LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te İşlik ifadesini içeren 253 kelime bulundu...

acam

  • (Tekili: Ecme) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.

alamet-i ihmal / alâmet-i ihmal

  • İhmal belirtisi, başı boş bırakılmışlık işareti.

araste-gi / araste-gî

  • Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik. (Farsça)

arazet

  • Genişlik.

ari / ârî

  • Pâk, pislikten uzak.
  • Hür.

arz / عرض

  • yeryüzü, dünya, genişlik.
  • Genişlik, en. (Arapça)
  • Enlem. (Arapça)

asa

  • Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh.

asfer

  • Sarı, uçuk benizli. Soluk.
  • Kızıl.
  • Islık çalan.
  • Bomboş şey.

bad-ı pürgu / bâd-ı pürgû

  • Devamlı sesler çıkaran, ıslık çalan rüzgar.

batha

  • Çakıllı, taşlı büyük dere.
  • Dağ arasındaki dere.
  • Mekke-i Mükerreme'nin eski bir ismi.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

beşale

  • Harislik, hırslı olma.

besta

  • Uzunluk, bolluk, genişlik. Yaygın olmak.

betiha

  • (Çoğulu: Bitâh-Betâyih) Ufak taşlı büyük dere.
  • Kamışlık ve sazlık yer.

bu'd

  • (Çoğulu: Eb'ad) Uzaklık. Baid olma.
  • Aralık.
  • Geo: Bir cismin uzunluk, genişlik ve derinliği.

bülcet

  • Genişlik, vüsat.
  • İki kaş arasında olan açıklık.

büsuta / büsûta

  • Genişlik.
  • Tekellüfsüzlük.

camiiyet / câmiiyet

  • Genişlik, kapsamlılık.

celafet

  • Kabalık, yontulmamışlık.

cemiyyet

  • Cemiyet, toplum, genişlik.

çirk

  • Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset.
  • Yarada olan irin ve kan.

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cüsu'

  • Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik.

dagb

  • Harislik, hırslı oluş.
  • Ovmak.

dega

  • Hile, habislik, dolandırıcılık. (Farsça)
  • Hilekâr, dolandırıcı, habis. (Farsça)
  • Kalp para, bozuk akçe. (Farsça)

denes

  • (Çoğulu: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset.

derece-i itaat ve musahhariyet

  • İtaat ve boyun eğmişlik derecesi.

derece-i makbuliyet

  • Kabul edilmişlik derecesi.

ebaet

  • (Çoğulu: Abâ) Kamışlık yer.
  • Kamış.

eceme

  • (Çoğulu: Acâm-Ecemât - Ecem-Ücüm) Meşelik.
  • Kamışlık.

ednas

  • (Tekili: Denes) Pislikler, necisler, kirler.
  • En aşağılar, âdi ve bayağı kişiler.

evsah

  • (Tekili: Vesah) Pislikler, murdarlıklar, kirler.

fakahet

  • Şeriat bilgisinde âlimlik. Fıkıh bilgisinde mütehassıslık. Anlayışlı olmak.

fazalat

  • Necasetler, kazuratlar, murdarlıklar, pislikler.

fazla

  • Çok ziyâde, artık, artan.
  • İleri.
  • Gereksiz, lüzumsuz.
  • (Çoğulu: Fazalât) Kazurat, pislik.

fecve

  • Avlu.
  • Genişlik.

fenn-i hendese

  • Mühendislik ilmi.

ferah-na

  • Geniş yer. Büyük saha. (Farsça)
  • Bolluk, bereket. Genişlik. (Farsça)

ferahi / ferahî

  • Genişlik, bolluk. Ucuzluk. (Farsça)

ferec

  • Sıkıntıdan kurtulmak, zafer, inşirah, kederden kurtulmak. Genişlik, ferahlık, fütuhat.
  • Girecek yerler.
  • Ferahlık, genişlik, rahatlık.

fertuti / fertutî

  • İhtiyarlık, pirlik, bunamışlık, bunaklık. (Farsça)

fevh

  • Yaradan kan fışkırması.
  • Bolluk, genişlik.
  • Güzel kokunun yayılması.
  • Kaynamak.

feyayih

  • (Tekili: Feyhâ) Genişlikler, enginlikler, boşluklar.

feyha

  • Bir nevi toprak çanak.
  • Genişlik, vüs'at.

firşat

  • Genişlik, vüs'at.
  • İki ayağının arasını ayırıp genişletmek.

fışkı

  • Pislik. Çör çöp. Fazladan olan. Hayvan gübresi.
  • Pislik, hayvan gübresi.

furude

  • Alçaklık, âdilik, hasislik. (Farsça)
  • Kavrulmuş, yanmış. (Farsça)
  • Alçak, âdi, deni, hasis. (Farsça)

füshat / فسحت

  • Vüs'at, genişlik, açıklık.
  • Genişlik. (Arapça)

gait

  • Pislik.

germ ü serd

  • Sıcak ve soğuk.
  • Darlık genişlik, iyilik kötülük, acı tatlı.

giran-seri / giran-serî

  • Kibirlilik, mağrurluk, enaniyetli oluş, kendini beğenmişlik. (Farsça)

guh

  • Pislik, necâset. (Farsça)

habais / habâis

  • Pislikler, kötülükler.

habaset / habâset

  • (Hubs) Murdarlık, pislik, kötülük.
  • Pislik, pislik, kötülük.

hades

  • Yeni olmak. Eskiden olmayıp sonradan görülmek.
  • Taze. Yiğit. Genç.
  • Fık: Abdest almayı icabettiren hal. Bazı ibadetlerin yapılmasına mâni olan ve necaset-i hükmiye sayılan hal.
  • Pislik.
  • Yeni olma, sonradan olma.
  • Abdesti tazelemeyi gerektiren şey, manevî pislik.

hadesat

  • (Tekili: Hades) Hadesler. Pislikler.

hafet

  • Islıklı yılan.

hal / hâl

  • Durum, vaziyet, tavır. Tasavvuf yolunda bulunan kimsenin kalbine gelen sevinç, hüzün, darlık, genişlik, arzu ve korku gibi mânâlar. Bunlar kulun gayreti ve çalışması olmadan kalbe gelir. Bu yönden makam ile arasında fark vardır. Makam, tasavvuf yolun da bulunan kimsenin çalışmakla kazandığı mânevî d

hal-i terakki

  • İlerleme, gelişme hali; kalkınmışlık.

halisiyet / hâlisiyet

  • Halislik, saflık, duruluk.

halisiyyet / hâlisiyyet

  • Doğruluk, hâlislik, hilesizlik.

halt

  • Yanlışlık, karıştırma.

hamse

  • Mesnevi şekliyle yazılmış beş kitabdan ibaret bir takım demektir ki, böyle eser meydana getirmiş olanlara "Hamsenüvîs", yâhut "Hamseci" denilir. XII. yüzyıla kadar hamse-nüvîslik mutâd değildi. 1195'de vefat etmiş olan Genceli Şeyh Nizamî, manzum olarak beş kitab yazmış ve hepsine birden "penc genç"

hanfes

  • (Çoğulu: Hanâfis) Yellengen böceği.
  • Pislik yuvarlayan böcek.

hasaset

  • Tamahkârlık. Cimrilik. Alçaklık. Hasislik.

hata / hatâ

  • Yanlışlık. Yanılma.
  • Suç. Günah.
  • Yanlışlık, suç, günah.
  • Yanlış, yanlışlık.

hata-yı adli / hata-yı adlî

  • Adalet dairesine âit hata, yanlışlık. (Farsça)

hataen / hatâen / خطاء

  • Hatâ olarak, yanlışlıkla.
  • Yanlışlıkla. (Arapça)

hataiyyat / hatâiyyât / خطائيات

  • Yanlışlıklar, yanlışlar.
  • Hatalar, yanlışlıklar. (Arapça)

hatakar / hatakâr

  • Yanlışlık yapan, hatâ eden, yanılan. (Farsça)

havaic-i asliye

  • Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.

hefevat

  • (Tekili: Hefve) Yanlışlıklar, yanılmalar.
  • Ayak kayması. Sürçmeler, kaymalar.

hefvan

  • Yanılma, yanlışlık.
  • Süratle gitme, hızla gitme.
  • Ayak kayıp sürçme.

helak

  • Yıkılma, bitme, mahvolma.
  • Harislik ve pek düşkünlük.
  • Azab. Korku, havf.
  • Fakr.

hendese / هَنْدَسَه

  • Geometri, mühendislik.
  • Ölçü ve şekil ilmi, mühendislik.

hidayet / hidâyet

  • Doğru yolu gösterme, doğru, Allahü teâlânın râzı olduğu yolda bulunma.
  • Cenâb-ı Hakk'ın insanın kalbinden her sıkıntı ve darlığı çıkarıp, yerine rahatlık, genişlik verip, kendi emir ve yasaklarına uymada tam bir kolaylık ihsân etmesi ve kulun rızâsını kendi kazâ ve kaderine tâbi eylem

hilafet / hilâfet / خِلَافَتْ

  • Bir kimseye halef olmak ve onun yerine geçmek.
  • Din ve dünya işlerinde umumi reislik. İmam-ül Mü'minîn olan zât, şer'î hükümlerin icrasında Peygamberimiz Hz. Muhammed'e (A.S.M.) halef olduğu için hilafet vazifesini alana Halife denmiştir. Buna İmamet-i Kübra da denir.Hilafet, 1517 (Hi
  • Halifelik; Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde genel reislik.
  • Birinin yerine geçme, Peygamber vekili olarak âlem-i İslama reislik etme.

hırkapuşi / hırkapuşî

  • Fakirlik, dervişlik. (Farsça)

hiyela

  • Kibir, gurur, enaniyet, kendini beğenmişlik.

hubs

  • Pislik.
  • Kötülük.

hulus / hulûs

  • Hâlislik. Saflık.
  • Samimiyet. Hâlis dostluk. İçden davranmak. Her hayırlı işi ve ameli Allah rızâsını niyet ederek yapmak.
  • Halislik, saflık, gönül temizliği.
  • Halislik, saflık, arılık.

hulusiyet / hulûsiyet

  • Hâlislik, içtenlik.
  • Halislik, samimilik, temizlik.

hulusiyyet

  • Hâlislik. Samimi dostluk.

i'cab

  • Şaşırtmak. Hayran etmek. Hayrete düşürmek.
  • Hodpesendlik. Kendini beğenmişlik.

ihsas

  • Aşağılık işler yapma.
  • Cimrilik, pintilik, hasislik.

ilmiye rütbeleri

  • İlmiye denilen ulema sınıfına mahsus rütbeler. Rütbeler, aşağıdan üste doğru şöyle idi: Müderrislik, kibar-ı müderrisîn, mahreç mevleviyeti, bilâd-ı hamse mevleviyeti, Haremeyn-iş şerifeyn mevleviyeti, İstanbul kadılığı, Anadolu ve Rumeli kazaskerliği.

iltibas

  • Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık.
  • Tereddüt. Şüphe.

imamet / imâmet

  • İmâmlık, reislik, başkanlık, rehberlik.

imsak

  • Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme.
  • Oruca başlama zamanı.
  • Hapsetmek.
  • Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek.
  • Yemez içmez adamın hâli. Cimrilik, hasislik, pintilik.

ırafet

  • Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.

istikzar

  • Kir ve pisliklerden nefret etme, tiksinme.

istinca

  • Pislikten temizlenme.
  • Birisinden maksadını istihsal etmek.
  • İlm-i Hâlde: Pislikten temizlenmek. Abdest bozduktan sonra veya abdest almadan evvel; kan, sidik, meni' gibi şeylerin çıktıkları yeri temizlemek.

istinka / istinkâ

  • Pâk olmasını istemek. İstincadan sonra hiç bir pislik eseri bırakmamak.
  • İstincâdan sonra, hiçbir pislik kalmadığına kalbde kuvvetli bir kanâat hâsıl olması.

ittisa / ittisâ / اتساع

  • Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Genişleme. (Arapça)

ivec

  • Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık.
  • Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek.

kalenderi / kalenderî

  • Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. (Farsça)
  • Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler. (Farsça)

kargah / kârgâh / كارگاه

  • İşlik, iş yeri. (Farsça)

karhane / kârhane / كارخانه

  • Fabrika. (Farsça)
  • İşlik. (Farsça)

kaşane / kâşâne

  • Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda. (Farsça)

kasba

  • Kamış. Kamışlık.

kazaret

  • Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.

kazurat / kazurât / kazûrat

  • Pislikler, süprüntüler, insan pisliği.
  • Artık maddeler, pislikler.
  • Pislikler.
  • Pislikler; artık şeyler.

kazure

  • (Çoğulu: Kazurât) Pislik.
  • Mezbele, süprüntülük.

keffaret

  • (Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç.
  • Günahtan arınma.

kemal-i gurur / kemâl-i gurur

  • Tam bir gurur, kendini beğenmişlikle aldanma.

kemal-i hayret ve istihsan / kemâl-i hayret ve istihsan

  • Tam bir hayret ve beğenmişlik.

kemal-i inkıta ve infisal

  • Tam bir kopukluk ve ayrılmışlık.

kemal-i musahhariyet / kemâl-i musahhariyet

  • Tam bir boyun eğmişlik.

kemal-i vüs'at / kemâl-i vüs'at

  • Son derece genişlik.

Kulleteyn

  • Alıntı:
    "iki kulle" (yaklaşık 13 ton) su. Durağan suyun temiz ("tahir") sayılabilmesi için Şafii mezhebine göre bu kadar olması yeterliydi. Daha az olamazdı. Bu kadar oldu mu, içinde ne bulunursa bulunsun "temiz"di artık. "pislik"lerle dolu bile olsa...

    Turan Dursun, Kulleteyn,
    Akyüz Kitabevi, 1990


lahd

  • Kabir kazıldıktan sonra, kabrin taban sathından kıble cihetine kabir boyunca, içine ölü sığacak kadar genişlik ve derinlikte kazılan yer.

lahin / lâhin

  • Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
  • Kur'ân-ı Kerim'i okurken telaffuzunda yanlışlık yapan.

lehhan

  • Okurken çok yanlışlık yapan kimse.

levs / لوث

  • Pislik, murdarlık. Kir.
  • Zor. Kuvvet.
  • Tam olmayan, zayıf beyyine.
  • Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek.
  • Deprenmek.
  • Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık.
  • Cerâhet, yara.
  • Pislik.
  • Pislik. (Arapça)

levs-i fani / levs-i fâni

  • Gelip geçici murdarlık, pislik. Dünyanın fâni, faydasız eğlenceleri.

ma'rufiyet

  • Ma'rufluk. Ünlülük, meşhurluk, tanınmışlık.

mahbusiyet

  • Hapsedilmişlik.
  • Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.

mahlukiyet / mahlûkiyet

  • Yaratılmışlık.

makbuliyet

  • Kabul edilmişlik.
  • Beğenilmişlik, makbullük.

makhuriyet

  • Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.

maklubiyet

  • Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

maksebe

  • Sazlık, kamışlık.

malumiyet / mâlûmiyet

  • Bilinir olma, bilinmişlik.

mazlumiyet / mazlûmiyet / مظلوميت

  • Zulme uğramışlık.
  • Mazlumluk, zulme uğramışlık. (Arapça)
  • Sesiz sedasız olma. (Arapça)

mef'uliyet

  • Edilgenlik, yapılmışlık; bir failin fiilinin tesiriyle olma durumu.

mefuliyet / mefûliyet

  • Fiilden etkilenmişlik.

melamet / melâmet

  • Kınanmışlık. İtab ve serzenişlik. Rezillik ve rüsvaylık.
  • Kınanmışlık.

menduha

  • Genişlik.
  • Kifâyet, kâfi gelmek.
  • Mahlas.

merdudiyet

  • Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.

merhaba

  • Şâdlık, neşeli oluş.
  • Genişlik, vüs'at.
  • Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir.
  • Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

merzukiyet / merzûkiyet

  • Rızıklanmışlık.

mesaha

  • Genişlik.
  • Genişlik ölçme.

meşati / meşatî

  • (Tekili: Meştâ) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler.

meşta

  • (Çoğulu: Meşâti) (Şitâ. dan) Kış mevsiminde barınılacak yer. Kışlık otlak, kışla.

metrukiyyet

  • (Terk. den) Terk edilme, boşanmış olma.
  • Bırakılmışlık, kullanılmazlık.
  • Bir işten çekilip uğraşmama.

mevleviyyet

  • Mevlevilik. Mevlevi tarikından olmak.
  • Mollalık.
  • Müderrislikten sonra gelen ilmiye sınıfından oluş.
  • Eyâlet kadılığı; yani, bir eyâletin bütün hukuki ve kazai işlerine bilfiil bakan kadı. "Mevâli" de denir.

meyl-i riyaset / meyl-i riyâset

  • Reislik, başkanlık yapma meyli, eğilimi.

miyar

  • Ölçü, ayıraç, bir şeyin halislik derecesini anlamaya yarayan âlet.

mühacene

  • Kabahat, noksanlık, nâkıslık.
  • Asılsızlık.
  • Ayıplı söz söylemek.
  • İlmi zâyi olmak.

muka

  • Islık çalmak.

müka'

  • Islık. Islık çalmak.

musaffir

  • Islık çalan, seslenen.

musahhaf

  • Yanlışlıkla değiştirilmiş.

musahhariyet / مُسَخَّرِيَتْ

  • Boyun eğmişlik.
  • İtâat ettirilmişlik.

müsamid

  • Oyun âleti yapan kimse.
  • Bahçesine ters ve pislik döken kişi.

musile

  • Müderrislikte ikinci yüksek derece.

mustakzer

  • Pis, pislik saçan.

müteannitane / müteannitâne

  • Yanlış arayana, yanlışlıklar çıkarmaya uğraşana yakışır surette. (Farsça)

müzahraf / مُزَخْرَفْ

  • Sahte yaldızla süslü pislik.

muzahrafat-ı arziye

  • Dünyanın süprüntüleri, pislikleri.

müzahref

  • Pislik, kof, süprüntü.
  • Boya. Yaldız gibi, sahte yalancı. Yaldız.
  • Süprüntü, pislik, çöp.

müzahrefat / müzahrefât / مزخرفات

  • Gayr-i hâlis. Yaldızlı.
  • Dünyanın daima değişen ve zail olan ziynetleri.
  • Süprüntüler, pislikler.
  • Pislikler, süprüntüler, döküntüler. (Arapça)

na-paki / nâ-pâkî

  • Pislik, murdarlık. (Farsça)

nakr

  • Oymak, kazmak. Taş oymak.
  • Kuşun yem toplaması.
  • Vurmak.
  • Sıklık vermek.
  • Ağaç üstüne nakşetmek.
  • Tanbur çalmak.
  • Üflemek.
  • Dille ıslık çalmak.
  • Parmak çıtlatmak.

narcistan

  • Nergislik.

necaset / necâset / نجاست

  • Pislik, kazurat, murdarlık.
  • Pislik.
  • Dinen pis sayılan maddî pislik.
  • Pislik.
  • Pislik. (Arapça)

necaset-i gayr-i mer'iye

  • Câmid, bir hacmi olmayan veya bulaştığı yerde görülmeyen herhangi bir pis maddedir. Görünmez halde olan pisliktir. (İdrar gibi)

necasetten taharet

  • Pislikten temizlenmek.

neces

  • Murdarlık, pislik, necâset.

nedalet

  • Kir, pislik.
  • Çalma, sirkat etme, aşırma.

nefaset / nefâset / نفاست

  • Nefislik. (Arapça)

nefsaniyet

  • Kendini çok beğenmişlik.
  • Gizli düşmanlık, garez, kin.
  • Nefsini çok beğenmişlik.
  • Gizli düşmanlık, garez, kin.

neher

  • Genişlik, bolluk.
  • Nehir, ırmak.

nehmet

  • Himmet, maksat, yüksek himmet. Harislik. şehvet.

nehr

  • Çay, ırmak.
  • Vüs'at, bolluk. Genişlik.

neyistan / نيستان

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neysitan

  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

neyzar / neyzâr / نيزار

  • Kamışlık, sazlık. (Farsça)
  • Sazlık, kamışlık. (Farsça)

nezale

  • Sefillik.
  • Hasislik.

nezaret

  • (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış.
  • Nâzırlık etmek. Göz etmek.
  • Tenezzüh.
  • Reislik.
  • Vekillik, nâzırlık, bakanlık.

nüdha

  • Genişlik, vüs'at.

peçel

  • Üstü başı pislik içinde ve iğrenç olan adam. (Farsça)

pehn

  • Enli, geniş, yassı. (Farsça)
  • Genişlik, enlilik. (Farsça)

pehna

  • Genişlik, enlilik. (Farsça)
  • Enli, geniş, yaygın. (Farsça)

pehnaveri / pehnaverî

  • Enlilik, genişlik. Vüs'at. (Farsça)

piri / pirî

  • İhtiyarlık. Kocamışlık.

raabe

  • Genişlik, vüs'at.
  • Büyük olmak.

ragad

  • Refah, genişlik, kolaylık.
  • Geçim kolaylığı.

rahabe

  • Genişlik, vüs'at.

reci'

  • Necis, pislik. Terslemek.

refahet / رَفَاهَتْ

  • Geçimde kolaylık ve genişlik.

regad

  • Varlık, genişlik.

reha'

  • Geçim bolluğu.
  • Genişlik, gevşeklik, pörsüklük, yumuşaklık.

revse

  • Pislik.
  • Fışkı, tezek.

rics

  • Dinin haram kıldığı şey. Günah, pislik, murdarlık.

ricz

  • Azab, vesvese.
  • Maddi ve mânevi pislik.
  • Puta tapma.

riyaset / riyâset / رِيَاسَتْ

  • Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak. Başkanlık.
  • Reislik.

riyasetpenah

  • Başkanlık makamında bulunan. Başkanlık eden, başkan olan. Reislik yapan. (Farsça)

rüesa

  • (Tekili: Reis) Reisler, reislik yapanlar. Başkanlar.

ruhb

  • Genişlik, vüs'at.

ruhsat

  • (Çoğulu: Ruhas-Ruhsat) İzin, müsaade.
  • Genişlik.
  • Kolaylık.
  • Fık: Kulların özürlerine mebni, kendilerine bir suhulet ve müsaade olmak üzere, ikinci derecede meşru' kılınan şeydir. Sefer halinde Ramazan-ı Şerif orucunun tutulmaması gibi. Vuku' bulan ikraha mebni, birisini

şad-abi / şâd-âbî

  • Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik. (Farsça)

saffet

  • Safilik, halislik.

safilik / sâfilik

  • Temizlik, arınmışlık.

safir / safîr / صفير

  • Islık veya kuş sesi.
  • İnce ve güzel ses
  • Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd.
  • Islık.
  • Islık. (Arapça)

safiyet

  • Saflık, hâlislik, temizlik.

safvet

  • Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik.
  • Temizlik, hâlislik, paklık.

şahr

  • Ağızını öttürmek.
  • Islık çalmak.
  • Sesi yükseltmek.

saib

  • (Savab. dan) Maksada uygun.
  • Hedefe doğru ulaşan.
  • Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan.

şaibe

  • Leke, kir, pislik, süprüntü.
  • Eksiklik, noksanlık, hata.
  • Leke, kir.
  • Süprüntü. Pislik.
  • Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.

said

  • Yukarıdaki temiz toprak, pislikten uzak pâk toprak. Yeryüzü.
  • Yol, tarik.
  • Mezar, kabir.
  • Yüksek.
  • Yukarı çıkan.

sakamet / sakâmet / سقامت

  • Sakatlık. (Arapça)
  • Yanlışlık. (Arapça)

sakat

  • Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan.
  • Yanlışlık (yazıda veya sözde).

sakta

  • (Çoğulu: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık.

satıh

  • Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü.
  • Evin damı.
  • Yayıp döşemek.
  • Genişlik.

sebh

  • Genişlik.
  • Hafiflik.

secel

  • Genişlik, vüs'at.
  • Büyüklük, azamet.

sefir

  • Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur.
  • Islık sesi.

sehiv

  • Hata, yanlışlık.

sehv-i mürettib

  • Mürettibin matbaada yaptığı yanlışlık.

sehven / سهوا

  • Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle.
  • Yanlışlıkla, yanılarak.
  • Yanlışlıkla.
  • Yanlışlıkla. (Arapça)

sehviyat

  • (Tekili: Sehv) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler.

sehviyyat / sehviyyât / سهویات

  • Yanlışlıklar. (Arapça)
  • Yanılgılar. (Arapça)

serra

  • Kolaylık, rahatlık, genişlik.
  • Sevinçli oluş.
  • Bolluk.

serveri / serverî

  • Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk. (Farsça)

şeteviyy

  • Kışa mensup, kış ile ilgili.
  • Kış evi.
  • Kış kaftanı, kışlık elbise.
  • Kış yağmuru.

sia

  • Genişlik, bolluk.
  • Açlıklık. Zenginlik.

sia-i hal / sia-i hâl

  • Rahatlık, genişlik, bolluk.

şitai / şitaî

  • (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.

şitaiyye / şitâiyye / شتائيه

  • Kışlık. (Arapça)
  • Kış için yazılan şiir. (Arapça)

şitevi / şitevî

  • (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili.
  • Kış sebzesi, kışlık sebze.

siyaset

  • Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı.
  • Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak.
  • Diplomatlık. Politika.
  • Seyislik, at idare işleriyle uğraşma.

sür'at ve vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız hız ve genişlik.

taharet / tahâret

  • Necâset denilen yâni maddeten pis olan şeylerden ve hades denilen hükmî ve mânevî pisliklerden (abdestsizlik, cünüplük, kadınlar için hayz ve nifas hâllerinden) su ile abdest alarak, su yoksa, toprak ve toprak cinsinden şeylerle teyemmün ederek yapıl an temizlik. Temiz olana tâhir, temizleyiciye de

tahir-i mutlak / tâhir-i mutlak

  • Bütün yönleriyle temiz olan, temizliğine en küçük halel getirecek bir pislik olmayan.

talh

  • Necis bulaşmak, pislik bulaşmak.
  • Havuz dibinde kalan tortu.
  • Kene böceği.

tarsig

  • Vüs'at vermek, genişlik vermek.

tasfir

  • (Çoğulu: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama.
  • Islık çalma.

tebakkur

  • İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.

tecrübe

  • (Tecribe) Deneme, sınama.
  • Görmüş, geçirmişlik.
  • Anlamak için yapılan iş. İmtihan.
  • İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.

tefes

  • Kir, pislik.
  • Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş yolmak.

tenezzüh

  • Uzaklaşmak.
  • Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izale için çıkmak.
  • Kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak.

ucb

  • (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • Varlığı nâdir olan şeyi görünce istiğrab etmek hâli.
  • Yabancı kadın taifesiyle beraber oturmak ve konuşmaktan pek hoşlanan.

ukad

  • (Tekili: Ukde) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.

ümmilik / ümmîlik

  • Okuma-yazma bilmeme, tahsil görmemişlik.

vadk

  • Yağmur damlamak.
  • Alışmak.
  • Yağmur.
  • Genişlik.
  • Kolaylaştırmak, yakın olmak.

velayet / velâyet

  • Veli olan kimsenin hali. Velilik, dervişlik.
  • Dostluk.
  • Sadakat.
  • Başkasına sözünü geçirmek. Bir şeye kudret cihetiyle bizzat mutasarrıf olmak.
  • Velîlik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali, dervişlik, dostluk, sadakat, başkasına sözünü geçirmek.

veraset / وراثت / verâset

  • Miras sahibi olma. Ölen bir kimsenin mallarının Allah'ın (C.C.) emrine göre, şeriatça mirasçılara geçmesi.
  • İrsiyet. Varislik, mirasçılık. Mirasta hak sahibi olma.
  • Varislik, mirasçılık.
  • Varislik.
  • Varislik. (Arapça)

veraset-i mutlaka

  • Mutlak vârislik.

verasetlik

  • Varislik, mirasçılık.

verf

  • Genişlik.

vesah

  • (Çoğulu: Evsâh) Kir, pas.
  • Murdarlık, pislik.

vilayet / vilâyet

  • İl.
  • Velilik, ermişlik.
  • Veli olan kimsenin hali.
  • Başkasına sözünü geçirme.

vüs' / وسع

  • Genişlik. Bolluk.
  • Fırsat.
  • Boş meydan.
  • Kuvvet, güç, tâkat.
  • Varlık, zenginlik.
  • Fls: Bir şeyin boşlukta doldurduğu yer.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Kapasite. (Arapça)
  • Takat. (Arapça)

vüs'at / وسعت / وُسْعَتْ

  • Genişlik.
  • Genişlik. (Arapça)
  • Kapasite. (Arapça)
  • Parasal yeterlik. (Arapça)
  • Genlik. (Arapça)
  • Genişlik.

vüs'at mutlaka / وُسْعَتِ مُطْلَقَه

  • Nihâyetsiz genişlik.

vüs'at-i mutlaka

  • Sınırsız genişlik.

vüsat / vüsât

  • Genişlik.

yüsr

  • Kolaylık. Genişlik. Rahatlık. Zenginlik. Gına. Refah.

zebil / zebîl / زبيل

  • Fışkı, gübre.
  • Pislik.
  • Pislik. (Arapça)
  • Gübre. (Arapça)

zell

  • Yanlışlık yapma, yanılma.
  • Ayağı sürçme, kayma.

zellet-ül kari'

  • Okuyanın yanılması. Namaz içinde, kırâat esnasındaki yapılan yanlışlık.

zemistani / zemistanî / zemistânî / زمستانى

  • Kışlık. Kış mevsimine ait. (Farsça)
  • Kışlık. (Farsça)

zeraa

  • Genişlik.
  • Hız, sür'at.