LUGGAT
OSMANLICA TÜRKÇE SÖZLÜK

{ lügât . lügat . لغت }

Arapça ve Farsça yazımları, Osmanlıca okunuşları 
ve detaylı açıklamaları ile birlikte.

Arama yapmak istediğiniz kelimeyi girip
karşılığını bulmak istediğiniz "OSMANLICA ARA" ya da "TÜRKÇE ARA" butonlarına tıklayın.
Türkçe - Osmanlıca Sözlük'te üstu ifadesini içeren 1324 kelime bulundu...

medeniyyet

  • Memleketleri îmâr edip, insanları râhat ve huzûra kavuşturmak.

a'la suresi / a'lâ suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

a'raf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.

ab-süvar

  • Su üstünde yüzen. (Farsça)
  • Sudaki kabarcık. (Farsça)

abbas

  • Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur.
  • Arslan, gazanfer.

abdullah ibn-i abbas

  • Ashab-ı Kiram'ın fakih ve müctehidlerindendir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) amcasının oğludur. Ashâb-ı Kirâm arasında mümtaz bir mevki'e hâizdir. Sahih-i Buhari'de mezkûr olduğu üzere Resul-i Ekrem (A.S.M.), Abdullah hakkında : "İlâhi onu dinde fakih kıl ve kitabını ona öğret!" diye dua buyurmuştu. Bu

abese suresi / abese sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
  • Kur'ân-ı kerîmin sekseninci sûresi. Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Kırk iki âyet-i kerîmedir. Birinci âyet-i kerîmede yüzçevirdi, iltifat etmedi mânâsına olan Abese lafzı sûreye isim olmuştur. Sûrede, Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlâ tarafından bir mev'ize (nasihat, öğüt) olduğu bildirilmekte,

acur

  • Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.

adatın harıkı / âdâtın hârıkı

  • Âdetlerin, kanunların olağanüstünü, bir mu'cize olarak gerçekleşmiş olanı.

adem-i ittifak

  • İttifaksızlık, birlik oluşturmamak.

adi / âdî

  • Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz.
  • Her zamanki.
  • Âd kavmine âid.

adiyat suresi / âdiyat suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

adrenalin

  • Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır. (Fransızca)

afir

  • Güneşte kum üstünde kurutulan et.

ağıl

  • Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.

ahfa / ahfâ

  • Çok gizli, âlem-i emrin (madde ve ölçü olmayan ve arşın üstündeki âlemin) beşinci ve son latîfesi (makamı, mertebesi).

ahkaf suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

ahlakıyyat / ahlâkıyyât

  • Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim.
  • Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.

ahmed-i rüfai / ahmed-i rüfâî

  • (Hi: 512-578) Büyük bir veliyullahtır. Pek çok kerametleri görülmüştür. İmam-ı Musa Kâzım Hazretlerinin evlâtlarından olup, dine büyük hizmetler etmiştir. (R.A.)

ahzab suresi

  • Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

akılcılık

  • (Rasyonalizm) fels. İnsanın, akılla gerçeğe uygun bilgiyi bulabileceğini, aklın doğru kabul ettiği bilginin şübhe götürmez kesinlikte doğru olduğunu kabul ettiği felsefe. Tenkitçi felsefe, deneyci felsefe, psikoloji ve sosyoloji bu felsefenin aşırı iddialarını çürütmüştür. Bugünkü ilim adamları herş

aks-i nakiz / aks-i nakîz

  • Antitez, karşısav; biri diğerinin zıttı olan iki terimden, ikincisini oluşturan düşünce veya önerme.

aks-ül amel

  • İstenilen şeyin zıddı hasıl olması. Tersine oluş. (Reaksiyon)
  • Edb: Edebi san'atlardandır. Bir cümle veya mısrânın altını üstüne getirmekle, başka bir cümle veya mısrâ yapmaktır. Pertev paşanın: "Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü var." mısrâında olduğu gibi.

aky

  • Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.

al-i imran suresi / âl-i imran suresi

  • Kur'an-ı Kerimin üçüncü suresinin ismi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. Bu sureye Eman, Kenz, Ma'niyye, Mücadele, İstiğfar Suresi ve Tayyibe de denilir.

ala / alâ / âlâ / على

  • Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet eder. Bazan mecrurunun mukabiline müstâli olur. (maa) gibi müsahabet için gelir. (lâm) gibi tâlil için olur. Müc
  • En üstün.
  • Üst, üstü, üzeri. (Arapça)

alak suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

alamet-i mümtaze ve farika / alâmet-i mümtaze ve fârika

  • Başkalarından üstün ve ayrıcalıklı olduğunu gösteren işaret.

ale'r-re's-i ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne.

ale'r-re'si ve'l-ayn

  • Baş göz üstüne; seve seve.

alem-i emr / âlem-i emr

  • Arşın üstünde olup, madde olmayan, ölçülemeyen ve herkesin anlayamayacağı âlem. Buna, âlem-i melekût ve âlem-i ervâh (rûhlar âlemi) ve mekânsızlık âlemi de denir.

alem-i melekut / âlem-i melekût

  • Madde, his, akıl, ölçü âleminin üstündeki âlem.

alem-i mümkinat / âlem-i mümkinat

  • Mümkin varlıklar âlemi; varlığı ile yokluğu eşit olup varlığı ancak Allah'ın var etmesine bağlı olanlar, yaratılanların tamamının oluşturduğu âlem.

aler-re's

  • Baş üstüne. Hemen. Derhâl.

aler-re's-i vel'ayn

  • Baş göz üstüne.

aler-re'si-vel-ayn

  • Baş ve göz üstüne. (Gelen misafire karşı veya bir işi deruhte edeceğine karşı hürmet ve memnuniyetle kabul ettiğini ifâde için söylenir.)

alerresivelayn

  • Baş ve göz üstüne.

aleyhi efdalüssalatü ve ekmelüsselam / aleyhi efdalüssalâtü ve ekmelüsselâm

  • En üstün selâmlar ve en mükemmel salâtlar onun üzerine olsun.

aleyhi ekmelü't-tehaya / aleyhi ekmelü't-tehâyâ

  • En üstün selâmlar ve dualar onun üzerine olsun.

ali

  • Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.

aliyy-ül a'la

  • En üstün, birincilerin birincisi. En yüksek. Pek iyi.

aliyyü'l-a'la / aliyyü'l-a'lâ

  • En üstün, en iyi şekilde.

allet

  • Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret.
  • Üvey ana.

amit

  • Yünü, üstüne yumak edip sarmak.

amme / âmme

  • Tülbent sargı.
  • Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum.
  • Umumi. Herkese ait.

amr ibn-ül-as

  • Sahabe olup kumandanlıklarda ve valilikte bulunmuştur. Çok zeki ve belâgatlı bir zât olduğu söylenir. Vefatı (Hi: 43) tür.

arafat

  • Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız Cennet'ten çıkarıldıktan sonra burada bir araya geldiler. İbrahim Peygamber (A.S.) Cebrail ile burada konuştu. Hz. Muha

arş

  • Allahü teâlânın yarattığı en büyük varlık. Yedi kat göklerin ve kürsînin üstünde olup, halk (madde) âleminin sonu, emr (maddesizlik) âleminin başlangıcı. Arşullah, Arş-ı mecîd ve Arş-ı a'lâ da denir.

arşidük

  • Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve "Büyük Düka" demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. (Fransızca)

arz-ı belde

  • Ast: Herhangi bir bölgenin üstünden geçen arz dairesi.

asalak

  • Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit.
  • Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.

asar-ı mu'cize / âsâr-ı mu'cize

  • Olağanüstü eserler, mu'cize eserler.

asar-ı mu'cizekarane / âsâr-ı mu'cizekârâne

  • Mu'cizeli eserler; olağanüstü eserler.

ashab-ı suffa / ashâb-ı suffa

  • Suffa ehli. Bunlar, Hz. Peygamberin (A.S.M.) mescidine bitişik üstü örtülü, etrafı açık bir yerde otururlardı ve orada yaşarlardı. Bu zatların yaşayışları ve hâlleri din hizmeti, hayatı bakımından büyük değer taşımaktadır. Bütün hayatları Peygamberimiz'in (A.S.M.) yanında bulunarak Kur'ânın en yükse

asheb

  • Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.

aslah / aslâh

  • Daha iyi, en üstün.

atban

  • Tek ayak üstüne sıçramak.
  • Davarın üç ayak üstüne yürümesi.

ateş-efruz / ateş-efrûz

  • Ateş yakan, ateş tutuşturan. (Farsça)

atlas

  • İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş.
  • Düz tüysüz.
  • Büyük harita.
  • Atlas Okyanusu.
  • Üstü ipek altı pamuk kumaş.

ayine-i iskender

  • Makedonya kralı Büyük İskender'in aynası. Rivayetlere göre, bu ayna Aristo tarafından yapılmış ve İskenderiye şehrinde yüksekçe bir yere konulmuştur. Bu sayede İskender, yüz fersah uzaklıktaki düşmanlarını aynada görürmüş.

azad / âzâd

  • Serbest bırakma, hürriyetine kavuşturma.

azad etmek / âzâd etmek

  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak, kölelikten kurtarmak.
  • Serbest bırakmak, hürriyetine kavuşturmak.

aziz / azîz

  • Allahü teâlânın Esmâ-i hüsnâsından (güzel isimlerinden). Her zaman izzet ve şeref sâhibi. Gâlib, benzeri olmayan, büyük ve küçük her şeyin O'na şiddetle ihtiyâcı olan.
  • Kıymetli, şerefli, üstün.

aziz-i cebbar / azîz-i cebbâr / عَز۪يزِ جَبَّارْ

  • Dâima üstün gelen, dilediğini yapmaya ve yaptırmaya gücü yeten (Allah).

ba'detteşekkül

  • (Ba'de-t teşekkül) Teşekkül ettikten sonra, oluştuktan sonra.

bağdadi / bağdadî

  • Bağdad şehrine mensub. Bağdad ahalisinden olan. Bağdadlı.
  • Dar, ensiz tahta pervazlarından yapılmış ve üstü sıvanmış bölme veya tavan.

baharet

  • Üstünlük, seçkinlik.

bahas

  • Deve tırnağı.
  • Ayak eti.
  • Parmak diplerinin ayak tarafındaki etleri.
  • Gözün üstünde veya altında beliren yumruca et.

bakara suresi / bakara sûresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 2. Sûresi olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur. (Bu sûre, Mûsâ Aleyhisselâm'ın risâleti ile o milletin seciyelerine girmiş olan bakarperestlik mefküresini kesip öldürdüğünü, bir bakarın zebhi ile anlatır ve şu cüz'i hadise ile beşerin dünyevî menfaatlarına en çok vesile olan ş

baladest / bâlâdest

  • Galip, eli üstün. (Farsça)

baladesti / bâlâdestî

  • El üstünlüğü, galibiyet. (Farsça)
  • Zulüm. (Farsça)

bari'

  • Tam üstün. Mükemmel.

baria

  • Yakınlarından üstün vasıflı. Emsalinden üstün. Tam ve mükemmel.

başıbozuk

  • Bir harp çıktığında orduya süvari veya piyade olarak katılan gönüllü asker. Başıbozuk tâbiri, gelişigüzel ve intizamsız idare tarzına da alem olmuştur. Bir zamanlar bu tâbir, asker olmayan siviller için de kullanılmıştır. (Türkçe)

basiret

  • Hakikatı kalbiyle hissedip anlama. Kalbde eşyanın hakikatlarını bilen kuvve-i kudsiyye. Ferâset. İm'ân-ı dikkat.
  • İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet.
  • Bir evin iki tarafının arası.
  • Yer üstündeki kan.

baskın

  • t. Ağır, sakil.
  • Basıp geçen, galip, üstün.
  • Ansızın, birdenbire hücum.

bayezid-i bistami / bayezid-i bistamî

  • (Hi: 188-261) Ehl-i Sünnet ve Cemâatın büyük âlimlerinden ve büyük evliyadandır. İran'ın Bistam şehrinde doğmuştur. Künyesi, Ebu Yezid Tayfur bin İsa El-Bistamî'dir. Cafer-i Sâdık Radıyallahü Anhu'dan kırk sene sonra dünyaya gelmiş ve ondan üveysî olarak feyz almıştır. Mücerret bir hayat geçirmiştir

bazar

  • Alış-veriş. Ahz ü itâ. (Farsça)
  • Alış-veriş yeri. Pazar. Üstü açık yer ki, hergün veya belirli günlerde herkes satacağını oraya çıkarıp pazarlıkla veya açık artırmayla satar. (Farsça)
  • Fiat kararlaştırılıp alış-verişte uyuşmak için yapılan konuşma veya çekişme, pazarlık. (Farsça)

be-ser ü çeşm

  • Başgöz üstüne. (Farsça)

beda

  • (Bedâat) Hayret verici, yenilik ve iyiliklerde üstünlük. Acib ve garib olma. Yeni zuhur etme.

bedaat-i harika / bedâat-i harika

  • Harika, olağanüstü güzellik.

bedestan

  • Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı. (Farsça)

bedi / bedî

  • Benzersiz güzel, üstün, özgün.

behlül

  • Çok gülen, çok gülücü.
  • Hayır sahibi, çok iyi adam.
  • Hârun-ür Reşid'in kardeşinin adı olup meczûbâne ve hikmetli hareketleriyle meşhur olmuştur.

bela-ender-bela / belâ-ender-belâ

  • Belâ üstüne belâ. Zahmet içinde zahmet. (Farsça)

belağat-i harikulade / belâğat-i harikulâde

  • Olağanüstü söyleyiş güzelliği.

beled suresi / beled sûresi

  • (El-beled) Kur'an-ı Kerim'de 90. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

beng

  • Bir bitki ve tohumu ki, afyon gibi uyuşturan, keyf verici olarak da kullanılan bir madde. Esrar. (Farsça)
  • Atlas üzerine işlenmiş sırma işlemeli bir çeşit kumaş. (Farsça)
  • Küçük çitlenbik. (Farsça)

beraa

  • (Beria, Berua) İlim ve fazilet ve cemalde üstünlük (manasına fiil kökü.)

beraat / berâat

  • Haşmet, metanet. İlim ve şecaatta, güzel vasıflarda emsâlinden üstünlük. Hüsn ve cemâlde tam olmak,emsâlinden üstün olmak.
  • Güzellik, parlaklık, üstünlük.

berhem-zede

  • Karmakarışık, altı üstüne getirilmiş. (Farsça)

berhem-zen

  • Karmakarışık eden, altını üstüne getiren. (Farsça)

beria

  • Akılda güzellik, zekâda ve kıyasette emsalinden üstün olan.

berkaa

  • Dört ayak üstüne durmak.

bermal

  • Zirve, dağ tepesi. Dağın üstü, en yüksek yeri. (Farsça)

berr-i cedid

  • Yeni karalar. Amerika ve Avusturalya.

bertarum

  • Kubbe üzerinde. Dam üstünde. (Farsça)

berter / برتر

  • Daha üstün. (Farsça)

berterin / berterîn / برترین

  • En üstün. (Farsça)

beşaret / beşâret

  • Müjde, muştu, iyi haber.

beserüçeşm / بسر و چشم

  • Başüstüne, başım gözüm üstüne. (Farsça)

bevg

  • Üstünlük, galibiyet, galib gelme.

beyan-ı ifhamiye / beyan-ı ifhâmiye

  • Delillerle susturma anlatımı.

beytullah

  • Mekke-i mükerremede Mescid-i harâmın ortasında bulunan mukaddes binâ. Kâbe-i muazzama; müslümanların kıblesi; Fazîlet ve kıymetini bildirmek için Beytullah buyurulmuştur.
  • Câmi, mescid.

bezbeze

  • Galibiyet, zafer, galebe, üstünlük.
  • Sıkılma, daralma.
  • Kısmet, nasib, pay. Hisse.

bihamdihi ve'l-minne / bihamdihî ve'l-minne

  • Hamd ve minnet Allah'a mahsustur.

bihteri / bihterî

  • Üstünlük, en iyi ve üstün olma. (Farsça)

bilal-i habeşi / bilal-i habeşî

  • Resûl-i Ekrem'in (A.S.M.) müezzini idi. Sesi çok güzeldi. Ezan okurken çokları ağlardı. Kölelikten Hz. Ebu Bekir-i Sıddîk (R.A.) satın alıp azâd etmişti. Her gazada hazır bulunmuştu. (Hi: 20) de dâr-ı bekaya göçtü. (R.A.)

bilicma

  • Üstünde birleşmekle, topluca.

Bolşevizm

  • Rusça'da çoğunluk anlamına gelir.

    Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDIP) içindeki ayrılıkta Lenin ile aynı görüşü savunanlar kongre çoğunluğu sağlamışlar ve bu tarihten sonra Leninist görüşleri savunmanın diğer adı Bolşevizim olmuştur. Bu kelimenin Rusça'daki zıddı; Menşevik.

    Bu kongrede azınlıkta kalan grup ise Menşevikler olarak adlandırılmıştır. Marksist literatürde menşevik bir hakaret olarak kullanılır.

    Siyasi tutarsızlığı simgeler.

büh

  • Baykuşa benzer bir kuştur, ondan küçüktür. Dişisine büvâhâ derler; ahmak, akılsız kimseyi ona benzetirler.
  • Puhu.

buhari-işerif / buhârî-işerîf

  • İslâm dîninde Kur'ân-ı kerîmden sonra en kıymetli, en üstün kitap. Kütüb-i sitte adı verilen meşhur altı hadîs kitabının birincisi.

bün

  • Meziyyet, üstünlük.

bür'

  • (Büru') Hastanın iyileşmeğe başlaması.
  • Kurtulmak.
  • Fazilette ve bilgide üstünlük.

büru'

  • Fazilet, ilim ve iyilikte benzerlerine olan üstünlük.
  • (Hasta) iyiliğe yüz tutma.

büruc suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 85. suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

büsuk

  • Bir kimsenin, akranına üstün olması.
  • Ağacın uzaması.
  • Uzunluk.

cabir-ül-ensari / câbir-ül-ensarî

  • Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hic

cah-ı masiva / câh-ı mâsiva

  • İtibar, makam, mevki gibi Allah'tan başka, dünya ile alâkalı şeyler ve onların oluşturduğu tehlike çukuru.

çal

  • Alnında ve ayaklarının üstünde beyazlık bulunan hareketli at.

camiiyet-i harikulade / câmiiyet-i hârikulâde

  • Olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık.

cansuz

  • Can yakıcı, yürek tutuşturan. (Farsça)

car / câr

  • Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf.

çarşaf

  • Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü.
  • Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi. Kadınların örtünmesi farzdır. Bu maksatla çarşaf ucuz, pratik, hafif olması ve zengin fakir herkesin kolayca sağlıyabilmesi bakımından yaygın olarak kulanı

casiye suresi / câsiye suresi

  • Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.

cebae

  • Üstünde birşey düzeltilen ağaç.

cebel-i aziz

  • Şerefli, üstün ve yüce dağ.

cedeli / cedelî / جدلى

  • Tartışmaya dayalı, münakaşa üstüne oturmuş. (Arapça)

celaleddin-i harzemşah

  • (Vefâtı M.: 1231) Mengü berdi (Allah verdi) ismi de verilir. Harzemşah soyunun 7nci ve son hükümdarıdır. Tarihte cesaret ve irfanı ile tanınmıştır. O zamanın deccalı olan Cengiz'in kahır ve şiddeti karşısında İrân ve Turân korku ve zillete düştüğünde Celâleddin, Cengiz'in ordularını müteaddit defala

celenza

  • Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.

cemaat-i ruhaniye-i mücahidin / cemaat-i ruhâniye-i mücahidîn

  • Allah yolunda cihad eden ruhânîlerin (din adamlarının) oluşturduğu topluluk.

cemaat-i salihin / cemaat-i salihîn

  • Salih insanlar oluşturduğu topluluk.

cemel vak'ası

  • Müslümanlar arasında vuku bulan elem verici ilk muharebedir. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Zevcesi Hz. Aişe (R.A.) ile Aşere-i Mübeşşereden Talha ve Zübeyr'in (R.A.) Hz. Ali'ye (R.A.) karşı kıyamlarından doğmuştur. Bu harpte Hz. Aişe ile Talha ve Zübeyr'in maiyetinde otuzbin; ve Hz. Ali'nin refakat

cemi-i ahlak-ı aliye / cemi-i ahlâk-ı âliye

  • Bütün yüksek ve üstün ahlâklar.

cemre

  • (Çoğulu: Cimâr) Şiddetli karanlık.
  • Ateşli kömür parçası, kor.
  • İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık.
  • Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.

cendere

  • yun. Tazyik. Baskı, basınç.
  • Dar dere, boğaz.
  • Kalın oklava.
  • Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet.
  • Mc: Sıkı ve dar yer.

cengiz

  • (Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen bir kimsedir. Milâdi 1229'da ölmüştür. Asrının deccalıdır.

cennet-i canan / cennet-i cânan

  • Canların, sevgililerin buluştuğu Cennet.

çerb

  • Besili, semiz, yağlı. (Farsça)
  • Muvafık, münasib, uygun. (Farsça)
  • Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma. (Farsça)

cesaret-i fevkalade / cesaret-i fevkalâde

  • Olağanüstü cesaret.

cess

  • Araştırma, tahkik etme, soruşturma.
  • El ile yoklama.
  • Yapışmak.

cevab-ı müskit / cevâb-ı müskit / جَوَابِ مُسْكِتْ

  • Soru soranı susturan cevap.
  • Susturucu cevab.

cevdet-i fehm

  • Fehm ve anlayış üstünlük ve iyiliği.

cezalet-i nazmiye

  • Kur'ân'ın nazmındaki güzellik, üstünlük ve akıcılık.

cezbe

  • Çekme, çekilme. Allahü teâlânın sevdiği bir kulu kendisine çekmesi, yüksek derecelere kavuşturması. Bu da nefsi terbiye ederek, Allahü teâlâyı çok anmakla olur.

cihet-i imtiyaz

  • Üstünlük yönü, üstünlük tarafı.

cihet-i rüchaniyet

  • Üstünlük ciheti.

cihet-i rüçhaniyet

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cihet-i tefevvuk

  • Üstünlük yönü.

cihet-i tercih

  • Üstünlük yönü, tercih sebebi.

cinn suresi / cinn sûresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

cübab

  • Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.

cüdd

  • Cem'etmek, toplamak.
  • Yol üstünde olan kuyu.

cülbe

  • Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.

cünu'

  • Yüzü üstüne düşürmek.

cürcani / cürcanî

  • (Seyyid Şerif Ali Bin Muhammed) : (Hi: 760-830) Astarabad (Cürcan) civarında Tacu'da doğmuştur. Mısır'a giderek orada çeşitli âlimlerden ders okumuştur. Şiraz'da müderrislik yapmıştır. Sa'duddin-i Taftazanî ile kapanan Mütekaddimîn devrinden sonra açılan Müteahhirîn-i Ulemâ devrinin birincisi bu Sey

cürm-ü meşhud

  • Suç üzerinde suçluyu yakalamak. Görülen suç. (Suç üstü)

cürm-ü meşhut

  • Suçüstü.

cürmümeşhud

  • Suçüstü.

cüsu

  • Diz üstünde çökmek.

cüsy

  • Diz üstüne çökmek.

cüz' / جُزْؤْ

  • Bütünü oluşturan parçalardan herbiri.

da'va / da'vâ

  • Takib edilen fikir, iddia.
  • Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi.
  • Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek.
  • Mes'ele.
  • İnat. Ayak diremek.
  • Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek.

dafi' / dâfi'

  • Def' eden, savan, savuşturan, iten.
  • Cenab-ı Hak.

dagısa

  • (Çoğulu: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik.
  • Sâfi su.

dahi / dâhî

  • Deha sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi.
  • Üstün yetenekli.

dahiye

  • Üstün yetenekli kimse.

daire-i hakimiyet / daire-i hâkimiyet

  • Egemenlik, üstünlük, âmirlik dairesi.

daiye-i tefevvuk / dâiye-i tefevvuk

  • Üstünlük iddiası.

damd

  • Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.

dar-ı şura-yı askeri / dâr-ı şura-yı askerî

  • 1296 yılında lağvolunan bu yüksek askeri meclis 1253 yılının muharrem ayında kurulmuştu. 1259 tarihinde çıkarılan kanun ile vazifesi tesbit edildi. Askeri ve mülki ricâlden onbir daimi, altı tane ise geçici azası bulunan bu mecliste bir reis ve bir de müftü yer alıyordu.

dar-ül-fünun

  • Üniversite. (1 Ağustos 1933'de İstanbul Dâr-ul Fünunu yerine Üniversite kurulmuştur.)

dar-ün nedve / dâr-ün nedve

  • Müslümanlıktan evvel, Kureyş kabilesinin münakaşalar için toplandığı bir yerin adı olup, Kusey ibn-i Kilâb tarafından kurulmuştur. (Sonradan Hz. Muhammed'e (A.S.M.) karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesat ve münafıkların toplandıkları yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.)

darende

  • Saklayan, tutan. (Farsça)
  • Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren. (Farsça)

davet makamı / dâvet makâmı

  • Vilâyet (evliyâlık) makâmının üstünde, peygamberlere mahsus bir makâm.

davud / dâvud

  • Kur'an-ı Kerim'de ismi geçer ve Benî İsrail Peygamberlerindendir. Hz. Süleyman'ın (A.S.) babasıdır. Hem Peygamber, hem Sultandı. İbranice Zebur kitabı kendisine nâzil olmuştur. Sesi çok güzeldi. M.Ö. 1010 da vefat ettiği nakledilir.

deccaliyet / deccâliyet

  • Din yıkıcı deccalın ilkeleriyle hareket edenlerin oluşturduğu mânevî şahsiyet.

def

  • Savma, savuşturma.

deha / dehâ

  • Olağanüstü zeka ve anlayış kabiliyeti.
  • Olağanüstü zeka sahibi kimse.
  • Olağanüstü zekâ sahibi.
  • Üstün zekâ.

deha-i nurani / dehâ-i nuranî

  • Olağanüstü zekâ ve akıl.

deha-yı fenni / dehâ-yı fennî

  • Eğitimini fen ve felsefeden almış olağanüstü akıl.

delk

  • Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.

derrace

  • Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi.
  • Bisiklet.

deruhde

  • Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. (Farsça)
  • Üzerine alınan iş. (Farsça)
  • Deruhde edilmek: Üste alınmak, görev bilinmek.
  • Deruhde etmek: Üstüne almak.

desatir / desâtir

  • (Tekili: Düstur) Düsturlar, kaideler.
  • Düsturlar, prensipler, kurallar.
  • Düsturlar, ilkeler.

desatir-i akliye / desâtir-i akliye

  • Aklın düsturları, prensipleri.

desatir-i aliye / desatir-i âliye

  • Yüksek ve ulvi düsturlar ve kaideler.

desatir-i fıtrat / desâtir-i fıtrat

  • Fıtrata, yaratılışa ait düsturlar, prensipler.

desatir-i hareket

  • Hareket düsturları.

desatir-i hikmet / desâtir-i hikmet

  • Hikmet düsturları. Hikmet ve maslahatın iktiza ettirdiği kaideler.
  • Hikmet düsturları; İlâhî gaye ve faydanın prensip ve kaideleri.

desatir-i hikmet-i sübhaniye / desâtir-i hikmet-i sübhâniye

  • Her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah'ın hikmet düsturları, prensipleri.

desatir-i ilm-i ilahi / desâtir-i ilm-i ilâhî

  • Allah'ın ilminin düsturları, prensipleri.

desatir-i ilmiye / desâtir-i ilmiye

  • İlmin düsturları, kuralları.
  • İlmin düsturları. İlmin icab ettirdiği kaideler.

desatir-i islamiye / desâtir-i islâmiye

  • İslâma ait kaide ve düsturlar.
  • İslâmiyetin düsturları, prensipleri.

desatir-i islamiyet / desatir-i islâmiyet

  • İslâmiyetin düsturları.

desatir-i kudsiye / desâtir-i kudsiye

  • Kudsî düsturlar, mukaddes prensipler.

desatir-i muazzama / desâtir-i muazzama

  • Muazzam, çok büyük düstûrlar, prensipler.

desatir-i rabbaniye / desâtir-i rabbaniye

  • Besleyen, yetiştiren, verdiği nimetlerle varlıkları terbiye eden, idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah'ın düsturları, prensipleri.

desatir-i saadet-i dareyn / desatir-i saadet-i dâreyn

  • Dünya ve âhiret mutluluğunun düsturları, kanunları.

desatir-i tarikat / desâtir-i tarikat

  • Tarikat düsturları, prensipleri.

dest

  • El, yed. (Farsça)
  • Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. (Farsça)
  • Düstur. (Farsça)
  • Tasallut. (Farsça)
  • İkmâl. (Farsça)
  • Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. (Farsça)

dest-bürd

  • Kuvvet, kudret. (Farsça)
  • Üstünlük, zafer, muvaffakiyet. (Farsça)

devahi / devâhî

  • (Tekili: Dâhiye) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar.
  • Çok üstün zekâ sahipleri.
  • Büyük belâlar, üstün zekâlılar.

devair-i masnuat / devâir-i masnuat

  • San'atla yapılmış şeylerin oluşturduğu daireler.

dil

  • t. Lisan, zeban.
  • Ağızdaki tat alma duygusu ve konuşma uzvu.
  • İnsanların konuştukları lehçelerin her birisi. Lügat.
  • Muhtelif âlât ve edevâtın uzunca ve yassı, ekseriya oynak kısımları.
  • Coğ: Denizin içine uzanmış üstü düz mumluk, uzunca kara parçası.
  • Mc:

dilalet

  • Kılavuzluk etmek.
  • Nazlanma. İşve.
  • Üstünlük, galebe.

dımad

  • Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.

din

  • Allahü teâlânın insanları dünyâ ve âhirette râhat, huzûr ve seâdete (mutluluğa) kavuşturmak için peygamberleri vâsıtasıyla bildirdiği yol, emirler ve yasaklar.

dok

  • ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz.
  • Ticari eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo.

doktrin

  • yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y.
  • Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.

dühat / dühât

  • Dahiler, üstün zekalılar.

düldül

  • Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.

düstur-u acib

  • Hayret verici düstur.

düstur-u adilane / düstur-u âdilâne

  • Adaletli düstur, kanun, yasa.

düstur-u azim / düstur-u azîm

  • Büyük ve önemli düstur, prensip.

düstur-u esasi / düstur-u esasî

  • Temel düstur, esas prensip.

düstur-u esasiye

  • Esas düstur, temel prensip.

düstur-u hareket

  • Hareket düsturu, prensibi.

düstur-u ilahi / düstur-u ilâhî

  • İlâhî düstur, prensip.

düstur-u medeniyet

  • Medeniyetin düsturu, prensibi.

düstur-u şeytani / düstur-u şeytanî

  • Şeytanın düsturu, kuralı.

düstur-u siyasi / düstur-u siyasî

  • Siyasî düstur, prensip.

düstur-u umumiye / düstur-u umumîye

  • Genel düstur, kural.

ebhas

  • Gözlerinin üstünde veya altında bir miktar yumruca et parçası olan kişi.

eblağ

  • Yerinde adamına göre güzel söz söylemenin en üstünü.

ebu zerr-i gıffari / ebu zerr-i gıffarî

  • İlk İslâm olanların beşincisi olup ilimde İbn-i Mes'ud hazretlerine müsavi sayılırdı. Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmdan 281 Hadis-i Şerif nakletmiştir. Hazreti Ali Kerremallahu Vechehu kendisine "İlim dağarcığı" lâkabını vermiştir. Hi: 31'de Hakkın rahmetine kavuşmuştur. (R.A.)

ebu-d derda

  • Uveymir adı ile de meşhurdur. Ashab-ı kirâmın âlim ve hakîmlerindendi. Peygamberimiz: "Uveymir, Ümmetimin hakimlerindendir" buyurmuştur. Uhud'dan itibaren bütün muharebelerde bulunmuştur. 179 hadis rivâyet etmiştir. Hikmetli sözlerinden birisi şudur: "Âlim olmayınca insan müttaki olamaz, bir âlim âm

ebva'

  • Medine-i Münevvere'ye bağlı olup, Mekke-i Mükerreme yolunda bir köyün adıdır. Medine'ye yirmiüç mil uzaklıktadır. Köyün üstünde dik ve kuru bir dağın adı da Ebvâ'dır. Bu köy iki şey ile meşhurdur. Biri: Peygamberimizin annesi Hz. Amine'nin kabri orada bulunmaktadır. İkincisi ise: Hicretin birinci se

ecell

  • (Celil. den.) Çok güzel. çok büyük. En üstün. Çok celil.

ecell-i mahlukat / ecell-i mahlukât

  • Mahlukların en üstünü. İnsan.

eclah

  • Devenin veya üstü düz olan arabaların üzerlerine yapılan ufak kulübe.
  • Başı kel olan adam.

ecma

  • Üstü açık ev.

ecvibe-i müskite

  • Susturucu cevaplar.

efadıl / efâdıl

  • Üstün nitelikli kimseler.

efdal / افضل

  • Faziletli, üstün.
  • Daha üstün.
  • En üstün, en iyi. (Arapça)

efdaliyet / efdâliyet

  • Faziletçe üstünlük. Fazileti, iyiliği ziyâde olmak.
  • Faziletli oluş, üstünlük.

efdalü'l-halk

  • Yaratılmışların en faziletlisi, en üstünü.

efrad-ı beşeri

  • İnsanlığı oluşturan fertler.

efruz

  • (Efruhten: Tutuşturmak, ziyalandırmak mastarının emir kökü) Şule. Aydınlatıcı. Parıltı. (Farsça)

ehl

  • (Ehil) Yabancı olmayan, alışık olduğumuz.
  • Dost, sahip, mensup. Evlâd, iyal. Kavm, müteallikat. Usta, muktedir ve becerikli anlamıyla ehil ve ehliyet İslâmiyette önemli bir husustur. Dinimiz, bize işleri ehline vermemizi emreder. Cemiyette işler, mevkiler, makamlar, görevler, ehline v

ehl-i fazilet

  • Güzel huylu, üstün özelliklere sahip kişiler.

ehl-i istidraç

  • Kendilerine Allah tarafından bir takım olağanüstü hâl ve üstünlükler verilen günahkâr veya kâfir kişiler.

ehl-i keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hâl ve hareketler gösteren kimseler.

ehl-i keşif ve keramet

  • Allah'ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler.

ekanim-i selase / ekânim-i selâse

  • Hıristiyanların baba, oğul ve Ruhu'l-Kudüs'ten oluştuğuna inandıkları Allah. Allah, İsa, Ruhu'l-Kudüs üçlüsü.

eksa

  • Üstüste pek çok giyinen (adam.)

ekseriyet

  • (Ekseriyyet) En büyük kısım, çokluk.
  • Bir topluluk ve hey'etin yarısından fazlası.
  • Bir mecliste üyelerin verdikleri rey'lerin büyük kısmı ve bunların üstünlüğü.

elhamdü lillah / elhamdü lillâh

  • "Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur".

elhamdü lillahi / elhamdü lillâhi

  • "Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur".

elhamdü lillahi ala nuri'l-iman ve hidayeti'r-rahman / elhamdü lillâhi alâ nûri'l-iman ve hidâyeti'r-rahmân

  • Bütün övgüler ve şükürler iman nurunu ve doğru yolu nasip eden Allah'a mahsustur.

elhamdü lillahi rabbi'l-alemin / elhamdü lillâhi rabbi'l-âlemîn

  • Hamd ve şükür âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

elhamdü lillahi teala / elhamdü lillâhi teâlâ

  • Hamd ve şükür yalnızca yüce olan Allah'a mahsustur.

elhamdü-lillah

  • Kısaca meali: Her ne kadar hamd ve şükür varsa, ezelden ebede ve kimden kime olursa olsun hepsi Allah'a mahsustur. İman, şükür, hamd, memnuniyet ifâde eden bir deyimdir.

elhamdülillah / elhamdülillâh

  • "Hamd, şükür Allahü teâlâya mahsûstur, bütün nîmetler O'ndandır" mânâsına mübârek, kıymetli bir söz. Buna hamdele de denir.
  • Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah'a mahsustur.

elma'

  • (Elmaî) Çok zeki, zekâveti kuvvetli, idrak derecesi üstün olan kimse.

elsine-i semaviye / elsine-i semâviye

  • Semâvî diller; göklerdeki ve mânevî âlemlerdeki meleklerin ve ruhanî varlıkların konuştukları diller.

elyasa

  • Benî İsrail Peygamberlerindendir. Benî İsrail ise; günden güne Kitabullah'ı dinlemez olmuştu. Cenab-ı Hak Asuriye Devleti'ni onlara musallat eyledi. Sonra Yunus (A.S.) Asuriye içinde Ninova şehrinde Peygamber oldu.

embel

  • Kılıcı ve silahı olmayan.
  • Eyer üstünde doğru oturamayan.
  • Boynu eğri olan.

enaniyet-i taassubkarane / enaniyet-i taassubkârâne

  • Kendisini beğenme ve üstün görmede çok katı ve inatçı davranma.

enbiya suresi

  • Kur'ân-ı Kerim'in 21.suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.

enva-ı tabiin / envâ-ı tâbiîn

  • Hz. Muhammed'in (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş olan Müslümanların oluşturduğu gruplar.

ercah

  • Daha üstün, daha râcih.
  • Daha üstün, en üstün.

erkan-ı kainat / erkân-ı kâinat

  • Kâinatı oluşturan temel unsurlar.

ervah-ı harika

  • Harika ruhlar, üstün ruhlar.

esas-ı azimet

  • Azimetin (en üstün hükmün) esası, temeli.

esatin / esatîn

  • Sütunlar. Üstüvaneler. Direkler.
  • Mc: İleri gelen kimseler.

eşhas-ı harika

  • Harika, olağanüstü şahıslar.

esma-i fatır / esmâ-i fâtır

  • Herşeyi yoktan ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah'ın isimleri.

esnaf-ı salihin / esnaf-ı salihîn

  • Salih kulların oluşturduğu sınıflar.

esnaf-ı tabiin / esnaf-ı tâbiîn

  • Hz. Peygamberin (a.s.m.) ashabıyla görüşmüş, onlardan hadis dinlemiş, ders almış olanların oluşturduğu sınıflar.

esrar

  • (Tekili: Sır) Sırlar. Gizli hikmetler ve mânalar. Bilinmeyen şeyler.
  • Keyif veren zehir. Uyuşturucu madde.
  • Elinde ve el ayasında olan hatlar.

eşref

  • En şerefli, en üstün.

eşya-yı harika

  • Olağanüstü şeyler.

etan

  • Dişi eşek. (Farsça)
  • Bir kısmı havada, bir kısmı suyun içinde kalan kaya; yosunlu taş. (Farsça)
  • Kuyu kenarında üstüne oturup su içmeye mahsus taş. (Farsça)

evliya çelebi

  • Kütahya'lı olup, Mi: 25 Mart 1611'de doğmuştur. Meşhur eseri; Seyahatnâme'sidir.

evsaf-ı mümtaze / evsâf-ı mümtaze

  • Seçkin ve üstün özellikler.

evtas

  • Arap Yarımadasında, Hevâzın ilinde bir derenin ismi olup, Peygamberimizin (A.S.M.) Huneyn Vak'ası bu vâdide vuku bulmuştur.

evzar

  • (Tekili: Vizr) Ağırlıklar. Yükler.
  • Mc: Günahlar.
  • (Vezer) Kal'alar, kaleler, hisarlar, sığınılacak yerler.
  • Üstünlükler, galebeler.
  • Dağlar.

ezvak-ı fevkalade / ezvâk-ı fevkalâde

  • Olağanüstü zevkler.

fadıl / fâdıl

  • Üstün nitelikli.

fadl

  • İhsân.
  • Üstünlük, fazîlet.

fadl-i cüz'i / fadl-i cüz'î

  • Bir bakımdan üstünlük.

fadl-i külli / fadl-i küllî

  • Her bakımdan üstünlük.

fahiş fiyat / fâhiş fiyat

  • Piyasa fiyatının üstündeki fiyat.

fahl

  • İleri gelen. Üstün. Hatırı sayılır adam.
  • Erkek. (hayvan)
  • Aygır.
  • Beyitler, hadis-i şerifler, rivâyetler anlatan kimse.
  • İleri gelen, üstün.

faik / fâik / فائق / فَائِقْ

  • Üstün, üstünde. Diğerinden daha değerli ve üstün. Her şeyin güzide ve a'lâsı. Âli.
  • Başın boyun ile bitiştiği yer.
  • Üstün.
  • Üstün.
  • Üstün. (Arapça)
  • Üstün.

faik-ül akran / fâik-ül akrân

  • Akranlarından daha üstün.

faikiyet / fâikiyet

  • Üstünlük.
  • Üstünlük, başkalarından farklı ve üstün olmak.

faikiyyet / fâikiyyet / فائقيت

  • Üstünlük. Kıymetlilik.
  • Üstünlük. (Arapça)

faiz

  • (Fevz. den) Dilediğine eren. Başaran. Korktuğundan kurtulan. Üstün gelen. Necat bulan.
  • Kapının üstündeki eşik.

fakakı'

  • Su üstünde olan kabarcıklar.

fakam

  • Bir kimsenin ağzını yumduğunda alt dişlerinin öne çıkıp, üst dişleriyle üstüste gelmesi.
  • Dolmak, imtilâ olmak.

faktör

  • Bir sonucu oluşturan unsurlardan her birisi.

fanus

  • yun. Fener. Sâbit ve süslü fener.
  • Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.

fart-ı zeka / fart-ı zekâ

  • Üstün zekâ.
  • Âdetin üstünde, çok ileri zeki olmak. Emsâli bulunmayan zekâvette oluş.

fatih sultan mehmed han / fâtih sultan mehmed han

  • (1432 - 1481) En meşhur Osmanlı Padişahlarındandır. ll. Murat Han'ın oğlu ve ll. Bayezid Han'ın babası ve 7. pâdişahtır. Edirne'de doğmuş ve Gebze'de vefat etmiştir. Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) medhine mazhar olmuştur. Peygamberimiz "İstanbul mutlak fetholunacaktır." müjdesini vermişti ve onu feth ede

fatımat-üz zehra

  • Hz. Resul-i Ekremin (A.S.M.), Hz. Hatice'den doğma kızı. Hicretten 18 yıl önce doğmuş, Hz. Ali ile evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin'in vâlideleri olmuştur. Peygamberimizden (A.S.M.) 6 ay sonra dâr-ı bekaya göçmüştür. (Radıyallahü anha)

fatır / fâtır

  • Benzeri bulunmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah.
  • Benzeri bulunmayan şeyi yaratan. Hârika üstün san'atiyle yaratan. Halkedici Allah (C.C.)

fatır-ı alim / fâtır-ı alîm

  • Herşeyi bilen ve harika üstün san'atıyla yaratan, sonsuz ilim sahibi Allah.

fatır-ı bimisal / fâtır-ı bîmisal

  • Benzersiz şeyleri hârika ve üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı hakim-i zülcemal / fâtır-ı hakîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik sahibi, herşeyi hikmetle ve harika üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı kerim-i zülcemal / fâtır-ı kerîm-i zülcemâl

  • Sonsuz güzellik, lütuf ve cömertlik sahibi ve herşeyi hârika üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı rahim / fâtır-ı rahîm

  • Rahmeti herşeyi kuşatan ve benzersiz şeyleri üstün sanatıyla yaratan Allah.

fatır-ı zülcelal / fâtır-ı zülcelâl

  • Sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah.

fazail / fazâil

  • Faziletler, üstünlükler.

fazıl / fâzıl

  • (Fâdıl) Fazilet sâhibi. Üstün kimse.
  • Faziletli, üstün, değerli.
  • Faziletli, üstün.

fazilet / fazîlet / فَض۪يلَتْ

  • Değer. Meziyet, iyilik, ilim ve iman, irfan itibarı ile olan yüksek derece. Dinî ve ahlâkî vazifelere riayet derecesi. Fazl ve hüner cihetiyle olan yüksek derece. Bir şeyin başka şeylerden cemal ve kemal ve fayda cihetiyle üstünlüğü, müreccah olmasına sebep olan keyfiyet.
  • Üstünlük. İyi ahlâklılık.
  • Farz ve vâciblerin hâricindeki nâfile ibâdetler yâni müstehâb ve sünnetler.
  • Üstün nitelik, meziyet.
  • Değer, üstünlük.

fazilet-i a'mal / fazilet-i a'mâl

  • Amellerdeki fazilet, üstünlük.

fazilet-i imaniye

  • İmanın kazandırdığı üstünlük.

fazilet-i islamiye / fazilet-i islâmiye

  • İslâmın insanlara kazandırdığı erdem, üstünlük.

fazilet-i külliye / فَضِيلَتِ كُلِّيَه

  • Genel üstünlük, erdem.
  • Umumi olan değer ve üstünlük.

fazilet-i uhreviye

  • Âhirete ait fazilet, üstünlük.

fazilet-meab / fazîlet-meâb

  • Faziletli, üstün özelliklere sahip.

faziletfuruş / fazîletfuruş

  • Üstünlük taslayan.

faziletfuruşluk

  • Üstünlük taslama, üstünlüklerini satmaya çalışma.

faziletkar / faziletkâr / fazîletkâr

  • Erdemli, faziletli, üstün niteliklere sahip.
  • Faziletli, üstün nitelikli.

faziletmeab / faziletmeâb / fazîletmeab

  • Çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sahip.
  • Üstün nitelikleri olan.

faziletperver / fazîletperver

  • Üstün nitelikleri seven.

fazl / فضل

  • Âlimlere yakışır olgunluk.
  • İmân, cömertlik, ihsan, kerem, ilim, ma'rifet, üstünlük, hüner, tefâvüt, inayet.
  • Artmak.
  • Artık, (bunun zıddı naks'tır). Bir şeyden bakiye kalmak.
  • Fazla, ziyade, artık, bâki.
  • Fazlalık, üstünlük.
  • Üstünlük, lütuf.
  • Erdem. (Arapça)
  • Üstünlük. (Arapça)

fazl-ı israil-i kudret / fazl-ı isrâil-i kudret

  • Lâkabı İsrâîl olan güçlü Yakup'un (a.s.) üstünlüğü, fazileti.

fels

  • Altın ve gümüşten başka mâdenlerden basılmış para. Çoğulu fülûstur.

fenn-i menafiu'l-aza / fenn-i menâfiu'l-âzâ

  • Organların yararlarını inceleyen fen, anatomi; canlıların yapısını ve bu yapıyı oluşturan organları inceleyen bilim dalı.

feraşe

  • Pervane denilen kelebek.
  • Kilit damağı.
  • Su gittikten sonra yer üstünde kalıp kuruyan balçık.
  • Az su.
  • Hafif kimse.

ferd-i ferid / ferd-i ferîd / فَرْدِ فَر۪يدْ

  • En büyük velilerin üstünde Ferdiyet makamına mazhar en büyük veli.

ferd-i fevkalade / ferd-i fevkalâde

  • Olağanüstü özelliklere sahip kişi.

ferraşin ovası / ferrâşîn ovası

  • Hakkari sınırları dahilinde bulunan ve rakımı 2.000 m'nin üstünde olan bir ova.

ferzane-gi / ferzane-gî

  • Üstünlük, rüçhaniyet. (Farsça)
  • Bilgi. (Farsça)

fetehat

  • (Tekili: Fetha) Fethalar, arapçadaki üstün işaretinin adı.

fetha

  • Gr. Arabçada harfleri (E, A) diye okutan işâret, üstün.

fetiş

  • Sahibine uğur getirdiğine ve tabiatüstü özellikler taşıdığına inanılan nesne veya hayvan.

fettah

  • Zafer kazanmış, üstün gelmiş.
  • Fetheden, açan.
  • Kullarının kapalı işlerini açan, Cenab-ı Hakk.

fevk / فوق

  • Üst, üstü. (Arapça)

fevka'l-beşer

  • İnsanüstü.

fevka'l-küll

  • Hepsinin, herşeyin üstünde.

fevka'l-me'mul

  • Ümid edilenin üstünde.

fevka't-tabia

  • Tabiatüstü.

fevkalaade / fevkalâade

  • Olağanüstü.

fevkalade / fevkalâde / فوق العاده / فَوْقَ الْعَادَه

  • Olağanüstü.
  • Âdetin üstünde, duyulmadık, görülmedik, olağanüstü.
  • Âdetin fevkinde. Ayrıca, hususi surette. Bilinenlerin üstünde. Müstesna ve yüksek bir surette.
  • Olağanüstü.
  • Olağanüstü, olağan dışı, alışılmışın ötesinde. (Arapça)
  • Olağan üstü.

fevkalbeşer / فوق البشر

  • İnsanüstü.
  • (Fevk-al beşer) İnsan gücünün üstünde, insanüstü.
  • İnsan üstü. (Arapça)

fevkalferd / فوق الفرد

  • Birey üstü. (Arapça)

fevkalhad

  • Sınırın üstünde.

fevkalkanun

  • Kanun üstü.
  • Kanun üstü, kanun dışı.
  • Kanun üstü. Kanunun kabul etmediği. Kanunun karışmadığı.

fevkalkül

  • Hepsinin üstü.

fevkalküll

  • (Fevk-al kül) Hepsinin fevkinde. Bütününün üstünde.
  • Her şeyin üstünde.

fevkalme'mul

  • Umulmadık bir şekilde, beklenenin üstünde.

fevkalmemul

  • Umulanın, beklenilenin üstünde.

fevkalmêmul

  • Umulanın üstünde.

fevkalmu'tad / fevkalmu'tâd

  • (Fevk-al mu'tâd) Her zamankinden üstün. Âdetin fevkinde.

fevkalzaman

  • Zaman üstü.

fevkaniyet

  • Üstünlük.

fevkattabia / fevkattabîa / فوق الطبيعه

  • Doğa üstü. (Arapça)

fevkattahammül

  • (Fevk-at tahammül) Tahammülün üstünde, tahammül edilmez, dayanılmaz, dayanılması imkânsız.

fevkazzaman

  • Zaman üstü.

fevkınde

  • Üstünde.

fevkinde

  • Üstünde.

fevkine

  • Üstüne.

fevz

  • Galiplik, zafer, üstünlük, selamet, kurtuluş.

fezail / fezâil

  • Faziletler, üstün özellikler.
  • Faziletler, meziyetler, üstün özellikler.
  • Faziletler, üstün nitelikler.

fezail-i a'mal / fezâil-i a'mâl

  • Amellerin faziletleri, üstünlükleri.

fezail-i ilmiye / fezâil-i ilmiye

  • İlmi faziletler, üstünlükler.

fezail-i islamiye / fezâil-i islâmiye

  • İslâmiyetin üstün prensipleri, güzel yönleri.

fezail-i kelamiye / fezâil-i kelâmiye

  • Sözün üstünlükleri.

fezleke / فذلكه

  • Soruşturma özeti. (Arapça)
  • Özet. (Arapça)

fihal

  • (Tekili: Fahl) İtibarlı, seçkin ve üstün kimseler.

fil suresi

  • Kur'an-ı Kerim'de 105. sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

firavunlaşmış

  • Firavun gibi kendisini üstün gören, tanrılık iddiasında bulunan.

firavunluk

  • Firavun gibi kendini beğenen, kendini üstün gören.

firuz abadi / firuz abadî

  • (Mecdüddin Muhammed) (Hi: 729 - 817) İran'ın Şiraz Eyâletinde Firuzâbad isimli beldenin Kâzrun kasabasında doğmuştur. Büyük âlimlerdendir. Yedi yaşında Kur'anı hıfzetmişlerdi. Çok seyahat etmiştir. Bursa'ya geldiğinde Yıldırım Bayezid Han tarafından kendisine fevkalâde ikrâm olundu. En meşhur eseri

fudala / fudalâ

  • Üstün nitelikli kimseler.

fuhul

  • (Tekili: Fahl) Büyük âlimlerin ileri gelenleri. Emsalinden üstün olanlar.

fuhul-i şuara

  • Şâirlerin en üstünleri.

fuhul-i ulema

  • İlim ve faziletçe emsallerinden üstün olan âlimler.

fuhul-u ulema / fuhûl-u ulemâ

  • İlim ve faziletçe benzerlerinden üstün olan âlimler.

fukka'

  • Ekseriya şerbet içilen kap.
  • Yağmur suyun