LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te üzüm ifadesini içeren 287 kelime bulundu...

a'nab / a'nâb

  • (Tekili: İneb) Üzümler. Yaş üzümler.

ab-ı engur / âb-ı engûr / آب انگور

  • Üzüm suyu.
  • Şarap.

abes

  • Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi.

aced

  • Kuru üzüm.

acizem / âcizem

  • Güçsüzüm.
  • Âcizim, güçsüzüm.

adem-i ta'kib

  • Takibsizlik.
  • Huk: Muhakemeye lüzum görmemek.

ademü'l-abesiyet

  • Abes ve lüzumsuz olmama.

afaki / âfâkî / اٰفَاق۪ي

  • Hâriçteki lüzûmsuz şeyler.

akis

  • Yere gömüp köklendikten sonra kestikleri üzüm çubuğu.
  • Üzerine yağ koyup içtikleri taze süt.
  • Sütlü çorba.

alaik-i dünyeviye / alâik-i dünyeviye

  • Dünyevî alâkalar. İnsanı Cenab-ı Hakkın rızasından alıkoyan lüzumsuz işler.

amşuş

  • Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.

annab

  • Üzümcü.

asir

  • Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.

ask

  • Lâzım olmak, lüzumlu olmak.

askar

  • Üzüm şırası.

bağ

  • Büyük bahçe. Bostan. (Farsça)
  • Üzüm asmaları bulunan yer. (Farsça)
  • Üzüm asması. (Farsça)

bagat

  • (Tekili: Bağ) Bağlar, üzüm bağları.

başeng

  • Tohumluk olmak için saklanan sarı, iri hıyar, salatalık. (Farsça)
  • Asma üzerindeki üzüm salkımı. (Farsça)

bayeste

  • Lüzumlu, gerekli, zaruri. (Farsça)

bazak

  • Üzüm sıkıntısı. (Kaynatıp koyarlar ve köpüklenir.)

bazık

  • Zeki. Anlayışlı.
  • Üzümün sıkılmış suyu.

bedihiyyat

  • (Tekili: Bedihî) Delil ve isbatına lüzum olmayan sarih ve açık şeyler.

berem

  • Asma ve kabak çardağı. (Farsça)
  • Üzüm çubuklarının altına konulan çatal şeklindeki ağaç. Herek. (Farsça)

bil'iltizam / bil'iltizâm / بِالْاِلْتِزَامْ

  • Lüzumlu görerek.

bil-iltizam

  • Bile bile. Bir şeyi doğru ve lüzumlu görüp taraftar olmakla.

birig

  • Üzüm salkımı. (Farsça)

çağ

  • Zaman, vakit, esnâ, hengâm, mevsim.
  • Yaş.
  • Boy, kamet, tenâsüb, lüzumu derece semizlik.
  • Devir, tarih çağları. (İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ.)

çar-zeban

  • Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan. (Farsça)

cast

  • Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer. (Farsça)

cazi'

  • Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.

cerbeze

  • İşleri incelemek, anlamak kuvvetini, lüzumsuz yerlerde kullanmak, ukalâlık etmek, gereksiz aklî yorumlarda bulunmak. Hikmetin aşırısı.

çeres

  • Zindan, hapishane. (Farsça)
  • Zulüm, işkence. (Farsça)
  • Mer'a, otlak. (Farsça)
  • Üzüm teknesi. (Farsça)

cihaz

  • Âlet ve edevat.
  • Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz.
  • Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.

cihazat

  • (Tekili: Cehâzât) (Cihâz) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat.

cilm

  • Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.

cud

  • Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye ve imaniye hizmetinde mutemed zâtlara lüzumunda maddeten de iştirak etmek fedakârlığı.

dağıt

  • Emin.
  • Nâzır, bakan.
  • Şiddet veren.
  • Üzüm toplamada kullanılan âlet.

dall-i bi-l iktiza / dâll-i bi-l iktiza

  • (Dâllibiliktiza) İktizası ile delâlet eden.
  • Ist: Şer'an muhtacun ileyh olan bir lâzime delâlet eden lâfızdır. Başka bir tâbir ile; vaz'olunduğu mânadan mukaddem isbatına şer'an lüzum ve ihtiyaç mevcud olan bir medlule delâlet eden ibaredir. Meselâ: Bir kimse bir şahsa hitaben: "Evini

dervah

  • Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. (Farsça)
  • Başaşağı asılmış. (Farsça)
  • Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli. (Farsça)

düma'

  • Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş.
  • Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.

dünya hırsı / dünyâ hırsı

  • Dünyâya lüzûmundan fazla meyletmek. Şiddetli mal, mülk arzusu, isteği.

duşab

  • Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez. (Farsça)

ebdal

  • (Tekili: Bedil veya Bedel) Evliyâdan, ziyâde nuraniyyet kazanmış olanlar. Evliyâ zümresinden bir cemaat. Arapçada halkın lüzumlu işlerinin tasarrufuna memur bir cemaata denir.

efşüre-i engür

  • Üzüm suyu.

ehemm

  • Çok mühim olma, daha mühim. Çok kıymetli, çok lüzumlu.

ekonomi

  • yun. İktisad. Tutum. Geliri gideri hesaplıyarak lüzumsuz masrafı bırakıp artırmağa çalışmak. Ölçülü ve idâreli harcamak. İnsanların sınırsız olan ihtiyaçlarıyla bunları sağlamaya yarayacak sınırlı imkân ve vasıtalar arasında mümkün olan azami uygunluğu temin için (sağlamak için) yapılan çalışma ve f

elzem / اَلْزَمْ

  • En lüzumlu.
  • En lüzûmlu.

elzemiyet

  • Çok lüzumlu ve gerekli oluş.

elzemiyyet

  • Pek lüzumlu ve gerekli olan bir şeyin hâli. Son derecede lüzum, gereklilik.

engur / engûr / انگور

  • Üzüm. (Farsça)
  • Üzüm. (Farsça)

esas

  • Ev eşyası. Eve âit lüzumlu şeyler.
  • Mal. Rızık.

evceb

  • Çok vacib. Çok gerekli. Çok lüzumlu.

evceb-i vecaib / evceb-i vecâib

  • Lüzumluların en lüzumlusu, en çok lüzumlu olan şey.

fantaziye

  • yun. Yalandan gösteriş, boş debdebe. Zâhirî süs ve zinet. Lüzumlu ihtiyaçtan olmayan ve zevk için kullanılan pahalı eşya.

farz

  • İslâmiyette mazeret olmadıkça yapılması mecburi olan, terkedilmesi günah sayılan Tanrı buyruğu.
  • Zarurî, lüzumlu.

fazla

  • Çok ziyâde, artık, artan.
  • İleri.
  • Gereksiz, lüzumsuz.
  • (Çoğulu: Fazalât) Kazurat, pislik.

feda'

  • Kurban.
  • Uğruna verme, gözden çıkarma.
  • Bir yere toplanmış arpa, buğday veya hurma.
  • Hurma ve üzüm kurutulan yer.

fenat

  • (Çoğulu: Fenevât) Tilki üzümü.
  • Vahşi sığır.

fıtra / فطره

  • Fitre; ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak nisab (dinde zenginlik ölçüsü) miktârı malı, parası olan her hür müslümanın Ramazan bayramının birinci günü sabahı fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktardaki buğday veya arpa yahut hurma veya kuru üzüm veya kıymetleri kadar altın v
  • Fitre. (Arapça)
  • Kuru üzüm. (Arapça)

fudul / fudûl

  • İhtiyâçtan fazla, lüzumsuz ve boş şeyler.

fuzul

  • (Tekili: Fazl) Fazla şey. Lüzumsuz söz.

fuzuli / fuzulî / فُضُول۪ي

  • Boş, boşuna, lüzumsuz.
  • Fazladan olup boşu boşuna söylenen söz. İşe yaramayan. Boşu boşuna.
  • Boşboğaz. Ahmak. Vazifesinden hariç lüzumsuz şeye teşebbüs eden.
  • Haksız olarak fiile çıkarılan iş.
  • Fık: Şer'î izin olmadığı halde diğer bir kimsenin hakkında tasarruf eden kimse.
  • Büyük bir şâi
  • Lüzumsuz.

fuzuliyane / fuzuliyâne

  • Lüzumsuzca.

gayret-i cahiliye / gayret-i câhiliye

  • Körü körüne uğraşmak. Allah'ın razı olmadığı lüzumsuz şeylere kıymet vererek didinmek.

gile / gîle

  • İki dağ arasındaki yol, vadi. (Farsça)
  • Şikâyet. (Farsça)
  • Üzüm tanesi. (Farsça)

güzaf

  • Boş, bîhude. Lüzumsuz. (Farsça)

habele

  • Üzüm çubuğu.

hacet / hâcet

  • İhtiyaç, lüzum.
  • (Çoğulu: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.

halas

  • Üzüm ağacına benzer bir ağaç (yanındaki ağaca sarılır gider; hoş kokusu vardır; akik gibi taneleri olur.)

halice / halîce

  • İçinde hurma ıslanmış süt.
  • Üzüm sıkıntısı.

halık

  • (Çoğulu: Huluk-Havâlık) Büyük dağ.
  • Ağaca dolaşmış olan üzüm çubuğu.
  • Süt ile dolu olan koyun memesi.
  • Tıraş eden. Berber.

hamta

  • Üzüm çiçeğinin kokusu.

har'abe

  • İnce kemikli, genç ve güzel kadın.
  • Uzun.
  • Yeşil üzüm çubuğu.

harc

  • Gider, sarfiyat, bir iş için kullanılan madde.
  • Vergi.
  • Çıkmak.
  • Yeni çıkan bulut.
  • Yemâme vilayetinde bir yer.
  • Ecir.
  • Buğday. (Dinimizde lüzumsuz harcamak, israf haramdır. Zillet ve fakirliğe sebeptir.)

haşv

  • (Haşiv) (Çoğulu: Ahşâ) Tıb: Vücudun içindeki uzuvlardan her birisi.
  • Minder, yastık gibi şeylerin içini dolduran pamuk, kuru ot.
  • Kırılması ihtimali olan eşyanın arasına konan yumuşak, ot gibi şey.
  • Edb: İbarede lüzumsuz söz bulunması, aynı mânada iki kelimeyi yanyana sö

haşviyyat

  • Söz arasında, lüzumsuz, fazladan olan sözler.

havaic

  • (Havâyic) İhtiyaçlar. Hâcetler. Gerekli ve lüzumlu şeyler.

havaic-i asliye

  • Fık: Mesken ile, eve lüzumlu eşyadan ve kışlık, yazlık elbise ile lüzumlu silâhtan, âletten, kitaptan ve binek (hayvan) ile hizmetçi ve bir aylık - sahih görülen diğer bir kavle göre; bir senelik - nafakaya mahsus erzaktan ibârettir.

havaic-i zaruriye / havâic-i zaruriye

  • Gerekli ihtiyaçlar, giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar; yeme içme, ev ve binek gibi temel ihtiyaçlar.

havaic-i zaruriyye

  • Zaruri ihtiyaçlar. Giderilmesi lüzumlu olan ihtiyaçlar.

havayic-i asliyye / havâyic-i asliyye

  • İhtiyaç eşyâları. Temel ihtiyâçlar. Bir kimsenin yiyecek giyecek ve ev gibi ihtiyaç duyduğu lüzumlu maddeler ve evde kullanılan eşyâ ve âletler, hizmetçiler, binecek vâsıtası, meslek kitapları (din kitapları) ve ödeyeceği borçları.

havl-i havelan / havl-i havelân

  • Zekâtın lüzumu için; bir mal üzerinden, bir sene geçmiş olması.

hayal-perestlik

  • Kelâmda hakikatı rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.
  • Sözde, hakikati rencide edecek şekilde lüzumsuz hayallere yer vermek.

hayta

  • Serseri, serkeş kimse.
  • Ask: Osmanlılarda görevli bir sınıf askere verilen ad. Hayta birlikleri, üstün savaş kabiliyeti olan askerlerden kurulur, lüzumunda düşman topraklarına akın yapmak için de kullanılırdı. Sonraları düzenleri bozulduğunda eşkiyalığa başladılar; bundan dolayı "hayt

hendese-i mülkiye mektebi

  • Osmanlı İmparatorluğu devrinde mühendis yetiştirmek gayesiyle açılan mekteb. XIX. yy. sonlarına kadar memlekette belediye ve mimarî işlerde vazife alacak mühendis bulunmuyordu. Nafia Nezareti bu ihtiyacı nazar-ı itibara alarak bir mühendis mektebi kurulmasının lüzumlu olduğunu ileri sürünce, padişah

herzegu / herzegû

  • Saçma sapan konuşan. Lüzumsuz ve mânasız söz söyleyen. (Farsça)
  • Saçma sapan konuşan, lüzumsuz ve mânâsız sözler söyleyen.

herzekarane / herzekârane

  • Saçma sapan konuşarak. Boş ve lüzumsuzca uydurmalarla, abuk sabukça. (Farsça)

hıfz-ül lisan

  • Dili, günah ve lüzumsuz olan sözlerden korumak. Kötü ve fena sözlerden dilini muhafaza etmek. (İhtiyaçtan fazla söz söylememek mendubdur.)

hin-i hacette / hîn-i hacette

  • Lüzumlu zamanında, ihtiyaç olduğu vakit.

hubb

  • (Hibâb - Hibb - Mehabbet) Sevgi, muhabbet, bağlılık, dostluk. Bir şeyi birisine sevdirmek.
  • Hulus, lüzum ve sübut.
  • Muhafaza ve imsâk.

hubb-ısiva / hubb-ısivâ

  • Allahü teâlâdan başka şeylerin sevgisi.Olup nâdim elim çektim hevâdan, Pâk ettim kalbimi hubb-ı sivâdan. Yüzüm dergâhına döndüm ilâhî, Kapundan etme red, bu pür günâhı.

hüceyre

  • Hücrecik. Canlı varlıkların veya nebâtatın vücudunu teşkil eden küçük küçük odacık halinde ve içi vücuda lüzumlu madde ile dolu hücrecik. En küçük canlı parça.
  • Küçük delik ve oyuk.

huşe-i engur

  • Üzüm salkımı.

icab / îcâb

  • Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak.
  • Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, "Bu malımı sana şu kadar paraya sattım" demesidir. Müşterinin de kabul etmesine dair olan sözüne "kabul" denir. Şer'i ıstılahta buna "icâb ve kabul" denir.
  • Lüzum, gerek.

icabat

  • İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.

icalet

  • El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap.
  • Acele ile ve derhal yapılan iş.

icra-yı icabi / icra-yı icabî

  • Lüzum eden muamelenin yerine getirilmesi.

ihbarname

  • Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. (Farsça)
  • Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. (Farsça)
  • Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair resmi bir daireden gönderilen ihtarnâme. (Farsça)

ihtikar / ihtikâr

  • İnsan ve hayvan için lüzumlu gıdâ maddelerini şehre girmeden yâhut girince halka satılmadan toplayıp, stok edip, pahalandığı zaman satmak.

ihtiyacat

  • (Tekili: İhtiyac) İhtiyaçlar. Lüzumlu olan şeyler.

ikindi divanı

  • Tanzimattan evvel sadrazamların kendi konaklarında yaptıkları divanlar. Bu divan ikindi namazından sonra toplandığı için bu adı almıştı. Bâb-ı Âlî teşkilâtının ilk şekli olarak Divan-ı Hümayun, muayyen günlerde toplandığı zaman, vezir-i azamlar da divanda bitirilemeyen veya arza lüzum görülmeyen işl (Türkçe)

iktisad

  • Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak.
  • Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.

iktiza-yi hal

  • Halin ve durumun gösterdiği lüzum.

ıkvaliyyat / ıkvâliyyât

  • Söylenmediği hâlde söylendi diye iddiâ edilen sözler. Lüzumsuz iddialar.

ilcaat

  • Zorlamalar.
  • Lüzumlu şeyler.

iltizam / iltizâm / اِلْتِزَامْ

  • Lüzumlu görme.

imam

  • Öne geçmek.
  • Önde ve ileride olan. Delil ve rehber.
  • Cemaate namaz kıldıran.
  • İçtihad sahibi zat. Mezheb sahibi olan.
  • Bir mahallenin lüzumlu işlerine ve içtimaî vazifelerine nezaret eden.
  • Müslümanların imamı olan halife ve askerlerin başı. Sultan. Hâkim.

imsal

  • Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.

ina'

  • Kap-kacak, tencere gibi lüzumlu ev eşyası.
  • Bir şeyin vakti gelip çatmak.

inbac

  • Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.

ineb / عنب

  • Üzüm.
  • Üzüm.
  • Üzüm. (Arapça)

inebe

  • Üzüm tanesi.
  • Tıb: Göz kenarında çıkan sivilce, arpacık.

inebi / inebî

  • Üzüm biçiminde, üzümsü.

iplikhane

  • Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır.
  • Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.

ırdam

  • Üzüm veya hurma salkımı olan budak.

islam alimi / islâm âlimi

  • Dînî ilimleri bütün incelikleri ile zamânın fen bilgilerini de lüzûmu kadar bilen âlim.

israf / isrâf

  • Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • En lüzumlu aslî vazifeleri bırakıp en lüzumsuz veya zararlı şeylerle meşgul olarak ömrünü veya gençliğini boş yere harcamak.
  • Malı, İslâmiyet'in ve mürüvvetin uygun görmediği yâni lüzumsuz, fâidesiz yerlere dağıtmak.

israfat

  • (Tekili: İsrâf) İsrâflar, lüzumsuz yere harcamalar.

istatistik

  • Bir neticeye varmak veya bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcud lüzumlu şeyleri toplayıp sayı hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim. (Fransızca)

istibdal-i müseccel

  • Lüzumuna hükmolunduğundan dolayı nakzı caiz olmayan istibdal.

istilzam

  • Lüzumlu olmak. Gerektirmek. Lâzım addetmek. İcâbettirmek.

ıtnab

  • Edb: Konuşurken, fazla tafsilât vermek. Lüzumundan fazla sözü uzatmak. (Îcazın zıddı)

ıtnab-ı makbul

  • Bahsi iyice anlatmak için lüzumlu olan sözün uzatılması.

ıtnab-ı mümille

  • Lüzumsuz olarak sözü uzatmak, usanç verecek şekilde uzatmak.

kakunc

  • Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.)

kaşmeş

  • Kuş üzümü.

katf

  • Atın veya diğer davarın adımını geç atması.
  • Tırmalamak.
  • Üzüm kesmek.
  • Ağaçtan meyve devşirme.
  • Devşirme mevsimi.

kerm

  • (Çoğulu: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.

kevar

  • Meyve veya üzüm küfesi. (Farsça)
  • Bal arısı gömeci, petek. (Farsça)
  • Geceleri havada peyda olan bulut. Sis. (Farsça)

kifayet

  • Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.

kişmiş

  • Çekirdeksiz çok küçük tâneli üzüm. (Farsça)

kıtaf

  • Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

kıtf

  • Üzüm salkımı. Salkım.
  • Toplanmış yemiş.

kual

  • Üzüm çiçeği.

külfet

  • Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak.
  • Merâsim.

kürum

  • (Tekili: Kerm) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri.

kutafe

  • Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

lazım / lâzım

  • Lüzumlu, gerekli.
  • Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey.
  • Gr: Müteaddi olmayan.

lazım-amed / lâzım-amed

  • Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi. (Farsça)

lazım-ı beyyin / lâzım-ı beyyin

  • Bu tabirin masdariyet şekli "Lüzum-u beyyin" olup ikisi aynı mânaya gelir. Herhangi bir şey hatıra gelince hiç bir delil ve emareye ihtiyaç olmadan o şeyle beraber düşünülmesi zaruri olan diğer bir şey. Meselâ: İnsan denildiği zaman, kabiliyet-i ilim ve san'at akla gelmesi gibi...

lazım-ı gayr-ı müfarık / lâzım-ı gayr-ı müfarık

  • Ayrılması mümkün olmayan, terki câiz olmayan, ziyade gerekli, çok lüzumlu.

levazım / levâzım / لَوَازِمْ

  • İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde.
  • Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi tabirdir.
  • Lüzûmlu şeyler.

levazımat / levâzımât / لَوَازِمَاتْ

  • (Tekili: Levazım) Lüzumlu maddeler.
  • Lüzûmlu şeyler.

levazımat-ı ihtiyacat / levâzımât-ı ihtiyâcât

  • İhtiyaç duyulan şeyler, lüzumlu görülen ihtiyaçlar.

lizam

  • (Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk.
  • Ölüm.
  • Kıyamet günü hesabı.

lükzuf

  • Üzüm çöpü.

lüzum / لزوم

  • Gereklilik, lazım olma. (Arapça)
  • Lüzum görmek: Gerekli bulmak. (Arapça)

lüzum-u beyyin

  • İspata ihtiyacı olmayan şey, apaçık gereklilik. Meselâ körlük görmemenin, cahillik ilimsizliğin lüzûm-u beyyinidir.
  • İsbata ihtiyacı olmayan şey. Cehil, ilimsizliğe lüzum olması gibi. Ve yine meselâ: Kör olmak, görmemezliğe delildir. (Lüzum-u beyyin'in zıddı: "Lüzum-u gayr-ı beyyin"dir. İsbata ihtiyacı olan şey demektir.)

lüzum-u mutabakat

  • Uygunluğun lüzumu, gereği.

lüzum-u zati-i tabii / lüzum-u zâti-i tabiî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ tam olmasa da "Ateşin lüzum-u zâti-i tabiîsi sıcaklıktır." denilebilir.

lüzumi / lüzumî

  • Gereklilik, lüzumluluk.

ma'işet / ma'îşet

  • Yaşama, geçinme, yaşayış. Geçinmek, yaşamak için lüzumlu şeyler.

ma'lumat-ı zaruriye

  • Lüzumlu ve zaruri mâlumat.

ma'sara

  • (Üzüm ve susam gibi şeylerin) sıkıldığı yer.

ma-i mukayyed / mâ-i mukayyed

  • Çiçek, üzüm, kavun-karpuz suyu gibi cinsi ve sıfatı birlikte söylenen sular.
  • Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)

maasır

  • (Tekili: Ma'sara) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.

madde-i hayatiye

  • Hayat için lüzumlu olan madde.

maişet

  • (Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür.
  • Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.
  • Yaşama, yaşayış, geçinme, geçinmek için lüzumlu şey.

mal

  • Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)

malaya'ni / mâlâya'nî

  • Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey.

malezim

  • (Mâlezime) Lüzumlu ve gerekli şey. Malzeme.

mazmun

  • Meâl. Mâna. Mefhum.
  • Nükteli, san'atlı, ince söz.
  • Ödenmesi lâzım olan.
  • Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.

mearib

  • İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.

mefruz

  • (Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş.
  • Var sayılan.

megad

  • Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.

melzum

  • Mevcud bir şeyle birbirinden ayrılmayan. Mevcud bir şeyle beraber bulunması lâzım gelen. Lüzumlu olmuş olan. Lüzumlu kılınmış.
  • Lüzumlu.

melzumiyet

  • Lüzumlu kılma. Melzumluk.

men-i muhakeme

  • Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek.

menasik

  • (Tekili: Mensek) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.

mess-i hacet / mess-i hâcet

  • Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.

mevadd-ı hayatiye / mevâdd-ı hayatiye

  • Hayat için lüzumlu ve zorunlu olan maddeler.

mevadd-ı hayatiyye

  • Hayata lüzumu bulunan maddeler.

mı'lak

  • (Çoğulu: Meâlik) Üzengi kayışı.
  • Üzüm hevneği.
  • Et ve üzüm asılan çengel.

mirzah

  • Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

misket

  • Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. (Fransızca)
  • Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.) (Fransızca)

mu'sırat

  • Sıkım zamanı gelmiş üsâreliler. (Üzüm gibi)
  • Bora ve kasırgalar.
  • Yetişkin kızlar.

muavvezetan / muavvezetân

  • (Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)

mübezzir

  • Lüzumsuz, gereksiz harcayan.

mübezzirin / mübezzirîn

  • (Tekili: Mübezzir) İsraf edenler. Lüzumsuz harcıyanlar.
  • Çok ve lüzumsuz konuşanlar.

müblis

  • Mahrum.
  • Hasreti şiddetli olan. Acele yapılması lüzumlu bulunan. Elzem.

mübrem

  • Kaçınılmaz olan. Vazgeçilmez olan. Acele yapılması lüzumlu bulunan. Elzem.

mücehhez

  • Noksanları tamamlanarak hazırlanmış, lüzumu olan silâh ve sair şeylerle donanmış. Cihazlanmış.

müdahale

  • İşlere ve lüzumlu hallere, icabettiği için karışmak. Zararlı bir hal var ise, işe karışıp zararın def'ine çalışmak.
  • Araya girme. Sokulma.

müfettiş

  • Teftiş eden, tetkik ve tahkik ile kusur ve iyilikleri görüp anlayan ve lüzumlu merci'lere bildiren.
  • Araştıran.

mühezzeb

  • Islah edilmiş. Düzeltilmiş. Lüzumsuzu çıkarılmış, temizlenmiş. Safileştirilmiş.

mühimmat / mühimmât

  • (Tekili: Mühimm) Mühimler. Lüzumlu olanlar.
  • Harp malzemesi.
  • Lüzumlu şeyler.

mukhem

  • Cümle arasındaki lüzumsuz ve fazla kelime.

mukibb

  • Lüzumlu olan, icab eden.

mükibb

  • (Kebb. den) Bir şeyin üzerine çok düşen. Gayretle çalışan.
  • Çok lüzumlu olan.
  • Yüzü üstüne sürünen, zelil olan.

muktesid

  • İktisadlı, tutumlu. Malını, ömrünü, vaktini boşuna geçirmeyen, lüzumsuz masrafta bulunmayan.

muktesidan

  • (Tekili: Muktesid) Muktesidler. Lüzumsuz masrafda bulunmayan ve vaktini boşa geçirmeyenler. İktisadlılar, tutumlular.

mukteza

  • Lâzım getirilmiş. Lüzumuna binaen istenmiş. İcab eden. Lâzım gelen.

muktezi / muktezî

  • (Muktazî) Lüzumlu olduğu taayyün etmiş, anlaşılmış.
  • İktiza eden. Gerekli. Lâzım.

mukza

  • Tamamlanmış.
  • Lüzumlu görülmüş.

mülahi / mülahî

  • İri taneli beyaz üzüm.

mülazeme

  • Lüzumlu. Gerekli. Ayrılmaz. Lâzım.

mülazım / mülâzım

  • Gerekli, lüzumlu, teğmen.

mülızz

  • Lüzumlu, gerekli.
  • Cür'et ve ısrar eden kişi.

mültezem

  • Lüzumlu görülen, lüzumuna inanılarak yapılmasına çalışılan.

mülzem

  • Susturulmuş, ilzam ve iskât olunmuş, sükuta mecbur olmuş.
  • Lüzumlu görülmüş.

mülzim

  • İlzam eden, susturucu.
  • Lüzumlu gören. Gerektiren.
  • Verilen hükmün mutlak yerine getirilmesindeki mecburiyet.

mürazeme

  • Yaş üzümü ekmekle yemek.
  • Yemekte sohbet etmek.

müsakat şirketi / müsâkât şirketi

  • Bağda üzüm, bahçelerde meyve ve bostanlarda sebze yetiştirmek için, toprak sâhibi ile çalışacak kimse arasında yapılan şirket, ortaklık.

müselles

  • Tâze iken yâni gaz kabarcıkları çıkmadan, köpürmeden önce ısıtılıp, üçte ikisi uçup üçte biri kalan üzüm suyu.

müsta'cel

  • Acele yapılması lüzumlu olan, çabuk yapılması gereken.

müstagni

  • (Gani. den) Kimseden bir menfaat beklemeyen, bir şey istemeyen, istiğna eden, kimseye ihtiyacı olmayan. Gönlü tok, tok gözlü. Çekingen, nazlı.
  • Gerekli ve lüzumlu bulmayan.

müstahfız

  • Tar: Yeniçeriliğin kaldırılmasından evvel, kale, hisar ve memleket muhafazasında bulunan kimseler hakkında kullanılan bir tabirdi. İlk zamanlardaki müstahfızlık, daim hizmet hâlinde olduğu için kendilerine timar verilirdi. Sonraki müstahfızlık ise, harp gibi lüzum görüldüğü zaman askerlik hizmetine

müstelzim / مُسْتَلْزِمْ

  • Lüzumlu, gerektiren. Mucib ve sebep. Bais olan. Bir şeyin lüzumunu deruhde eden.
  • Gerektiren, lüzumlu kılan.
  • Lüzûmlu kılan.

mütehattim

  • (Hatm. dan) Lüzumlu, gerekli.

müterazim

  • Üzümle ekmek yemek.

müvatene

  • Lüzumluluk.

müvazabe

  • Lüzumlu olmak, icab etmek.

müveyzic

  • Yaban üzümü.

na-bayeste

  • Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan. (Farsça)

nadid

  • Salkımları sık olan üzüm veya muz.
  • İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.

nafaka

  • Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey.
  • Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.

nafaka-i uhreviye

  • Âhiret hayatında geçinmek için lüzumlu olan şey.

naki'

  • (Çoğulu: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap.
  • İçinde hurma ıslatılan havuz.
  • Suyu çok olan kuyu.
  • Kandıran, kandırıcı.
  • Hurma veya kuru üzüm soğuk suda bırakılıp şekeri suya çıktıktan sonra süzülerek elde edilen sıvı.

nar-ı hayat

  • Canlıya lüzumlu bulunan sıcaklık. Vücudun harareti.

nebiz

  • Hurma veya kuru üzümü soğuk suda bırakıp, şekeri suya geçince, kaynayıncaya kadar ısıtıldıktan sonra soğuyunca süzülerek elde edilen sıvı.

nefs-i mülheme

  • Tas: Lüzumu hâlinde Cenab-ı Hak tarafından kendisine hakikatlar ilham edilen, tasaffi ve tekâmül etmiş nefis.

nevasi

  • İyi cins bir beyaz üzüm.

niam-ı esasiye

  • Esas nimetler, en lüzumlu maddeler. İman, din gibi en kıymetli İlâhi ihsanlar.

nizamat-ı lazime / nizamât-ı lâzime

  • Lüzumlu, gerekli nizamlar.

rabt

  • Bağlamak, bitiştirmek, bir şeye bağlamak.
  • Nizam vermek, intizam bulmak.
  • Gr: Cümleleri lüzumlu edatlarla birbirine bağlamak.

razık

  • Rızık veren; yiyecek, içecek, giyecek gibi canlı mahlukata lüzümu bulunan her çeşit ihtiyacını te'min edip veren. (Allah)

rebrak

  • Tilki üzümü.

rez

  • Üzüm, asma.

rezeme

  • (Çoğulu: Ruzum) Devenin ağzını açmadan boğazından çıkan ses.

rübb

  • (Çoğulu: Rubub) En aşağı derece ile pişmiş ve üçte birinden azı gitmiş olan sıkılmış üzüm.

sadaka-i fıtır

  • İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, nisâb yâni dinde zenginlik ölçüsü miktarında malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazân bayramının birinci günü sabâhı, fakirlere vermekle yükümlü oldukları belli miktarlardaki buğday, arpa, hurma veya kuru üzüm yahut kıymetleri kadar altın v

sade

  • Basit, karışık olmayan, katıksız. (Farsça)
  • Saf, gösterişsiz, lüzumsuz bulunmayan. (Farsça)
  • Tek katlı. (Farsça)
  • Ancak, yalnız. (Farsça)
  • Süssüz. (Farsça)
  • Derin düşünemiyen, saf adam. (Farsça)

şart

  • Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey.
  • Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus.
  • Yemin.
  • Hal, vaziyet.
  • Gr: Biri diğerine bağlı olan iki cümle hakkında delâlet edilen; yâni mütevakkıf aleyhe delâlet eden diğer cümley

sebike-i hak

  • Hak külçesi.
  • Mc: İşlenmemiş külçe halindeki altın kıymetinin zâhiren görünmemesi gibi; hakkın bâtıl ile mücadelesinin olmadığı zamanda, hakkın kıymet ve lüzumu derecesinin bir cihette bilinememesi.

secir-i ineb

  • Üzüm posası.

sedk

  • Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.

sefahet / sefâhet

  • (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
  • Aklın az ve hafîf olması. Malını dînin ve aklın beğenmediği yerlere sarfetme. Lüzumsuz harcama. Süse, eğlenceye ve her türlü kötülüğe, harama düşkünlük. Akıl azlığı.

sefihane

  • Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak. (Farsça)

şekk

  • (Çoğulu: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek.
  • Lüzum.
  • Yarmak.
  • Yapışmak.

şemarih

  • (Tekili: Şimrâh) Dağ tepeleri.
  • Hurma veya üzüm salkımları.

ser'

  • Üzüm çubuğu.
  • Yaş ve taze çubuk.
  • Yumuşak bedenli yiğit.
  • Uzun boylu adam.

şerab / şerâb

  • Alkollü içkilerden. Pişmemiş üzüm suyunun havasız fıçılarda durmasıyla gaz habbeleri (kabarcıkları) ve köpük çıkararak kokuşup mayalanması netîcesinde meydana gelen ve içilince sarhoş eden içki. Hamr.

seref

  • Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek.
  • Hatâ etmek.
  • Âdet, haslet iyi huy.

şereh

  • İnsanın muhtâc olduğu şeylerin lüzûmundan fazlasını istemesi, şiddetli hırs, tamahkârlık, aç gözlülük.

sevk-ül ceyş

  • Askerî birliklerin lüzumlu yere sevkini ve geri çekilme işini idare etme.

şimrah

  • (Çoğulu: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı.
  • Dağ tepesi.

sınab

  • Hardal.
  • Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.

şirec

  • Şırılgan yağı.
  • Üzüm suyu. Şira.

sufruf

  • Üzüm çöpü.
  • Hurma çöpü.

sühan-senc

  • (Çoğulu: Sühansencân) Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan. (Farsça)

ta'riş

  • Üzüm çubuğuna çardak yapmak.
  • Temel yapmak.

tabii lüzum-u zati / tabiî lüzum-u zâtî

  • Birşeyin bizzat kendisinde zorunlu olarak doğal bir şekilde bulunan ve ondan ayrılması düşünülemeyen şey; meselâ "Ateşin tabiî lüzum-u zâtîsi sıcaklıktır." denilebilir. Ancak gerçek lüzum-u zâtî Cenâb-ı Hakkın sıfatlarında vardır.

tahattüm

  • (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma.

takdane

  • Üzüm çekirdeği. (Farsça)

takdir

  • Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak.
  • Kader.
  • Düşünmek.
  • Öyle saymak.

taktik

  • Asker kuvvetlerini harb meydanlarında düşmanı şaşırtarak kullanma. Bu işi tedkik eden ilim. (Fransızca)
  • Mc: Bir işte muvaffakiyet için lüzum eden yolları kullanma. (Fransızca)

takvim-i arabi / takvim-i arabî

  • Hicretten 17 sene sonra görülen lüzum üzerine Hazret-i Ömer (R.A.) tarafından Kamer senesi esas ve hicret tarihi başlangıç sayılmak suretiyle tertiplenen takvim.

tarazüm

  • Üzümü ekmekle yemek.

teakkul

  • Aklı kullanarak, lüzumlu şeyleri öğrenirken, her şeyin haddini, sınırını aşmamak, yâni lüzumlu olanı terk etmemek, lüzûmsuz olanla meşgûl olmamak, bunlarla vakit öldürmemek.

tehattüm

  • Pek lüzumlu ve vâcib olmak. Vücub derecesinde bulunmak.

teşbih-perestlik

  • Sözde lüzumundan fazla teşbihe, benzetme san'atlarına yer verme.
  • Kelâmda lüzumundan fazla teşbihe yer vermek.

tevcib

  • (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek.
  • Bir iş için vakit belirlemek.

tezbib

  • Bir şeyin içine kuru üzüm koyma.
  • Yaş meyveyi kurutma.

tezeyyüb

  • Ağzının köpüğü kenarına yığılmak.
  • Yaş üzümün kuruması.

tıla'

  • Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç.
  • Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız.
  • Cilâ verecek boya.
  • Diş sarılığı.
  • Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden şarap.
  • Tâze üzüm şırasının, ateşte veya güneşte ısıtılarak üçte birinden fazlasının uçmasıyla elde edilen içki.

ucfet

  • Kuru üzüm çekirdeği.

ulum-u bedihiyyat / ulum-u bedihiyyât

  • Delil ve isbatına lüzum görülmeyip kolaylıkla bilinen ilimler.

uncud

  • Çekirdeği çıkmış üzüm.

usare-i ineb

  • Üzüm suyu. Şıra.

vacib / vâcib

  • (Vücub. dan) (Çoğulu: Vâcibât) Lüzumlu, mecburi olan.
  • Fık: Yerine getirilmesi her müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan Allah'ın emirleri. Yapılması zannî delil ile belli olan. Terki câiz olmayan. Yapılması şer'an kat'i derecede bir delil ile sâbit

vacib-ül ifa / vâcib-ül ifa

  • İfa edilmesi lüzumlu olan. Yapılması gerekli olan.

vacibat / vâcibât

  • (Tekili: Vâcibe) Yapılması lüzumlu olan şeyler. Vâcib olan şeyler.

vacibe / vâcibe

  • Yapılıp yerine getirilmesi vâcib derecesinde lüzumlu olan şey.

vakt-i hacet / vakt-i hâcet

  • İhtiyaç vakti. Lüzumlu vakit.

vehtıyy

  • Ufak üzüm.

veyn

  • Kara üzüm.

vin

  • Siyah üzüm. (Farsça)
  • Boya, renk. (Farsça)

vüzub

  • Lüzumluluk, icab etme, gereklilik.

yakıti / yakıtî

  • Kırmızı üzüm.

zaid / zâid

  • Artan. Fazlalık. İlâve olunmuş.
  • Lüzumsuz, gereksiz.
  • Gr: Te'kid için söylenen.
  • Mat: Müsbet işareti, artı. (+)
  • Lüzumsuz, fazla, ilâve olunmuş.

zaifem / zâifem

  • Zayıfım, güçsüzüm.

zarar

  • Lüzumlu ve kıymetli bir şeyin eksilmesi veya kaybolması. Ziyan. Kayıp.

zarife

  • Fazla ve lüzumsuz söz.

zebb

  • Üzüm kurutmak.

zebib / zebîb

  • Kuru üzüm.
  • Kuru üzüm. Kuru incir.
  • Yılan veya akrep gibi hayvanların zehiri.
  • Üzüm.

zerecun

  • (Zerâcin) Üzüm ağacı.
  • Üzüm asması.
  • Kızıl boya.
  • Çukur taş içinde biriken yağmur suyu.

zevat

  • (Tekili: Zât) Zatlar, şahıslar, kimseler.
  • Üzüm, buğday gibi şeylerin kabuğu.