaz kıldıktan sonra bu husustaki duâyı okuyarak o işle ilgili rüyâ görmek üzere hiç konuşmadan uykuya yatmak.
  • Her gün evden çıkmadan iki rek'at namaz kılıp Allahü teâlâdan o günün ve işinin

istihbar / istihbâr

  • Haber ve bilgi alma.

istihrac-ı cifri / istihrac-ı cifrî

  • Cifirle ilgili hesaplamalar, cifir ilmiyle elde edilen sonuçlar.

istikbali / istikbâlî

  • Gelecekle ilgili.

istikra / istikrâ

  • Gezme, dolaşma, âvârelik, konuklama.
  • Bir şey hakkında etraflı bilgi edinme.

istikra'

  • Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumi bir netice çıkarmak. Umumi araştırmak. Fertten umuma âit hüküm sâhibi olmak.

istinabe

  • Duruşmada yasal gerekçelerle bulunamayan zanlının, ilgili mahkemece, yasal prosedürün yerine getirilmesi için zanlıya en yakın bölgedeki bir mahkeme veya kişileri yetkili kılması.

istinbat / istinbât

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmemiş hükümleri, bilgileri, açıkça bildirilenlere benzeterek, meydana çıkarmak.

ita-i malumat / itâ-i malûmat

  • Bilgi verme.

ithami / ithamî

  • İthamla ilgili.

itikadi / itikadî / îtikâdî

  • İnançla ilgili.
  • İnanmakla ilgili.

itikadiyat / itikadiyât / اعتقادیات

  • İnançla ilgili şeyler. (Arapça)

ıttıla / ıttılâ

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.
  • Bilgi, bilme.

ıttıla kesb etme

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.

ıttıla' / ıttılâ' / اطلاع

  • Bilgi sahibi olma. (Arapça)

ıttılaat / ıttılâât / اطلاعات

  • Bilgiler. (Arapça)

izafet / izâfet / اضافت

  • İki şey arasındaki ilgi, bağ.
  • İsim tamlaması, isim takımı.
  • İlgi, bağ. (Arapça)
  • Tamlama. (Arapça)

izani / izânî

  • Anlayışla ilgili.

japon

  • 1911 yılında İstanbul'da bulunan ve İslâm âlimlerine Allah'ın birliği ve Peygamber Efendimizin nübüvvetiyle ilgili sorular yönelten Japon Başkumandanı Mareşal Nogi.

kahkari / kahkarî

  • Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme.
  • Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

kaide-i nahviye

  • Arapça gramer kaidesi, dilbilgisi kuralı.

kaide-i nahviyece

  • Arapça dilbilgisi kuralı olarak.

kalbi / kalbî / قلبى

  • Kalble ilgili, kalbe ait.
  • Yürekten. (Arapça)
  • Kalp ile ilgili. (Arapça)

kamil / kâmil / كامل

  • (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır.
  • Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse.
  • Âlim, bilgin kişi.
  • Bir aruz kalıbı ismi.
  • Bütün, eksiksiz, tam.
  • Kemale ermiş, olgun.
  • Geniş bilgili, kültürlü, bilgin.
  • Tam. (Arapça)
  • Olgun. (Arapça)
  • Bilgili. (Arapça)

kandi / kandî

  • Şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.

kapasite

  • İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. (Fransızca)
  • Kabiliyet, bilgi. (Fransızca)

kasdi / kasdî

  • Kasıtlı olarak, kasıtla ilgili.

kat'-ı nazar

  • Bir şeye bakmaktan vazgeçme, ondan ilgisini kesme.

kavanin-i rububiyet / kavânîn-i rububiyet

  • Allah'ın herbir varlığa, yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması ile ilgili kanunlar.

kavl

  • Müctehid (Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden din bilgilerini elde edebilen) âlimlerin bir işin hükmünü bildiren sözü yâni re'yi, ictihâdı.

kavli / kavlî

  • Söz ile ilgili, söz olarak, sözde.

kavmi / kavmî

  • Kavme ait; olumsuz mânâda milliyetçilikle ilgili.

kaydetmek

  • Yazmak.
  • Bağlamak.
  • İlgilenmek, alâkalanmak.

kazai / kazâî / قضائى

  • Yargı ile ilgili. (Arapça)

kejdümi / kejdümî

  • Akrep gibi, akreple ilgili. (Farsça)

kelam / kelâm

  • Allahü teâlânın subûtî sıfatlarından. Cenâb-ı Hakk'ın, âlet, harf ve sese ihtiyaçtan münezzeh (uzak) olarak söylemesi.
  • Îmân ve îtikâd bilgilerini delîlleri ile anlatan ilim.

kelam-ı mecazi / kelâm-ı mecazî

  • Gerçek anlamında kullanılmayıp, aralarındaki ilgi, bağ ve benzerlikten dolayı başka anlamda kullanılan söz.

kelami / kelâmî

  • Sözle ilgili, söze ait.
  • Kelamcılar yolu.

kelime

  • Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir.

kem-bidaa

  • Sermayesi az. (Farsça)
  • Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş. (Farsça)

kemal

  • Olgunluk, olma.
  • Eksiksizlik, tamlık.
  • Değer, baha.
  • Bilgi, fazilet.

kemal-i alaka / kemâl-i alâka

  • Eksiksiz ilgi ve alâka.

kemal-i ilim / kemâl-i ilim

  • İlimdeki mükemmellik, mükemmel bilgi.

kemalat

  • Faziletler, olgunluklar, insanın bilgi ve güzel ahlâkça tam ve olgun olması.

kemali / kemâlî

  • Kemâlle ilgili.

keramat-ı gaybiye / kerâmât-ı gaybiye

  • Allah'ın bir ikramı olarak gaybla ilgili verilen haberlerin doğru çıkması şeklinde gerçekleşen kerametler.

keramet-i acibe-i gaybiye

  • Gayba ait acayip keramet; Allah'ın bir ikramı olarak gelecekle ilgili verdiği acayip haber.

kermarik

  • Ilgın ağacının koruğu.

kesb-i malumat / kesb-i malûmat

  • Bilgi sahibi olma, bilgi kazanma.

kesb-i vukuf

  • Haberi olma. Vukuf sahibi olma. Bilgi edinme.

kesbi / kesbî

  • Kesble ilgili.

kevkebi / kevkebî

  • Yıldıza ait, yıldızla ilgili.

kevni / kevnî

  • Yaratılışla ilgili.
  • Yaratılanlarla ilgili.

kevniye

  • Yaratılanlarla ilgili olan.

kezmazic

  • İlgın ağacının koruğu.

kıbal

  • Ebelik bilgisi ve işi.

kihalet

  • Göz için sürme yapma. Sürmecilik.
  • Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.

kilyevi / kilyevî

  • Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.

kisbi / kisbî

  • Edinmeyle ilgili.

kıssa-i lut ve davud / kıssa-i lût ve davud

  • İncil ve Tevrat'ta Hz. Lût (a.s.) ve Hz. Davud'un (a.s.) hayatıyla ilgili aktarılan hadiseler.

kitab / kitâb

  • Edille-i şer'iyyenin (İslâm dînindeki hükümlerin, din bilgilerinin) birinci kaynağı olan Kur'ân-ı kerîm.
  • Amel defteri.

kitabi / kitâbî

  • Kitaba uygun, kitapla ilgili, ilâhî kitaplardan birine inanan.

kıyas-ı adli / kıyas-ı adlî

  • Adaletle ilgili kıyas; Allah'ın kâinata koymuş olduğu adalet ve düzeni göstererek âhiretin varlığına ulaşma.

komprime

  • Tablet; bir konuyla ilgili olarak kalıplaşmış bilgi.

konferans

  • Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma. (Fransızca)

konsolos

  • İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.

kontenjan

  • İlgililerin her birine düşen pay ölçüsü.

kozmoğrafyacı

  • Gök bilimiyle ilgilenen kimse.

küfri / küfrî

  • Küfürle ilgili.

küfriyat / küfriyât

  • Küfürle ilgili şeyler.

küfv

  • Eş, denk. Evlenecek kız ile erkeğin din bilgileri, takvâ (haramlardan kaçmak), neseb (soy), mevki ve servet bakımından denk olması.

küll-ü nurani / küll-ü nuranî

  • Nurlu bir küll, bütün varlıklarla ilgisi olan bir kapsamlılık.

külliye

  • Bütünlük, ilgili bütün kısımların bir arada bulunduğu yapı.

kültür

  • Her türlü fikir, san'at ve âdet varlıklarının hepsi. (Fransızca)
  • Bir kimsenin umumi bilgi seviyesi. (Fransızca)
  • Terbiye. (Fransızca)
  • Ziraat. (Fransızca)
  • Tıb: Tecrübe veya ilâç yapmak için mikrop besleme ve çoğaltma. (Fransızca)
  • Bir milletin maddî ve mânevî varlıkları, yaşayış ve davranış şekli, kazanılan genel bilgi.

kurani / kurânî

  • Kurânla ilgili, ait.

kut'ül amare / kut-ül amare / كوتول امار

  • Kut'ül Amare ne demektir?

    Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na atanarak 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi.

    İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu yenilgiden dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi.

    Kut'ül Amare zaferinin önemi

    Kût (kef ile) veya 1939’dan evvelki ismiyle Kûtülamâre, Irak’ta Dicle kenarında 375 bin nüfuslu bir şehir. Herkes onu, I. Cihan Harbinde İngilizlerle Türkler arasında cereyan eden muharebelerden tanır. Irak cephesindeki bu muharebeler, Çanakkale ile beraber Cihan Harbi’nde Türk tarafının yüz akı sayılır. Her ikisinde de güçlü düşmana karşı emsalsiz bir muvaffakiyet elde edilmiştir.

    28 Nisan 1916’da General Townshend (1861-1924) kumandasındaki 13 bin kişilik İngiliz ve Hind askerlerinden müteşekkil tümenin bakiyesi, 143 günlük bir muhasaradan sonra Türklere teslim oldu. 7 ay evvel parlak bir şekilde başlayan Irak seferi, Basra’nın fethiyle ümit vermişti. Gereken destek verilmeden, tecrübeli asker Townshend’den Bağdad’a hücum etmesi istendi.

    Bağdad Fatihi olmayı umarken, 888 km. yürüdükten sonra 25 Kasım 1915’de Bağdad’a 2 gün mesafede Selmanpak’da miralay Nureddin Bey kumandasındaki Türk ordusuna yenilip müstahkem kalesi bulunan Kût’a geri çekildi. 2-3 hafta sonra takviye geleceğini umuyordu. Büyük bir hata yaparak, şehirdeki 6000 Arabı dışarı çıkarmadı. Hem bunları beslemek zorunda kaldı; hem de bunlar Türklere casusluk yaptı.

    Kût'a tramvayla asker sevkiyatı

    İş uzayınca, 6. ordu kumandanı Mareşal Goltz, Nureddin Bey’in yerine Enver Paşa’nın 2 yaş küçük amcası Halil Paşa’yı tayin etti. Kût’u kurtarmak için Aligarbi’de tahkimat yapan General Aylmer üzerine yürüdü. Aylmer önce nisbî üstünlük kazandıysa da, taarruzu 9 Mart’ta Kût’un 10 km yakınında Ali İhsan Bey tarafından püskürtüldü.

    Zamanla Kût’ta kıtlık baş gösterdi. Hergün vasati 8 İngiliz ve 28 Hindli ölüyordu. Hindliler, at eti yemeği reddediyordu. Hindistan’daki din adamlarından bunun için cevaz alındı. İngilizler şehri kurtarmak için büyük bir taarruza daha geçtiler. 22 Nisan’da bu da püskürtüldü. Kurtarma ümidi kırıldı. Goltz Paşa tifüsten öldü, Halil Paşa yerine geçti. Townshend, serbestçe Hindistan’a gitmesine izin verilmesi mukabilinde 1 milyon sterlin teklif etti. Reddedilince, cephaneliği yok ederek 281 subay ve 13 bin askerle teslim oldu. Kendisine hürmetkâr davranıldı. Adı ‘Lüks Esir’e çıktı. İstanbul’a gönderildi. Sonradan kendisine sahip çıkmayan memleketine küskün olarak ömrünü tamamladı.

    Böylece Kûtülamâre’de 3 muharebe olmuştur. İngilizlerin kaybı, esirlerle beraber 40 bin; Türklerinki 24 bindir. Amerikan istiklâl harbinde bile 7000 esir veren İngiltere, bu hezimete çok içerledi. Az zaman sonra Bağdad’ı, ardından da Musul’u ele geçirip, kayıpları telafi ettiler. Kût zaferi, bunu bir sene geciktirmekten öte işe yaramadı.

    Bu harbin kahramanlarından biri Halil Paşa, Enver Paşa’nın amcası olduğu için; diğer ikisi Nureddin ve Ali İhsan Paşalar ise cumhuriyet devrinde iktidar ile ters düştüğü için yakın tarih hafızasından ustaca silindi. 12 Eylül darbesinden sonra Ankara’da yaptırılan devlet mezarlığına da gömülmeyen yalnız bunlardır.

    Binlerce insanın kaybedildiği savaş iyi bir şey değil. Bir savaşın yıldönümünün kutlanması ne kadar doğru, bu bir yana, Türk-İslâm tarihinde dönüm noktası olan çığır açmış nice hâdise ve zafer varken, önce Çanakkale, ardından da bir Kûtülamâre efsanesi inşa edilmesi dikkate değer. Kahramanları, yeni rejime muhalif olduğu için, Kûtülamâre yıllarca pek hatırlanmadı. Gerçi her ikisi de sonu ağır mağlubiyetle biten bir maçın, başındaki iki güzel gol gibidir; skora tesiri yoktur. Hüküm neticeye göre verilir sözü meşhurdur. Buna şaşılmaz, biz bir lokal harbden onlarca bayram, yüzlerce kurtuluş günü çıkarmış bir milletiz.

    Neden böyle? Çünki bu ikisi, İttihatçıların yegâne zaferidir. Modernizmin tasavvur inşası böyle oluyor. Dini, hatta mezhebi kendi inşa edip, insanlara doğrusu budur dediği gibi; tarihi de kendisi tayin eder. Zihinlerde inşa edilen Yeni Osmanlı da, 1908 sonrasına aittir. İttihatçıların felâket yıllarını, gençlere ‘Osmanlı’ olarak sunar. Bu devrin okumuş yazmış takımı, itikadına bakılmadan, münevver, din âlimi olarak lanse eder. Böylece öncesi kolayca unutulur, unutturulur.

    Müşir İbrahim Edhem Paşa’nın oğlu Sakallı Nureddin Paşa (1873-1932), sert bir askerdi. Irak’ta paşa oldu. Temmuz 1920’de Ankara’ya katıldı. Fakat karakterini bilen M. Kemal Paşa, kendisine aktif vazife vermek istemedi. Merkez kumandanı iken Samsun’daki Rumları iç mıntıkalara sürgün ettiği esnada çocuk, ihtiyar, kadın demeden katliâma uğramasına göz yumdu. Bu, milletlerarası mesele oldu. Yunanlılar, bu sebeple Samsun’u bombaladı. Nureddin Paşa azledildi; M. Kemal sayesinde muhakemeden kurtuldu. Sonradan Kürtlerin de iç kısımlara göçürülmesini müdafaa edecektir. Batı cephesinde, kendisinden kıdemsiz İsmet Bey’in maiyetinde vazife kabul etti. İzmir’e girdi. Bazı kaynaklarda İzmir’i ateşe verdiği yazar. I. ordu kumandanı olarak bulunduğu İzmit’te, Sultan Vahîdeddin’in maarif ve dahiliye vekili gazeteci Ali Kemal Bey’i, sivil giydirdiği askerlere linç ettirdi; padişaha da aynısını yapacağını söyledi. Ayağına ip takılarak yerlerde sürüklenen cesed, Lozan’a giden İsmet Paşa’nın göreceği şekilde yol kenarına kurulan bir darağacına asılarak teşhir edildi. Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir fedainin vursa kahraman olacağı bir insanı, vuruşma veya mahkeme kararı olmaksızın öldürmeyi cinayet olarak vasıflandırıp kınadı. M. Kemal’e gazi ve müşirlik unvanı verilmesine içerleyen Nureddin Paşa iyice muhalefet kanadına geçti. 1924’de Bursa’dan müstakil milletvekili seçildi. Asker olduğu gerekçesiyle seçim iptal edildi. İstifa edip, tekrar seçildi. Anayasa ve insan haklarına aykırılık cihetinden şapka kanununa muhalefet etti. Bu sebeple antikemalist kesimler tarafından kahraman olarak alkışlanır. Nutuk’ta da kendisine sayfalarca ağır ithamlarda bulunulur, ‘zaferin şerefine en az iştirake hakkı olanlardan biri’ diye anılır.

    Halil Kut (1882-1957), Enver Paşa’yı İttihatçıların arasına sokan adamdır. Sultan Hamid’i tevkife memur idi. Askerî tecrübesi çete takibinden ibaretken Libya’da bulundu. Yeğeni harbiye nazırı olunca, İran içine harekâta memur edildi. Irak’taki muvaffakiyeti üzerine paşa oldu. Bakü’yü işgal etti. İttihatçı olduğu için tutuklanacakken, kaçıp Ankara hareketine katıldı. Rusya ile Ankara arasında aracılık yaptı. Sonra kendisinden şüphelenilince, Almanya’ya kaçtı. Zaferden sonra memlekete dönüp köşesine çekildi. Politikaya karışmadı.

    Ali İhsan Sâbis (1882-1957), Sultan Hamid’i tahttan indiren Hareket Ordusu zâbitlerindendi. Çanakkale, Kafkasya’da bulundu. Irak’ta paşalığa terfi etti. İttihatçı olduğu için Malta’ya sürüldü. Kaçıp Ankara hareketine katıldı. I. batı cephesi kumandanı oldu. Cephe kumandanı İsmet Bey ile anlaşmadı; azledilip tekaüde sevkolundu. M. Kemal’e muhalif oldu. Nazileri öven yazılar yazdı. 1947’de devlet adamlarına yazdığı imzasız mektuplar sebebiyle 15 seneye mahkûm oldu. 1954’te DP’den milletvekili seçildi. Hatıraları, Nutuk’un antitezi gibidir.

kütüb-ü islamiye / kütüb-ü islâmiye

  • İslâmiyetle ilgili kitaplar.

kuvve-i amile / kuvve-i âmile

  • İş yapan kuvvet. İnsan rûhuna âit iki kuvvetten birisi olan, fâideli ve başarılı işlerin yapılmasını sağlayan bilici kuvvetlerle edinilen bilgilere göre iş yapan kuvvet.

kuyud ve hey'at / kuyud ve hey'ât

  • Bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat / kuyûdât

  • Kayıtlar; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

kuyudat-ı kelam / kuyûdât-ı kelâm

  • Sözün kayıtları; bir sözün bütününü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla bunların sarf ve nahiv (dilbilgisi) yönünden özellikleri; meselâ, erkeklik-dişilik, belirlilik-belirsizlik, isim-sıfat gibi.

la yezali / lâ yezalî

  • Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.

lafzi / lâfzî / lafzî / لفظى / لَفْظ۪ي

  • Sözle ilgili.
  • Lafız ile ilgili, söz ile ilgili. (Arapça)
  • Sözle, kelimeyle ilgili.

lafziye / lâfziye

  • Sözle ilgili olan.

lahuti / lâhutî

  • Uluhiyet âlemiyle ilgili.
  • İlâhî âlemle ilgili.

lakayd / lâkayd

  • Kayıtsız, ilgisiz.
  • Kayıtsız, ilgisiz.

lakaydane / lâkaydane / lâkaydâne

  • Kayıtsızca, ilgisizce.
  • İlgisizce, duyarsızca.

lakaydi / lâkaydî

  • Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.

lakayt / lâkayt

  • Kayıtsız, duyarsız, ilgisiz.

lakaytlık / lâkaytlık

  • İlgisizlik, duyarsızlık.

laubali / lâubâlî

  • Senli benli, saygısız, ilgisiz, umursamaz.

laubaliyane / lâubâlîyâne

  • Saygısızca, ilgisizce.

layuhti / lâyuhtî

  • Hatasız, yanlışsız, yanılgısız.

ledün ilmi

  • Allah'ın sırlarına ait gaybî bilgi.

ledünni / ledünnî / لدنى

  • Tanrı sırlarıyla ilgili. (Arapça)

ledünniyat

  • Allah'ın sırlarına ait bilgi, mecazen bir şeyin iç yüzü.

levha-i hikmet

  • Faydalı bilgi tablosu.

levha-i imaniye

  • Üzerinde imanî bilgiler yazılan tablo.

levhimahfuz / levhimahfûz

  • Olmuş ve olacaklarla ilgili bütün bilgilerin yazılı bulunduğu kader levhası.

lisani / lisanî / لسانى

  • Lisanla ilgili, dile ait.
  • Dil ile ilgili. (Arapça)

lisevi / lisevî

  • Diş etleriyle ilgili, diş etlerine ait.

lokman

  • Kurânda adı geçen tıp bilgisiyle ünlü bir zat.

lu'bi / lu'bî

  • Oyun ile ilgili olan.

lutfeylemek

  • İlgi göstermek, iyilik etmek.

ma'kul ilimler / ma'kûl ilimler

  • His organları ile duyularak, akıl ile incelenerek, tecrübe (deney, gözlem) ile ve hesâb edilerek elde edilen ilimler, fen bilgileri.

ma'lumat / ma'lûmât / مَعْلُومَاتْ

  • Bilinen şeyler, biliş, bilgi.
  • Bilinen şeyler, bilinenler. Bir iş veya mevzu hakkındaki bilgiler.
  • Bilgiler.

ma'lumat-ı cüz'iye

  • Az ve hafif bilgi. Cüz'i mâlumât.

ma'lumat-ı sabıka / ma'lûmât-ı sâbıka / مَعْلُومَاتِ سَابِقَه

  • Geçmiş bilgiler.

ma'lumatfüruş

  • Mâlumat ve bilgi satan. Bilgiçlik taslıyan. (Farsça)

ma'nevi / ma'nevî

  • Mânâya, rûha ve gönüle âit olan, inançla ilgili. Maddî olmayan.

ma'nevi bağ / ma'nevî bağ

  • Herhangi bir şekilde, iki şey arasında zihinde kurulan irtibat, ilgi. Buna mânevî râbıta da denir.
  • Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat, dînine bağlılık gibi mânevî değerler.

maaliyat / maâliyât

  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.
  • Yüce bilgiler, yüksek mertebeler.
  • İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikirler ve derin bilgiler.

maani-i mukaddese-i muhabbet / maânî-i mukaddese-i muhabbet

  • Sevgi ile ilgili mukaddes mânâları.

maarif / maârif

  • Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi.
  • Meharet. Üstadlık. Hüner.
  • Marifetler. Mâruflar. Kültürler.
  • Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri.
  • Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.
  • Marifetler, ilimler, bilgiler.

maarif-i fenniye

  • Fen ilimlerine âit bilgiler, ilimler.

maarif-i gàmıza

  • Anlaşılması güç olan bilgiler.

maarif-i hakikiye

  • Gerçek bilgiler.

maarif-i ilahi / maarif-i ilâhî

  • Allah'ı tanıma yolunda elde edilen bilgiler.

maarif-i islamiye / maarif-i islâmiye

  • İslâmi bilgi, İslâmî eğitim ve öğretim.

maarif-i mütenevvia

  • Çeşit çeşit bilgiler.

maarif-mend

  • (Çoğulu: Maarifmendân) Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü. (Farsça)

maarif-mendan / maarif-mendân

  • (Tekili: Maarifmend) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.

maarifet

  • Bilgiler, ilimler.

maarifi / maarifî

  • Eğitim ve öğretim alanıyla ilgili.

maarifsiz

  • Bilgisiz.

maddi / maddî / مادی

  • Madde ile ilgili, maddece.
  • Madde ile ilgili. (Arapça)
  • Materyalist. (Arapça)

maddiyye / مادیه

  • Madde ile ilgili. (Arapça)
  • Matetaryalist. (Arapça)

maden-i marifet / mâden-i mârifet

  • Bilgi kaynağı.

maderi / maderî / مادری

  • Anne ile ilgili, ana tarafı. (Farsça)

mağlubiyet / mağlûbiyet

  • Yenilgi.
  • Yenilgi.

mağlubiyet-i mutlaka / mağlûbiyet-i mutlaka

  • Tam bir mağlup olma; yenilgi.

mağlup etmek / mağlûp etmek

  • Yenilgiye uğratmak.

mahall-i taalluk / mahall-i taallûk

  • Bağlantılı ve ilgili olduğu yer, bölge.

mahdut ihata

  • Sınırlı bilgi ve kavrayış.

mahsusattaki vehmiyat bedihiyattandır / mahsûsattaki vehmiyat bedihiyattandır

  • Dış duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiye vehim karışamaz. Zira hakikati sabittir. Dış duyularla gödüğümüz şeyler dış dünyada vardır. Vehimde olduğu gibi kuruntu ile olmayan bir şeyin varlığına hükmetmek değildir.

mai / maî / mâî / مائى

  • Su cinsinden, su ile ilgili, mavi.
  • Su ile ilgili. (Arapça)
  • Mavi. (Arapça)

makamat-ı ruhiye

  • Ruhla ilgili makamlar.

makami / makamî

  • Makamla, bulunulan yerle ilgili.

maksad-ı dünyevi / maksad-ı dünyevî

  • Dünyayla ilgili bir maksat, gaye.

makulat / mâkûlât / makûlat / معقولات

  • Akla uygun olanlar, akılla ilgili bulunanlar.
  • Aklî bilgiler. (Arapça)

malayaniyat / mâlâyâniyât

  • Kişiyi ilgilendirmeyen şeyler; boş, anlamsız şeyler.

mali / mâlî / مالى

  • Mal ile ilgili. (Arapça)
  • Maliye ile ilgili. (Arapça)

maliyat

  • Maliye işleriyle alâkalı. Maliye bilgisi.

maliye / mâliye

  • Mal ile ilgili olan.

malumat / malûmat / معلومات

  • Bilgi. (Arapça)

malumat-ı kalbiye / malûmat-ı kalbiye

  • Kalbe ait bilgiler; kalb yoluyla bilinenler.

malumat-ı sabıka / malûmât-ı sâbıka

  • Geçmişteki bilgiler.

malumatfuruş / malûmatfurûş / معلومات فروش

  • Bilgiçlik taslayan. (Arapça - Farsça)

malumatfuruşluk / malûmatfurûşluk

  • Bilgiçlik taslama. (Arapça - Farsça - Türkçe)
  • Malûmatfurûşluk etmek: Bilgiçlik taslamak. (Arapça - Farsça - Türkçe)

malumatlı / malûmatlı

  • Bilgili.

manevi / manevî / معنوی

  • Anlam ile ilgili. (Arapça)
  • Ruh ile ilgili. (Arapça)

maneviye / mânevîye

  • Mânâ ile ilgili.

mantıki / mantıkî

  • Mantıkla ilgili, mantıklı.

mantıkiyyun / mantıkiyyûn / منطقيون

  • Mantıkçılar, mantık bilginleri. (Arapça)

maraz-ı harici / maraz-ı haricî

  • Dıştan gelen, dış ile ilgili hastalık.

marazi / marazî / مرضى

  • Hastalıklı, hastalkla ilgili. (Arapça)

marifet / معرفت

  • Bilgi.

marifet-i imaniye / mârifet-i imaniye

  • İmanî bilgi.

marifet-i kudsiye / mârifet-i kudsiye

  • Allah'ı tanıma ve bilmeden gelen kutsal bilgi, marifet.

marifet-i tasavvuriye

  • Tasavvur ederek elde edilen bilgi.

masiva / mâsiva

  • Bir şeyden başka olanların hepsi.
  • Dünya ile ilgili olan şeyler.
  • Allah'tan başka her şey.

masiva-perest / mâsivâ-perest

  • Dünya ile ilgili olan şeylere düşkünlük; Allah'tan başka şeylere aşırı düşkünlük.

materyal

  • Gerekli olan bilgi, malzeme.

matüridi / mâtürîdî

  • Ehl-i sünnetin (Peygamber efendimiz ve Eshâbının yolunda olanların) îmânla ilgili bilgilerde tâbi olduğu iki imâmından biri. Ebû Mansur-ı Mâtürîdî.
  • Îmân bilgilerinde Ebû Mansûr Mâtürîdî'nin bildirdiği gibi inanan kimse.

maye / mâye

  • Maya, asıl, esas.
  • Para, mal.
  • İktidar, güç,
  • Bilgi.
  • Dişi deve.

maye-i bekà / mâye-i bekà

  • Bekà mayası; bekàyı ve süreklilği sağlayan maya.

me'hazi / me'hazî

  • Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

meal-i gaybi / meâl-i gaybî

  • Gaybla ilgili mânâ verme.

mearif / meârif

  • Kalb bilgileri. Çokluk şekli ma'rifet'tir.

mebahis-i külliye / mebâhis-i külliye

  • Geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular.

mebde'

  • Başlangıç.
  • Kaynak, kök.
  • Bilgilerin ilk kısımları.
  • İlke.
  • Tasavvufta sâlikin ilk başlangıcı.

mecanin / mecânîn / مجانين

  • Mecnunlar, çılgınlar. (Arapça)

mecazi / mecazî

  • Mecazla ilgili.

mecnun / mecnûn

  • Deli. Çılgın.
  • İnsanlara çok hususta uymayan.
  • Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.
  • Deli, çılgın.

mecnunane / mecnûnâne / مجنونانه

  • Çılğınca, delicesine. (Arapça - Farsça)

medarik / medârik

  • Tedârik edilen, toplanan bilgiler.

medarlar

  • Yirmi Dokuzuncu Söz'de bulunan bölümler; haşir ile ilgili deliller.

medresevi / medresevî / مدرسوی

  • Medrese ile ilgili. (Arapça)

mefkurevi / mefkûrevî / مفكوروی

  • Ülkü ile ilgili. (Arapça)

megazi / megâzî

  • Harp tarihi, gazâlara (savaşlara) dâir bilgiler, menkıbeler, hikâyeler.

mekani / mekânî

  • Yer ve mevki ile ilgili.
  • Mekânla ilgili.

mekki / mekkî

  • Mekke ile ilgili, Mekkeli, Mekke'de nazil olmuş âyetler veya sûreler.

mekteb-i mülkiye

  • Siyaset ve yönetim biliminin okutulduğu okul; Siyasal Bilgiler Fakültesi.

mektubat-ı kaderiye

  • Kaderle ilgili mektuplar.

mektubat-ı rabbani / mektûbât-ı rabbânî

  • Büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî hazretlerinin îmân, îtikâd ve tasavvuf bilgilerini öğreten mektublarından meydana gelen pek kıymetli kitab.

melahime / melâhime

  • Geçmiş ve gelecek devirlere âit haberler, târihî bilgiler ve bunları anlatan kitablar. Harb târihi.

melekat / melekât

  • (Tekili: Meleke) Melekeler. Tecrübe neticesi elde edilen alışılmış bilgiler. İsti'datlar.
  • Melekeler; tekrarla yapılan iş veya tecrübelerden sonra elde edilen bilgi ve beceriler.

melekat-ı akliyye / melekât-ı akliyye

  • Tecrübe neticesi aklen bilinen kolaylık, tecrübeden doğan bilgililik.

meleke

  • Tekrar tekrar yapılan bir iş veya tecrübeden sonra hasıl olan bilgi ve mehâret.
  • Mümârese.

meleke-i ameliye / مَلَكَۀِ عَمَلِيَه

  • İşle ilgili beceri.

meleki / melekî

  • Melekle ilgili, melek gibi.

melekuti / melekûtî

  • Melekutla ilgili.

menahic-i hükema / menâhic-i hükema

  • Bilgin ve filozofların metodları.

menfaat-ı umumiye

  • Toplumun genelini ilgilendiren fayda.

menkulat

  • Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler.

mensub

  • Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan.
  • Bağlı, ait, ilgili.

mensubat / mensubât

  • Bağlılar, ilgililer.

mensubiyyet

  • Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

merbutiyet / merbûtiyet / مربوطيت

  • Bağlılık. (Arapça)
  • Düşkünlük, aşırı ilgi. (Arapça)

meşagil-i dünyeviye / meşâgil-i dünyeviye

  • Dünya meşguliyetleri, dünyayla ilgili işler.

mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilafiye / mesail-i cüz'iye-i fer'iye-i hilâfiye

  • İhtilaf konusu olan, hakkında farklı görüş belirtilebilen cüz'î (bireylerle ilgili) ve fer'î (imanla ilgili olmayan, amellerle ilgili) meseleler.

mesail-i dünyeviye

  • Dünyaya ait, dünyayla ilgili meseleler.

mesail-i imaniye / mesâil-i imâniye

  • İmanla ilgili meseleler.

mesail-i istikbaliye / mesâil-i istikbaliye

  • Gelecekle ilgili meseleler.

mesail-i kevniye / mesâil-i kevniye

  • Yaratılışla ilgili meseleler.

mesail-i nahviye / mesâil-i nahviye

  • Arapça dilbilgisi konuları.

mesail-i siyasiye / mesâil-i siyasiye

  • Siyasetle ilgili meseleler.

mesail-i yakini / mesâil-i yakîni

  • Kesin bilgiye ait meseleler.

mesele-i ahiret / mesele-i âhiret

  • Ahiretle ilgili mesele.

mesele-i aliye-i zatiye / mesele-i âliye-i zâtiye

  • Zâtı ile ilgili yüce mesele.

mesele-i içtihadiye

  • Dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur'ân ve hadise dayanarak hüküm çıkartmayla ilgili olan mesele.

mesele-i imaniye ve kur'aniye / mesele-i imâniye ve kur'âniye

  • İmanla ve Kur'ân'la ilgili mesele.

mesele-i kainat / mesele-i kâinat

  • Kâinatı ilgilendiren mesele.

mesele-i kudret

  • Allah'ın kudretiyle ilgili mesele.

mesele-i şer'iye

  • Şer'î mesele, şeriat ile ilgili mesele; fıkhî mesele.

mesele-yi aliye-i zatiye / mesele-yi âliye-i zâtiye

  • Peygamber Efendimizin yüce zâtıyla ilgili mesele.

meşihat dairesi / meşîhat dairesi

  • Osmanlı devletinde Diyanetin dinî ilimlerle ilgili bölümü, Şeyhülislâmlık.

meşihat-i islamiye / meşihat-i islâmiye

  • İslâm ile ilgili devlet dairesi, Şeyhü'l-İslâmlık makamı.

meslek-i tevafukiye

  • Tevafuku, bilgi kaynağı olarak kabul eden meslek, yöntem.

metn / متن

  • Yazıya dökülmüş bilgi. (Arapça)

mevki-i münasip

  • Uygun mevki, ilgili yer.

mevlid

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) doğumu, hayatı ile ilgili eser.

mevti / mevtî

  • Ölümle ilgili, mevte ait.

meyelan-ı teçhil / meyelân-ı teçhil

  • Başkalarını cehaletle itham etmeye, bilgisiz görmeye yönelik eğilim.

mezheb

  • Gitmek, tâkib etmek, gidilen yol. Mutlak müctehîd denilen dinde söz sâhibi âlimlerin, müslümanların yapmaları gereken hususlarla ilgili olarak dînî delîllerden (Kur'ân-ı kerîm, hadîs-i şerîfler ve İcmâ'dan) hüküm çıkarma usûlleri ve çıkarıp bildirdik leri hükümlerin hepsi.

mezheb imamı / mezheb imâmı

  • Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshâb-ı kirâmdan işiterek veya nakl ile toplayan, açıkça bildirilmemiş olanları da, kendi koydukları usûllere (metod) göre açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek çıkaran derin âlim, mutlak müctehîd.

midevi / midevî

  • Mide ile ilgili, mideye âit.
  • Mide ile ilgili.

migferi / migferî

  • Miğfer şeklinde olan, miğfer biçiminde olan.
  • Miğferle ilgili.

milahat

  • Gemicilik. Gemicilik bilgisi.

milli / millî

  • Milletle ilgili.

miraciye / mîrâciye

  • Mevlidin mîraçla ilgili bölümü.

misal

  • Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek.
  • Düş. Rüya.
  • Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye.
  • Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas.
  • Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.

misali / misâlî

  • Misâl hâlinde, misâlle ilgili.

misaliye / misâlîye

  • Misâlle ilgili olan.

mısri / mısrî

  • Mısırlı, Mısır ülkesiyle ilgili.

mistik

  • İçle ilgili.

mitoloji

  • Efsane bilgisi. (Fransızca)

mu'cizat-ı mahsusa

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) hergangi bir şeyle ilgili gösterdiği mu'cizeler, kendisine mahsus mu'cizeler.

mu'cizat-ı maiye / mu'cizât-ı mâiye

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) su ile ilgili mu'cizeleri.

mu'cize-i bereket

  • Bereketle ilgili mu'cize.

mu'cize-i maiye / mu'cize-i mâiye

  • Peygamber Efendimizin (a.s.m.) su ile ilgili mu'cizesi.

mu'cize-i şeceriye

  • Ağaçla ilgili olan mu'cize.

mu'cize-i taamiye

  • Peygamberimizin (a.s.m.) yiyecekle ilgili mu'cizesi.

muamele-i şer'iye

  • Dinle ilgili davranış.

mübaşeret

  • Temas etme, bizzat ilgili olma, ilgilenme.

mücahede-i diniye

  • Dinle ilgili mücadele.

mucizevi / mûcizevî

  • Mûcizeli biçimde, mûcize ile ilgili olarak.

müctehid

  • İctihâd makâmına yâni Kur'ân-ı kerîmden, hadîs-i şerîf ve diğer dînî delillerden hüküm çıkarma derecesine yükselmiş büyük din âlimi. Bütün İslâm ilimleri ve zamânın fen bilgilerinde söz sâhibi âlim.

müçtehid

  • Âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan.

müeddib

  • (Çoğulu: Müeddibîn) (Edeb. den) Terbiye eden. Edeblendiren. Terbiye, bilgi ve görgü veren.

müellif-i islam / müellif-i islâm

  • Müslüman yazar; İslâmiyet ile ilgili eserleri olan.

müfti-yi macin / müftî-yi mâcin

  • Din bilgilerini fıkıh kitablarından öğrenmeyip, kendi düşüncelerini din bilgisi olarak söyleyen, müslümanları mezhebsiz yapan câhil din adamı.

muhadda'

  • Aldana aldana bilgi ve tecrübe sâhibi olan.

muhaddis / محدث

  • Hadis bilgini. (Arapça)

muhammediye

  • Peygamberimizle ilgili.

muhazarat / muhazarât

  • (Tekili: Muhazara) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.

muhit-i maarif

  • İlim okyanusu, bilgi denizi, ilim ansiklopedisi.

mukadderat-ı istikbaliye / mukadderât-ı istikbaliye

  • Gelecekle ilgili takdir olunan şeyler.

mukallid

  • Amelde, yapılacak işlerle ilgili konularda müctehid denilen derin âlime tâbi olan, uyan kimse.
  • İnanılacak şeylerin delillerini araştırmadan, anlamadan, sâdece anasından babasından duyarak îmân eden.
  • Fıkıh âlimlerinin yedinci derecesinde bulunan âlim.

muktebis

  • (Çoğulu: Muktebisîn) (Kabs. dan) İktibas eden. Faydalanmak üzere aktaran. Birinin bilgisinden faydalanan.

müktesebat / مكتسبات

  • Bilgi birikimi. (Arapça)

mülazemet

  • Mülazemet etmek:
  • Devam etmek.
  • Staj yapmak.
  • Bir işle ilgilenmek.

mülekkın

  • Telkin eden. Bilgi vermeğe çalışan.

mülk ciheti

  • Dış yüz, madde ile ilgili tarafı.

mülkiye / مُلْكِيَه

  • Ülke idaresiyle ilgili daire.

mültefit

  • İltifat eden, ilgi gösterip iyi davranan.

mümeyyiz

  • Temyiz eden, ayıran, iyiyi kötüyü farkeden.
  • İmtihandaki talebenin bilgisini imtihan ederek yoklayan kimse.
  • Gr: Tırnak işareti.

münakaşa-i içtihadiye

  • İçtihatla ilgili tartışma.

münasebat / münâsebât

  • (Tekili: Münasebet) Münasebetler, ilgiler. İki kişi veya hey'et arasındaki bağlar, ilişkiler. Alâkalar.
  • Uygunluklar, ilgiler.

münasebat-ı meşhure / münâsebât-ı meşhûre

  • Meşhur ilgiler, bağlar.

münasebat-ı nahviye ve sarfiye / münasebât-ı nahviye ve sarfiye

  • Dilbilgisi kurallarına ait münasebetler; fiil çekimi ve cümle yapısı ile ilgili kurallara ait bağlar.

münasebat-ı rızkıye / münasebât-ı rızkıye

  • Rızıkla ilgili münasebetler.

münasebet / münâsebet

  • Uygunluk, ilgi.

münasebet geldi

  • İlgisi, alâkası geldi; gerekçe oluştu.

münasebet peyda etmek

  • İlgi kurmak.

münasebet-i hakikiye

  • Gerçek bağlantı, ilgi.

münasebet-i makule / münasebet-i mâkule

  • Akla uygun bir bağ, ilgi, ilişki.

münasebetdar / münâsebetdâr

  • Münasebetli, ilgili.

münasebettar / münâsebettar

  • İlgili, bağlantılı.

münciyyat / münciyyât

  • Felâketlerden kurtarıcı bilgiler; ibâdetler, iyi ameller.

müntemi

  • (İntimâ. dan) İlgisi ve ilişiği olan. Yakınlık peydâ eden.
  • Birinin adamı olan.

müntesib

  • Bağlı, ilgili.

müntesibin / müntesibîn

  • Bağlananlar, ilgililer.

müşakele-i cinsiye / müşâkele-i cinsiye

  • Tür veya soyla ilgili yakınlık, akrabalık.

müsamere-i ulviye-i diniye

  • Dinle ilgili yüce bir kutlama.

müsellemat

  • (Tekili: Müsellem) Doğruluğunda şüphe edilmeyen umumi bilgi ve kaideler. İslâmiyete ait, sağlamlığında şüphe olmayan esâslar.
  • Man: Dinleyenin hemen münakaşasız kabul ettiği kaziyeler.

müsta'lim

  • (İlm. den) Mâlumat ve bilgi isteyen.

müste'dib

  • (Edeb. den) Bilgi ve edeb öğrenen.

müsteşrik

  • Oryantalist; Avrupalı olduğu halde, Doğu milletlerinin tarih, dil, din ve edebiyatıyla ilgili araştırma yapan kimse.
  • Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.

mutalaa

  • Bir mes'ele hakkında bilgi edinmek için tetkikatta bulunma, okuma, okuma ile meşguliyet.

mutali'

  • Mutâlaa eden. Kitab okuyan. Kitablarla tetkik ve bilgi için uğraşan.

mutasallıf

  • Bilgiçlik taslayan, şarlatan, gösterişçi.

mutasallifane

  • Nezaket, bilgiçlik taslayanlar gibi.

mutasavvıfa-i mütefelsife

  • Felsefeyle ilgilenen ve etkisinde kalan tasavvufçular.

müteallik / متعلق

  • Asılı, bağlı.
  • Taalluk eden, ilgili, ilişiği olan.
  • Alakalı, ilgili.
  • Alâkalı, ilgili.
  • İlgili, ilişkin. (Arapça)

müteallikat

  • Alâkalılar, ilgililer, yakınlar, akrabalar.
  • İlgili olanlar, yakınlar.

müteallim

  • (İlm. den) Taallüm eden, ilim ve bilgi edinen, öğrenen. Talebe.

müteallimane / müteallimâne

  • (İlm. den) Bilgi edinerek, ilim öğrenerek, taalüm ederek. (Farsça)

müteallimin / müteallimîn

  • (Tekili: Müteallim) İlm. den) Bilgi edinenler, ilim öğrenenler, talebeler.

mütebahhir / متبحر

  • İlmi derin olan, çok bilgili.
  • Derin bilgi sahibi. (Arapça)

mütebahhirin / mütebahhirîn

  • Bilgileri pek çok olanlar, deniz gibi derin bilgili olanlar. Allâmeler.

mütefakkıhin / mütefakkıhîn

  • (Tekili: Mütefakkıh) Fıkıh âlimleri, fıkıh bilginleri. Fıkıhla uğraşan kimseler.

mütefazıl

  • (Fazl. dan) Bilgi ve fazilet hususunda yarış eden.
  • Fazla, artık.

mütefazzıl

  • (Çoğulu: Mütefazzılîn) (Fazl. dan) Meziyet, fazilet ve bilgi yarışına çıkan.

mütefekkir

  • Düşünen, derin mes'eleleri düşünen. Tefekkür ve teemmül edici olan.
  • Kuvve-i bâtınayı sarfeden. Âlim. Çok bilgili.

mütefennin

  • Bilgili, sanatkâr, fen ilimlerine sahip.

mütefenninlik

  • Fen bilginliği, ilim sahipliği.

mütekellimin / mütekellimîn

  • Kelâm âlimleri. İslâm dîninin îmân bilgilerini, naklî (dînî) ve aklî delillerle îzâh eden, açıklayıp isbatlayan büyük âlimler.

mütevaggıl

  • Bir işle fazla uğraşan, bir konu hakkında derinlemesine ilgilenen ve takip eden.

muttala

  • Bilgilenme noktası.

muttali / muttâli

  • Haberdar olma, bilgi sahibi olma.

muttali olan

  • Bir bilgiye ulaşan, gözlemleyen.

muttali olma

  • Farkına varma; bilgi sahibi olma, haberdar olma.

muttali'

  • Haberli. Bilgisi olan. Bir yüksek yerden bakarak görüp anlayan. Vâkıf. Derk eden.
  • Öğrenmiş, haber almış, bilgili.

müvakkit

  • Eskiden İslâm devletlerinde namaz vakitlerini ve bunlarla ilgili âletleri kullanan, tâmirini ve ayarını yapan vazîfeli kimse.

müzaraa

  • Ziraat üzerine yapılan işler, ekincilikle ilgili olarak yapılan işler.
  • Toprağa, çalışmağa ve kazanca ortak olmak üzere kurulan şirket.

nabzi / nabzî

  • Damarın atmasıyla ilgili.

naharir

  • (Tekili: Nihrir) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.

nahiv / نَحِوْ

  • Dilbilgisi, gramer.
  • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.
  • Cümle bilgisi.

nahv

  • (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön.
  • Misâl.
  • Miktar.
  • Kasd ve azmeylemek.
  • Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile Arapça kelimelerin yeri ve usulü bilinir, yani cümle tahlili yapılır.
  • Dilbilgisinin konusu cümle olan kısmı.

nahv ilmi

  • Cümle bilgisi. Kelimelerin cümle içinde fiil, fâil (özne), mef'ûl (nesne, tümleç) olma gibi durumlarından ve buna göre sonlarının aldıkları i'râbdan (harekelerden) bahseden ilim.

nahvi / nahvî

  • Nahivle ilgili.

nakli / naklî

  • Nakille ilgili.
  • Nakle dayanan, kitap ve sünnete dayalı olan.
  • Taşıma ile ilgili.
  • Nakliye ile, taşıma ile ilgili.
  • Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.

nakliye

  • Taşımayla ilgili olan.

nakş-ı kelami / nakş-ı kelâmî

  • Sözle ilgili nakış, süs, söz dokusu.

nasuti / nasutî / nâsûtî / ناسوتى

  • Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili.
  • İnsanlık ile ilgili. (Arapça)

natıs

  • Bilgili, faziletli adam.

nazar / نظر

  • Bakış. (Arapça)
  • İlgi gösterme, iltifat etme. (Arapça)
  • bakış açısı. (Arapça)

nazar ber kadem

  • Nakşibendiyye yolunun temel bilgilerinden birisi olup, tasavvuf yolculuğunda adımdan ileriye bakmak ve adımını baktığı yere atmak.

nazar-ı ehl-i dikkat

  • Dikkatli olan kimselerin gözü, bakışı, ilgisi.

nazari / nazarî / نَظَر۪ي

  • Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
  • Sırf düşünce hâlinde bulunan bilgi, teorik.

nazariyat / nazariyât

  • Kitabî bilgiler, görüşler, ispatlanmamış düşünceler.

nazariye / نَظَرِيَه

  • Yalnız görüş ve düşünce halinde olup uygulanmamış bilgi.
  • Sırf düşünce hâlinde bulunan bilgi, teori.

nebati / nebatî / nebâtî

  • Bitki ile ilgili, bitki cinsinden.
  • Bitkisel, bitki ile ilgili.

nebatiyyun

  • Botanik bilginleri, botanik âlimleri.

nebevi / nebevî

  • Peygamberle ilgili.

nebil

  • (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi.
  • Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu.
  • Bilgili ve faziletli kimse.

necati / necatî

  • Kurtulmaya ait, kurtulmakla ilgili.

nefsi / nefsî / نفسى

  • Nefisle ilgili, nefsim!
  • Nefis ile ilgili. (Arapça)
  • Subjektif. (Arapça)

nehri / nehrî

  • (Nehriye) Nehirle ilgili, nehre ait.

neme lazım / neme lâzım

  • "Bu işle ilgilenmem, bana ne, buna karışmam" anlamında bir ifade.

nesebi / nesebî

  • Soy ile ilgili.
  • Soy yönünden, neseble ilgili olarak.

nesh

  • Emir ve yasaklarla ilgili şer'î (dînî) bir hükmün, ondan sonra gelen şer'î bir delîl (hüküm) ile kaldırılması, yürürlülük zamânının sona erdiğinin haber verilmesi, açıklanması. Hükmü kaldırılan delîle, nâsih; kaldırılan hükme mensûh denir.

nesimi / nesimî

  • Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.

nesr

  • Arş ve sema ile ilgili meleklerden biri.

neşr-i maarif

  • İlmi ve bilgiyi yayma.

nevadir haberler / nevâdir haberler

  • Hanefî mezhebi imâmlarından İmâm-ı Muhammed'in (El-Keysâniyyât), (El-Hârûniyyât), (El-Cürcâniyyât), (Er-Rukıyyât) adındaki kitablarıyla bildirilen din bilgileri, haberler.

nevai / nevaî

  • Ahenkle, makamla ilgili. (Farsça)

nevbahari / nevbaharî

  • İlkbaharla ilgili. (Farsça)

nevi / nevî

  • Türle ilgili.

nevmiye

  • Uyku ile ilgili.

nihrir

  • (Çoğulu: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.

nisbet

  • İlgi, bağlantı, oran.

nizamname / nizamnâme

  • Düzen yazısı, düzenleme ile ilgili belge.

nüasi / nüasî

  • Uyuklama ile ilgili.

nübüvvet yolu

  • Tasavvufta insanları Allahü teâlânın sevgisine, rızâsına kavuşturan iki yoldan birincisi ve en üstünü. Velî bir zâtın sohbetinde yetiştikten sonra arada sebeb ve vâsıta olmadan feyzin, kalb bilgilerinin asıl'dan yâni Resûlullah efendimizden alındığı yol. Allahü teâlânın rızâsına kavuşturan ikinci yo

nücumi / nücumî

  • Yıldızlarla ilgili.
  • Yıldızlarla uğraşan.

nuhi / nuhî

  • Nuh (A.S) ile ilgili.
  • Pek eski.

nükte-i umumiye

  • Umuma ait, herkesle ilgili ince ve derin bir nokta, mânâ.

nukuş-u misaliye

  • Misal âlemiyle ilgili nakışlar.

nüşub

  • Dühul etmek, girmek, dâhil olmak.
  • İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.

örfi / örfî

  • Gelenekle ilgili, âdet olan.

örfiyyat / örfiyyât / عرفيات

  • Gelenekle ilgili şeyler. (Arapça)

otuz üç farz

  • Her müslümanın öncelikle bilmesi ve yapması lâzım olan îmân ve ibâdet bilgileri.

padişahi / padişahî

  • Padişahla ilgili, padişaha ait. (Farsça)

paskalya

  • Hıristiyanların inanışlarına göre, Îsâ aleyhisselâmın haça gerildikten sonra dirilerek göğe yükselmesi ile ilgili olarak her yıl Mart ayının on dördüncü gününden sonra gelen ilk Pazar günü yaptıkları şenlik, âyin.

pejuhide

  • Çok akıllı, olgun, bilgili. (Farsça)

perva

  • Korku, çekinmek. (Farsça)
  • Alâka, ilgi, bağ. (Farsça)
  • Takat. (Farsça)
  • Durup dinlenmek. (Farsça)
  • Bilmek. (Farsça)
  • Vesvese. (Farsça)
  • Kayd. (Farsça)
  • Iztırab. (Farsça)
  • Terk, feragat. (Farsça)
  • Hayran, şaşmış. (Farsça)
  • Meyl, teveccüh, iltifat, kayırmak. (Farsça)
  • Gussalanmak. (Farsça)

prensip

  • Umde. İlk unsur. Temel kanaat, temel düşünce. Temel bilgi (Fransızca)
  • Man: Her çeşit münakaşanın dışında olan. (Fransızca)

rabıta / râbıta

  • İki şeyi birbirine bağlayan nesne.
  • İlgi, münasebet, bağlılık, mensupluk.
  • Düzen, tertip.
  • Bağ, ilgi, irtibat.

raci / râci

  • Geri dönen.
  • Dokunan, ilgisi bulunan.

racilen

  • Yaya. Piyade.
  • Mc: Cahil, bilgisiz.

rağbet / رغبت

  • İstek, ilgi.
  • İstek. (Arapça)
  • İlgi duyma. (Arapça)
  • Rağbet etmek: İlgi duymak. (Arapça)

rağbet etme

  • Düşkün olma, ilgi gösterme.

rahmani / rahmânî

  • Rahmanla ilgili.

rasadi / rasadî / رصدی

  • Gözlemle ilgili. (Arapça)

rasih / râsih / راسخ

  • (Çoğulu: Râsihîn-Râsihûn) (Rüsuh. dan) Temeli kuvvetli, sağlam.
  • Bilgisi, bilhassa dinî bilgileri çok geniş olan.
  • İyice oturmuş, dem ve damarlarına yerleşmiş, temeli sağlam ve kuvvetli olan.
  • Derin din bilgisi olan. (Arapça)
  • Temeli sağlam olan. (Arapça)

rasihun

  • (Tekili: Rasihîn) (Râsih) Âlimler, din bilgisi çok sağlam ve derin olan büyük zatlar.
  • Temeli kuvvetli ve sağlam olanlar.

rebii / rebiî

  • Bahara ait, baharla ilgili.

recai

  • Ricacı. Ricayla ilgili. Dua ve yalvarmağa, ümide dair.

remzi / remzî

  • Remizle ilgili.

reşidiyye

  • Reşid olanla ilgili.
  • Şeker ve nişasta ile yapılan bir çeşit tatlı.

revabıt / revâbıt / روابط

  • Bağlar, ilgiler, ilişkiler. (Arapça)

revabıt-ı kevniye / revâbıt-ı kevnîye

  • Kâinatla irtibatlı meseleler, kâinatla ilgili bağlar.

rezmi / rezmî

  • Savaşla ilgili. (Farsça)

rıfki / rıfkî

  • (Rıfkıye) Yumuşaklıkla, tatlılıkla ilgili.

risale-i mantıkiye

  • Mantıkla ilgili risale.

riyazi / riyazî

  • Hesap ve matematikle ilgili.
  • Matematikle ilgili.

riyazi-riyaziyye

  • Matematikle ilgili.

riyaziye

  • Hesap ilmi. Matematik bilgisi. Hesapla alâkalı.
  • Bir yazı çeşidi.

riyaziyyat

  • Matematik bilgisi.

rübai / rübaî

  • Dörtlük olan. Dörtle ilgili.
  • Edb: Dört mısralık belli vezinlerle yazılmış manzume. Aynı esasta 24 şekilli vezinle yazılan 4 mısralık şiir.
  • Gr: Mastarını meydana getiren dört harften hepsi de aslî olan kelimeler.

ruhami / ruhamî

  • Mermerden yapılmış. Mermerle ilgili.

ruhani / ruhanî / rûhanî

  • Ruha ait, ruhla ilgili, gözle görülemeyen, cismi olmayan.
  • Ruh ile ilgili, görünmez varlık, ruh, melek, cin.

ruhaniyyet / rûhâniyyet

  • Rûhla ilgili haller.

ruhi / ruhî / rûhî / روحى

  • Ruhla ilgili.
  • Ruha ait, ruhla ilgili. Ruhça.
  • Ruhla ilgili.
  • Ruh ile ilgili. (Arapça)
  • Ruhsal. (Arapça)

rüşdi / rüşdî

  • Rüşdle ilgili. Olgunluğa dair.

rüstai / rüstaî

  • (Rüstâyi) Köyle ilgili. (Farsça)
  • Köylü. (Farsça)

rüsuh

  • Bir ilmin derinliğine, özüne ve inceliğine vakıf olma, sağlam ve geniş bilgi sahibi olma.

rütebi / rütebî

  • Rütbelerle ilgili.

rüya-yı hayaliye

  • Misal âlemi ile ilgili rüya.

sadri / sadrî

  • (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.

şahane / şâhâne / شاهانه

  • Şahlara yakışır. (Farsça)
  • Şahlarla ilgili. (Farsça)

şahi / şahî

  • şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. (Farsça)
  • Hükümdarlık, şahlık. (Farsça)
  • Eski topların bir çeşiti. (Farsça)
  • Nişastalı, yumurtalı bir helva. (Farsça)
  • Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın bastığı altun para. (Bu ismin verilmesi, üzerinde "şah" kelimesinin yazılı bulunmasından (Farsça)

şahsi / şahsî

  • Kişiyle ilgili.

saltanat alemi / saltanat âlemi

  • Bir ülkenin hakimiyeti ve yönetimiyle ilgili alan.

samedani / samedanî

  • Samed olan Allah ile ilgili, ilâhî.